Bizi Takip Edin

Diplomasi

Epstein, İsrail ve Körfez ülkelerine “danışmanlık” yapmış

Yayınlanma

Cezaevinde ölen yaşı küçük çocukları zenginlere fuhuş için pazarlayan Jeffrey Epstein, aynı zamanda eski İsrail Başbakanı Ehud Barak ve Körfez ülkeleri için dış politika tavsiyeleri vermiş.

ABD Temsilciler Meclisi Demokratları tarafından yayınlanan e-postalarda Epstein ile eski İsrail Başbakanı ve Savunma Bakanı Ehud Barak arasında yapılan çok sayıda yazışma bulunuyor.

Örneğin 31 Ağustos 2013’te, Suriye’deki “Guta kimyasal saldırı” krizi esnasında Epstein, Beşar Esad’a yönelik olası bir saldırı konusunda ABD’deki tartışmayı nasıl “çerçevelendireceği” konusunda Barak’a tavsiyede bulunuyor.

Epstein, Barak’a şunları vurgulaması gerektiğini öneriyor: “Kadın ve çocuklara gaz saldırısı 20. yüzyılın bir ifadesidir… Kadınlar artık çocuklarla eşdeğer değildir.”

Sivil kayıpları “sadece siviller ve savaşçılar” olarak nitelendirmesi; Suriye krizini Mısır, Rusya ve İran ile karşılaştırması; ve bu anı, ABD’yi ve uluslararası kamuoyunu şekillendirmek için kullanması da diğer öneriler arasında.

30 Ekim 2014 tarihli e-postada ise Epstein, Barak’ın konuşma metnini yazmış gibi görünüyor. Finansçı, Barak’a 1.000 kelimeden fazla, tam bir konuşma metnini e-posta ile gönderiyor.

Konuşma metninde Arap Baharı sonrası İsrail’in stratejik duruşu; “İslamcı Kış” çerçevesi; İsrail’in “güvenliğine” yönelik (İran, Esad, Hizbullah, Hamas kaynaklı) her türlü tehdide güçlü bir şekilde yanıt verme ihtiyacı; ABD-İsrail ilişkileri ve Barak’ın bölgesel düzen vizyonu; İsrail’in jeopolitik ortama nasıl mesaj vermesi gerektiğine dair öneriler yer alıyor.

Bu konuşma, 2014 Gazze savaşından kısa bir süre sonra, Barak’ın İsrail savunma doktrinini ve kamuoyuna yönelik mesajlarını aktif olarak şekillendirdiği bir dönemde gerçekleşecekti.

Ayrıca Barak’ın hacklenen e-postalarında, Beşar Esad’ı devirmek için Rusya nezdinde yapılan bir girişimde Epstein’in de yer aldığı görülüyordu.

Bu e-postalara göre Epstein, Suriye savaşı sırasında İsrail ile Kremlin arasında bir arka kanal açılmasına yönelik çabaları kolaylaştırdı. 2013 ile 2016 yılları arasında savaşın en yoğun olduğu dönemde gönderilen e-postalar, Epstein’in Barak ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında, Rusya’nın arabuluculuğunda çatışmanın sona erdirilmesi ve Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın müzakere yoluyla görevden alınması için Rusya’nın desteğinin kazanılması konularını görüşmek üzere özel bir toplantı düzenlenmesi için başarılı çabalarını ortaya koyuyor.

Epstein ayrıca Barak ile birlikte, daha önce işgal altındaki Filistin’de yaygın olarak kullanılan İsrail gözetim teknolojisini Batı Afrika ülkesi Fildişi Sahili’ne satmak için de çalışmış.

2014 yılında ikili, Cumhurbaşkanı Alassane Ouattara liderliğindeki Fildişi hükümetinin telefon görüşmelerini ve radyo yayınlarını dinlemek ve internet kafeler gibi ilgi çekici noktaları izlemek için kullanılan teknolojiyi satın aldığı bir anlaşma hazırladı.

