Bizi Takip Edin

Asya

Çin’in yeni dış ilişkiler yasası ABD’nin hamlelerine önlem niteliğinde

Yayınlanma

Çin’in geçen hafta sonu ülkenin dış ilişkilerini düzenleyen yeni bir yasa çıkarma kararı, Pekin’in ABD tarafından dayatılan önlemlere yanıtı olarak yorumlandı.

Ülkenin en üst yasa koyucu organı tarafından 28 Haziran’da kabul edilen ve cumartesi günü yürürlüğe giren yeni yasa, Pekin’in uzun süredir devam eden diplomatik ilkelerini bir araya getiriyor ve yabancı ülkelerdeki “riskler ve zorluklarla daha etkin bir şekilde başa çıkmak” için “yasal araçları” zenginleştiriyor.

Analistler, kuruluşundan bu yana ülkedeki ilk kapsamlı dış ilişkiler yasası olma özelliğini taşıyan yeni yasayla, Çin’in liderliğinin düşünceleri ile diplomatların küresel sahnedeki eylemleri arasında tutarlılık sağlamayı amaçladığını düşünüyor. Ancak ne kadar aktif bir şekilde uygulanacağı ve ne kadar caydırıcı olacağı henüz belli değil.

Yeni yasa Global Times’ta şöyle nitelendirildi: “Çin’in dış ilişkilerinin yol gösterici ilkelerini, temel konumlarını ve kurumsal çerçevesini ortaya koyar ve Çin’in dış ilişkilerinin geliştirilmesi için genel bir düzenleme sağlar.”

China Daily gazetesi de, yasanın “Komünist Parti liderliğinin diplomasi ve dış politika anlayışının kapsamlı bir kanunlaştırması” olarak görülmesi gerektiğini yazdı.

Yeni yasa, Ulusal Halk Kongresi Daimi Komite Başkanı Zhao Leji tarafından ülkenin çıkarlarını korumak ve ülkenin “ulusal dirilişini” sağlamak için “büyük öneme” sahip olduğu gerekçesiyle selamlandı.

Tek taraflı yaptırımlara karşı hukuksal bir araç

Altı bölüm ve 45 maddeden oluşan kanun, dış politika aygıtında yetki ve sorumluluk paylaşımı ile dış ilişkilerin geliştirilmesine yönelik hedefler, görevler, sistemler ve güvencelere ilişkin hükümler içeriyor.

Analistler tarafından dış ilişkilerin tüm yönlerini kapsayan bir tür “şemsiye mevzuat” olarak tanımlanan yeni yasa, Pekin’in saldırmazlık ve diğer ülkelerin iç işlerine karışmama gibi mevcut diplomatik duruşlarını hegemonyaya karşı muhalefetini pekiştiriyor.

Yeni mevzuat aynı zamanda Xi Jinping’in Küresel Güvenlik Girişimi, Küresel Kalkınma Girişimi ve Küresel Medeniyet Girişimi de dahil olmak üzere bazı dış diplomasi girişimlerini de yasalaştırıyor ve “müdahale etmeme” kavramını öne çıkarıyor.

Çinli uzmanlara göre, yasa, uluslararası arenada artan çalkantı ve değişime yanıt olarak geldi. Pekin’in, “tek taraflı yaptırımlara ve Batı’nın uzun vadeli yargı yetkisine” karşı çıkmak için hukuku bir araç olarak kullanmasının “zorunlu” olduğu belirtildi.

Üst düzey Çinli diplomat Wang Yi de, yasanın Çin’in ulusal egemenliğini, güvenliğini ve kalkınma çıkarlarını korumak için “acil bir ihtiyacı” karşıladığını söyledi.

Karşı önlemler alma hakkı

Yasayla ilgili tartışmalar ise, Çin’in, uluslararası hukuk ve normları ihlal eden ve ülkenin “egemenliğini, güvenliğini ve kalkınma çıkarlarını tehlikeye atan” eylemlerle ilgili “karşı önlemler ve kısıtlayıcı önlemleri alma” hakkı olduğu kaydedilen 33. madde üzerinde odaklandı.

