Diplomasi
‘Orta Doğu’daki yangının sebebi ABD’

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Gazze savaşından yola çıkarak ABD’nin Orta Doğu politikasına daha geniş bir perspektiften bakıyor ve gelinen noktada ABD’nin bölgeye yönelik politikalarının başarısızlıkla sonuçlandığını ve artık rotasını değiştirmesinin zorunluluğuna dikkat çekiyor. Makale, on yıllardır bölgedeki istikrarsızlıkla uğraşmak zorunda olan Washington’un sürekli büyük ölçüde Orta Doğu’daki varlığının ve politikalarının ürünü olan sorunlarla yüzleşmek zorunda kaldığına dikkat çekiyor.
“Washington’un Orta Doğu politikasının insani ve maddi maliyeti çok büyük oldu” diyen makale, Gazze savaşı bahanesiyle Orta Doğu’ya aktarılan kaynakların neyi başaracağını sorguluyor ve ekliyor: “Tarih, bunun ABD çıkarlarına ve bölgesel istikrara sürekli zarar vereceğini gösteriyor.”
***
ABD’nin Orta Doğu Politikası Başarısız Oldu
Bölge yanıyor ve bunun sorumlusu da Washington.
Jon Hoffman
Hamas’ın 7 Ekim’de İsrailli sivilleri acımasızca katletmesinin ardından İsrail’in örgüte karşı başlattığı büyük askeri harekat Gazze Şeridi’ni yok olmanın, Ortadoğu’yu ise daha geniş çaplı bir savaşın eşiğine getirdi. O tarihten bu yana yaşanan bir dizi olay çatışmanın daha da tırmanabileceğini gösteriyor: ABD’nin, grubun Kızıldeniz’deki ticari gemilere yönelik saldırılarına karşılık olarak üç Husi gemisini batırması; İsrail ve ABD’nin Lübnan, Irak ve Suriye’de Hamas, Hizbullah ve İran Devrim Muhafızları’nın üst düzey üyelerine yönelik bir dizi suikast düzenlemesi; İsrail Savaş Kabinesi Bakanı Benny Gantz’ın Hizbullah’ın İsrail’e ve İsrail’in de Hizbullah’a yönelik saldırıları konusunda “diplomatik çözüm için zamanın tükenmekte olduğu” yönündeki son uyarısı; ve Biden yönetiminin ABD’nin bölgede birden fazla cephede askeri karşılık vermesi için planlar hazırladığına dair haberler.
Bu kargaşanın ortasında Washington eski taktiğine sarılmaya devam ediyor: bölgeye para, silah ve askeri varlık yığmak. Biden yönetimi, Orta Doğu’da kalıcı barış ve refahın sağlanmasının anahtarının, ABD’nin her iki ülkeye de güvenlik garantisi vermesine dayanan bir İsrail-Suudi normalleşme anlaşması yapmakta kararlı. Hatta pazartesi günü ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Suudi Arabistan’ı ziyaret ederek Riyad’ın böyle bir anlaşmaya olan ilgisinin devam ettiğinden bahsetti.
Bu yaklaşım geri tepmeye mahkum.
Washington gerçeklerle yüzleşmeli: ABD’nin Orta Doğu politikası başarısız olmuştur. Bu başarısızlığın temelinde ABD’nin bölgedeki başlıca ortaklıkları yatıyor. ABD’nin bölgedeki iki önemli ortağı olan İsrail ve Suudi Arabistan, ABD için servet değil yükümlülük. Her ne kadar bu iki devlet arasında önemli siyasi, ekonomik ve sosyal farklılıklar olsa da, her ikisi de ABD’nin çıkarlarını ve savunduğunu iddia ettiği değerleri sürekli olarak baltalıyor. Washington her iki ülkeye yaklaşımını temelden değiştirmeli, koşulsuz destekten mesafeli ilişkilere geçmeli.
İsrail’in Gazze’deki savaşı, ABD’nin Orta Doğu’daki çıkarlarını tehlikeye atarken, ABD’nin ifade ettiği değerlere yönelik şiddetin de bir örneği. Bu savaşın yol açtığı yıkımın onarılması nesiller boyu sürecek ve Washington’un küresel imajı bu tür eylemlere verdiği destek nedeniyle kalıcı olarak zedelendi.