E-postalarda, Epstein’in Körfez Arap ülkeleriyle de temasta olduğu görülüyor. Başkan Donald Trump, 2017 yılında ilk resmi yurt dışı gezisinin Orta Doğu’ya olacağını duyurmuştu. Muhtemelen Kuveyt’ten olan isimsiz bir siyasi şahsiyet, “yeni ve öngörülemez” Amerikan lideriyle nasıl başa çıkılacağını öğrenmek istemiş.

Bu kişi, tanıdığı ABD’li Jeffrey Epstein’e danışıyor ve “Onunla nasıl iletişim kurmamız gerektiğine dair herhangi bir ipucu var mı?” diye soruyor.

Epstein, postayı yollayan kişiye emirinin “ABD’den ne gibi somut şeyler” beklediğini öğrenmek istiyor.

Kuveytli, “Emir’in Yemen barış görüşmelerine ev sahipliği yapma çabaları hakkında iyi şeyler söylemek harika olur, bence… Ve barış anlaşması Kuveyt’te imzalanırsa, bu [yedi adet başparmak yukarı emojisi] olur,” diye cevaplıyor.

Kuveyt, 2016 yılının ortasında, Yemen savaşını çözmek için başarısız barış görüşmelerine ev sahipliği yapmıştı.

Epstein e-postalarından neler çıktı?

Epstein bu kişiye ayrıca, kozmetik tekeli Ronald Lauder’in “serbest diplomat” olarak hareket etme girişimleri hakkında Jerusalem Post’ta yayınlanan bir makalenin bağlantısını gönderiyor.

Epstein, “Sen geldiğinde evimden yeni ayrılmıştı. O senin için çok önemli bir kişi. Dubai’de [olduğunu] anlıyorum,” diye devam ediyor.

Kuveyt için iyilik isteyen adısansürlenmiş gizemli şahısla birlikte e-postalar, Epstein’in Katar’da sadece “Jabor Y.” olarak anılan nüfuzlu bir kişiyle iletişim halinde olduğunu gösteriyor.

2016 yılının kasım ayında, ABD seçimlerinden kısa bir süre önce Epstein, Jabor’un Katar’ın eski başbakanı Hamad bin Casim bin Cabir Es-Sani ile ayarladığı bir görüşmeyi iptal ettiği için Jabor’dan özür diliyor.

Epstein, “Seçimlerle ilgili çok işim var,” diye yazmış ve “kim kazanırsa kazansın, eyaletler bir süre kargaşa içinde olacak” diye eklemiş ve “görüşünce açıklayacağım” diye söz vermiş.

Toplantıyı yeniden planlayıp planlamadığı belli değil. Katarlı adamın kimliği de net değil. Fakat Epstein’,n kendisine “bannon steve için liste” başlığıyla gönderdiği etkili isimler arasında, eski başbakan Es-Sani için yaygın olarak kullanılan takma ad “HBJ” de yer alıyor.

Birkaç ay sonra Epstein, PayPal ve Palantir’in kurucusu Peter Thiel’e, “Tom Barrack’ı ne kadar iyi tanıdığını bilmiyorum ama o harika biridir” diye yazıyor.

Suriye, Tartus Limanı’nı Epstein bağlantılı BAE’li şirkete devretti

Wall Street Journal’ın elde ettiği programlara göre Epstein, Thiel ve Barrack’ı ayrı ayrı Rusya’nın o dönemki Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Vitali Çurkin’e tanıtacaktı.

Thiel, WSJ’ye yaptığı açıklamada, Epstein’in “çılgın bir ağ kurucu ve özünde boş biri” olduğunu söyledi ve “Epstein’in gündeminin ne olabileceğini yeterince düşünmedim,” diye ekledi.

2017 yılının ocak ayında ise Epstein, BAE’li işadamı Sultan Ahmed bin Sulayem’e, Tom Barrack’ın Trump’ın göreve başlama törenine katılma davetini kabul etmenin “değerli olabileceğini” söylüyor.

Bin Sulayem, “Trump ile el sıkışmak mümkün olacak mı?” diye soruyor. Epstein ise bin Sulayem’e kendisini telefonla aramasını belirtiyor.

