Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Foreign Affairs: 7 Ekim; direniş ekseni için dönüm noktası oldu

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağız makale, Direniş Ekseninin nasıl ortaya çıktığı, kendisini ve mücadele araçlarını nasıl geliştirdiğini ele alıyor. Makalenin yazarları Gazze savaşının eksen için dönüm noktası olduğunu düşünüyor: ABD ne bu ekseni kolayca dağıtabilir ne de onu doğuran fikirleri yenebilir. Eksenin yelkenlerini suya indirmenin tek yolu Gazze’deki savaşı sona erdirmek ve İsrail-Filistin meselesine gerçek ve adil bir çözüm bulmaktır. Bu yapılmadığı takdirde eksen, ABD’nin uzun yıllar boyunca mücadele etmek zorunda kalacağı bölgesel bir gerçeklik olacaktır:

***

Gazze’deki Savaş Direniş Eksenini Nasıl Canlandırdı?
İran ve Müttefikleri Füzeler ve Sloganlarla Savaşıyor

Narges Bajoghli ve Vali Nasr

12 Ocak’ta Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri Yemen’deki Husi hedeflerine yönelik askeri saldırılar başlattı. Bu saldırılar, grubun Kızıldeniz’deki ticari gemilere düzenlediği ve küresel ticareti sekteye uğratan saldırılara bir yanıt niteliğindeydi. Husilerin eylemleri kısa süre içinde onları, Salih Aruri ve diğer Hamas liderlerinin 2 Ocak’ta Beyrut’ta öldürülmesinin ardından bölgede giderek daha aktif hale gelen askeri koalisyonun en önemli üyeleri haline getirdi. Bu liderlerin ölümlerinin ardından Hizbullah komutanı Hasan Nasrallah intikam yemini etti ve İsrail’e karşı mücadelenin bir “direniş ekseni”nden başka bir şey gerektirmediğini ilan etti. Nasrallah’ın açıklamasını takip eden saatlerde, sözleri ustaca hazırlanan videolara eklendi ve geniş çapta yayıldı. Ardından eksen saldırıya geçti. Hizbullah İsrail’in Meron hava gözetleme üssünü 62 roketle vurdu; Irak merkezli İslami Direniş grubu Suriye ve Irak’taki ABD üslerine saldırmak üzere insansız hava araçları gönderdi ve İsrail’in Hayfa kentini uzun menzilli bir seyir füzesiyle hedef aldı; Husiler Kızıldeniz’de saldırıya geçti ve İran Umman Körfezi’nde bir petrol tankerini ele geçirdi.

Hem Batılı hem de bölge ülkeleri Gazze Şeridi’ndeki savaşın bölgesel bir yangına dönüşmesini istemediklerini iddia etseler de İran, Hizbullah, Husiler ve eksenin diğer üyeleri çok farklı bir oyun oynuyorlar. Bölgesel bir savaş alanında sabırla ve sistemli bir şekilde güç ittifakını pekiştiriyorlar. İran ve Hizbullah ile başladı ama hızla parçalarından daha büyük bir şeye dönüşüyor. Diğer üyeleri arasında Yemen’deki Husiler, Hamas ve Filistin İslami Cihadı ile Irak ve Suriye’deki Şii milisler yer alıyor. Bu eksenin oluşumu, Batı’nın on yıllardır Orta Doğu’da yarattığı ve savunduğu bölgesel düzene doğrudan bir meydan okuma. Aynı zamanda -İran ve Husilerin Kızıldeniz’deki gemilere yönelik saldırılarının da gösterdiği gibi- küresel ticaret ve enerji kaynakları için de bir tehdit oluşturuyor.

Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e düzenlediği saldırı, eksenin Filistin topraklarının ötesine geçerek İran, Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’i de kapsayan kabiliyet ve etkisini ortaya koydu. Batı, Tahran’ı bu ağın arkasındaki beyin olarak görüyor ve direniş ekseninin İran’ın stratejik bakış açısını yansıttığına şüphe yok. Nitekim Devrim Muhafızları, eksen üyelerine ölümcül askeri kabiliyetler ve koordinasyon desteği sağladı. Ancak Tahran kukla ustası değil ve eksenin tutarlılığı ve bölgesel rolü İran’ın emirlerinden çok daha fazlasını yansıtıyor.

