Dünya Basını
Foreign Affairs: Washington, HTŞ’ye SDG’nin korunması karşılığında yatırım ve petrol vadedebilir

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale Washington’daki karar alıcılar ve üst düzey hükümet yetkilileri arasında sahip olduğu ağ sayesinde ABD dış politikasının şekillenmesinde aktif bir rol oynayan Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) yayın organı Foreign Affairs’te yayınlandı. Uzunca zamandır ABD’nin Suriye’den tamamen çekilmesi gerektiğini savunan Foreign Affairs, Esad yönetiminin devrilmesi sonrası HTŞ liderliğinde kurulan yeni hükümete bir “şans” verilmesi gerektiğini yazdı. Makaleye göre ABD’nin yapabileceği en iyi şey Suriye’den askerlerini çekmek olacak. Ancak bunu yaparken yeni hükümete belli şartlar koşması gerekiyor: “…öncelikle Washington’un Şara ve HTŞ’nin IŞİD’i kontrol altında tutacak kapasite ve iradeye sahip olduğuna ve yeni hükümetin Suriye’deki Kürtlerin güvenliğini ve katılımını garanti edeceğine, gerekirse bunu yapmak için Ankara ile arasına mesafe koyacağına dair güvenceye ihtiyacı var.”
***
Amerika’nın yeni Suriye’ye yardım etmesinin en iyi yolu
Washington, ABD askerlerini geri çekmek için gerekli koşulları yaratmalı
Steven Simon ve Joshua Landis
Beşar Esad rejiminin İslamcı grup Heyet-i Tahrir Şam (HTŞ) eliyle şok edici bir şekilde aniden düşmesi, 13 yıl süren iç savaş ve onlarca yıl süren baskıcı yönetimden mustarip Suriyelilerde sevinç yarattı. Ancak Şam’da yeni bir hükümet şekillenirken, Suriyeliler ve yabancı gözlemciler bu hükümetin ne kadar kapsayıcı, temsili ve İslamcı olabileceği konusunda endişeli. Ülkenin fiili lideri Ahmed eş-Şara eski bir El Kaide militanı olmasına rağmen terörü reddettiğini iddia ediyor. HTŞ’nin kendisi de ABD’de terör örgütü olarak tanımlanıyor. Suriye’deki etnik ve dini gruplar arasındaki çözülmemiş gerilimlerin Şara’nın ülkeyi birleştirme ve iktidarını sağlamlaştırma çabalarını engelleyebileceğine dair endişeler var.
ABD’nin yakın vadede yapacağı tercihler, yeni rejimin Suriye genelinde otoritesini tesis etme ve yeniden inşa etme yeteneğini etkileyecek. Washington, hükümet değişikliğine nasıl yanıt vereceğini düşünürken, Suriye’nin yeni liderlerine bir şans verilmesi için nedenler var. Bunlardan biri savaşın yıkıma uğrattığı ülkenin vahim durumu: Suriyelilerin yüzde 70’inden fazlası yoksulluk sınırının altında yaşıyor, Suriye’nin GSYH’si 2011’den bu yana 60 milyar dolardan 10 dolara düştü ve yeniden inşa maliyetinin 400 milyar dolar olacağı tahmin ediliyor. Aynı zamanda Şara yeni koşullara uyum sağlama becerisini de gösterdi. 2017’de Suriye’nin İdlib vilayetini ele geçirdikten sonra sıfırdan bir prototip devlet inşa etti, HTŞ’den birçok yabancı savaşçıyı sınır dışı ederek Suriye milliyetçisi bir gündemi benimsedi. Türkiye ve Katar’ın askeri ve mali desteğini kazanmak için önceki cihatçı hedeflerini terk etti; bu destek, HTŞ’nin sonunda Şam’a yürüyüşünü mümkün kıldı. Şara, ayrıca vilayetin küçük Hıristiyan ve Dürzi topluluklarına ulaştı ve kadınların eğitimini destekleyerek Batılı STK’lar ve hükümetlerden insani yardımın yolunu açtı.