2014 yılında gönderdiği bir e-postada Epstein, bir arkadaşına “kızlar” hakkındaki konuşmasının “eski bir alışkanlığı yeniden canlandıracağı” tehlikesiyle ilgili şaka yaptı.

Ardından, New York’ta düzenlenen BM Genel Kurulu sırasında ayarladığı tüm toplantıları listeledi. Bu toplantılara Amerika, Avrupa, Orta Doğu ve diğer bölgelerden güçlü isimler katılıyordu.

Diplomasi

Almanya ile Avusturya arasında BMGK kavgası

Yayınlanma

Almanya ile Avusturya arasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) kimin üye olacağı konusunda sert bir tartışma yaşanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre BMGK üyeliği için girişilen rekabette Avusturyalı yetkililer, “alaycı bir diplomasi ve basit bir mesaja” başvuruyor.

Üst düzey bir Avusturyalı diplomatın ifadesiyle, Viyana “tam da Alman olmadığımız için” kendilerine oy verilmesini istiyor.

Habere göre bu alaycı esprinin ardında, normalde yakın müttefikler olarak görülen iki ülke arasında gerçek bir rekabet ve şiddetli bir çekişme yatıyor.

Almanya, Avusturya ve Portekiz olmak üzere üç AB ülkesi, bugün (3 Haziran) yapılacak Genel Kurul oylamasında BM’nin en güçlü organındaki iki geçici üye koltuğu için yarışıyor.

Portekiz, Portekizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerle olan güçlü bağları sayesinde, 2027’de başlayacak iki yıllık dönem için genel olarak kesin aday olarak görülüyor.

Bu durumda, yakın tarihi ve kültürel bağlarla birbirine bağlı, ancak zaman zaman gerginlikler de yaşayan Almanya ve Avusturya, son koltuk için rekabet ediyor.

Almanya bu yarışta devasa bir güç olsa da, bu durum Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un Berlin’in adaylığını agresif bir şekilde savunmasını engellemedi.

Bu durum, Şansölye Friedrich Merz’in, Almanya’nın ihracat odaklı ekonomisini desteklemek ve küresel sahnedeki etkisini güçlendirmek için her türlü uluslararası etki kaynağını güvence altına alma kararlılığını yansıtıyor.

Wadephul, geçen hafta sonu Almanya’ya oy vermeleri için ülkelere lobi yapmak üzere New York’a uçtu.

Wadephul, varışının hemen ardından, “Küresel krizler söz konusu olduğunda Almanya, etkisini ortaya koymak istiyor. Bu, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi için gayet uygun bir tutum,” dedi.

Buna karşılık Avusturyalı diplomatlar, nispeten küçük olmalarını bir erdem olarak sunuyorlar.

Bir Avusturyalı diplomat, “Bağlantısız ve askeri açıdan tarafsız küçük bir ülke olarak çok özel bir rol oynayabiliriz: Çünkü mesele siyasi ağır topların hakları değil, tüm devletler arasındaki hak dengesi,” dedi.

Öte yandan Alman ve Avusturyalı liderler, birbirlerini alt etmek için ne kadar çaba harcadıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davrandılar.

Merz salı günü Berlin’de, Almanya’nın adaylığını destekleyeceğini belirten Macaristan Başbakanı Péter Magyar’ın yanında yaptığı açıklamada, “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan geçici üye koltuğu için onay alabilmek amacıyla elimizden gelen her şeyi yaptık: federal dışişleri bakanı ve şahsım dahil olmak üzere kabinedeki birçok meslektaşımız da bu çabaya katıldı,” dedi.

Avusturyalı bir diplomata göre, Avusturya başbakanı ve dışişleri bakanı da yarışmayı kazanmak için “elinden geleni yaptı.”

Avusturya’nın BM Büyükelçisi Gregor Kössler, Avusturya haber kuruluşu Die Presse’ye verdiği röportajda, “perde arkasında sert müzakereler yapıldığını” söyledi:

“İnsanlar oyları kendi lehlerine çevirmeye ve destekçileri kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Özellikle geride kaldığınızda, mevcut anlaşmaları bozmak için biraz daha fazla baskı yapmaya çalışabilirsiniz.”