Aksine, bu eksen ABD ve İsrail “sömürgeciliğine” karşı ortak nefretle birbirine bağlı. Hizbullah, Washington ve Tel Aviv’in Lübnan’a karıştığına inanırken Hamas, Husiler ve Irak’taki Şii milisler de aynı şeyin kendi bölgeleri için geçerli olduğunu düşünüyor. Nasrallah’ın da ifade ettiği gibi bu farklı gruplar, ister Lübnanlı, ister Filistinli, ister Yemenli olsunlar, aynı sorunlarla ve aynı düşmanla karşı karşıya oldukları gerçeğinde birleşiyor. Bu da bir bölgede yaşananların diğerlerini de doğrudan ilgilendirdiği anlamına geliyor. Eksen kendisini İran’ın bir aracı olmaktan ziyade “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” ruhuyla ortak stratejik hedefler etrafında inşa edilmiş bir ittifak olarak görüyor. Eksen üyeleri İsrail’e ve dolaylı olarak ABD’ye karşı aynı savaşı verdiklerine inanıyor. Bu da ne ABD uyarılarının ne de ABD saldırılarının ekseni geri adım atmaya zorlayamayacağı anlamına geliyor. Gazze’de silahlar susmadıkça, halk üzerindeki baskı hafifletilmedikçe ve Filistinlilerin egemenliği ve kendi kaderlerini tayin etmeleri için inandırıcı bir yol çizilmedikçe, ABD kendisini tehlikeli bir tırmanma sarmalından kurtaramayacak.

TAHRAN’IN BÜYÜK TASARIMI

Direniş ekseni 7 Ekim’de ortaya çıkmadı. Aksine, 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ardından kuruldu. Kurucusu olan İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü ve eski komutanı Kasım Süleymani bu ağı İran’ın Hizbullah’la olan yakın bağları üzerine inşa etti ve hem İran’ın hem de Hizbullah’ın 1980’lerde Irak ve İsrail’le savaşma deneyimlerinden yararlandı. Süleymani en başından beri ekseni oluşturan her bir parçanın kendi kendine yetebildiği esnek bir ağ yaratmaya çalıştı. Eğitim ve mühimmat İran’dan gelse de her birimin taktik, teknoloji ve silahlar konusunda uzmanlaşması ve bunları kullanması bekleniyordu.

Yeni kurulan eksenin ilk günlerdeki temel amacı ABD’nin Irak’ı işgal planlarını bozguna uğratmaktı. Bu amaçla Tahran ve Hizbullah, ABD birliklerine karşı savaşan yerel milisleri başarıyla oluşturdu. Daha sonra, IŞİD olarak da bilinen İslam Devleti’nin 2014 yılında Irak ve Suriye’nin büyük bölümünü ele geçirmesinin ardından, hem Suriye’deki Esad rejimini hem de Irak’taki Şii iktidarını tehdit eden bu militan mezhepçi güçlerle savaşmak için benzer milisler kuruldu. İran, Hizbullah, Irak ve Suriye’deki Şii milisler ortak düşmanlarına karşı savaşırken Suriye iç savaşı bu eksen için bir dönüm noktası oldu. Bunu yaparken bu ülkeler ve gruplar askeri ve istihbarat yeteneklerini derinleştirdi ve ittifaklarının stratejik mantığını geliştirdi. Bu dönemde İran, Yemen’deki Husi isyancılarla bağlarını güçlendirdi, onları artık filizlenmekte olan ittifaka kattı ve direniş ekseni bayrağını benimsetti.