Washington açısından en önemli husus, ABD’nin Suriye’deki hedeflerinin büyük ölçüde gerçekleştirilmiş olmasıdır. Esad’ın yönetimi sona erdi. Rejimi destekleyen İran ve Rusya birlikleri ülkeden çekildi. Özellikle İran için Suriye’de dost bir hükümetin kaybedilmesi önemli bir darbe: Tahran, Lübnan’daki Hizbullah’a silah sevkiyatı için ana güzergahını ve dolayısıyla ciddi şekilde zayıflamış olan “direniş eksenini” yeniden inşa etme yolunu kaybetti. ABD güçleri ve Suriye’nin kuzeyinde üslenmiş bir Kürt militan grubu olan ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG) de IŞİD olarak da bilinen Irak Şam İslam Devleti’ne ağır hasar verdi. Washington’un artık askeri varlığını sürdürmesi veya başlangıçta Esad rejimini işlevsiz hale getirmek için tasarlanan ağır yaptırımları uygulaması için acil bir ihtiyacı yok.
Suriye ve komşuları için en iyi sonuç, uzun vadeli bölgesel istikrarı destekleyen, diplomatik anlaşmaları müzakere edebilen ve uygulayabilen birliğini sağlamış, üniter ve bütünleşmiş bir devlet olacaktır. Bunun alternatifi ise zayıf, bölünmüş ve çatışmaya meyilli bir Suriye’dir ki bu da bölgede uzun vadeli ve giderek daha maliyetli bir ABD askeri varlığı gerektirecek, Türkiye (ABD müttefiki) için sorun yaratacak, Irak’taki hassas yeniden inşa sürecini tehlikeye atacak ve yeni bir Suriyeli göç dalgasına yol açacaktır. Bu senaryodan kaçınmak için ABD yeni Suriye hükümetine bir şans vermeli. ABD, birliklerini ülkeden çekerek Şam’ın kuzeydoğudaki tarım ve petrol zengini eyaletlerin kontrolünü yeniden kazanmasına izin vermeli. Ancak öncelikle Washington’un Şara ve HTŞ’nin IŞİD’i kontrol altında tutacak kapasite ve iradeye sahip olduğuna ve yeni hükümetin Suriye’deki Kürtlerin güvenliğini ve katılımını garanti edeceğine, gerekirse bunu yapmak için Ankara ile arasına mesafe koyacağına dair güvenceye ihtiyacı var. Washington, Suriye’de yabancı yatırıma izin verecek ve hükümetin uluslararası bankacılık sistemine erişimini sağlayacak yaptırımların kaldırılması taahhüdü de dahil elindeki kozları kullanarak Şara hükümetini ABD ordusunun ülkeden ayrılmasını kolaylaştırmak için işbirliği yapmanın kendi çıkarına olduğuna ikna edebilir.
Eve dönüş
ABD şu anda Suriye’de konuşlu bulunan yaklaşık 2.000 askerini geri çekmeyi planlamalı. Ülke iç savaşa sürüklenirken ABD birlikleri birçok amaca hizmet etti: İran’ın Lübnan’daki Hizbullah’a ikmal yapmak için Suriye topraklarına erişimini engellediler, Esad rejiminin isyancıların elindeki petrol sahalarına erişimini kestiler, Türkiye veya vekillerinin SDG’ye yönelik saldırılarını caydırdılar ve Pentagon’un Aralık 2024’te yeniden teyit ettiği bir görev olan IŞİD’i yenmek için SDG ile birlikte çalıştılar. Bu çabalar aynı zamanda Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt bölgesinde yarı bağımsız bir devlet olan Rojava’nın kurulmasına da yardımcı oldu. Bu bölge, Deyrizor Valiliği ile birlikte, ABD güçlerinin 2019’dan beri kontrol ettiği Suriye’nin petrol ve gaz kuyularının çoğunu barındırıyor. Aynı zamanda burada yaklaşık 20.000 IŞİD savaşçısı ile 60.000 kadın ve çocuk gözaltı merkezlerinde tutuluyor. ABD’nin hedeflerinin çoğu gerçekleşti: İran’ın Suriye üzerinden Lübnan’a erişimi kesildi, Esad devrildi ve IŞİD halifeliği yok edildi. Sadece Suriye Kürtlerinin kaderi belirsizliğini koruyor.