Avusturyalı diplomatlar, tarafsızlıkları ve NATO üyeliği olmamalarının Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerinde kendilerine avantaj sağladığını söylüyor.

Avusturya tarafının bir başka açık avantajı da, Almanya’dan birkaç yıl önce 2027-2028 koltuğu için yarışa girmiş olması  ve kısmen bu nedenle, oylamada Almanya’yı yenme şanslarının gerçekçi olduğuna inanıyorlar.

Böyle bir sonuç Merz için bir “aşağılanma” olur. Berlin, on yıllardır her sekiz yılda bir Güvenlik Konseyi üyeliğini kazanmayı başardı.

Avusturya’ya karşı alınacak bir yenilgi, sadece acı verici bir diplomatik gerileme anlamına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda Avrupa içinde Almanya’nın liderlik rolünü yeniden tesis etme vaadiyle seçimlere katılan Merz’e yönelik iç eleştirilerin daha da artmasına yol açacak.

Bu durum, Wadephul’un New York’ta neden yoğun bir kampanya yürüttüğünü açıklamaya yardımcı oluyor.

Wadephul’un çabalarına aşina olan temsilcilere göre, bakan cuma gününden bu yana BM’de yaklaşık 80 bakan veya büyükelçi ile yüz yüze görüştü. Hangi teşvikleri sunduğu ise belirsiz.

Bu tür durumlarda diplomatlar genellikle oy takası yaparlar; şimdiki desteği karşılığında gelecekte destek vaat ederler.

Geniş bir uluslararası etki alanına sahip önde gelen bir BM bağışçısı olan Almanya’nın, Avusturya’dan daha fazla etki gücü olabilir.

Wadephul ayrıca yumuşak güç yoluyla ikna etmeye çalıştı. Pazartesi gecesi, Alman dışişleri bakanı BM Meydanı’nda bir caz grubu, Alman sosisleri ve bir dondurma standının yer aldığı büyük bir resepsiyon düzenledi.

191 BM üye ülkesi arasında yapılacak oylama, iki ülke Güvenlik Konseyi üyeliği için gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde edene kadar turlar halinde gerçekleştirilecek.

Oylama gizli şekilde yapılacak; bu durum, hem Berlin hem de Viyana’dan gelen diplomatların, kimsenin itibarını zedelemeden son dakikaya kadar ülkeleri ikna etme şansı gördükleri için rekabeti kızıştırıyor gibi görünüyor.

Oylamada belirleyici olabilecek faktörlerden biri, İran’daki savaşın başlangıcında Merz’in uluslararası hukuka yönelik aşağılayıcı sözleri.

Bir diğeri ise, birçok üye ülkenin, Almanya’nın, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki askeri operasyonları sırasında sivil kayıpları kınamakta isteksiz olduğunu düşünmesi.

Fakat Avusturya da geleneksel olarak İsrail’in Avrupa’daki en güçlü destekçilerinden biri.

Fakat Wadephul, son günlerde Lübnan’daki İsrail operasyonunu daha sert bir dille eleştirdi ve pazar günü yaptığı bir açıklamada, İsrail ordusunun ülkenin güneyine ilerlemesinden duyduğu “ciddi endişeyi” dile getirerek, İsrail liderlerine “sivilleri ve sivil altyapıyı korumaları” çağrısında bulundu.

Salı günü ise Almanya’nın “uluslararası hukukun savunucusu” olacağını söyledi.

Fakat nihayetinde çarşamba günkü yarışın sonucu, yarış öncesinde süren kıyasıya diplomasi mücadelesinde hangi tarafın daha iyi performans göstereceğine bağlı olarak belirlenebilir.

Salı günü New York’ta Wadephul, Avusturya’nın öfkesini kesin olarak uyandıracak bir argüman ortaya attı: “BMGk’da iki küçük AB ülkesinin (Portekiz ve Avusturya) yer almasını istemiyorsanız, bunun yerine bizi seçin.”