Bu bölüm, Çin’i son yıllarda önemli teknoloji ihracatı konusunda katı önlemlerle baskılamaya çalışan ve savunma bakanına yaptırımlar uygulayan ABD’ye yanıt olarak yorumlandı.

Bununla birlikte, ABD’ye yanıt olarak önlemlerin uygulanması için herhangi bir yeni mekanizmadan söz edilmemesi, yasanın etkinliği hususunu belirsiz kılıyor.

Xi Jinping’in ve ÇKP’nin liderliği pekiştiriliyor

Yasa aynı zamanda ilk kez iktidardaki Komünist Partinin ülkenin dış politikasından sorumlu olduğunu açık bir şekilde yazılı hale getiriyor ve bu tür kararların dış ilişkilere odaklanan parti komitesi tarafından alınması gerektiğini belirtiyor.

Uzmanlar, bu ayrıntının, partinin ve Xi’nin iktidar üzerindeki gücünün net bir şekilde arttığına işaret ettiğini söylüyor.

Üst düzey diplomat Wang, “Yasa, Komünist Parti Merkez Komitesinin dış ilişkiler üzerindeki merkezi ve birleşik liderliğini güçlendirmek için önemli bir önlemdir” ifadelerini kullanmıştı.

Yasa ayrıca, Çin diplomasisinin Çin anayasasına uygun olarak ve Xi’nin siyasi ideolojisinin rehberliğinde (Yeni bir çağ için Çin’e özgü sosyalizm üzerine Xi Jinping düşüncesi) yürütülmesini şart koşuyor. Ayrıca, Çin’in imzaladığı veya katıldığı anlaşmaların anayasaya aykırı olmamasını zorunlu kılarak partinin gücünü daha da pekiştiriyor.

Ulusal güvenlik tehdidi tartışması

Yasayla ilgili tartışma yaratan diğer bir bölüm de Çin’deki yabancı uyrukluların ve kuruluşların ülkenin “ulusal güvenliğini tehlikeye atmaması, sosyal ve kamu çıkarlarını baltalamaması veya sosyal ve kamu düzenini bozmaması” yönündeki gereklilik. Batılı uzmanlar, bu bölümün muğlak olduğunu savunarak, firmaları neyin ulusal güvenlik tehdidi oluşturacağını belirleyemeyecek durumda bıraktığını söylüyor.

Yine de yasa, Pekin yatırımcılara ülkenin hala dış ticarete açık olduğu konusunda güvence vermeye çalışırken, Çin’in gelen yabancı yatırımı koruyan ve uluslararası ekonomik işbirliğini teşvik eden “yüksek standartlı bir açılıma” bağlı kalacağını vurguluyor.

Pekin, son birkaç yılda, Çin’in gelişimini bastırma çabaları olarak gördüğü denizaşırı yaptırımlara yanıt olarak, 2020’deki “güvenilmez varlık listesi” ve 2021’deki Yabancı Yaptırımlara Karşı Yasa da dahil olmak üzere bir dizi düzenleme çıkardı. 2016’da patlak veren ABD-Çin ticaret savaşı ve özellikle geçen yıldan itibaren ABD’nin yüksek teknolojili ürünlere yönelik katı ihracat kısıtlamalarına da yanıt vermeye başladı.

Pekin, ABD’li savunma şirketleri Lockheed Martin ve Raytheon’a şubat ayında, Tayvan’a silah satışları nedeniyle yaptırım uygulamıştı. Mayıs ayında, Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyük çip üreticisi Micron Technology, ABD’nin teknoloji ihracatına yönelik kısıtlamalara bir yanıt olarak, Çin’deki önemli altyapı projelerinden men edildi. Pazartesi günü Çin, elektronik ve yarı iletken üretimi için kritik olan iki metal olan germanyum ve galyumun ihracatına kısıtlamalar getirdi.

Casuslukla mücadele yasası

Dış İlişkiler Yasası’nın yanı sıra, yeni revize edilmiş bir casuslukla mücadele yasası da cumartesi günü yürürlüğe girdi. Bu yasada yapılan değişikliklerle, ulusal güvenlikle ilgili herhangi bir bilginin aktarılması yasaklanırken, nelerin casusluk olarak sayılacağının kapsamı da önemli ölçüde genişletiliyor.

Batılı uzmanlar, normal ticari faaliyetler olarak kabul edilebilecek şeylerin de bu yasaya dahil edilebileceği ve “keyfi” cezalandırılmalara başvurulabileceği gerekçesiyle yasayı eleştirirken, Washington yönetimi de ülkedeki Amerikan ve diğer yabancı şirketlerin düzenli ticari faaliyetleri nedeniyle Çinli yetkililerden ceza alabileceği konusunda uyarıda bulundu.

Global Times’ta yeni yasalarla ilgili yayınlanan bir analizde ise, “Herkesle dost olmayı umuyoruz ama Çin’in çıkarlarına zarar veren eylemlere müsamaha göstermeyeceğiz” ifadeleri kullanılarak, karşı önlemlere ve ülkeyi güçlendirmeye vurgu yapılıyor.

Asya

Japonya Merkez Bankası gelecek hafta politika faizini yüzde 1,25’e yükseltmeye hazırlanıyor

Yayınlanma

Enflasyon ve ABD baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası, faiz artışlarının hızını artırıyor.

Nikkei Asia’nın edindiği bilgilere göre Japonya Merkez Bankası (BOJ), artan ham petrol fiyatları ve yenin değer kaybetmesi nedeniyle yükselen enflasyon baskısını kontrol altına almak amacıyla 17-18 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilecek Para Politikası Kurulu toplantısında temel faiz oranını mevcut yüzde 1 seviyesinden yüzde 1,25’e yükseltmeyi planlıyor.

Faizin en son haziran ayında artırıldığı dikkate alındığında, olası yeni artış Mart 2024’te başlayan mevcut faiz artırımı sürecindeki en kısa zaman aralığına işaret edecek.

ABD, yenin değerini desteklemek için Japonya’nın çabalarına katıldığında bunu karşılıksız yapmamıştı. Geçtiğimiz haftalarda ABD Hazine Bakanı Scott Bessent Tokyo’ya baskı yaparak, “Faiz artırımlarına hız verin ve büyük ekonomik teşviklere ilişkin modası geçmiş fikirleri terk edin” demişti.

Bessent, Japonya Merkez Bankası Başkanı Kazuo Ueda’nın zayıf yenle mücadele etmek amacıyla para politikasında “doğru olanı yapacağını” umduğunu söylemişti.

BOJ Başkanı Kazuo Ueda ve diğer üst düzey yöneticiler faiz artışını kurulun gündemine getirecek ve dokuz üyeli Para Politikası Kurulu’nda çoğunluğun onayını almaya çalışacak.

Öngörülen yüzde 1,25’lik politika faizi, 1995’ten bu yana görülen en yüksek seviye olacak. Merkez bankası şimdiye kadar faiz oranlarını yaklaşık altı ayda bir artırıyordu. Ancak BOJ’un bu tempoyu üç ayda bire, başka bir ifadeyle iki politika toplantısında bir faiz artışına hızlandırmaya hazırlandığı değerlendiriliyor.

BOJ yetkilileri, temel ekonomik faktörlerden kaynaklanan fiyat artışlarının bankanın yüzde 2’lik enflasyon hedefini aşması konusunda giderek daha dikkatli davranıyor.

Ueda, temmuz ayı sonunda gerçekleştirilen bir önceki toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında enflasyon baskısının artmasına katkıda bulunan üç faktöre dikkat çekmişti: Orta Doğu’daki gerilimin yükselmesi nedeniyle artan ham petrol fiyatları, yapay zekâyla (AI) bağlantılı talepteki yükseliş ve yenin değer kaybetmesi.

ABD ile İran arasındaki silahlı saldırıların yeniden başlaması nedeniyle petrol fiyatları tekrar yükselişe geçti. West Texas Intermediate (WTI) türü ham petrol vadeli işlemlerinin fiyatı perşembe günü varil başına 100 doların üzerine çıkarak son üç buçuk ayın en yüksek seviyesine ulaştı.

Petrol fiyatlarındaki artış, çok çeşitli ürünlerin fiyatlarını ve ulaşım maliyetlerini yukarı çekiyor.