ABD güçlerini Suriye’den çekmek, ABD’nin genel askeri duruşunu fazla değiştirmez, çünkü Suriye’deki mevcut konuşlanma, ABD’nin 614.000 aktif ve yedek asker ve deniz piyadesinin çok küçük bir kısmını oluşturuyor. Eğer Washington, Suriye’nin zayıf ve bölünmüş kalmasını istiyorsa, 2.000 kişilik bir garnizon bunu sağlamak için ekonomik bir yaklaşım olarak görülebilir. Ancak, yeni Suriye hükümetinin mevcut insani krizi hafifletmesi, ülkenin sınırlarını kontrol etmesi ve yeniden inşa sürecine başlaması isteniyorsa, bu hükümetin arzularına aykırı bir şekilde asker bulundurmak ters etki yaratacaktır. Statükoyu korumak çekilmekten çok daha tehlikeli olabilir. Yeni hükümet ABD varlığının devamına karşı çıkarsa, Amerikan askerleri öldürülebilir ve Washington daha büyük bir konuşlanma yapmak zorunda kalabilir. Köşeye sıkışan Suriyeli yetkililer Türkiye ve hatta Rusya’dan yardım isteyebilir ve gerginlik tırmanabilir. Ancak Washington bunun yerine ABD askerlerinin çekilmesini içeren bir anlaşma yaparsa, yeni Suriye hükümetinden Suriyeli Kürtlerin güvenliği de dahil ABD’nin hedeflerini kolaylaştıracak tavizler koparabilir.
ABD’nin çekilmesi Suriye’nin ekonomik toparlanmasına da yardımcı olabilir. Bu süreç, petrol sahalarının kontrolünün yeni hükümete devredilmesini gerektirecek ve bu da üretimi artırarak ekonomik fayda sağlayacaktır. ABD, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni petrol üretimini artırma çabalarına dahil edebilir; bu adım hem gelecekteki müzakerelerde Washington’un yararına olacak hem de petrol sektöründe ve buna bağlı diğer sektörlerde istikrarlı istihdam sağlayarak Suriye ekonomisini dönüştürecek ve Ürdün, Lübnan ve Türkiye’deki mültecileri anavatanlarına dönmeye ikna edebilecektir.
Diplomatik düğüm
Suriyeli Kürtlerin kaderi, ABD güçlerinin müzakere yoluyla ülkeyi terk etmesinde potansiyel bir tıkanma noktası. Esad rejimi düştükten sonra Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt yönetimi hızla muhalefet bayrağını çekti ve Şara, Kürtlere ülkenin önemli bir parçası oldukları ve zulüm görmeyecekleri konusunda güvence verdi. Ancak HTŞ’nin Ankara ile olan bağları ve bazı Suriyeli Araplar ile Kürtler arasındaki devam eden düşmanlık göz önüne alındığında, yeni Suriye liderliğinin Türkiye’nin SDG’yi bastırmak ve Kürt bölgelerini tahrip etmek için toplu bir girişimine izin verebileceği yönünde haklı endişeler var. SDG’yi savunanlar, ABD’nin Suriye’deki Kürtleri terk etmesinin Washington’un itibarına silinmez bir ahlaki leke sürmekle kalmayacağını, aynı zamanda stratejik bir hata olacağını, müttefiklerin ABD’nin güvenilirliğine olan inancını zayıflatacağını, Türkiye’nin bölgesel hırslarını ve IŞİD’in kalıntılarını cesaretlendireceğini savunuyorlar.