Geçen on yıl boyunca İran ve Hizbullah Gazze, Irak, Suriye ve Yemen’de gelişmiş füzeler, insansız hava araçları ve roketler konuşlandırdı. Ayrıca Hamas ve Husileri kendi silahlarını üretmeleri için eğittiler. Bu yaklaşımın başarısı Hamas ve Husilerin füzeleri ustalıkla geliştirip kullanmalarından anlaşılıyor. Eksen üyeleri ayrıca medya iletişimi konusunda eğitildi, mali kanalların kurulmasına yardımcı olundu ve özellikle Batı Şeria’da sivil direnişin nasıl destekleneceği öğretildi. Süleymani’nin halefi İsmail Kani, bu mirasın üzerine inşa ederek ekseni daha da merkezsizleştirdi ve taktik ve operasyonel karar alma yetkisini giderek yerel birimlere ve onların komutanlarına devretti.

Ortaya çıkan ağ, Tahran’ın ABD’yi Orta Doğu’dan çıkarma yönündeki kalıcı hedefini ilerletmesine yardımcı oldu. 1979 devriminden bu yana Tahran, ülkeyi İranlı liderlerin İslam Cumhuriyeti’ni yok etmeye kararlı olduğuna inandıkları Washington’dan korumaya odaklanmış durumda. Bu amaçla İran, ABD’nin kendisini ekonomik ve askeri olarak çevreleme girişimlerini boşa çıkarmaya çalıştı. ABD ordusunu İran ve Basra Körfezi’ne komşu ülkelerden uzaklaştırmaya ve ABD’yi bölgeyi terk etmeye zorlamak için mücadele etti. Yani eksen Tahran için değerliydi çünkü ABD güçlerinin dikkatini İran sınırlarından uzaklaştırdı.

Eksenin Tahran için stratejik değeri son sekiz yılda Washington’un artan saldırganlığı nedeniyle daha da arttı. ABD Başkanı Donald Trump, 2018’de İran’la nükleer anlaşmadan çekildi ve ülkeye maksimum yaptırım uyguladı. 2020’de ise Süleymani’nin öldürülmesi emrini verdi. Bu eylemler Tahran’ı, Washington üzerindeki baskıyı artırabilecek, Akdeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan daha güçlü ve tutarlı bir müttefik eksenine ihtiyaç duyduğuna ikna etti. Bu bağlamda İran’ın nükleer programı sadece yaptırımların kaldırılmasını müzakere etmek için bir pazarlık kozu olarak değil, aynı zamanda ekseni ABD saldırısından koruyabilecek bir caydırıcı unsur olarak da önem kazandı.

Direniş ekseninin diğer üyeleri Tahran’ın bölgedeki hedefleriyle aynı çizgide yer alıyor ve bu hedefler kendi yerel çıkarlarını da yansıtıyor. Örneğin Hizbullah, güney Lübnan’ı, İsrail’in Suriye ve Ürdün topraklarını da kapsadığına inandığı yayılmacı emellerinden koruma arzusuyla hareket ediyor. Irak’taki Şii milisler ABD güçlerini ülkeden çıkarmaya ve ülkedeki Sünnilerle bitmediğine inandıkları iç savaştan zaferle çıkmaya odaklanmış durumda. Husiler Yemen’in tamamında güç kazanmak istiyor ve Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin kendilerine engel olma çabalarını hoş karşılamıyorlar.

HEPSİ BİRLİKTE

Yine de direniş ekseni nihayetinde askeri bir ittifak ve bu nedenle üyeleri birlikte daha güçlü. Her ne kadar 7 Ekim saldırısını Hamas planlamış ve uygulamış olsa da, Hamas’ın kabiliyetlerinin geliştirilmesinden büyük ölçüde İran ve Hizbullah sorumlu. Nitekim saldırıdan önce Beyrut’ta Hamas, Hizbullah, Filistin İslami Cihad, Devrim Muhafızları, Husi ve Iraklı milislerin üst düzey liderlerinin katıldığı bir dizi toplantının da gösterdiği gibi, eksen üyeleri muhtemelen Hamas’ın planlarından haberdardı ve onları destekliyordu. Hamas için saldırının temel amacı, Filistin davasını yavaş ama emin adımlarla söndüren statükoyu bozmak ve mücadelelerini Arap siyasetinin ön saflarına geri döndürmekti.