İsrail, 7 Ekim terör saldırılarını takip eden günlerde Hamas’ı yok etme sözü verirken, güçlerinin odak noktasının isabet değil maksimum hasar olduğunu” itiraf etti. O zamandan bu yana İsrail ordusu, savaşı eleştirenlerin toplu cezalandırma olarak gördüğü, Filistinli sivilleri ABD yapımı silahlarla öldürmeye devam ederken odak noktası pek değişmiş gibi görünmüyor. Hamas kontrolündeki Gazze sağlık yetkililerine göre, İsrail tarafından öldürülen Filistinlilerin tahminen yüzde 70’i kadın ve çocuklardan oluşuyor. Hamas kontrolündeki Gazze hükümeti tarafından bildirilen rakamlara dayanan Birleşmiş Milletler hesaplamalarına göre, yaklaşık 1,9 milyon insan -Gazze nüfusunun yüzde 90’ından fazlası- savaş nedeniyle yerinden edildi ve kasım ayı ortası itibariyle Gazze’deki toplam konut stokunun yüzde 45’inden fazlası yıkıldı ya da hasar gördü.
İsrail aksini iddia etse de, stratejisinin Hamas ve kabiliyetleri üzerinde çok daha az etkisi olduğu görülüyor. Aynı zamanda savaş, sivillerin ayrım gözetmeksizin öldürülmesi yoluyla gelecekteki silahlı direnişin tohumlarını ekebilir.
ABD’nin doğrudan müdahil olduğu daha geniş çaplı bir bölgesel çatışmaya dönüşme ihtimali her geçen gün artıyor. İsrail ile Lübnan merkezli militan İslamcı grup Hizbullah arasındaki çatışmalar dramatik bir şekilde tırmanıyor ve 17 Ekim’den bu yana İran’ın vekilleri tarafından Orta Doğu’da ABD askeri personeline en az 115 saldırı düzenlendi. Daha geniş çaplı bir savaşın içine çekilmek ABD’nin çıkarlarına aykırı olmasına rağmen, İsrail ABD’yi bu saldırılar nedeniyle İran’la doğrudan karşı karşıya gelmeye çağırdı.
Washington, İsrail’le olan sözde özel ilişkisini kullanamıyor ya da ABD’yi manipüle etme becerisiyle sık sık övünen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu etkilemede ya yetersiz ya da isteksiz örünüyor. Bunun yerine Washington, İsrail’e açık çek yaklaşımını sürdürüyor ve son olarak Kasım ayında onaylanan bir paketle 14 milyar dolardan fazla askeri yardım sağladı ve bu süreçte büyük bir tırmanma riskini göze aldı.
ABD’nin bölgedeki diğer kilit ortağı Suudi Arabistan ise dünyanın en otokratik devletlerinden biri. Riyad, ülkesinde yaygın insan hakları ihlalleri gerçekleştiriyor ve bölgede benzer faaliyetlerde bulunan diğer otokrasileri aktif olarak destekliyor.
Riyad ve müttefikleri, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ı krallığı geleceğe taşıyacak bir reformcu olarak sunmak için büyük çaba sarf etse de, genç hükümdar bir güç konsolidasyonu ve merkezileşme kampanyası başlattı. Rejimin devlet ve toplum üzerindeki kontrolü hiç bu kadar büyük olmamıştı.
Suudi Arabistan, Orta Doğu’daki siyasi, ekonomik ve toplumsal düzensizliğin başlıca kaynağı. Riyad, bölgedeki neredeyse her çatışma bölgesi ve jeopolitik fay hattıyla bağlantılı. ABD’nin Suudi Arabistan’la olan ilişkisi “otoriter istikrar efsanesi”nin, yani otokratik yöneticilerin bölgede barışı koruduğu düşüncesinin bir örneği. Ancak doğrusu bunun tam tersi: Bu aktörler bölgenin sorunlarına çözüm olmak yerine, Orta Doğu’nun altında yatan en büyük sorunları hem yaratıyor hem de daha da kötüleştiriyor.