ABD, SDG’yi Suriyeli Kürtler için en iyi seçeneğin, Şara’nın da teşvik ettiği gibi, yeni Suriye hükümetiyle bütünleşmek olduğuna ikna etmeli. ABD’li politika yapıcıların Ankara’yı da bu sonucu kabul etmeye ikna etmesi gerekecek. Türkiye, SDG’yi, onlarca yıldır Türkiye’ye karşı savaşan ve hem Türkiye hem de ABD tarafından terör örgütü olarak tanımlanan Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile bağlantılı bir terör örgütü olarak görüyor. Ankara, kuzey Suriye’deki bu gruplarla bağlantılı militanların güvenliğine tehdit oluşturduğunu savunuyor ve bu endişeler göz ardı edilemez: Türkiye bir NATO müttefiki olduğu için ABD desteği üzerinde hak iddia ediyor.
ABD liderleri yıllardır IŞİD’e karşı mücadelede kritik müttefikler olan Suriyeli Kürtler ile Türkiye arasındaki barışı korumak için mücadele ediyor. Başkan Donald Trump ilk döneminde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a Suriye’nin kuzeyindeki Kürt bölgesine boyun eğdirme sözü vermiş, daha sonra bu kararından dönerek ABD’nin Kürtlerin özerkliğine olan bağlılığını yeniden teyit etmişti. Trump 2020’de ABD askerlerini Suriye’den çekmeye çalıştı ancak Pentagon ve Kongre üyelerinden gelen tepkiler karşısında başarısız oldu. Aralık 2024’te, HTŞ’nin Halep’e ilerlemesinin ardından Trump, Truth Social’da “ABD’nin [Suriye] ile hiçbir ilgisi olmamalı. Bu bizim savaşımız değil” diye yazdı. İç savaş artık sona erdiğine göre, Trump’ın ülkedeki ABD birliklerini geri çekmeyi destekleyeceği varsayılıyor.
Herhangi bir çekilme planında, yeni rejimin Kürtleri, Türkiye’nin saldırılarından koruma taahhüdü karşılığında Suriye Kürtlerinin toprak kazanımları ve ABD’nin petrol sahaları üzerindeki kontrolü bir pazarlık kozu olarak kullanılmalı. Örneğin SDG’nin Kürt nüfus merkezlerine çekilmesi ve Kürt bölgelerinde henüz kurulmamış olan Suriye ulusal ordusuyla işbirliği yapması iyi niyetin önemli bir işareti olabilir. ABD de Suriye’nin petrol sahalarının Şam hükümetine iadesini, Şara’nın Suriyeli Kürtleri Türk saldırılarından korumaya istekli olduğunu ve petrol sahalarını IŞİD saldırılarından koruyabileceğini göstermesi şartına bağlayabilir. Ankara’ya da yeni Suriye hükümetinin, muhtemelen çok taraflı bir izleme ve doğrulama çabasının yardımıyla, topraklarındaki militanların Türkiye’yi tehdit etmesini önleyebileceği güvencesi verilmeli.