BM genel merkezinin önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birçok ülke için, Güvenlik Konseyi’nde daha küçük bir Avrupa ülkesinin ve Almanya’nın yer alması gibi karma bir yaklaşım doğru çözüm olabilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, Somaliland’in bağımsızlığını tanımayacak

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Kongre’ye sunulan raporda, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu vurgulandı. Kongre kaynakları, Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Washington yönetimi, Somali’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek verdiğini ilan etti. Bu hamle, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland ile geçen yıl bu bölgeyi resmi olarak tanıyan ilk devlet olan İsrail’e yönelik büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve “Somaliland ile Geliştirilmiş ABD İlişkileri İçin Potansiyel Alanlar” başlığını taşıyan rapor, 1 Haziran’da Kongre’ye sunuldu ve 2 Haziran’da basına sızdı.

Bakanlık raporda, Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğunu vurguladı.

Raporda ilişkilerin çerçevesine dair şu ifadelere yer verildi:

“Bu yasal çerçeve dahilinde ABD, Somaliland ile olumlu ve yapıcı ilişkilerini sürdürmekte ve Somaliland makamlarıyla işbirliği için ek fırsatları araştırmaya devam etmektedir. Ancak bölgedeki güvenlik kaygıları ve Somaliland’in statüsüne ilişkin anlaşmazlıklar ile yerel yönetimin ulusal makamlarla işbirliği yapmayı reddetmesi; yatırım, bankacılık ve ticaret alanlarında ciddi zorluklar teşkil etmektedir.”

Trump yönetimi tanımaya sıcak bakmıyor

ABD Kongresi’nden bir kaynak, salı günü Middle East Eye (MEE) haber sitesine yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Söz konusu kaynak, “Eski Trump dönemi yetkilileri Tibor Nagy ve Peter Pham’ın da aralarında bulunduğu bazı lobiciler, Somaliland tarafında ABD’nin kendilerini tanıyacağına dair umutları artırmış olsa da Başkan Trump’ın bu yönde bir adım atacağına dair hiçbir zaman somut bir işaret yoktu” dedi.

Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve ismini açıklamak istemeyen bir Somali politika danışmanı ise, Kongre’ye sunulan bu yeni raporun Washington tarafından tanınma beklentilerine ağır bir darbe indirdiğini söyledi.

Danışman, bu gelişmeyi “Somaliland’in ABD tarafından tanınmasına yönelik süregelen tüm umutları tamamen boşa çıkarabilecek, son derece kritik ve bağlayıcı bir ilan” olarak nitelendirdi.

İsrail ile Somaliland arasındaki güvenlik ortaklığı

Somaliland, 1991 yılında tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinden bu yana, hiçbir Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devlet tarafından tanınmasına ve Somali hükümetinin sürekli muhalefetine rağmen, kendi yönetim kurumları ve güvenlik yapılarıyla de facto (fiili) bir devlet olarak faaliyet ediyordu.

Ancak geçen yılın sonlarında İsrail, Somaliland’i bağımsız bir devlet olarak resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Somali hükümetinin yanı sıra Türkiye dahil bölgedeki birçok ülke İsrail’in bu hamlesini kınadı.

Nisan ayında Somali, İsrail’in Somaliland’e bir büyükelçi atamasını da kınayarak karşılık verdi. Aynı ay içinde Mogadişu yönetimi, İsrail bandıralı veya İsrail bağlantılı gemilerin Babülmendep Boğazı’ndan geçişini yasakladığını duyurdu.

Yemen’deki Ensarullah hareketi liderliğindeki silahlı kuvvetler de Somali’deki her türlü İsrail varlığını hedef alma sözü verdi.

İsrail’in Kanal 12 televizyonu, haftalar önce yayımladığı bir haberde, Somaliland’in Yemen’den gelen bu tehditlere karşı Tel Aviv ile bir güvenlik ortaklığı arayışında olduğunu aktardı. Bu çerçevede, İsrailli yetkililerin son aylarda Somaliland’e ziyaretler gerçekleştirdiği bildiriliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, Trump’ın yeni tarife tehditlerine tepki gösterdi

Yayınlanma

Avrupa Komisyonu, Trump yönetiminin, Brüksel’in zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatını yasaklamadığını tespit etmesinin ardından, AB’ye yüzde 10’luk yeni bir gümrük vergisi uygulama planlarını eleştirdi.