İran ve Hizbullah için de Filistin meselesinin yeniden gündeme gelmesi İsrail’e geri adım attırarak İsrail ile Arap devletleri arasındaki ilişkilerin normalleşme ihtimalini azaltma avantajına sahipti. Ayrıca İsrail’i kaynaklarını tüketecek çok cepheli bir savaşa sokma ihtimali de ilgilerini çekiyor. Her iki durumda da çatışma, İran’ın uzun süredir devam eden bir hedefine ulaşıyor: Tahran uzun zamandır İsrail’in kendi işleriyle meşgul olmadığı takdirde İran’la uğraşacağına inanıyor.

Ancak Hamas’ın saldırısının sonucu, İsrail’in tepkisinin ölçeği ve şiddeti, ardından gelen insani felaket ve dünyanın ilgisinin boyutu beklenmedikti. Hamas ve eksenindeki müttefikleri 7 Ekim’deki saldırının bu kadar başarılı olacağını tahmin etmemişlerdi; bunun yerine muhtemelen İsrail’e hızlı bir saldırı düzenleyeceklerini ve bu saldırının sınırlı kayıp ve rehineyle sonuçlanacağını öngörmüşlerdi. İsrail o zaman da Gazze’ye saldıracaktı ama bu kadar gözü kara ve yıkıcı bir vahşetle değil. Hamas’ın saldırısının başarısı ve İsrail’in tepkisinin boyutu ekseni şaşkına çevirdi ve sonuç olarak hedeflerini ve stratejisini yeniden ayarladı. Ne İran ne de Hizbullah daha geniş çaplı bir bölgesel savaş istemese de insansız hava araçları ve füzelerle hem İsrail hem de ABD güçlerini hedef aldılar. Husiler de Kızıldeniz’de deniz taşımacılığını sekteye uğratarak mücadeleye katıldılar. Bunu hem Filistinlilere destek vermek hem de eksen üyelerinin savaşmaya istekli olduğunu göstererek ABD ve İsrail’i savaşı Lübnan’a genişletmekten caydırmak için yaptılar. Bu kararlılığın İsrail’i çatışmayı genişletmekten caydıracağını ve Tel Aviv’i, eksenin tüm cephelerinde çatışmayla karşı karşıya kalmaksızın savaşı kendi seçtiği bir cephede genişletme yeteneğinden mahrum bırakacağını umuyorlar.

Eksenin tüm üyeleri Gazze’deki savaşta yer aldı ve sonuç olarak hepsi İsrail ve ABD’nin gözünde töhmet altında. Bu durum eksen içindeki bağları daha da güçlendirdi. Şimdi hepsi birbirine ve İsrail’in Gazze’de açık bir zafer kazanmasını engellemeye bağlı. Zira İsrail zafer kazanırsa, dikkatini Hizbullah’tan başlayıp İran’a kadar eksenin diğer üyelerine çevirecek.

MEDYA SAVAŞLARI

Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırılarında kameralar da en az ölümcül silahlar kadar önemliydi. Militanlarına bağladığı GoPro kameraları ve insansız hava araçlarını kullanarak İsrail güvenlik duvarındaki gedikleri kaydeden Hamas, saldırıdan birkaç saat sonra sosyal medyaya uygun videolar yayınlamaya başladı ve en başından itibaren hikayenin kontrolünü ele geçirdi. Hamas o zamandan beri medya konusunda da aynı derecede becerikli. Örneğin, Kasım 2023’teki geçici ateşkes ve rehine takası sırasında, grup İsrailli esirlerini Gazze Şehri’nin ortasında serbest bıraktı ve kameralar onların gülümsemelerini, el sıkışmalarını ve kendilerini esir alanlarla beşlik çakmalarını çekmek için hazır bekledi. Bu, İsrailli politikacıların “vahşi”, “hayvansı insan” “terörist” söylemlerine karşı koymak için tasarlanmıştı. Orta Doğu, küresel Güney ve hatta Batı’daki kamuoyu, çatışmayı İslami terörizme bir yanıttan ziyade on yıllardır süren işgalin bir sonucu olarak görmeye başladı. Bu da eksenin sömürgecilik karşıtı dünya görüşünü dolaylı olarak doğruluyor ve eksenin bölge genelinde daha popüler olmasına yardımcı oluyor.