Riske değer
ABD’nin Suriye’den sorunsuz bir şekilde çekilmesi için gerekli koşulları yaratmak hiç de kolay bir iş değil. Şara ve HTŞ’nin IŞİD’e karşı askeri mücadeleyi devralması ve Suriyeli Kürtlerle bir çözüme ulaşması gerekeceği gibi, Washington’un taleplerini karşılamak için güçlü komşuların tekliflerini ve Suriye içindeki aşırılık yanlısı grupların taleplerini geri çevirmesi de gerekebilir. Uygulanabilir bir anlaşmayı kolaylaştırmak için ABD’nin Şam’a 1979’dan bu yana Esad hanedanına uygulanan yaptırımları hafifletmesi gerekecek. Diktatörleri sıkıştırmayı amaçlayan ekonomik tedbirler, elektrik ve temiz suya, ulaşım ağına, sağlık hizmetlerine, eğitime, işleyen bir tarım sektörüne ve zamanında insani yardıma erişimi olmayan sıradan Suriyelileri cezalandırdı. Yaptırımlar yürürlükte kaldığı sürece, ekonomik kalkınma ve istihdam engellenmeye devam edecek, bu da Suriye’nin yeni hükümetinin başarı şansını azaltacak ve şiddet içeren kargaşa, dış müdahale ve ilave göç olasılığını artıracaktır.
Esad rejimine yönelik yaptırımlar, HTŞ’nin terör örgütü olarak tanımlanmasına dayanan HTŞ ve Şara’ya yönelik yaptırımlardan ayrı. Washington, bu yaptırımların yürürlükte kalması ya da yenilerinin uygulanması için ekonomik baskıyı savunanların kaçınılmaz çağrılarını duymazdan gelmeli hatta mevcut kısıtlamalardan feragat etmeli. Bu arada, hükümetin olası insan ve sivil hakları ihlallerine karşı ABD, Suriye’nin yeni liderleri üzerinde nüfuz sahibi olabilecek bölgedeki diğer ülkelerle birlikte çalışarak rejimin intikamcı şiddeti bastırmanın ve laik ve azınlık Suriyelilerin haklarına saygı göstermenin hayati önemini anlamasını sağlamalı. Yeni hükümet iktidarını sağlamlaştırırken bir miktar kargaşanın kaçınılmaz olduğunu kabul eden ABD, korkunç bir vahşet yaşanmaması halinde, eski yaptırımları yeniden yürürlüğe koymaktan veya yenilerini uygulamaktan kaçınacağı altı aylık bir mühlet tanımalı.
ABD’nin yeni Suriye’deki ana aktörler üzerinde önemli bir kozu var. Şara, yönetimini meşrulaştırmak, istikrar ve yeniden yapılanma için gerekli kaynakları temin etmek ve Şam’ın Suriye’de kendi çıkarlarını gözetmeye çalışabilecek diğer ülkeleri geri püskürtmesine yardımcı olmak için ABD desteğinin ne kadar faydalı olacağının farkında. ABD’nin Suriye hükümetine karşı çalışması halinde ülke, Türkiye ve İsrail’in askeri baskısına karşı savunmasız kalacak, kendi ürettiği petrole erişemeyecek, profesyonel bir orduyu silahlandırmakta ve beslemekte zorlanacak ve ayrılıkçı bir Kürt bölgesiyle karşı karşıya kalacak. Türkiye ise ABD güçlerinin Suriye’de kalması halinde Ankara’nın Washington’la ilişkilerinin gerilmeye ve Suriyeli Kürtlerin fiili özerkliğinin Türkiye’nin güvenlik hedeflerini engellemeye devam edeceğini biliyor. Suriyeli Kürtlere gelince, top ABD’nin sahasında, ancak Washington amacının Kürt bölgesini, sakinlerinin hak ve güvenliğine saygı duyan Şam’daki merkezi bir hükümetin yetkisi altına bırakmak olduğu açıkça belirtilmeli.