Okumaya Devam Et

Asya

Güney Kore, Trump’la yaptığı 350 milyar dolarlık anlaşmanın gereğini yerine getirecek mi?

Yayınlanma

Güney Kore ve ABD arasındaki anlaşmanın imzalanmasının üzerinden neredeyse bir yıl geçerken Washington’da rahatsızlık büyüyor.

Güney Kore’nin ABD Başkanı Donald Trump’la ABD’ye 350 milyar dolar yatırım yapma konusunda anlaşmasının üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Ancak bugüne kadar henüz hiçbir yatırım için para taahhüdünde bulunulmadı. Bu durum Washington’da rahatsızlığı artırırken Seul’de de endişeye yol açıyor.

Güney Kore medyasında Teksas’ta doğalgazla çalışan bir elektrik santrali ve nükleer enerji santralleri de dahil olmak üzere çeşitli projelerin gündemde olduğuna ilişkin spekülasyonlar çıktı. Ancak Seul yönetimi bu iddiaları hızla yatıştırmaya çalıştı.

Seul bu hafta yaptığı açıklamada, “ABD yatırımları konusunda ne belirli yatırım alanları ve bunların açıklanacağı tarihler ne de ilk para transferinin miktarı ve zamanı kesinleşmiş durumda” dedi.

Konu hakkında bilgi sahibi bir ABD’li kaynak, Financial Times’a, Seul’ün “artık harekete geçmesi” gerektiğini, aksi halde Trump’ın sert tepki gösterme riskiyle karşı karşıya kalacağını söyledi. Bir başka kaynak ise yatırım sürecindeki gecikmelere ilişkin duyulan rahatsızlığın, Trump’ın geçen ay ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü kampanyaya yeterince destek vermediği gerekçesiyle Güney Kore’yi özellikle hedef almasının nedenlerinden biri olduğunu öne sürdü.

Washington merkezli danışmanlık şirketi The Asia Group’un ortağı Jennifer Lee, “ABD hükümeti içinde ciddi bir rahatsızlık birikiyor. Özellikle de Kore’nin kaydettiği ilerleme, Japonya’nın peş peşe açıkladığı yatırım paketleriyle kıyaslandığında yavaş görünüyor” dedi.

Taahhüt, geçen yıl Trump’ın Güney Kore mallarına uygulamakla tehdit ettiği yüzde 25’lik tarifeleri yüzde 15’e düşürmesini öngören anlaşmanın bir parçasıydı. Seul ayrıca gemi inşasına 150 milyar dolar, stratejik sektörlere ise 200 milyar dolar yatırım yapmayı kabul etti. Yıllık yatırım tutarı 20 milyar dolarla sınırlandırıldı.

Japonya da benzer bir anlaşma kapsamında ABD’ye 550 milyar dolar yatırım yapmayı kabul etti. Ancak Japonya için yıllık bir üst sınır bulunmuyor ve Tokyo daha hızlı hareket etti. Japonya, Ohio’da 33 milyar dolarlık doğalgaz santrali ile Tennessee ve Alabama’da toplam 40 milyar dolara kadar çıkabilecek küçük modüler nükleer reaktör projeleri dahil çeşitli yatırımlar açıkladı.

Trump bu tür yatırım taahhütlerini son derece işlemsel bir çerçevede ele aldı. Daha önce Güney Kore’nin 350 milyar dolarlık taahhüdünü “peşin” ödenecek para olarak tanımlamıştı. Trump’ın ticaret danışmanı Peter Navarro ise Japonya’yla yapılan anlaşmayı “esas itibarıyla açık çek” olarak nitelemişti.

Başkan Lee Jae Myung, geçen kasım ayında anlaşmayı Güney Kore kamuoyuna anlatırken yatırımların “yalnızca ticari olarak uygulanabilir projelere” yapılacağını söylemişti.

Kore Ulusal Diplomasi Akademisi Profesörü Min Jeong-hun da projelerin ekonomik açıdan mantıklı olmadığı durumda şirketlerin yatırım yapmayacağını söyledi.

“Yapmazlar. Kore’nin temkinli davranmaktan başka seçeneği yok” diyen Min, “Başkan Trump hızlı ilerleme görmek istiyor. Tarafların pozisyonları farklı” ifadelerini kullandı.

Koreli şirketler ayrıca geçen eylülde ABD göçmenlik yetkililerinin Georgia’daki Hyundai-LG Energy Solution batarya fabrikasına düzenlediği baskından da ciddi şekilde rahatsız olmuştu. Olayın hemen ardından Başkan Lee, bunun Koreli şirketleri ABD’de yatırım yapmak konusunda “son derece tereddütlü” hale getirebileceği uyarısında bulunmuştu.

The Asia Group’tan Lee de iki hükümet arasında neyin üzerinde anlaşmaya varıldığı konusunda “gerçek bir yorum farkı” bulunduğunu kabul etti. Washington’ın tek tek projelerde daha büyük çaplı yatırımlar ve projelerin seçiminde daha fazla söz hakkı istediğini belirtti.

Washington ayrıca Samsung Electronics ve SK Hynix’in ABD’de gelişmiş bellek çipi üretimine yatırım yapması yönünde baskı uyguluyor. Ancak sektörün stratejik önemi ve çip üreticilerinin Güney Kore’de halihazırda üstlendikleri büyük yatırım taahhütleri nedeniyle bu talepler Seul açısından son derece hassas.

Buna karşılık gemi inşa sektörü, Seul’ün elinde belli ölçüde pazarlık gücü bulunan alanlardan biri.

ABD, küresel ticari gemi tonajının yalnızca yüzde 0,2’sini üretirken Güney Kore, Çin’in ardından dünyanın en büyük ikinci gemi üreticisi konumunda. Trump’ın ABD gemi inşa sektörünü canlandırma planları da Kore teknolojisinin ve uzmanlığının Amerikan tersanelerine taşınmasını öngörüyor.

King’s College London’dan Ramón Pacheco Pardo, “Benim izlenimim, Trump’ın müttefiklerle ilişkilerinde benimsediği işlemsel yaklaşımın bir zaferi olarak sunabileceği büyük ölçekli yatırımlar görmek istediği yönünde” dedi.

Bazı uzmanlar ise Seul’ün bekleyerek kendi işini daha da zorlaştırdığını savunuyor.

Korea Economic Institute of America’dan Troy Stangarone, “Kore’nin ilk yatırım projesini açıklaması kritik önem taşıyor” dedi.

Stangarone, “Kore geciktikçe yönetimde, Güney Kore’nin taahhüdünden sıyrılmaya çalıştığı yönünde bir algı oluşması riski artıyor” ifadelerini kullandı.

Kasım ayında yapılacak ABD ara seçimleri de baskıyı artırabilir.

Ewha Womans Üniversitesi Profesörü Park Won Gon, “Trump açısından bakıldığında, ABD’de yatırımların gerçekleşmesi gerekiyor ki bunu seçim kampanyasında kullanabilsin” dedi.

Yatırım anlaşmazlığı, ABD-Güney Kore ilişkilerinin başka boyutlarıyla da iç içe geçmiş durumda.

Trump 16 Ağustos’ta, Kuzey Kore’yi caydırmayı amaçlayan yıllık Ulchi Freedom Shield askeri tatbikatının kapsamının daraltılması talimatını verdi. Ertesi gün ABD Başkanı, “Sizi Kim Jong Un’dan korumak için orada 39 bin askerimiz var… ve siz İran’daki çok kolay bir askeri operasyonda bize yardım etmeyeceksiniz. Bu garip” dedi.

Bununla birlikte ABD, Güney Kore ve Japonya’nın ortaklaşa düzenlediği beş günlük ayrı bir askeri tatbikat bu hafta planlandığı şekilde başladı. Tatbikatın kapsamı veya süresinde herhangi bir değişiklik yapıldığı bildirilmedi.

Seul, İran konusunda ABD’ye nasıl yardımcı olabileceğine ilişkin seçenekleri değerlendirdiğini söylüyor. Ancak İran Dışişleri Bakanlığı pazartesi günü, Güney Kore’nin Körfez ve Hürmüz Boğazı’ndaki operasyonlara katılmasının “ciddi sonuçları” olabileceği uyarısında bulundu.

Stangarone ise Hürmüz’de olası bir angajmanın Güney Kore’ye yatırım konusunda herhangi bir avantaj sağlamayabileceği görüşünde.

“Bir konuşlanma açıklamasının Kore’ye yatırım meselesinde herhangi bir esneklik sağlayacağını düşünmüyorum” diyen Stangarone, “Bu, kazanımlarını azamiye çıkarmaya çalışan bir [ABD] yönetimi” ifadelerini kullandı.

Pacheco Pardo’ya göre Trump, ilave baskı aracı olarak Washington’ın geçen yıl Seul’ün nükleer enerjili denizaltı edinme planlarını destekleme yönündeki anlaşmasından da “geri adım atabilir” ya da Kore’deki Amerikan askerlerini çekmekle tehdit edebilir.

Pacheco Pardo, ABD-Güney Kore ittifakının “temellerinin” güçlü olduğunu söylese de şu değerlendirmeyi yaptı:

“Trump’ın müttefiklere ilişkin görüşleri dikkate alındığında, Trump görevde kaldığı sürece ilişkiler çalkantılı olmaya devam edecek.”

Okumaya Devam Et

Asya

İran ile Çin arasında milyarlarca dolarlık gizli ticaret ağı

Yayınlanma

İran, petrol gelirlerini doğrudan nakit almak yerine Çin’den ithal ettiği malların finansmanında kullanarak milyarlarca dolarlık yaptırımları aşıyor. Reuters ajansının haberine göre gizli takas mekanizması üzerinden son bir yılda 2,5 milyar dolarlık işlem gerçekleşirken, bu kaynaklarla ilaç ve araçların yanı sıra askeri teçhizat da temin edildi.

İran, petrol satışlarına yönelik yaptırımları aşmak ve Çin’den askeri teçhizat dahil milyarlarca dolarlık ürün satın almak için takas benzeri gizli bir ticaret mekanizması işletiyor.

Reuters ajansına konuşan iki üst düzey İranlı yetkili ve konuyu yakından izleyen üç kaynak, Tahran yönetiminin Çin’e sattığı petrol karşılığında nakit yerine bu ülkeden ithal edilen mallar için kredi aldığını aktardı.

Adlarının gizli kalmasını isteyen kaynaklar, petrol gelirlerini Çin mallarıyla takas eden bu yöntemin, nükleer programı nedeniyle ABD’nin ekonomik ve askeri baskısını artırdığı son dönemde Tahran yönetimine doğrudan mali can damarı sağladığını vurguluyor.

Dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı konumundaki Çin ise bu sayede indirimli İran petrolüne erişmeyi sürdürürken, bu ülkeye ihracat yapan bankalarını ve şirketlerini uluslararası ceza riskinden koruyor.

Washington yönetimi, İran petrolünün taşınmasını sağlayan bazı küçük ölçekli Çinli kuruluşlara yaptırım uygulasa da, küresel ekonomiyi sarsabilecek kapsamlı adımlardan kaçınıyor.

İki ülke arasındaki savaş sürerken Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaya çalışan ABD, baskının dozunu artırdı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent geçen ay yaptığı açıklamada, Tahran ile ticari ilişkilerini kesmeyen ülkelerin dolar sisteminden çıkarılma riskiyle karşı karşıya kalacağını belirtmişti.

Altı aydır süren savaş kapsamında ABD’nin İran’a uyguladığı deniz ablukasının bu takas mekanizmasını nasıl etkilediği henüz netleşmedi.

Fakat 14 Temmuz’da ablukanın yeniden yürürlüğe konmasından bu yana Hürmüz Boğazı’ndan geçerek Çin’e ulaşan hiçbir İran petrol sevkiyatı kayıtlara geçmedi.

Batı’nın tek taraflı yaptırımlarını yasa dışı olarak niteleyen Pekin ve Tahran ise ticareti nasıl sürdürdüklerini kamuoyuna açıklamaktan kaçınıyor.

Kaynaklar, Tahran’ın bu sistemi ilaç, araç ve iletişim ekipmanı temin etmek amacıyla devreye soktuğunu aktarıyor. Çinli üreticilerin İran ile doğrudan temas kurmadığı ve yaptırımları deldiklerine dair bir işaret olmadığı belirtiliyor.

Öte yandan mekanizma, geçtiğimiz yıl İran’a milyonlarca dolar değerinde hava savunma ekipmanı sağlayan sözleşmeler kapsamında da en az bir kez kullanıldı. Kaynaklar söz konusu sevkiyatlara dair ayrıntı vermezken, işlemler bağımsız mercilerce doğrulanmadı.

Birleşmiş Milletler’in konvansiyonel silah ambargosu, İran ile küresel güçler arasında 2015’te imzalanan nükleer anlaşmanın çökmesi üzerine Eylül 2025’te diğer yaptırımlarla birlikte yeniden devreye girdi.

Tahran anlaşma hükümlerinden çekilmiş, Avrupalı ülkelerin yaptırımları otomatik olarak geri getirmesini ise Pekin ile Tahran hukuken sakat bir adım olarak tanımlamıştı.

Çin Dışişleri Bakanlığı, Reuters’ın sorularına verdiği yanıtta söz konusu ticaret yapısından haberdar olmadığını belirtti.

Pekin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi onayı taşımayan ve uluslararası hukuka dayanmayan tek taraflı yaptırımlara karşı durduğunu bildirdi.

İran’ın New York ve Cenevre’deki diplomatik temsilcilikleri ise sorulara sessiz kaldı. Beyaz Saray adına konuşan bir ABD yetkilisi, Tahran’ın nükleer hedeflerine ulaşmasını engellemek için AB dahil uluslararası ortaklarla çalıştıklarını söylemekle yetindi.

Kpler veri analiz şirketine göre, 2025 yılında İran’ın ihraç ettiği ham petrolün yüzde 80’den fazlasını Çin satın aldı. Bu oran günde ortalama 1,4 milyon varile denk geliyor.

İki ülke 2021 yılında enerji ve altyapı alanlarını kapsayan 25 yıllık stratejik ortaklık anlaşması imzalasa da işbirliğinin uygulama detayları büyük ölçüde gizli tutuluyor.

Söz konusu model, İran’ın uluslararası bankacılık kanallarına uğramadan Çin’den mal ve hizmet temin ettiği ağlardan yalnızca birini oluşturuyor.

Batılı bir yetkili ve konuyu izleyen diğer iki kişi, devlete ait Çinli petrol şirketi Zhuhai Zhenrong adına hareket eden bir alıcının, Çin merkezli ChuXin adlı gölge bir finans kuruluşuna bu yıla kadar her ay yüz milyonlarca dolar yatırdığını aktardı.

Bu mevduatların, İran Ulusal Petrol Şirketi (NIOC) ile bağlantılı Hong Kong merkezli bir şirketten alınan petrolün bedelini oluşturduğu belirtiliyor.

ChuXin üzerinden aktarılan petrol gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’i İran’daki altyapı projelerine ayrılıyor. Kalan kısım ise İran’a mal sağlayan şirketlere ödeme yapmak üzere kurulan özel amaçlı şirketin (SPV) hesaplarına aktarılıyor.

İran’ın karar alma merkezine yakın kaynaklar, bu finansal mekanizmanın varlığını doğruluyor.

Fonların yönetimini Çin Ticaret Bakanlığı adına hareket eden bir firma ile İran Merkez Bankası ile bağlantılı diğer bir kuruluş paylaşıyor. İran Merkez Bankası ithalatçılara yetki verdiğinde, para transferi tedarikçi firmalara yönlendiriliyor. Resmi kayıtlarda ChuXin adına rastlanmazken, bir kaynak yapının yalnızca muhasebe tablolarında yaşam bulduğunu kaydetti.

Exeter Üniversitesi’nden uluslararası politika uzmanı Andrea Ghiselli, Pekin’in bu dolaylı ağları ABD’nin ikincil yaptırım tehditlerine boyun eğmeyeceğini göstermek için kullandığını ifade etti.

Ghiselli, Çinli liderlerin kendi bankalarını ve firmalarını küresel finansal sistemin dışına itilmekten korumayı amaçladığına dikkat çekerek, “İnkar edilebilir bir zemin oluşturmak istiyorlar” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English