Eksen küresel popülaritesinin de artacağını umuyor. On yıllardır ilk kez Filistin davası uluslararası alanda öne çıkıyor ve eksen liderleri bunu bir nimet olarak görüyor. Filistin meselesinin yükselişi İsrail ve ABD’yi yalnızlaştırıyor ve yerleşimci sömürgeciliğine, işgale ve apartheid’a yönelik küresel eleştirileri artırıyor. Eksen liderleri, Batı karşıtı bu fikirlerin yeni yeni dikkat çekmeye başladığı bir dönemde Batı ile karşı karşıya gelmekten memnuniyet duyuyor. Bu amaçla eksenin liderleri bu kavramları mesajlarının merkezine yerleştirdiler. Uzun zamandır İran ve Hizbullah’ın söyleminin temelini oluşturan muğlak dini terminoloji geride kaldı; onun yerine insan hakları literatüründen ve uluslararası hukuktan aşina olduğumuz kelimeler ve ifadeler kullanılmaya başlandı. Öğretici bir örnek, geçten günlerde Husilerin sosyal medya platformlarında İsrail’le bağlantılı ya da İsrail limanlarına giden tüm ticari gemilere yönelik Kızıldeniz ablukasını duyuran İngilizce bir video yayınlamasıyla yaşandı. Videoda bu askeri operasyonların “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 1. Maddesi hükümlerine uygun olduğu” belirtiliyordu. Bu madde, sözleşmenin tüm taraflarının soykırımın meydana gelmesini önleme ve işlenmesinden sorumlu olanları cezalandırma yükümlülüğü altında olduğunu belirtiyor. Video şu mesajla sona eriyor: “Soykırım Durduğunda Abluka da Durur.” 11 Şubat’ta, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail’e karşı soykırım davası açtığı gün, Birleşik Krallık ve ABD Yemen’i bombaladı. Sosyal medya platformlarında bir kez daha Güney Afrika ve Yemen’in soykırımı durdurmak için harekete geçtiği, Londra ve Washington’un ise bir kez daha baskıyı sürdürmek için bölgeyi bombaladığı mesajı yayıldı. Geçen üç ay boyunca özellikle Husiler, TikTok’ta viral olan videolarıyla Z kuşağı arasında küresel bir hayranlık kazandı.

“Teröre karşı savaş”ın sürdüğü 20 yıl boyunca, direniş ekseninin üyeleri ya uluslararası alanda tanınmıyordu ya da sadece Batı nefreti güden teröristler olarak görülüyordu. Eksen, 7 Ekim’den bu yana kendini kendi terimleriyle tanımlayabiliyor ve eylemlerini küresel antikolonyalist hareketlerle başarılı bir şekilde ilişkilendirebiliyor. Daha önce hayal bile edilemeyen bir başarı elde etti: Bu ay Londra’daki protestocular “Yemen, Yemen, bizi gururlandır, bir gemiyi daha geri döndür” sloganları attı.

Yani eksen artık İsrail ve ABD ile sadece Ortadoğu’daki savaş alanlarında değil, Instagram, Telegram, TikTok ve X gibi sosyal medya platformlarında da dünya kamuoyu için savaşıyor. Gerçekten de Nasrallah ve Hamaney’in açıklamaları, eksenin liderlerinin uluslararası kamuoyunu uzun vadede daha önemli bir stratejik ödül olarak gördüklerini gösteriyor. ABD’yi askeri olarak yenemeyeceklerini biliyorlar ve bu nedenle Washington’u Ortadoğu’dan çekilmeye ve Filistinlilerin egemenliğine saygı göstermeye zorlamak için yeterli kamuoyu baskısı yaratmayı umuyorlar. İşte bu nedenle Nasrallah “İsrail’in sosyal medya sayesinde artık çocuk katili bir terörist devlet olarak görüldüğü” gerçeğini övdü. Nasrallah, sosyal medya sayesinde İsrail’in “çocuk ve kadın katili, insanları yerlerinden eden ve içinde bulunduğumuz yüzyıldaki en büyük soykırımın sorumlusu” olduğuna yönelik küresel bir algı olduğunu belirtti. Nasrallah ayrıca sosyal medyanın ABD’nin sorumluluk taşıdığı görüşünü yayma yeteneğini de övdü. “Gazze’ye yönelik savaş bir Amerikan savaşıdır, bombalar Amerikalıdır, karar da Amerikalılarındır” dedi: “Dünya bugün bunu biliyor”

Eksen için bu medya kampanyası tam zamanında geldi. İran ve Hizbullah uzun zamandır yumuşak gücün öneminin farkında olsalar da bu gücü etkileme konusunda tarihsel olarak başarısız oldular. Ancak bu eksikliğin farkına vardılar ve geçen on yılı, tam da bu tür bir an için güçlü ve çevik bir medya altyapısı -şimdi birden fazla dilde faaliyet gösteriyor- inşa etmekle geçirdiler. Bugün direniş ekseni, İsrailli askerlere ve askeri tesislere doğrudan isabetleri vurgulamak için ağır çekim efektleri kullandıkları savaş operasyonlarının günlük videolarını yayınlıyor. TikTok’ta Kızıldeniz’de ele geçirilen gemilerde dans eden Husilerin videolarını yayınlıyor ve Hamas sözcüsü Ebu Ubeyde de dahil eksenin kilit figürleri için küresel hayranlık yaratmayı amaçlayan sloganlar üretiyor. Hizbullah liderini, Filistinliler için çok az şey yapmakla suçlanan Arap devlet başkanlarıyla karşılaştırarak Nasrallah’ı kutlayan içerikler de üretiliyor. Bu çıktılar, Filistin’i desteklemek için yurtdışında üretilen içeriği tamamlayarak eksenin erişim alanını daha önce görülmemiş bir şekilde genişletiyor.

Eksenin yürüttüğü askeri ve yumuşak güç kampanyaları, Batı ve özellikle de Washington için eşi benzeri görülmemiş bölgesel zorluklar ortaya koyuyor. Savaş kısa sürede sona ermez ve Filistinliler için adil bir çözüme giden açık bir yol bulunamazsa, ABD, siyaseti Gazze Şeridi’ni saran öfkenin şekillendirdiği bir bölgeyle karşı karşıya kalacak. İsrail’in Lübnan’da ya da ABD ve müttefiklerinin Yemen’de çatışmayı Gazze’nin ötesine taşıması sadece bu öfkeyi besleyecek, kamuoyunu daha da alevlendirecek ve eksenin etkisini pekiştirecek. Washington bu eğilimi ancak Gazze’de bir ateşkes müzakere ederek ve ardından nihai bir çözüme götürecek inandırıcı bir barış süreci şekillendirerek tersine çevirebilir.

Direniş ekseninin oluşumu uzun zamandır devam ediyor. Gazze’deki savaş bu ağa Batı’ya askeri ve algısal bir saldırı başlatmak için şimdiye kadarki en büyük fırsatı verdi. Daha şimdiden silahları ve askerleriyle bölgede, mesajı ve misyonuyla da küresel çapta kendini kabul ettirdi. İsrail-Hamas savaşı Orta Doğu’yu değiştirdi: Halkın büyük öfkesi harekete geçti ve Batı’ya yönelik düşmanlık yeni aşırılıkları ve siyasi istikrarsızlığı tetikleyebilir. Washington’un müttefik olarak gördüğü bölge yöneticileri için bile savaş, kendi güvenlikleri ve Batı ile ilişkileri hakkındaki temel varsayımları değiştirdi. ABD ne bu ekseni kolayca dağıtabilir ne de onu doğuran fikirleri yenebilir. Eksenin yelkenlerini suya indirmenin tek yolu Gazze’deki savaşı sona erdirmek ve İsrail-Filistin meselesine gerçek ve adil bir çözüm bulmaktır. Bu yapılmadığı takdirde eksen, ABD’nin uzun yıllar boyunca mücadele etmek zorunda kalacağı bölgesel bir gerçeklik olacaktır.

Dünya Basını

FT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor

Yayınlanma

Amerika’nın müttefikleri ABD’den bağımsızlık ilan etmeye bakıyor. Geleneksel ortaklar ekonomik bağlarını yeniden düşünüyor.

Gideon Rachman, Financial Times baş diplomasi yazarı
23 Haziran 2026

ABD gelecek ay Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümünü kutladığında, dostları ve müttefikleri de bu kutlamalara katılacak. Ancak perde arkasında, aynı ülkelerin çoğu Amerika’dan bağımsızlıklarını artırmaya çalışıyor.

Washington’ın geleneksel ortakları, ABD ile uzun süredir devam eden bağların onları Trump yönetiminin kötü muamelesinden ve baskı taktiklerinden muaf tutmadığını keşfetmiş durumda. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD başkanının demokratik müttefiklere çoğu zaman otoriter rakiplerden daha kötü davrandığından şikâyet ederek birçok kişinin hissiyatına tercüman oldu.

Bu yeni atmosferde, bir zamanlar güç olarak görülen Amerika ile yakın bağlar giderek potansiyel bir kırılganlık gibi görünmeye başladı. En güçlü uyarı zili geçen yıl Donald Trump’ın dost ve düşman ayırt etmeksizin ağır gümrük tarifeleri uygulamasıyla çaldı. Yönetimi, bu ay tüm yabancı ülke vatandaşlarının Anthropic’in öncü yapay zekâ modelleri Mythos 5 ve Fable 5’e erişimini kısıtlama kararıyla yeni alarm zillerini harekete geçirdi.

Trump yönetimi politikasında değişikliğe gidebilir. Ancak mesajın alındığı görülüyor. “Mythos anı”, Avrupa’nın en önde gelen yapay zekâ girişimi olan Fransa merkezli Mistral’in CEO’su Arthur Mensch’in bu yılın başlarında dile getirdiği bir tespiti doğrular nitelikteydi. Mensch bir panelde, yapay zekânın dünya ekonomisinin işleyişi açısından giderek kritik hale geldiğini belirterek şöyle demişti: “Avrupa için en büyük risk… tüm sanayimizin… ABD karar verirse kapatılabilecek bir teknoloji üzerinde çalışmasıdır.”

Bu ihtimalden ürken Avrupa hükümetleri, ABD şirketlerine ve modellerine bağımlılığı azaltmak anlamına gelen “yapay zekâ egemenliği” ihtiyacından giderek daha fazla söz ediyor. Mistral’in kendisi de bundan fayda sağlayacak konumda.

Amerikan “kapatma düğmeleri” konusundaki endişe yapay zekâyla sınırlı değil. Trump’ın bu yılın başlarında Grönland’ı ilhak etme tehditleri, Avrupalılara ABD silahlarına olan bağımlılıklarını hatırlattı. ABD’nin büyük savunma şirketleri — “ana yükleniciler” — şimdi bunun sonucunda satış kaybetmeye başladıklarından endişe ediyor.

Bu meseleler Avrupa’nın çok ötesine uzanıyor. Hindistan’a uygulanan tarifeler ve Trump’ın Pakistan’la yakınlaşması Delhi’de çok kötü karşılandı. Hindistan hükümetinin düşünce dünyasını çoğu zaman yansıtan bir düşünce kuruluşu olan Observer Research Foundation, kısa süre önce yayımladığı bir raporda “Trump faktörünün”, Hindistan’ın Fransa’dan savaş uçağı satın alma kararında ağır bastığını savundu.

Hem ABD’ye hem de Çin’e bağımlılığı nasıl azaltacağını en sistematik biçimde düşünen ülke ise Kanada olabilir. Trump, Kanada’nın Amerika’nın 51. eyaleti olması gerektiğini defalarca ima etmişti.

Kanada hükümeti, özel çalışmalarında egemenlik açısından kritik önemde dokuz ekonomik alan belirledi. Bunlar arasında yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji ile ödeme ve takas sistemleri yer alıyor.

Bu alanlarda hem Amerika’ya hem de Çin’e bağımlılıktan kaçınmayı hedeflemek anlaşılır bir şey. Peki bu mümkün mü? Örneğin Kanada, ticaretinin yaklaşık yüzde 70’ini dev güney komşusuyla yapıyor. Mistral, Amerikalı yapay zekâ rakipleriyle kıyaslandığında çok küçük kalıyor. ABD dahil tüm Batı dünyası, Çin’den gelen kritik minerallere olan bağımlılığının rahatsız edici biçimde farkına varmış durumda.

Bu bağımlılıklar derin. Tamamen ortadan kaldırılamazlar. Ancak azaltılabilirler.

Asya’daki bazı çevreler, Kapsamlı ve İlerlemeci Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı bir model ve yapı taşı olarak gösteriyor. Bu serbest ticaret anlaşması şu anda Japonya, Kanada, Şili, Avustralya, Birleşik Krallık ve Singapur’un da aralarında bulunduğu 12 ülkeyi kapsıyor. AB ile CPTPP şimdi bloklar arası bir anlaşma için görüşmelere başlamış durumda; böyle bir anlaşma tarifeleri genel olarak düşürebilir. Delhi’de Hindistan’ın da bu pakta katılmayı istemesi gerekip gerekmediği konusunda ciddi bir tartışma var.

AB, Hindistan, Japonya ve Birleşik Krallık’ı içeren; ancak Çin ve ABD’yi dışarıda bırakan bir orta güçler ticaret anlaşması belli bir etki yaratabilir. Buna rağmen, dünyanın en büyük iki ekonomisi ve yapay zekâda iki küresel lideri olan Çin ve Amerika’dan tam ekonomik egemenlik kurma fikri gerçekçilikten uzak kalıyor.

Bununla birlikte, Trump’ın ya da onun haleflerinin iyi niyetine aşırı bağımlılık sorununa bakmanın başka yolları da var. Yapay zekâ, silahlar ya da enerji alanında bir Amerikan “kapatma düğmesi” tehdidine verilecek cevap, muhtemelen ABD teknolojisinden ya da kaynaklarından tamamen bağımsızlaşmaya çalışmak değildir. Böyle bir politika pahalı, verimsiz ve nihayetinde gerçekçi olmaktan uzak olur.

Alternatif strateji, Çin’in hâlihazırda gösterdiği stratejidir: Kendi kapatma düğmeni bulmak. Xi yönetimi, son derece yüksek Amerikan tarifelerine kritik mineral ihracatını ciddi biçimde kısıtlayarak karşılık verdi. Bu etkili bir taktikti ve ABD’yi tarifeleri düşürmeye zorladı.

Diğer dünya güçlerinin de, bir gün ihtiyaç duyabilecekleri ihtimaline karşı, kendi ekonomik silahlarını bulmaları gerekiyor. Hindistan için bu, ülkenin jenerik ilaç üreticisi olarak oynadığı kritik rol olabilir. Kanada için bu, Amerikan çiftliklerinin bağımlı olduğu gübrelerin kritik bir bileşeni olan potas olabilir. Avrupa için ise Hollandalı şirket ASML’nin sağladığı benzersiz teknolojiler ya da Avrupa’nın uranyum ve türbin ihracatçısı olarak rolü olabilir.

Dünya demokrasilerinin birbirleriyle muhtemel ekonomik savaşa hazırlanmak zorunda kalması üzücü. Ancak Trump’ın yarattığı dünya bu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English