Washington, Suriye’nin yeni liderlerinin iş birliğini sağlamayı, Suriyeli Kürtleri Ankara’nın tepkisini çekmeden korumayı ve Suriye’deki ABD varlığını azaltırken IŞİD’in güçsüz kalmasını sağlayabilse bile bu, bölgesel bir yangını önlemeye yetmeyebilir. İsrail ve Türkiye’nin her ikisi de Suriye’de kendilerine nüfuz alanları yaratmayı umuyor. Son birkaç haftadır yaşanan kaos ortamında İsrail ordusu 1973’te ilan edilen ateşkes hattının Suriye tarafındaki toprakların bir bölümünü ele geçirdi bile. Türkiye ise iki ülkenin ortak sınırının Suriye tarafında uzun bir tampon bölgenin kontrolünü ele geçirdi. Bu hamlelerin bağlamı endişe verici: Erdoğan Eylül ayında BM Genel Kurulu’ndan Gazze’deki tutumu nedeniyle İsrail’e karşı güç kullanımına izin vermesini istedi. Yeni Suriyeli yetkililer Türkiye’ye ülkedeki, özellikle de Şam ile Golan Tepeleri arasındaki askeri üslere erişim izni verirse, ki bu bölgenin İsrail güçlerine ve topraklarına yakınlığı göz önüne alındığında İsrail’in tehdit olarak göreceği bir hamle olur, bu durumda İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma ciddi bir olasılık haline gelebilir.
Ancak Washington, ABD ordusunun Suriye’den çekilmesini mümkün kılacak şartları müzakere ederek başka bir felaketten kaçınabilir: ABD askerlerinin Suriye’de kalmaya devam etmesi, yeni Suriye hükümetinin istikrara kavuşmasına yardımcı olacak tedbirlerin alınamaması ile birleştiğinde, Washington’un küresel stratejik kaygılarının merkezinde yer almayan bir ülkedeki ABD misyonunun giderek daha maliyetli hale gelmesine yol açabilir. Çekilme, ABD’yi ikincil bir güvenlik sorumluluğundan kurtarabilir; yeni Suriye hükümetini İran, Türkiye ve hatta Rusya’nın müdahalesini kendi başına savuşturması için güçlendirebilir ve İsrail ile Suriye arasında on yıllardır barışı sağlayan resmi ve gayri resmi düzenlemelerin yürürlükte kalmasına yardımcı olabilir. Petrol üretiminin kontrolünü Şam’a devretmek, yeni hükümetin önemli sayıda mülteciyi geri kabul edebilecek bir ekonomiyi yönetmesine de yardımcı olabilir. Sınırlı bir geçmişe sahip bir rejime güvenmek bir kumar. Ancak Washington’un bahsi tutmazsa, sonuç -ABD’nin çok az temas kurduğu ve çok az etkiye sahip olduğu bir Suriye- statükoya geri dönüş olur ve bu durum, ABD’nin şu anki durumundan pek de farklı olmayacak. On yılı aşkın bir süredir devam eden düzensizlikten ve Suriyeli sivillerin çektiği tarifsiz acılardan sonra bu riske değer.
Dünya Basını
Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.
ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.
“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”
İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.
Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:
“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”
Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.
“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”
Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.
Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:
“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”
Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:
“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”
“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”
Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.
Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:
“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”
ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:
“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”
“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”
Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.
Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:
“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”
Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.
Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:
“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”
Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”
“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”
Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.
Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:
“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”
“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”
Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.
Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:
“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”
Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”
Dünya Basını
Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026
Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.
Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.
Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya-Pasifik’te huzursuzluk
Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.
Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.
Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.
İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.
Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.
Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.
Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.
Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.
Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.
Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.
Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.
Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.
Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.
Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.
Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor
Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.
Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.
Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.
Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli
Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.
Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.
Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.
Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?
Amerika dışında plan yok
Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.
Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.
Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.
Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.
Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.
Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.
Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.
Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.
Dünya Basını
The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.
İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.
“Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.
Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.
Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.
IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.
“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”
Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.
Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.
İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.
Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.
Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.
“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”
Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.
Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.
İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.
Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.
RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.
Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.
Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.
Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.
Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.
Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.
Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.
Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.
“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”
Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:
“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”
George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.
London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.
Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.
Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.
“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”
The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.
Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.
Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.
2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.
Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.
Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.
Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.
“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”
Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.
Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.
Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.
Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.
Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.
Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Amerika4 gün önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Dünya Basını7 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya1 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceÇin, Buz İpek Yolu yarışını kazanıyor
Dünya Basını2 hafta önceNikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi







