Bizi Takip Edin

Ortadoğu

FHKC üst düzey yetkilisi ‘Aksa Tufanı’nı Harici için yazdı

Yayınlanma

Çevirmenin notu: 7 Ekim günü şafak vakti Hamas’ın silahlı kolu El Kassam Tugayları başta olmak üzere Filistinli gruplar, İsrail’e karşı “Aksa Tufanı” adını verdiği bir operasyon başlattığını ve ilk aşamada işgal altındaki topraklara 5 bin roket ve havan fırlattıklarını açıkladı. Devamında Gazze sınır hattındaki yerleşimlere sızmaların olduğu yönünde haberler gelmeye başladı; İsrail, “savaş durumu alarmı” verdi.

Gazze Şeridi’nden İsrail’e binlerce füze saldırısı düzenlenirken gruplar da bölgedeki yasa dışı yerleşimlere girdiler.

Hem Filistin hem de İsrail tarafında kayıplar ağırlaşırken Tel Aviv yönetimi, Gazze’ye saldırılarını sürdürüyor.

Filistin Halk Kuruluş Cephesi’nin (FHKC) Lübnan’da ikamet eden üst düzey liderlerinden Halid el-Yemeni (Khaled al-Yamani), “Aksa Tufanı” saldırısının İsrail açısından yarattığı sonuçları Harici için yazdı.


Aksa Tufanı

Halid el-Yemeni

8 Ekim 2023

Filistin direnişinin başlattığı savaş, stratejik boyutların yanı sıra, etkileri çatışma günlerinin sona ermesiyle bitmeyecek bir dizi saha ve operasyonel göstergeyi de içeriyor; zira Filistin direnişi, saldırının şekli, doğası ve zamanlaması açısından kökten farklı bir denklem başlattı.

En ciddi operasyonel önemi de, Filistin direnişi tarafından aylar boyunca yürütülen stratejik şaşırtma ve yanlış bilgilendirmeydi.

Sürpriz saldırı: Direniş, binlerce Filistinli savaşçının katıldığı geniş çaplı bir sadırı başlatmayı başardı ve işgal, direnişin saldırıya başlama niyetine dair herhangi bir belirti tespit etmeyi başaramadı.

Önleyici saldırı: İşgalin Gazze’deki direniş liderliğine karşı hain bir saldırı başlatacağı veya Gazze’ye karşı geniş çaplı bir saldırı başlatacağı direniş açısından aşikardı ve bu nedenle direniş, ilk sözü direnişin söyleyeceği bir önleyici saldırı uygulamaya karar verdi.

Düşman ordusunun ve güvenlik kurumlarının güvenlik ve erken tespit prosedürlerini atlatmak: Direniş savaşçıları, düşman ordusunun izleme ve erken tespit prosedürlerini atlatmayı zekice başardı ve bu da onlarca direniş savaşçısının füze koruması altında saldırıya başlamasına imkân sağladı.

Füze saldırıları ve yoğun ateş koruması: Direniş, kitlesel ve eş zamanlı füze saldırıları düzenleyerek işgal askerlerini sığınaklara girmeye zorlamayı başardı ve direnişin yerleşim yerlerindeki askeri bölgelere sürpriz bir saldırı düzenlemesine olanak yarattı.

En önemli sonuçlar Filistin meselesiyle alakalı

Suudi normalleşmesi: Suudilerin İsrail ile normalleşmesi Filistin meselesi üzerinde büyük bir olumsuz etki yaratacak ve Arapların Filistin meselesine olan desteğini zayıflatacaktır.

Oslo alternatifine oynayan ve düşmanla müzakere yolunu yeniden canlandırmak için tekrar tekrar arayışa giren yetkililer: Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) hâkim olan Filistin Yönetimi’nin devam eden liderliği Oslo alternatifine oynuyor ve müzakere yolunu yeniden canlandırmak adına düşmanla Suudi normalleşme müzakerelerine yatırım yapmak istiyor.

Aksa Tufanı operasyonu, işgal altındaki Filistin Batı Şeria’sındaki direnişi işgalin baskı ve suçlarından korumak için geliyor: Filistin Batı Şeria’sında direnişin tırmanması, Filistin direniş liderliğinin Batı Şeria’da da işgale karşı direniş ruhunu güçlendirmeyi amaçladığı kayda değer bir kazanım.

Direniş liderliğini suikasttan koruyan düşmanla angajman kurallarının oluşturulması: Filistin halkı ve direnişi, Filistinli direniş liderlerine, özellikle de askeri eylem ve direniş çalışmalarında aktif olan liderlere suikast düzenlenmesine karşı dokunulmazlık sağlamalı; bu da düşmanın Filistinli direniş liderlerine yönelik suikast ve tasfiye planlarını bozmak anlamına geliyor.

Yukarıdakilere dayanarak, Aksa Tufanı Savaşı’nın en önemli ön sonuçları, Filistin direnişinin ilk saldırısını yönlendirmedeki başarısı ve düşman askerleriyle çatışmayı tüm uyum, etkinlik ve yetenekle kontrol ettiği ve yönettiği bir operasyon sahası dayatması.

Ayrıca operasyonun en önemli sonuçlarından biri de çok sayıda asker ve yerleşimcinin kaçırılıp esir alınması ki bu da işgal yönetimi üzerinde büyük bir baskı unsuru oluşturuyor ve Filistinli tutuklu ve mahkûmların düşman cezaevlerinden kurtarılması konusunda direnişe ciddi bir pazarlık kozu sağlıyor.

Düşman yönetimin önündeki alternatifler son derece sınırlı olacaktır. Siyonist ordunun Gazze Şeridi’ni karadan işgal etmek gibi kolay bir alternatifi olmayacaktır. Böyle bir adım, bu işgali işgal ordusu askerleri açısından gerçek bir mezarlığa dönüştürecek imkanlara sahip olan direnişe büyük bir armağan ve hizmet olacaktır.

Bunun yanı sıra Gazze’ye yönelik barbarca ve uzun vadeli saldırı ve yıkım alternatifi, düşmanı Batı Şeria’da silahlı bir ayaklanmayla karşı karşıya bırakacak ve bu da düşman liderlerinin Gazze Şeridi’ne dönük kapsamlı bir saldırı gerçekleştirme konusunda dikkatlice düşünmelerini sağlayacaktır.

Son olarak, savaşın sonucu ne olursa olsun, direniş işgal ordusunun prestijini ve imajını sonsuza dek kıran yeni bir stratejik yöntem yaratmayı başardı. Yenilmez ordu imajı sona erdi ve direniş, Siyonist istihbarat sistemine büyük bir güvenlik darbesi indirdi.

Aksa Tufanı Savaşı’nın en önemli sonuçlarından biri, düşmana, direniş savaşçılarının Filistin için gerçek bir kurtuluş sürecinde ilerleme kabiliyetinin minyatür bir örneğini sergilemesiydi; bu, İsrail’in bölgedeki düşmanlarının cüret ve cesareti üzerinde kayda değer bir etkiye sahip olacak ve kurtuluş projesini yeniden canlandırma ve direniş çalışmasını genişletme ciddiyetine kapıyı ardına kadar açacaktır.

Ortadoğu

Demokrat Partili Emanuel, Tel Aviv’de Netanyahu hükümetini “şoke etti”

Yayınlanma

Obama yönetimi döneminde Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü olarak görev yapmış Rahm Emanuel, Tel Aviv’de İsrail hükümetine yönelik sert mesajlar verdi.

2028 seçimlerinde Demokratların başkan adayları arasında da adı geçen Emanuel’e göre İsrail, Amerika’yı müttefiki olarak korumak istiyorsa değişmek zorunda.

Emanuel, Tel Aviv Üniversitesinde yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Şüphesiz ki ittifak bir dönüm noktasında. Eski haliyle ayakta kalamaz ya da varlığını sürdüremez. Bağlarımızın gücünü korumak için önemli değişikliklere ve yeni bir yöne ihtiyacımız var.”

Emanuel’e göre sorun, Başbakan Binyamin Netanyahu yönetimindeki İsrail’in “modern bir Sparta” haline gelmiş olması: Yani, “Filistinlileri ayakları altında ezmekten başka bir alternatif görmeyen, militarist ve yayılmacı bir devlet.”

Emanuel’e göre böyle bir ülke, ABD’den aldığı “koşulsuz desteği” hak etmiyor; hatta bu, “jeopolitik açıdan bir alkoliğe votka vermekle eşdeğer”:

“Koşulsuz destek, Gazze’deki masum Filistinlilere gıda ve tıbbi yardım sağlamayı reddetmenize olanak tanıdı; bu da dünyanın, İsraillilerin sadece Filistinlileri öldürmekle kalmayıp, onların ölümüne, yok edilmesine ve acı çekmesine tamamen kayıtsız kaldıkları sonucuna varmasına neden oldu.”

Demokrat Partili, bunun yerine, ABD’nin İsrail’i “daha iyi bir versiyonu olmaya zorlaması” gerektiğini söyledi.

Netanyahu’yu savaşı sona erdirmek için diplomatik çabaları ilerletme konusunda yeterince adım atmadığı için eleştiren Emanuel, “İsrail’e verilen destek dünya çapında hızla azalıyor” diye belirtti ve şöyle devam etti:

“Avrupa’yı kaybettiniz. Bilim insanlarınız uluslararası araştırma ağlarından dışlanma riskiyle karşı karşıya. Sanatçılarınız ve akademisyenleriniz sergilere ve konferanslara kabul edilmiyor.”

AP’nin aktardığına göre konuşmasından önce verdiği bir röportajda Emanuel, İsrail’in 7 Ekim 2023’te Hamas’ın saldırısına karşı sürdürdüğü askeri tepkinin, “Filistinlilerin hayatına karşı pervasız ve umursamaz bir tutum sergilediğini; sadece askeri harekâtın değil, gıda ve ilacı askeri hedeflerinize ulaşmak için bir araç olarak kullanmanın da” olduğunu söyledi.

Bazı insan hakları örgütleri tarafından yöneltilen ve İsrail ile ABD hükümetleri tarafından reddedilen “İsrail’in soykırım işlediği” iddiası sorulduğunda Emanuel, bu sorunun Ukrayna ve Sudan’daki çatışmalar da incelenmeden tek başına değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi:

“Bu tartışmayı yapmaya hazırım ama bunun siyasallaştırılmaması gerektiğini ve böylece soykırım kavramının etkisinin sulandırılmaması gerektiğini düşünüyorum.”

Bu, işgal altındaki Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik terörizmi mümkün kılan İsrailli siyasi ve iş dünyası liderlerine yaptırım uygulamak, İsrail’e verilen ABD askeri yardımını sonlandırmak ve diğer Arap ülkelerinin desteğine dayalı olarak Filistinlilerle barış müzakereleri için yeni bir çerçeve oluşturmak anlamına geliyor.

Barack Obama ve Joe Biden, çeşitli konularda Netanyahu ile çatışmış olsalar da, her ikisi de bu anlaşmazlıkları çoğunlukla özel tutmaya çalışmış ve İsrail’in yanlış davranışlarını cezalandırmaya yönelik kamuoyuna açık adımlarını nispeten sınırlı tutmuşlardı.

Birçok yönetim Filistin devleti kurulmasını talep edip Batı Şeria’daki yeni yerleşim yerlerine karşı çıkmış olsa da, İsrailli liderlere yaptırım uygulamak ve askeri yardımı kesmek tamamen gündem dışı kalmıştı.

Emanuel’in bu konuşması Demokratların içine doğru yapılmış gibi görünüyor, çünkü eski Beyaz Saray yöneticisi aslında Filistinlilerin acılarını pek de önemseyen biri değil: Obama’nın danışmanı Ben Rhodes, anı kitabı The World as It Is’de, Emanuel’in yönetim içi tartışmalarda Filistinlilere yönelik endişelerini defalarca alay konusu yaptığını hatırlatıyor.

Emanuel, Rhodes’a “Hamas” lakabını takmış ve danışmanı, “çocuğumun İsrail’de lanet olası bar mitzvah törenini yapmasını imkansız hale getirmekle” suçlamış.

Emanuel gibi Yahudi bir Demokrat’ın artık bir zamanlar marjinal kabul edilen söylem ve politikalara rahatça uyum sağlaması, Demokratlar arasında eski İsrail yanlısı konsensüsün artık tamamen ortadan kalktığının bir göstergesi olarak görülüyor.

Nitekim eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Emanuel’in konuşmasını kendi X hesabından övgüyle paylaştı.

Vox’un aktardığına göre bu yılın neredeyse tamamında Rahm Emanuel, Demokrat ön seçimlerinde “merkez kanadı” ele geçirmek için kendini konumlandırdı.

Birbiri ardına verdiği röportajlarda, partinin popüler olmayan trans konularına, polisin bütçesinin kesilmesine ve kapitalizmin ortadan kaldırılmasına takıntılı solcu aktivistlerin aşırı etkisine kapıldığını savundu.

Emanuel bunun yerine, partinin “orta sınıf değerlerine” ve “iktisadi meselelere” yeniden odaklanması gerektiğini savunuyor. Yani sosyal meselelerin önceliğinin azaltılması, sınır denetimlerinin güçlendirilmesi ve refah devletinin genişletilmesi.

Geçmişte, bu tür bir merkezci aday neredeyse istisnasız olarak İsrail yanlısı bir tutum sergilerdi: koşulsuz askeri yardım ve diplomatik destek.

Demokrat başkanlar, Temsilciler Meclisi başkanları ve Senato çoğunluk liderleri, AIPAC’ın yıllık konferansına düzenli olarak katılırlardı ve bu da İsrail yanlısı lobinin tutumuyla aynı çizgide olduklarını gösterirdi.

Bu eski yaklaşım kamuoyunu yansıtıyordu. Çoğu Amerikalı, ABD-İsrail ittifakını geniş ölçüde destekliyordu ve bu durum on yıllardır böyleydi.

Siyasetin “ortadaki seçmeni” kazanmaya odaklanması gerektiği şeklindeki temel merkezci eğilim, İsrail’in lehine işliyordu.

Bu da hem Obama’nın hem de Biden’ın, görev süreleri boyunca Netanyahu’ya yönelik hayal kırıklıklarını ve politika konusundaki çatışmalarını olabildiğince gizli tutmalarına yol açtı.

Fakat Gazze savaşının sonucu her şeyi değiştirdi. Şubat ayında, Gallup’un yıllık anketi, anket tarihindeki ilk kez daha fazla Amerikalının Filistinlilere sempati duyduğunu ortaya koydu.

Daha yeni bir Pew anketi, Amerikalıların yüzde 62’sinin İsrail hükümetine karşı olumsuz bir bakış açısına sahip olduğunu gösterdi.

Bu yeni Amerikan düşmanlığı ezici bir çoğunlukla Demokratlar tarafından besleniyor. Pew verilerine göre Demokratların yalnızca yüzde 16’sı İsrail hükümetine karşı olumlu bir bakış açısı sergiliyor.

Vox’a göre “tam bir merkezci” olan Emanuel, eskiden Demokratlar arasında “aşırı sol”un pozisyonu olarak görülen (yani Amerika’nın nüfuzunu kullanarak İsrail’i daha iyiye doğru değişmeye zorlaması gerektiği yönündeki) görüşün artık merkezin pozisyonu olduğuna karar vermiş gibi görünüyor.

Bu, parti içindeki eski İsrail yanlısı konsensüsün ölmekte olduğunun ve onun yerine yeni bir şeyin ortaya çıktığının en son işareti.

Emanuel’in bu sözleri, bir zamanlar ABD Temsilciler Meclisi’nin ilk Yahudi başkanı olma hedefleri olan Emanuel’i “kendinden nefret eden bir Yahudi” olarak nitelendirmesiyle tanınan Netanyahu’dan benzer şekilde sert bir tepkiye yol açabilir.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Lübnan’da kontrolün devredileceği ilk pilot bölge devreye giriyor

Yayınlanma

İsrail ordusunun Lübnan’da işgal ettiği bölgelerdeki kontrolün devredilmesini öngörek ilk “pilot bölge” uygulaması önümüzdeki günlerde başlıyor. CNN’e konuşan ABD’li bir yetkili, Washington’ın Lübnan hükümetinin bu bölgelerde egemenliğini yeniden kurması için uluslararası ortaklarla çalışacağını bildirdi.

İsrail kuvvetleri tarafından işgal edilen Lübnan topraklarındaki kontrolün devredilmesini öngören ilk “pilot bölge” uygulaması önümüzdeki günlerde hayata geçiriliyor.

CNN televizyonunun Amerikalı bir yetkiliye dayandırdığı habere göre, bu adımın ardından yeni bölgelerin devreye alınması planlanıyor.

Kanala konuşan kaynak, “Şu anda sonraki pilot bölgeler üzerinde çalışmalar ve planlamalar yürütülüyor. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), sürecin ilerletilmesi için her iki ülkeyle koordinasyonu sağlamaktadır” dedi.

Washington yönetiminin ayrıca, Lübnan hükümetinin bu bölgelerde ve ülkenin tamamında egemenliğini etkin bir şekilde yeniden kurmasına yardımcı olmak amacıyla yakın zamanda uluslararası ortaklarla çalışmaya başlayacağı aktarıldı.

Roma’da kapalı kapılar ardında teknik müzakereler yapılacak

Yetkili, gelecek hafta Roma’da düzenlenecek görüşmelerin basına ve kamuoyuna kapalı formatta gerçekleştirileceğini belirtti.

Bu toplantıların, hükümetlerin ilgili konuları çerçeve anlaşmasının tüm maddeleri üzerinde çalışacak teknik heyetlere devretmesine olanak tanıyacağını ifade etti.

Söz konusu 14 maddelik belge, haziran ayının sonunda Washington’da İsrailli ve Lübnanlı yetkililer arasında ABD arabuluculuğunda gerçekleştirilen son müzakere turunun ardından uzlaşıyla kabul edilmişti.

Müzakerelerin gidişatı hakkında bilgi sahibi diplomatik bir kaynak ise Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aoun’un, ülkesinin İsrail ile müzakerelere devam etmesini, İsrail askeri güçlerinin Lübnan’ın güney bölgelerinden çekilmeye başlaması şartına bağladığını aktardı.

Öte yandan, İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, İsrail askerlerinin Lübnan’ın güneyinden geniş kapsamlı olarak geri çekilmesi fikrine karşı çıktı. Katz, “Lübnan’a girmek için kimseden izin istemedik, orada kalmak için de kimseden izin alacak değiliz” şeklinde konuştu.

Daha önce Fox News kanalına açıklamalarda bulunan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise Lübnan’daki bazı Hristiyan köylerinin sakinlerinin, İsrail’in koruması altında kalmak istedikleri için yerleşim yerlerinin İsrail tarafından ilhak edilmesini talep ettiğini ileri sürmüştü.

Netanyahu ayrıca, Lübnan halkının Hizbullah’tan kurtulmak istediğini savundu.

İsrail ve Lübnan, 26 Haziran tarihinde ABD’nin arabuluculuğunda, çatışmaların aşamalı olarak çözülmesini ve İsrail birliklerinin Lübnan topraklarından kısmi olarak çekilmesini öngören bir çerçeve anlaşması imzalamıştı.

Başbakan Netanyahu, ilk aşamada İsrail’in Lübnan’ın güneyinde, Litani Nehri’nin kuzeyinde ve güneyinde yer alan iki bölgeden askerlerini çekeceğini açıklamıştı. Ancak belgenin imzalanmasından 24 saatten kısa bir süre sonra İsrail, Lübnan’ın güney kesimine hava saldırısı düzenlemişti.

Hizbullah lideri Naim Kasım ise söz konusu anlaşmayı reddederek belgeyi “teslimiyet” olarak nitelendirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Gazze’ye 20 bin kişilik güç planı 10 askerle başlıyor

Yayınlanma

The Wall Street Journal’a göre ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’ye 20 bin kişilik uluslararası güç yerleştirme planı, ilk aşamada yalnızca 10 ila 20 askerin gönderilmesiyle başlayacak. Haziranda faaliyete geçmesi öngörülen misyonu İsrail ile İran arasındaki savaş ve Lübnan’daki çatışmalar geciktirdi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze Şeridi’nde savaş sonrası düzen için öngördüğü 20 bin kişilik uluslararası güç planının ilk aşamasında yalnızca 10 ila 20 asker gönderilmeye hazırlanılıyor.

The Wall Street Journal’ın (WSJ) bir ABD’li askeri yetkili ile proje hakkında bilgi sahibi kaynaklara dayandırdığı habere göre ilk grup Faslı askerlerden oluşacak.

Uluslararası gücün haziranda göreve başlaması planlanıyordu. Ancak ilk aşamada yaklaşık 10 Fas askeri İsrail’e gidecek. Askerler önce Gazze sınırı yakınında eğitim alacak, daha sonra bölgede operasyona başlayacak. İlerleyen dönemde başka ülkelerin birliklerinin de misyona katılması öngörülüyor.

WSJ, planın uygulanmasındaki gecikmeyi Orta Doğu’da güvenlik koşullarının ağırlaşmasına bağladı. İsrail ile İran arasındaki savaş ve Lübnan’daki çatışmalar takvimi etkiledi.

Eski ABD Savunma Bakan Yardımcısı Vekili’nin Orta Doğu’dan sorumlu yardımcısı Daniel Shapiro, İran’la çatışmanın yalnızca misyon hazırlıklarını geciktirmediğini, bazı ülkelerin Gazze’ye asker gönderme isteğini de azalttığını söyledi.

Arnavutluk, Kazakistan, Kosova ve Fas’ın uluslararası misyona katılım anlaşmalarını imzalamaya yakın olduğu belirtiliyor.

Daha önce Gazze’ye birkaç bin asker göndermeyi değerlendiren Endonezya ise Orta Doğu’daki istikrarsızlığı gerekçe göstererek martta görüşmeleri askıya aldı.

ABD ve İsrail uluslararası güç seçeneğini 2023’te ele aldı

ABD ile İsrail, Gazze’de uluslararası güç konuşlandırılması fikrini 2023 sonbaharında, savaş sonrasında bölgenin nasıl yönetileceğine ilişkin olası seçeneklerden biri olarak görüşmeye başladı.

ABD, Katar, Mısır ve Türkiye, Ekim 2025’te İsrail ile Hamas arasındaki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan anlaşmayı arabulucu olarak imzaladı.

ABD’nin çözüm planına dayanan anlaşma; ateşkes, rehinelerin serbest bırakılması, İsrail askerlerinin aşamalı olarak çekilmesi, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze’ye uluslararası istikrar güçlerinin yerleştirilmesini öngörüyordu.

Trump, Ocak 2026’da anlaşmanın uygulanmasını, Gazze’deki geçiş yönetiminin çalışmalarını ve bölgenin yeniden inşasını denetlemek üzere uluslararası “Barış Konseyi”nin kurulduğunu duyurdu.

Ancak planın uygulanmasında çeşitli sorunlar ortaya çıktı. İsrail askerlerini çekme sürecini tamamlamadı, Hamas silahsızlanmayı görüşmeyi reddetti. ABD’nin girişimiyle oluşturulan Barış Konseyi de finansman sağlama ve uluslararası misyonu konuşlandırma konusunda güçlüklerle karşılaştı.

Barış Konseyi, haziran sonu ile temmuz başında Kıbrıs’ta çalışma toplantısı düzenledi.

Toplantının resmi sonuçları açıklanmadı. Konsey buna karşın, çatışmalar sona erdikten sonra Gazze’de güvenliği sağlaması planlanan uluslararası istikrar güçlerinin konuşlandırılması için hazırlıklara başlandığını bildirdi.

İsrail 2005’te Gazze’den asker ve yerleşimcileri çekti

Gazze Şeridi 1967’den itibaren İsrail’in kontrolü altında kaldı. İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Birinci İntifada’nın ardından 1993’te Oslo Anlaşmaları’nı imzaladı.

Anlaşmalar kapsamında FKÖ silahlı mücadeleden vazgeçerken İsrail tarafı Filistin topraklarında bağımsız devlet kurulmasını kabul etti. Ancak bağımsız Filistin devleti kurulmadı.

İsrail, İkinci İntifada’nın ardından 2005’te Gazze üzerindeki kontrolünden çekildi ve bölgedeki 9 bin asker ile yerleşimciyi tahliye etti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English