Dünya Basını
Emekli Tuğamiral Steven Jermy: İran’da hava gücüyle rejim değişikliği hedefine ulaşılması düşük ihtimal

Emekli Tuğamiral Steven Jermy, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik yürüttüğü askeri harekatın stratejik bir temelden yoksun olduğunu ve bölgedeki rejim değişikliği hedeflerinin hava gücüyle karşılanmasının güç olduğunu belirtti. Jermy, harekatın stratejik bir geri tepme ile sonuçlanma olasılığının yüzde 70 olduğunu ifade etti.
Emekli Tuğamiral Steven Jermy, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik mevcut askeri harekatını değerlendirdiği söyleşide, operasyonun stratejik bir temelden yoksun olduğunu belirtti.
İngiliz Kraliyet Donanması’nda strateji direktörü olarak görev yapmış olan Jermy, Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’e verdiği mülakatta, askeri planlamaların 30 yıl önceki yaklaşımlardan farklı olmadığını ve savaşın doğasının anlaşılmadığını vurguladı.
Jermy, Prusyalı general Carl von Clausewitz’e atıfta bulunarak, “Savaşa girmeden önce savaşın doğasını anlamanız gerekir; Amerikalıların bu harekatın doğasını anladıklarına dair güçlü bir izlenimim yok” dedi.
Jermy ayrıca Fransız general André Beaufre’nin, “Savaşta kaybeden kişi, yenilgisi savaş öncesinde veya sırasında yapılan düşünsel hataların bir sonucu olacağı için kaybetmeyi hak eder” sözlerini hatırlatarak, stratejik düşünce eksikliğinin hem ABD ve İsrail’in yenilgisiyle sonuçlanabileceğini hem de küresel ekonomi üzerinde uzun vadeli olumsuz etkiler yaratabileceğini belirtti.
“Hava gücüyle rejim değişikliği stratejik bir yanılgı”
Harekatın temel amacının hava gücüyle rejim değişikliğini sağlamak olduğunu kaydeden Jermy, tarihte bu yöntemin başarısının kanıtlanmadığını savundu.
“Hava gücüyle rejim değişikliği gerçekleştirmek büyük bir iddiadır; bunun en son ne zaman veya hiç yapılıp yapılmadığını hatırlamıyorum” ifadelerini kullanan Jermy, rejim değişikliği için sahada ciddi ve büyük askeri güçlerin bulunması gerektiğini, ancak ne İsrail’in ne de ABD’nin bu tür bir taahhüde girmek istediğini belirtti.
Emekli Tuğamiral, harekatın başarısının rejim değişikliği hedefine bağlı olduğunu, bu hedefe ulaşılamadığı takdirde harekatın hem ABD hem de İsrail için başarısızlıkla sonuçlanacağını değerlendirdi.
Buna karşılık İran tarafı için stratejik hedefin sadece “hayatta kalmak” olduğunu belirten Jermy, İran’ın mevcut rejimini koruması ve karşı tarafa ciddi hasar vermesi durumunda bunun İran için bir zafer sayılacağını ifade etti.
“İran’ın hayatta kalma kapasitesi askeri operasyonları kısıtlıyor”
İran’ın askeri doktrinini ve direniş kapasitesini analiz eden Jermy, Tahran yönetiminin acıyı emebilme kapasitesinin, sadece İran içinde değil, bölgedeki fundamentalist hareketler nezdinde de karşılık bulduğuna işaret etti.
Jermy, İran’ın Hamas ve Hizbullah örneklerinde olduğu gibi, kazanmaktan ziyade yenilmemeye odaklandığını belirterek şunları söyledi:
“İran’ın hayatta kalması onlar için bir zaferdir. Rejimin, bombardımanlar karşısında kontrolünü koruma kapasitesi önemli bir faktör.”
Glenn Diesen’in, İran’ın saldırılarında eski silahlarını kullanıp kullanmadığına ilişkin sorusuna yanıt veren Jermy, “İran’ın elindeki eski ekipmanları ilk aşamada tükettiğini düşünüyorum. Bu durum, karşı tarafın hava savunma mühimmatını tüketmesini sağlamak için izlenen sofistike bir strateji olabilir” dedi.
Jermy ayrıca mühimmat stoklarının sınırlı olabileceğine dikkat çekerek, bu faktörün harekatın süresini belirleyebileceğini dile getirdi.
“Bölgesel müttefikler gerilimden kaçınmaya çalışıyor”
ABD üslerine yönelik gerçekleştirilen saldırıları değerlendiren Jermy, İran’ın bu stratejisini “net bir uyarı” olarak nitelendirdi. İran’ın saldırılarını ABD üslerine odaklamasının, Körfez ülkelerini çatışmaya doğrudan dahil olmaktan caydırabileceğini savunan Jermy, “Körfez ülkelerinin elit düzeyde İran ile bir antipati ilişkisi olsa da, halk kitleleri arasında İran’ın tutumuna karşı bir destek olabilir. Bu durum, bölge ülkelerini ABD veya İsrail tarafında savaşa katılma konusunda oldukça temkinli olmaya itecektir” şeklinde konuştu.
Jermy, İran’ın Körfez ülkelerindeki enerji altyapısına doğrudan saldırmasının kendi çıkarlarına uygun olmadığını, ancak İsrail’in liman, ulaşım ve enerji altyapısına yönelik saldırıların sürmesinin beklendiğini belirtti.
İslam dünyasındaki fundamentalist hareketler ile reformcular arasındaki çekişmeye değinen Jermy, dış müdahalelerin reform yanlısı kesimleri zor durumda bıraktığını vurguladı.
Jermy, “Batı’nın bölgeye yönelik müdahaleleri, hem fundamentalistlerin elini güçlendiriyor hem de reform isteyen kesimleri zor durumda bırakıyor” dedi.
Afganistan’daki deneyimine atıfta bulunan Jermy, 2007 yılında hava kuvvetleri karargahında yaptığı analizde, karşılaştıkları sorunun bir “Afgan isyanı” değil, “Peştun isyanı” olduğunu fark ettiklerini anlattı.
“Bir ülkenin yapısını ve nasıl düşündüğünü anlamak, bu tür bir müdahaleye girişmeden önce esastır” diyen Jermy, Batı’nın bu analizi yapmadan harekete geçmesinin “beceriksizce” olduğunu ve bölgedeki geçmiş müdahalelerin (Irak, Libya, Suriye) durumun iyileşmesine değil, aksine daha karmaşık sorunlara yol açtığına dikkat çekti.
Harekatta yüzde 70 başarısızlık ihtimali
Harekatın geleceğine ilişkin tahminlerini paylaşan Jermy, başarı şansını yüzde 30, başarısızlık ihtimalini ise yüzde 70 olarak belirledi.
Rejim değişikliği hedefine kara birlikleri olmadan ulaşmanın mümkün olmadığını yineleyen Jermy, 30 günlük bir sürenin ardından harekatın hedeflerine ulaşamaması durumunda ABD’nin, “bombardıman kuvvetlerini etkisiz hale getirdik” gibi ifadelerle hedefleri yeniden tanımlayarak geri çekilme yoluna gidebileceğini öngördü.
“Trump, bir zaferi yeniden tanımlama konusunda güçlü olabilir ve bu onun stratejik bir hamlesi olabilir” diyen Jermy, nihai sonucun stratejik bir geri tepme olacağını yineledi.
Jermy, mevcut siyasi ortamın analizden ziyade ideolojik slogancılığa dayandığını savunarak, “Stratejik analiz yapılmış olsaydı, bu savaşlara hiç girilmezdi” değerlendirmesinde bulundu.
Dünya Basını
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.
Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.
JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.
“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.
“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”
Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.
Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:
“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”
Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:
“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”
“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”
Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.
Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.
Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:
“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”
“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”
Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.
İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”
Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.
“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”
Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.
Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:
“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”
Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.
“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”
Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”
“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”
2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:
“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”
“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”
Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:
“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”
JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
ABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor

ABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor: Yeni bir dönem başladı.
The Japon Times, Gabriel Dominguez
ABD-Japonya ittifakı, Çin’i caydırma çabasında yeni bir aşamaya giriyor. Bu aşama, Japonya’dan Tayvan ve Filipinler üzerinden Borneo’ya uzanan adalar zinciri olan “birinci ada zinciri” boyunca konuşlandırılmış, dağınık ve kara konuşlu daha fazla füzeye dayanıyor.
ABD’ye ait Typhon orta menzilli füze sisteminin Japonya’da daha uzun vadeli şekilde bulunmasının planlanması; buna Okinawa merkezli birlikler tarafından Donanma-Deniz Piyadeleri Seferi Gemi Önleme Sistemi’nin (NMESIS) gemisavar füzeleri ile Deniz Piyadeleri Hava Savunma Entegre Sistemi’nin (MADIS) hava savunma sistemlerinin sahaya sürülmesinin eşlik etmesi, Tayvan çevresinde ve Batı Pasifik genelinde Çin askeri operasyonlarını zorlaştıran dağınık bir taarruz, hava savunma ve hedefleme kabiliyetleri ağı oluşturuyor.
Daha da önemlisi, bu unsurlar Pekin’i, Çin’in rakip askeri güçleri uzak tutmak üzere tasarladığı erişimi engelleme/bölgeden men etme stratejisinin (A2/AD) başlangıçta ABD ve müttefik kuvvetlere dayatmayı amaçladığı operasyonel açmazların birçoğuyla karşı karşıya bırakıyor. Böylece Tokyo ve Washington, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana kademeli olarak Pekin lehine gelişen kara konuşlu konvansiyonel füze kuvvetlerindeki uzun süreli asimetriyi daraltmaya başlıyor.
Bu daha geniş stratejik değişimin şimdiye kadarki en somut işareti, Typhon sisteminin ekim ortasında Japonya’daki bir ABD askeri üssünde depolanmasına ilişkin plan. Donanımın büyük ikili tatbikatların ardından tam olarak nerede depolanacağı belirsiz olsa da, sistemin yerel olarak depolanması kararı, tatbikat sonrası geri çekilme şeklindeki yerleşik uygulamadan kopuş anlamına geliyor.
Typhon’un Tomahawk seyir füzeleri ve SM-6 çok maksatlı füzeleri fırlatma kapasitesi, NMESIS ve MADIS’in sağladığı mobil gemisavar ve hava savunma sistemleriyle birlikte, Çin’e ait su üstü gemilerini Japonya’nın güneybatı ada zinciri boyunca risk altında tutmayı amaçlayan katmanlı bir füze ve hava savunma kabiliyetleri ağı oluşturuyor.
Yaklaşık 1.600 kilometrelik menzile sahip Tomahawk, ittifaka, birinci ada zinciri üzerindeki mevzilerden Çin’in doğu kıyı şeridinin bazı bölümlerine ve kilit askeri tesislerine ulaşabilecek kara konuşlu bir taarruz seçeneği sunuyor.
Ancak bu füze mimarisi hâlâ erken aşamada ve konuşlandırılmış fırlatıcı sayısı Çin’in devasa cephaneliğine kıyasla sınırlı kalıyor. Bu da asimetrinin daralmakta olduğunu, fakat henüz tersine dönmediğini gösteriyor.
Analistler, anlamlı bir operasyonel etki yaratmak için çok daha fazla fırlatıcıya ve kayda değer füze stoklarına ihtiyaç olduğunu söylüyor.
Bununla birlikte, böyle bir genişleme için gerekli erişimin güvence altına alınması hiç de garanti değil. Bu konuşlandırmanın ne kadar süreceği de büyük ölçüde ev sahibi ülke siyasetindeki dengelere, özellikle de üslerle ilgili gerilimlerin onlarca yıldır süregelen bir mesele olmaya devam ettiği Okinawa vilayetindeki duruma bağlı olacak.
Bu iç sürtüşmelere dikkat çeken Japonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü baş araştırmacısı Tetsuo Kotani, füze sistemlerinin önceden konuşlandırılmasının caydırıcılığı güçlendirebileceğini, ancak bu tür silahlara ev sahipliği yapmanın yerel topluluklarda gelecekteki herhangi bir çatışmada kendilerini öncelikli hedef haline getireceği yönündeki kaygıları da artırabileceğini söyledi.
Buna rağmen Tokyo Üniversitesi’nden doçent Sebastian Maslow’a göre Japon hükümeti, savunma kabiliyetlerinin güçlendirilmesi — füze konuşlandırmaları dahil — konusundaki tartışmaların hem siyasi söylemde hem de toplumun geniş kesimlerinde “giderek normalleşmesi” sonrasında, ABD füze sistemlerine ev sahipliği yapma konusunda birkaç yıl öncesine kıyasla daha rahat görünüyor.
Bu konuşlandırmalar aynı zamanda müttefiklerin kuvvet duruşunda Japonya’nın güneybatı adalarına doğru yaşanan daha uzun vadeli değişimle de uyumlu.
Tokyo, Doğu Çin Denizi’ne yönelik askeri odağını istikrarlı biçimde artırdı; Çin’in bölgede büyüyen askeri faaliyetlerine ilişkin kaygılar nedeniyle Nansei ada zinciri boyunca yeni birlikler ve kabiliyetler tesis etti. ABD kuvvetleri de kuvvetlerin dağıtılması, hareketlilik ve denizden men etme kabiliyetlerine vurgu yapan yeni operasyonel konseptlerle bölgeye yönelik odağını artırdı.
Ancak Typhon’un varlığının önemi yerel siyasetin çok ötesine uzanıyor. Sistemin gelişi, Soğuk Savaş dönemine ait bir silah kontrol çerçevesinin, yani 1987 tarihli Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması’nın (INF) çöküşüyle mümkün hale gelen çok daha büyük bir ABD askeri strateji dönüşümünü yansıtıyor. Bu anlaşma, Washington’ın 500 ila 5.500 kilometre menzile sahip kara konuşlu füzeler konuşlandırmasını yasaklıyordu; ancak bu kısıtlama, anlaşmaya taraf olmayan Çin için geçerli değildi.
Sonraki on yıllarda Pekin, dünyanın en büyük konvansiyonel balistik ve seyir füzesi cephaneliklerinden birini inşa ederek ABD kuvvetlerini uzak tutmak üzere tasarlanmış güçlü bir kapasite oluşturdu.
INF Antlaşması’nın 2019’da çökmesi, Washington için konuşlandırma kapısını yeniden açtı. Typhon’un Japonya’ya gönderilmesi de bölgede INF sonrası dönemin en önemli gelişmelerinden birini temsil ediyor.
Bu füze konuşlandırmaları, artık son derece manevra kabiliyetine sahip hedefleri izlemek için ilave istihbarat, gözetleme ve keşif kaynakları ayırmak zorunda kalan Çinli askeri planlamacılar açısından ciddi zorluklar yaratıyor.
Ancak bu konuşlandırma denklemin yalnızca yarısı; zira şekillenmekte olan men etme ağı güneye doğru da uzanıyor.
Filipinler’de paralel bir ABD varlığı, Luzon Boğazı ve Bashi Kanalı boyunca Tayvan’a güneyden yaklaşan hatları tutuyor. Son Balikatan ortak askeri tatbikatlarında ABD Kara Kuvvetleri, Filipin topraklarından ilk kez kara konuşlu Tomahawk füzesi ateşledi; ABD Deniz Piyadeleri ise denizden men etme provası yapmak üzere Tayvan’a yalnızca 190 kilometre uzaklıktaki Batanes Adaları’na NMESIS fırlatıcıları konuşlandırdı.
Aynı tatbikatlarda Japon Kara Öz Savunma Kuvvetleri, kuzeybatı Luzon’da ilk denizaşırı gerçek atışını gerçekleştirdi ve hizmet dışı bırakılmış bir gemiyi Type 88 karadan gemiye füze ile hedef aldı.
Füze birliklerini, hedefleme ağlarını ve operasyonel planlamayı ulusal sınırlar boyunca entegre ederek, birinci ada zinciri üzerinde daha yakından koordine edilen bölgesel bir savunma mimarisi oluşturuyorlar. Bu tür düzenlemeler, birden fazla deniz yaklaşımı üzerinde örtüşen denizden men etme kabiliyetleri yaratarak Çin askeri operasyonlarını zorlaştırabilir.
Manila da BrahMos süpersonik gemisavar füze sistemi gibi alımlarla kendi kıyı kuvvetlerini modernize ediyor; aynı zamanda ABD ve diğer bölgesel ortaklarla savunma işbirliğini genişletiyor.
Bu birleşik çabalardan ortaya çıkan şey kesintisiz bir bariyerden ziyade, bir kriz sırasında Pekin’in deniz kuvvetlerini tek bir operasyonel eksen boyunca yoğunlaştırmasını engellemek için tasarlanmış dağınık bir men etme mimarisi.
Ancak müşterek çalışabilirlik ve ateş gücü tek başına yeterli değil. Bu dağınık mimarinin uygulanabilirliği aynı ölçüde lojistiğe bağlı: önceden konumlandırılmış yakıt ve mühimmat, dağınık harekât noktalarına erişim ve ihtilaflı koşullar altında dayanıklı ikmal kapasitesi. Bu nedenle son tatbikatlar, mobil füze kuvvetlerini fırlatmak kadar onları sürdürülebilir kılmaya da odaklandı.
Dağınık ve mobil füze birliklerine yönelik artan vurgu, Ukrayna ve Ortadoğu’daki son çatışmalardan çıkarılan dersleri de yansıtıyor. Bu çatışmalar, büyük ve sabit askeri platformların hassas vuruşlara karşı kırılganlığını ortaya koydu.
Bu tür konuşlandırmalar, askeri faydalarının ötesinde, planlamacılara lojistiği, komuta düzenlemelerini ve ileri hatta füze varlığının siyasi sürdürülebilirliğini test etme imkânı da sağlıyor.
Bölgesel stratejistler açısından bu duruşun değeri, ateş gücü kadar verdiği mesajda da yatıyor olabilir: İttifakın, Tayvan’a ve daha geniş Batı Pasifik’e uzanan kilit yaklaşım hatları boyunca bu tür kuvvetleri konuşlandırmaya ve sürdürebilmeye hazır olduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla tek bir Typhon bataryası kendi başına yalnızca sınırlı bir askeri fayda sağlayabilecek olsa da, güney Japonya’daki varlığı ABD güvenlik taahhütleri ve bu taahhütleri baskı altında sürdürme iradesi için somut bir dayanak işlevi görüyor.
Anlık mesaj değerinin ötesinde, Japonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden Kotani’ye göre uzun menzilli füze sistemlerinin kriz ortaya çıkmadan önce konuşlandırılması, düşmanlıklar başladıktan sonra bu sistemleri bölgeye sokmaya çalışmanın yaratacağı baskılardan kaçınmaya yardımcı olabilir.
Diğer analistler ise konuşlandırmaların istikrarı artırdığı konusunda daha az emin.
Kara konuşlu ABD fırlatıcıları, mobil olsalar bile önleyici saldırılara açık kalıyor. Ayrıca bir kriz durumunda bunların kullanımını düzenleyen hukuki ve siyasi çerçeveler hem Japonya’da hem de Filipinler’de hassasiyetini koruyor.
Bir de Pekin’in tepkisi meselesi var. Çin’in daha fazla füze konuşlandırması, askeri tatbikatlar ve “gri bölge” faaliyetleriyle yanıt vermesi muhtemel. Bu da, daha karşılıklı bir caydırıcılık ortamı Çin’in onlarca yıldır lehine olan asimetriyi azaltırken, yanlış hesaplama fırsatlarını da çoğaltacağı anlamına geliyor.
Typhon donanımının yerel olarak depolanması kararı, bir yönüyle, tatbikatlar arasında bir silah sisteminin nereye park edileceğine ilişkin idari bir karar. Başka bir yönüyle ise Hint-Pasifik’te kara konuşlu füze konuşlandırmaları döneminin başladığına dair şimdiye kadarki en net işaret.
Dünya Basını
Fransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek

Körfez bölgesindeki askeri harekatın ardından sağlanan mutabakatı değerlendiren ünlü Fransız iktisatçı Jacques Sapir, küresel enerji piyasalarında ve Avrupa ekonomilerinde yaşanacak gelişmelere dair dikkat çekici analizler paylaştı. Sapir, küresel petrol rezervlerindeki tarihi erimenin ABD yönetimini uzlaşmaya zorladığını belirterek yakın gelecekte ciddi bir kimyasal ve tarımsal şok yaşanabileceği konusunda uyardı.
Fransız iktisatçı ve Paris Sosyal Bilimler Yüksek Okulu Araştırma Direktörü Jacques Sapir, Fréquence Populaire platformuna verdiği mülakatta, ABD ve İsrail ortaklığıyla Körfez bölgesinde başlatılan askeri harekatın ardından sağlanan mutabakat zaptını, enerji piyasalarındaki son durumu ve bu gelişmelerin Avrupa ile Rusya-Ukrayna cephesindeki yansımalarını değerlendirdi.
Sapir, uluslararası ilişkiler ve makroekonomi ekseninde çok boyutlu bir tablo ortaya koydu.
Körfez bölgesindeki askeri hareketliliğin ardından ulaşılan geçici uzlaşı zeminine değinen Sapir, ABD ile İsrail arasındaki askeri işbirliğiyle şekillenen sürecin henüz nihai bir barış anlaşması anlamına gelmediğini vurguladı.
Mevcut durumu 1968 yılında başlayan ve 1973 yılında tamamlanan Vietnam Savaşı dönemindeki Paris Barış Konferansı süreciyle kıyaslayan sunucunun sorusu üzerine Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Burada Paris görüşmelerine kıyasla çok daha ileri bir aşamadayız çünkü ortada taraflarca üzerinde uzlaşılmış yazılı bir mutabakat metni var. Elbette metne ilişkin yorum farklılıkları mevcut ancak genel hatlarıyla silahlar susmuş durumda.”
Sapir, bu sessizliğin Lübnan sınırında da son 24 saattir hissedildiğini, ancak İsrail kamuoyundaki derin bölünmeler nedeniyle durumun son derece kırılgan olduğunu kaydetti.
İsrail nüfusunun bir kesiminin Hizbullah ile savaşı sürdürmek istediğini, diğer kesiminin ise askeri operasyonların durdurulması gerektiğini savunduğunu belirten Sapir, bölgenin ne tam bir savaş ne de kalıcı bir barış döneminde olduğunu ifade etti.
“Armatörler bu tuzağa yeniden düşmek istemiyor”
Hürmüz Boğazı’ndaki son duruma ilişkin teknik verileri paylaşan Jacques Sapir, boğazın yavaş da olsa yeniden deniz trafiğine açıldığını bildirdi. Boğazın batısında sıkışıp kalan ticari filonun bakım ve onarım işlemlerinin zaman alacağını hatırlatan Sapir, bölgedeki gemi trafiğinin seyrine dair önemli bir gözlemini paylaştı.
Sapir, gemilerin büyük bir kısmının boğazı batıdan doğuya doğru geçtiğini, doğudan batıya geçişlerin ise son derece sınırlı kaldığını açıkladı. Bu durumun armatörlerin temkinli duruşundan kaynaklandığını belirten Sapir “Armatörler Körfez’deki bu tuzağa yeniden düşmek istemiyor. Bu nedenle yakın zamanda yeniden petrol veya gaz yüklemesi yapmak üzere bölgeye dönmeyecekler” ifadelerini kullandı.
Sapir, şu an boğazdan geçen gemilerin önemli bir bölümünün İran devletine ait olduğunu ya da İranlı petrol şirketleri tarafından kiralanan tankerlerden oluştuğunu belirtti.
İran yönetiminin bu geçiş sürecini azami düzeyde petrol ihraç etmek için akıllıca kullandığını ifade eden Sapir, küresel petrol rezervlerindeki düşüşün ABD Başkanı Donald Trump’ı bu mutabakata zorlayan en temel etken olduğunu kaydetti.
ABD ve dünya genelindeki stratejik petrol rezervlerinin rekor seviyede gerilediğini vurgulayan Sapir, Trump’ın bu mutabakata karşı çıkanları sert bir dille eleştirmesini şu sözlerle değerlendirdi:
“Trump bu mutabakata karşı çıkanlara tepki gösterirken son derece gerçekçi bir tabloya işaret ediyordu. ABD yönetimi Haziran sonu ile Temmuz başında stratejik rezervlerin tarihi bir asgari seviyeye gerileyeceğini gördü. Uzmanlar küresel arz ve talep arasındaki açığın normal şartlarda varil başına fiyatı mevcut seviyenin en az 10 dolar üzerine taşıması gerektiğini biliyor.”
Küresel petrol piyasasında fiziki kullanıcılar ile finansal aktörler arasında derin bir algı farkı olduğunu belirten Sapir, petrolün 2008 ve 2010 finansal krizlerinden bu yana bankalar ve finans kuruluşları tarafından bir rezerv varlık gibi kullanıldığını hatırlattı.
Teknik operatörlerin piyasa gerçeklerine vakıf olduğunu ancak finansal spekülatörlerin eksilen arzın sürekli rezervlerden karşılanabileceği gibi hatalı bir beklentiye sahip olduğunu ifade eden Sapir, Temmuz ayından itibaren rezervlerden yapılan salınımların keskin bir şekilde azalacağını bildirdi.
Haziran ayında rezervlerden piyasaya yaklaşık 76 ila 79 million varil petrol sunulduğunu belirten Sapir, günlük 8 milyon varil civarındaki küresel açığın Temmuz ayında rezerv desteğinin 26 milyon varile gerilemesiyle daha da belirginleşeceğini öngördü.
Körfez’deki üretim tesisleri ve rafinerilerdeki hasar nedeniyle günlük açığın 5 milyon varile düşmesi durumunda bile aylık 150 milyon varillik açığa karşı rezervlerden yalnızca 26 milyon varil sağlanabileceğini hesaplayan Sapir, Brent petrolün varil fiyatının yaz sonuna kadar 80 ila 85 dolar seviyesine yükseleceğini ve bu yüksek fiyat döneminin en az bir yıl boyunca kalıcı olacağını öngördü.
“Fiziki petrol ile kağıt üzerindeki petrol arasındaki makas daralıyor”
Savaş döneminde fiziki petrol fiyatları ile kağıt üzerindeki endeks fiyatları arasında oluşan devasa uçuruma dikkat çeken Jacques Sapir, Brent endeksinin 120 doları gösterdiği dönemde fiziki teslimatlı petrolün 240 dolara kadar alıcı bulduğunu hatırlattı.
Günümüzde bu farkın 15 ila 25 dolar seviyesine gerilediğini ifade eden Sapir, endeks fiyatlarının kademeli olarak fiziki piyasa gerçekleriyle eşitleneceğini belirtti.
Siyasi risklerin ortadan kalkmaması halinde Körfez mutabakatının sürdürülebilirliğinin tehlikeye gireceğini ifade eden Sapir, ABD’nin İsrail hükümeti üzerindeki askeri ve finansal nüfuzunu kullanarak Lübnan’da yeni askeri maceraların önüne geçmeye çalıştığını kaydetti.
İran’ın da İsrail ordusunun ilerlememesi ve bombardımanları durdurması karşılığında mevcut sınır hatlarını kabul ederek uzlaşmacı bir tavır sergilediğini belirten Sapir, İsviçre’de başlayan resmi müzakerelerin ise oldukça soğuk bir atmosferde geçtiğini aktardı.
İran heyetinin ABD heyetiyle ortak fotoğraf vermeyi reddetmesinin güvensizliğin açık bir göstergesi olduğunu ifade eden Sapir, İran’ın dondurulan varlıklarının serbest bırakılması ve petrol ihracatının önünün açılması gibi önemli kazanımlar elde ettiğini hatırlattı.
ABD iç siyasetinde Trump yönetimine yönelik eleştirilerin de arttığına işaret eden Sapir, neo-muhafazakar çevrelerin ve Demokrat siyasilerin bu mutabakatı ABD’nin Körfez bölgesinden fiilen dışlanması ve tarihi bir stratejik yenilgi olarak nitelendirdiğini aktardı.
Robert Kagan gibi isimlerin bu süreci ağır bir mağlubiyet olarak tanımladığını belirten Sapir, Trump’ın en güçlü savunmasının ise “Bu mutabakat olmasaydı küresel bir ekonomik çöküş yaşanacaktı” tezi olduğunu ifade etti.
Müzakerelerin uzun yıllara yayılacağını ve her iki ayda bir uzatma kararları alınacağını öngören Sapir, İran’ın nükleer program ve balistik füze kapasitesi gibi hayati konularda asla geri adım atmayacağını vurguladı.
Sapir, Hürmüz Boğazı üzerinde İran ve Umman arasında kurulması planlanan ortak denetim mekanizmasının ise orta ölçekli küresel armatörleri bölgeden tamamen uzaklaştırabileceği, bunun da Körfez’deki üretim kapasitesinin bir kısmının uzun vadede atıl kalmasına yol açabileceği uyarısında bulundu.
“Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek”
Küresel jeopolitik risklerin Avrupa ve Fransa ekonomisi üzerindeki makroekonomik etkilerini analiz eden Jacques Sapir, akaryakıt fiyatlarındaki geçici düşüşün enflasyonu sınırlayıcı bir etki yaratsa da petrokimya ve gaz kimyası sektörlerinde yaşanan ham madde krizinin tarım ve sanayi üretimini vurmaya başladığını belirtti.
Bu durumu “kimyasal şok” olarak tanımlayan Sapir, plastik, gübre ve koruyucu tarım ilaçları üretimindeki aksamaların Temmuz ve Eylül ayları arasında gıda fiyatlarında yeni bir enflasyon dalgası yaratacağını kaydetti.
Güney Amerika ve ABD’deki kuraklıkların yanı sıra Avrupa’yı etkisi altına alan sıcak hava dalgalarının tarımsal rekolteyi ciddi şekilde düşüreceğini öngören Sapir, Fransa’da yıl sonu enflasyon beklentisini yüzde 4 ila 5, sanayisi enerji maliyetlerine çok daha duyarlı olan Almanya’da ise yüzde 5’in üzeri olarak revize ettiklerini açıkladı.
Fransa ekonomisinin nükleer enerji altyapısı sayesinde enerji fiyatlarındaki ani yükselişlere karşı daha korunaklı olduğunu belirten Sapir, tüketim harcamalarındaki düşüşün etkisiyle Fransa’nın 2026 yılında yüzde 0,7 oranında bir daralma yaşayabileceğini öngördü.
Hükümetin seçim yılında bütçe disiplinini gevşeterek piyasaya taze para sürmesi halinde bu küçülmenin yüzde 0,3 seviyesinde tutulabileceğini ifade eden Sapir, her halükarda yüzde 1’lik büyüme hedefinden büyük bir sapma yaşanacağını kaydetti.
Almanya ekonomisinin durumunu “felaket” olarak nitelendiren Sapir, Alman sanayisinin üç yıllık durgunluğun ardından tam toparlanma aşamasına girmişken bu yeni enerji şokuyla sarsıldığını belirtti.
Bu ekonomik başarısızlığın Alman iç siyasetinde aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin oylarını bazı eyaletlerde yüzde 37-38 seviyelerine kadar yükselttiğine dikkat çeken Sapir, İspanya’da ise Başbakan Pedro Sanchez’in eşi hakkındaki yolsuzluk soruşturmaları ve ekonomik canlılığın sona ermesiyle büyük bir siyasi krizin eşiğine gelindiğini ifade etti.
“Ukrayna ordusunda askeri mevcudiyet krizi yaşanıyor”
Rusya ile Ukrayna arasındaki askeri çatışmanın gidişatına da değinen Jacques Sapir, Ukrayna’nın uzun menzilli insansız hava araçlarıyla gerçekleştirdiği saldırılara rağmen Rus ordusunun cephe hattındaki ilerleyişini sürdürdüğünü belirtti.
Konstantinivka bölgesinin Temmuz başında tamamen Rus kontrolüne geçmesini beklediğini ifade eden Sapir, Temmuz ortasından itibaren Slovyansk ve Kramatorsk savaşlarının başlayacağını ve bu şehirlerin düşmesiyle Donetsk bölgesinin tamamının Rusya’nın denetimine gireceğini öngördü.
Ukrayna ordusunun en büyük sorununun yetişmiş insan gücü eksikliği olduğunu vurgulayan Sapir, cephedeki kayıplara ve kaçaklara dair şu çarpıcı verileri paylaştı:
“Ukrayna’da şu an resmi olmayan verilere göre 600 bin ağır yaralı ve uzuv kaybı yaşamış asker var. Bu sayıya yakın bir can kaybı olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca askere gitmemek için gizlenen 1,5 milyon Ukrayna vatandaşı ve yaklaşık 200 bin firari askerin varlığı, ordunun cephe hattını tahkim etmesini imkansız kılıyor.”
Ukrayna hükümetinin Polonya ile yaşadığı tarihsel bellek krizine de değinen Sapir, Nazi işbirlikçisi figürlerin devlet törenleriyle anılmasının Varşova yönetimini kızdırdığını ve Polonya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri yardımları tamamen durdurma kararı aldığını hatırlattı.
Sapir, Ukrayna yönetiminin savaşı batılı müttefiklerini doğrudan çatışmaya dahil edecek bir provokasyon zeminine çekmeye çalıştığını ancak Rusya’nın bu stratejik hamlelere karşı soğukkanlılığını koruyarak sahada emin adımlarla ilerlemeyi tercih ettiğini belirterek sözlerini tamamladı.
Amerika2 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Avrupa7 gün önceKuzey Akım sabotajında ‘porno filmi kılıfı’ iddiası
Asya2 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Görüş1 hafta önceHeidegger’in kulübesindeki Avrupa solu
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak
Dünya Basını2 hafta önceForeign Policy: İran, Vietnam’dan Daha Ağır Bir Yenilgi
Rusya2 gün önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Dünya Basını2 hafta önceİran savaşı küresel güç dengelerini nasıl yeniden şekillendirdi?