Komisyonun Baş Sözcüsü Yardımcısı Olof Gill yaptığı açıklamada, “Komisyon, soruşturmanın ön bulgularını dikkatle inceleyecek ve ABD yönetimi ile diyaloğunu sürdürecektir. Bununla birlikte, AB bu gerekçelerle uygulanan gümrük vergilerini haksız bulmaktadır,” dedi.

ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi, salı günü geç saatlerde yayınlanan bir raporda, Avrupa Birliği, Kanada ve Meksika dahil olmak üzere başlıca ticaret ortaklarına yüzde 10’luk gümrük vergisini yeniden uygulamak istediğini belirtti.

Ofis, bu ülkelerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malları yasaklayan yasaları uygulamadıklarını tespit etmişti.

Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilen küresel gümrük vergilerini yeniden yürürlüğe koymak amacıyla, yönetimin bu bahar 1974 Ticaret Yasası’nın 301. maddesi kapsamında başlattığı iki geniş kapsamlı ticaret soruşturmasından biri.

Şu anda yürürlükte olan yüzde 10’luk geçici gümrük vergisi temmuz ayında uygulanacak ve ardından 301. maddeye dayalı gümrük vergisi devreye girecek.

Avrupa Parlamentosu Ticaret Komitesi Başkanı Bernd Lange, Yüksek Mahkemedeki yenilginin ardından Washington’un “gümrük vergisi politikasını sürdürmek için yeni yasal dayanaklar arayışında olduğunu” savundu.

Lange, X’te yayınladığı bir yazıda şunları söyledi:

“AB’yi zorla çalıştırmaya karşı yeterince önlem almamakla suçlamak saçma. AB, zorla çalıştırılarak üretilen ürünlere karşı dünyanın en katı kurallarını benimsemiştir. Bu, daha önce karara bağlanmış olan gümrük vergileri için gerçekleri yasal bir gerekçeye uydurmaya çalışmak gibi görünüyor.”

Gill, AB’nin 2024 yılında zorla çalıştırma ile üretilen ürünleri yasaklayan bir yönetmelik kabul ettiğini ve “tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması” şeklindeki bu ortak hedefin, Turnberry anlaşmasını detaylandıran geçen ağustos tarihli AB-ABD ortak bildirisinde de yer aldığını vurguladı.

Fakat AB’nin zorla çalıştırma yönetmeliği, ancak Aralık 2027’den itibaren geçerli olacak. ABD Ticaret Temsilciliği, bloktan gelen mallara yüzde 10 gümrük vergisi uygulamak için bu gerekçeyi öne sürüyor.

Raporda, “Avrupa Birliği zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklamış olsa da, bu yasak 14 Aralık 2027’ye kadar yürürlüğe girmeyecek. Yukarıdakiler ışığında, USTR, Avrupa Birliği’nin zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklayan düzenlemesini etkili bir şekilde uygulamadığını tespit etmiştir,” deniyor.

Geçen temmuz ayında İskoçya’da varılan anlaşma uyarınca, AB, ABD’den gelen sanayi ürünlerine yönelik ithalatı kaldırmayı kabul ederken, çoğu Avrupa ürününe yüzde 15’lik bir gümrük vergisi tavanı uygulanacaktı.

Avrupa Parlamentosu, 16 Haziran’da Turnberry anlaşmasını yürürlüğe koyacak yasa tasarısı üzerinde nihai oylamayı gerçekleştirecek ve Trump’ın son gümrük vergisi hamlesi, Avrupa Parlamentosu üyelerinin anlaşmaya karşı muhalefetini sertleştirebilir.

Washington’dan gelen son açıklama, AB Ticaret Bakanı Maroš Šefčovič’in Paris’teki OECD bakanlar toplantısı sırasında ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer ile görüşmesinden birkaç saat önce geldi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English