Riyad’ın istikrarsızlaştırıcı davranışının en korkunç örneği, Birleşik Arap Emirlikleri ile birlikte Yemen’de öncülük ettiği askeri müdahale oldu. Bu askeri harekat 2015’ten bu yana dünyanın en kötü insani krizine ve BM tahminlerine göre 377 binden fazla kişinin ölümüne neden oldu. Riyad’ın Husileri yenememesi nedeniyle savaş kırılgan bir şekilde bitmiş durumda ve yaklaşık dokuz yıl süren yıkıcı çatışmaların ardından Husiler muhtemelen hiç olmadıkları kadar güçlüler. İsrail-Hamas savaşına karşılık olarak Kızıldeniz ve Bab el-Mendeb Boğazı’ndan geçen ticari gemilere düzenli saldırılar düzenleyen grup, süregelen çatışmaya tehlikeli yeni bir parlama noktası ekledi.
Sonuç olarak, ABD’nin tereddütsüz desteği İsrail ve Suudi Arabistan’ı, ABD’nin yardımlarına koşacağını ve onları sorumlu tutmayacağını bilerek pervasız politikalar izleme konusunda cesaretlendirdi. Sağduyu, Washington’un rotasını kökten değiştirmesi gerektiğini gösteriyor. Ne yazık ki ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin aklında bu yok gibi görünüyor.
Biden yönetimi bölgesel politikalarını, İsrail’in 2020 yılında Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilerini resmen normalleştirmesine tanıklık eden ve daha sonra Fas ve Sudan’ı da kapsayacak şekilde genişletilen ABD arabuluculuğundaki İbrahim Anlaşmalarının bir uzantısı olarak Suudi Arabistan ve İsrail arasında normalleşmeye aracılık etme çabaları etrafında şekillendirdi.
Suudi veliaht prensi İsrail’le ilişkileri normalleştirme karşılığında taleplerini defalarca açıkça dile getirdi: ABD, Krallığa resmi bir güvenlik garantisi sağlamalı ve Riyad’ın sivil nükleer programının geliştirilmesine yardımcı olmalı.
7 Ekim’den bu yana İsrailli, Suudi ve ABD’li yetkililer bu anlaşmayı yapma konusundaki kararlılıklarını defalarca yinelediler. Suudi-İsrail normalleşmesi, ABD’li yorumcu Thomas L. Friedman’ın deyimiyle, iki devletli çözümü bir şekilde korumak, İran’a karşı denge sağlamak ve Çin’in Orta Doğu’daki emellerine karşı koymak için “tek formül” olarak paketlendi.
Biden defalarca Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırıyı Suudi-İsrail normalleşmesini raydan çıkarmak amacıyla başlattığını iddia etti. O tarihten bu yana çok sayıda ABD yönetimi yetkilisi böyle bir anlaşmaya aracılık etme çabalarının devam ettiğini vurguladı.
İsrailli yetkililer de böyle bir anlaşmaya dönme arzularını dile getirdiler ve Netanyahu Kasım ayında savaştan sonra normalleşme ihtimalinin “daha da artacağını” iddia etti.
Suudi Arabistan ise bir yandan İsrail’in Gazze’deki operasyonunu eleştiren bir söylem kullanırken diğer yandan da Riyad’ın normalleşmeye olan ilgisinin devam ettiğini yineleyerek bir denge politikası izliyor. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan kısa bir süre önce Muhammed bin Selman ile görüşmek ve bu anlaşma için bastırmaya devam etmek üzere Suudi Arabistan’a gitti.
Axios, 7 Ekim’den birkaç ay önce İsrail’in Suudi normalleşme anlaşmasının bir parçası olarak kendi ABD güvenlik garantisini talep ettiğine dair söylentiler olduğunu ve politika yapıcıların bu eklemenin anlaşmayı Washington’da daha kabul edilebilir hale getireceğini umduklarını bildirmişti. Bu sonuç şimdi daha da olası görünüyor.
Hamas saldırısı öncesindeki normalleşme görüşmeleri bağlamında Netanyahu Filistin meselesinden sadece bir “onay kutusu” olarak bahsetmiş ve Eylül ayında Birleşmiş Milletler’e Filistin topraklarının İsrail’in bir parçası olarak gösterildiği ve “yeni Ortadoğu” olarak adlandırdığı bir harita sunmuştu.
Aslında Netanyahu kısa bir süre önce Likud partisi milletvekillerine “savaştan sonra Gazze ve [Batı Şeria’da] bir Filistin devletini engelleyecek tek kişi” olduğunu yineledi ve İsrail medyasına göre, iki devletli bir çözümü açıkça desteklemeyi bırakması için Washington’a özel olarak baskı yaptığı bildiriliyor. Netanyahu kısa süre önce Oslo Anlaşmalarının çöküşünden kendine pay çıkarmış, ABD’nin on yıllardır politika hedefi olan iki devletli çözümü engellemekten “gurur duyduğunu” söylemiş ve böyle bir çözümün ortaya çıkmamasını sağlamaya devam edeceğine söz vermişti.
Ancak Gazze’deki savaş, Filistin halkının geleceğinden kaçmaya çalışmanın aptalca bir strateji olduğunu göstermeli. Bunu daha geniş çaplı liberal olmayan ve istikrarsız bölgesel düzenden de ayıramazsınız. Bu mesele Arap kitlelerinin gerçek siyasi, ekonomik ve sosyal özgürlük özlemlerine sıkı sıkıya bağlı ve İbrahim Anlaşması gibi çerçevelerle zorla bir kenara itilemez.
ABD’nin anlaşmalara ve Suudi-İsrail normalleşme çerçevesine verdiği destek, ABD ve ortaklarının Ortadoğu’da liberal olmayan bir bölgesel düzeni, bu süreçte önemli siyasi, insani ve ekonomik maliyetlere katlanmadan zorla sürdürebilecekleri yönündeki hatalı temel varsayıma dayanıyor. İsrail veya Suudi Arabistan’a ABD güvenlik garantisi vermek, ABD için uzun vadeli sonuçları olacak feci bir yanlış hesaplama anlamına gelecektir.
Washington, Orta Doğu’daki ortaklıklarına yaklaşımını temelden dönüştürmek için bu anı değerlendirmeli. ABD, refleksif destekten mesafeli ilişkilere geçerek Orta Doğu politikasını temelden yeniden şekillendirirken, ortaklarının politikalarındaki suç ortaklığını sona erdirebilir.
Elbette böylesine köklü bir yeniden şekillendirme zor olacak: Bu politika on yıllardır bir dizi yanlış anlamaya ve değişimin önündeki yapısal engellere dayanıyor. En yakıcı engel statükocu politikaları korumak üzere tasarlanmış yerleşik bir lobicilik ve özel çıkarlar sistemi. ABD siyasi elitleri arasında, ABD’nin İsrail ve Suudi Arabistan ile ilişkilerini dönüştürmenin siyasi maliyetinin hesabı uzun zamandır reformun önünde bir engel oluşturuyor.
Bununla birlikte, Washington siyasi dünyasında Orta Doğu’dan daha fazla ayrılmayı ciddi olarak düşünmekten aciz olan bir görüş birliği de var. Finansman arayışı, mesleki hırslar ve sosyal etkileşim, bölge üzerinde çalışan insanların genellikle ABD Orta Doğu politikasının genel hatlarını destekleme eğiliminde olmasını sağlamak için çalışıyor.
Değişim için bastırmak zorlu bir mücadele olacak, ancak ihtiyaç hiç bu kadar net olmamıştı. On yıllardır tutarlı bir strateji olmaksızın bölgeye güç aktaran ABD, trilyonlarca dolar harcadı ancak bölgesel istikrarı sağlayamadı ya da ABD çıkarlarını koruyamadı. Bölgedeki bu çıkarlar sınırlı ve bunların korunması herhangi bir aktöre koşulsuz siyasi ya da askeri destek verilmesini gerektirmiyor.
Washington’un bölgeye yönelik mevcut yaklaşımına tereddütsüz bağlılığı bir kısır döngü yaratıyor: Bölgesel istikrarsızlıklarla uğraşan ABD, kendisini sürekli olarak büyük ölçüde Orta Doğu’daki varlığının ve politikalarının ürünü olan sorunlarla yüzleşmek zorunda buluyor.
Washington’un Orta Doğu politikasının insani ve maddi maliyeti çok büyük oldu. Önümüzdeki yıllarda milyarlarca dolarlık askeri yardım ve ABD’nin Orta Doğu’daki genişleyen varlığı neyi başaracak? Tarih, bunun ABD çıkarlarına ve bölgesel istikrara sürekli zarar vereceğini gösteriyor.
Orta Doğu’daki rotayı değiştirmenin zamanı çoktan geldi. Bunu yapmamak, Washington’un bölgeyi etkilemeye devam edecek ve ABD çıkarlarını nesiller boyu baltalayacak bir istikrarsızlık döngüsüne bağlılığını resmileştirme riski taşıyor.
Diplomasi
Çin, AB’nin dış destek kurallarını sert bir şekilde eleştirdi

Çin, AB’nin yabancı sübvansiyon kurallarının Brüksel ile arasındaki daha geniş kapsamlı ticaret anlaşmazlığının parçası olduğu mesajını verdi.
Çin Adalet Bakanlığı, Çinli şirketlere, Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) kapsamında yürütülen soruşturmalarda AB yetkililerine bilgi vermemeleri talimatını verdi.
Bu düzenleme, tek pazardaki aktörlerin yurt dışından haksız destek almamasını sağlamak için AB’nin kullandığı bir araç.
Bildirimde, Avrupa Komisyonu’nun, tüketici elektroniği perakendecisi MediaMarkt’ın ana şirketi olan Alman Ceconomy’yi 2 milyar avroluk bir anlaşma ile satın almaya çalışan Çinli e-ticaret devi JD.com’a yönelik derinlemesine soruşturmasından açıkça bahsedildi.
Bu hamle, AB ile Çin arasında yeniden başlayan ticaret diyaloğunun ortasında Brüksel’e baskı uygulamayı amaçlıyor gibi görünüyor.
Müzakereciler, AB’nin Çin ile olan günlük 1 milyar avroluk mal ticaret açığını nasıl azaltacakları konusunda yoğun kapalı kapı görüşmeleri yürütüyorlar.
Komisyon’un eylül ayında Çin Ticaret Bakanlığı ile bir video konferans düzenlemesi ve bu konferansın, Ticaret Sorumlusu Maroš Šefčovič’in ekim başında Pekin’e yapacağı ziyaretin önünü açması bekleniyor.
Komisyon, birkaç gün sonra düzenlenecek bir zirvede AB liderlerine durum değerlendirmesi sunacak.
Bu, blok için ticaret ilişkilerini yeniden dengelemek için yapıcı bir yaklaşımın yeterli olup olmadığına ya da Brüksel’in Avrupa’nın ticari çıkarlarını daha kararlı bir şekilde savunması gerekip gerekmediğine karar vermesi açısından bir dönüm noktası olabilir.
Çin Ticaret Bakanlığı sözcüsü perşembe günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çin, AB’nin Çinli şirketleri baskı altına almak için Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) gibi tek taraflı araçları kötüye kullanmasına sürekli olarak karşı çıkmıştır,” dedi.
Sözcü şöyle devam etti:
“Çin ve AB’nin bir Ticaret ve Yatırım Danışma (TIC) mekanizması kurduğunu ve farklılıkların diyalog ve danışma yoluyla yönetilmesi konusunda bir uzlaşmaya vardığını vurgulamak isterim. AB’nin, FSR soruşturmasındaki hatalı uygulamalarını derhal düzeltmek ve hükümetler arası diyalog yoluyla iletişimi güçlendirmek için Çin ile işbirliği yapmasını umuyoruz. Çin, AB’nin adımlarını yakından takip edecek ve ulusal güvenliği ile işletmelerin meşru hak ve çıkarlarını kararlılıkla korumak için gerekli önlemleri alacaktır.”
Komisyon, FSR’nin şirketlere merkezlerinin bulunduğu yere göre ayrımcılık yapmadığını savunuyor.
Sözcü Ricardo Cardoso perşembe günü Brüksel’de gazetecilere yaptığı açıklamada, “FSR, milliyetlerine bakılmaksızın tüm şirketlere uygulandığı için DTÖ kurallarına tamamen ve tam olarak uygundur; amacı, Çinli şirketler de dahil olmak üzere AB’de faaliyet gösteren tüm şirketlerin eşit muamele görmesini ve eşit şartlarda rekabet etmesini sağlamaktır,” dedi.
Pekin’e göre, AB, JD.com’un anlaşmasının Çin devlet desteği ile haksız bir şekilde desteklenip desteklenmediğini araştırırken çok fazla bilgi talep ediyor.
Ticaret Bakanlığı sözcüsü, “JD.com davasında AB, yine keyfi ve mantıksız bir şekilde, soruşturmayla ilgisi olmayan çok çeşitli bilgileri ilgili Çinli bankalardan talep etmiştir,” dedi.
Komisyon, JD.com’un Çin hükümeti tarafından sağlanan tercihli finansman, vergi teşvikleri ve hibeler şeklinde haksız avantajlardan yararlanıyor olabileceğinden endişe duyuyor.
Bu durum, işlem tamamlandığında şirkete AB pazarında rekabet avantajı sağlayabilir.
JD.com, bu hafta Komisyon’un endişelerini gidermek için düzeltici önlemler sundu. Bu durum genellikle görüşmelerin ileri bir aşamada olduğunun işareti olarak kabul edilir.
Konuyu yakından takip eden Hollandalı Avrupa Parlamentosu üyesi ve Avrupa Parlamentosu Uluslararası Ticaret Komitesi üyesi Dirk Gotink’e göre, Pekin’in müdahalesi satın almayı tehlikeye bile atabilir.
“Siyasi bir sürecin rehineleri haline geliyorlar,” diyen Gotink, Pekin’in hamlesini “tek taraflı bir tırmanış” olarak nitelendirdi.
Diplomasi
ABD’nin yol açtığı istikrarsızlık ortamında Ürdün Kralı Abdullah, Çin’i ziyaret ediyor

İran savaşının sona ereceğine dair bir işaret bulunmaması ve İsrail’in bölge genelindeki politikasının denetimsiz biçimde sürmesi, Ürdün’ü gelecekteki belirsizliklere ve daha az öngörülebilir bir ABD politikasına karşı alternatiflerini artırmaya yöneltiyor. Ürdün Kralı bu atmosferde Çin’i ziyaret ediyor.
Orta Doğu, ABD-İsrail-İran savaşının devam eden sonuçlarıyla mücadele ederken, Çin’in cazibesi Washington’ın bölgedeki en yakın ortakları arasında bile giderek artıyor.
Bölge genelindeki hükümetler yatırım, teknoloji ve giderek daha fazla ölçüde güvenlik işbirliği için Pekin’e yöneliyor. Mısır, Çin ile savunma ilişkilerini genişletirken Körfez ülkeleri de Çin ile askeri ve ekonomik anlaşmalar peşinde.
Bu hafta Ürdün Kralı II. Abdullah da bu eğilime katılarak bir haftalık ziyaret için Çin’e gitti. Bu, Abdullah’ın on yıldan uzun bir süredir Çin’e gerçekleştirdiği ilk devlet ziyareti.
Ziyaret, Ürdün’ün ABD’den uzaklaşarak Çin’e yöneldiği anlamına gelmiyor. Daha ziyade bölge genelindeki daha kapsamlı bir yeniden dengeleme sürecini yansıtıyor. ABD’nin ortakları, giderek daha belirsiz hale gelen bölgesel ortamda daha fazla ekonomik seçenek ve daha geniş bir stratejik hareket alanı arıyor.
Çin’de bir hafta
Kral Abdullah’ın 18-24 Ağustos tarihleri arasındaki ziyareti Şanghay’da başladı ve Pekin ile Shenzhen’i de kapsıyor. Bu, 1999’da tahta çıkmasından bu yana Çin’e yaptığı dokuzuncu ziyaret ve Ürdün ile Çin’in stratejik ortaklık kurduğu 2015’ten bu yana gerçekleştirdiği ilk ziyaret.
Kraliyet Sarayı’nın açıklamasına göre Ürdün Kralı salı günü Şanghay’da ilaç, gıda, mühendislik, tarım ve havacılık sektörlerinde faaliyet gösteren Çinli şirketlerin yöneticileriyle bir araya geldi. Ayrıca Çin’in önde gelen robotik şirketlerinden AgiBot’u ziyaret etti ve burada imalat ve lojistikten konaklama ve güvenliğe kadar uzanan robotik uygulamalar hakkında bilgi aldı.
Xinhua’ya göre Ürdün Kralı Abdullah perşembe günü Pekin’e ulaştı. Burada Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Başbakan Li Qiang ile görüşmesi bekleniyor. Ayrıca yasama organının başkanı Zhao Leji ile görüşme gerçekleştirdi. Ürdün’ün resmi haber ajansı Petra, iki tarafın çeşitli sektörlerde işbirliği anlaşmaları ve mutabakat zabıtları imzalamasının beklendiğini bildirdi. Çin’in teknoloji ve üretim merkezi Shenzhen’e gerçekleştireceği ziyaret ise gezinin ticari ağırlığını ortaya koyuyor.
İstihdam, enerji ve teknoloji
Amman’ın Çin’e yönelik en acil ilgisi ekonomik alanda. ABD-İsrail-İran savaşı Ürdün üzerindeki ekonomik baskıyı daha da artırarak yatırım çekme ve ekonomiyi çeşitlendirme ihtiyacını daha acil hale getirdi. GSYH’nin yüzde 10 ila 15’ini oluşturan turizm, bölgesel istikrarsızlıktan darbe alırken yükselen enerji maliyetleri ile ticaret ve hava ulaşımındaki aksamalar, ithalata büyük ölçüde bağımlı olan ekonomi üzerindeki baskıyı artırdı.
Kral Abdullah pazartesi günü Çin devlet haber ajansı Xinhua’ya verdiği röportajda ekonomik işbirliği fırsatlarını özellikle vurguladı. Abdullah, Ürdün’ün “bölgesel bir üretim ve ihracat merkezi olarak hizmet vermek için son derece elverişli bir konumda olduğunu” belirterek şöyle dedi:
“Çin’in imalat yatırımları, doğal kaynaklarımızdan, nitelikli iş gücümüzden, istikrarlı iş ortamımızdan, stratejik konumumuzdan ve geniş ticaret anlaşmaları ağımızdan yararlanarak bu konumu değerlendirebilir.”
Jordan Times’ın verilerine göre Ürdün ile Çin arasındaki ticaret 2025’te yaklaşık 6,7 milyar dolara ulaştı ancak ticaret ilişkisi büyük ölçüde Pekin’in lehine. Çin’in Ürdün’e ihracatı yaklaşık 6,29 milyar dolar olurken Ürdün’ün Çin’e ihracatı yalnızca 430 milyon dolar seviyesinde kaldı. Bu dengesizlik, Amman’ın yalnızca ticareti genişletmek yerine neden yatırım, teknoloji ve üretim kapasitesi çekmeye odaklandığını da açıklıyor.
Çin, Ürdün’ün uzun vadede büyümeyi hızlandırmayı ve 2033 yılına kadar en az 1 milyon yeni genç çalışanı iş gücü piyasasına dahil etmeyi amaçlayan Ekonomik Modernizasyon Vizyonu’nda daha büyük bir rol oynayabilir. Enerji, bu işbirliğinin halihazırda somutlaşmaya başladığı alanlardan biri.
Ürdün, Eylül 2025’te Çinli UEG Green Hydrogen Development Holding Limited şirketiyle 1,155 milyar dolarlık önerilen bir yeşil hidrojen projesini incelemek üzere anlaşma imzaladı. Projenin amacı, ihracat için yılda yaklaşık 200 bin ton yeşil amonyak üretmek.
Ancak Ürdün açısından Çin’in cazibesi yalnızca potansiyel yatırımlarla sınırlı değil. Üretim alanındaki uzmanlık, yenilenebilir enerji teknolojileri ve Çin tedarik zincirlerine erişim de Amman’ın yerli sanayi kapasitesini geliştirmesine ve özel sektörde istihdam yaratmasına yardımcı olabilir.
“Zamanlama her şeyi anlatıyor”
Uzun yıllardır Amman’da yaşayan gazeteci ve The Christian Science Monitor’ün kıdemli Orta Doğu muhabiri Taylor Luck, kralın ziyaretinin öneminin zamanlamasında yattığını söyledi.
Luck, Al-Monitor’a, “Kral Abdullah’ın Çin’e gitmesi tek başına haber değeri taşıyan bir gelişme değil ancak zamanlaması her şeyi anlatıyor” dedi.
Luck’a göre ziyaret, Amman’da tek bir ekonomik ve güvenlik ortağına aşırı bağımlı olmanın risk taşıdığı yönündeki farkındalığın giderek arttığını gösteriyor.
Luck, “Bu Washington’a yönelik bir tepki olmasa da derin bir bölgesel krizin yaşandığı bir dönemde Kral Abdullah’ın Çin’e bir haftalık ziyaret gerçekleştirmesi, Ürdün’de Amerika’ya aşırı bağımlılığın uzun vadede sürdürülebilir olmadığı ve giderek kısa vadede bile sürdürülemez hale geldiği yönündeki farkındalığa işaret ediyor” dedi.
Luck, Ürdün’deki Çin yatırımlarının yaklaşık 3,56 milyar dolar seviyesinde olduğunu tahmin ediyor. Bu önemli bir miktar olsa da Pekin’in Mısır ve Irak gibi bölgedeki daha büyük pazarlardaki ekonomik varlığının oldukça gerisinde kalıyor.
Uzman ayrıca Ürdün’ün daha geniş kapsamlı bir stratejik hesap yaptığını ve kendisini “krallığın ekonomik geleceğini mevcut savaştan doğabilecek tedarik zincirlerine ve Hürmüz’e alternatif koridorlara bağlayacak” şekilde konumlandırmaya çalıştığını düşünüyor. Yenilenebilir enerji bu konuda olası alanlardan biri.
Ürdün, güneş panellerinde kullanılan silikonun temel hammaddelerinden biri olan önemli silis yataklarına sahip. Çin, küresel güneş enerjisi üretim tedarik zincirinin büyük bölümüne hakim durumda ve sahip olduğu uzmanlık, Ürdün’ün bu sektörde daha büyük bir rol edinmesine potansiyel olarak yardımcı olabilir.
Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?
Diplomasi
UEFA ve CONCACAF 96 takımlı ortak Uluslar Ligi için masaya oturdu

UEFA ve CONCACAF, 96 ülkenin mücadele edeceği ortak bir Uluslar Ligi turnuvası kurmak amacıyla resmi müzakereler yürütüyor. Yeni turnuvanın 2028 yılındaki bir sonraki Avrupa Şampiyonası’nın ardından başlaması ve iki yılda bir düzenlenmesi planlanıyor.
The Guardian gazetesinin haberine göre Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) ile Kuzey, Orta Amerika ve Karayipler Futbol Konfederasyonu (CONCACAF), bünyelerindeki 96 ülkenin katılımıyla ortak bir Uluslar Ligi turnuvası düzenlemek üzere müzakereler yürütüyor.
İngiliz gazetesinin ulaştığı bilgilere göre yeni turnuvanın, bir sonraki Avrupa Futbol Şampiyonası’nın hemen ardından, en erken 2028 yılında hayata geçirilmesi ve iki yılda bir organize edilmesi öngörülüyor.
Turnuvanın formatı, UEFA ve CONCACAF’ın halihazırda uyguladığı Uluslar Ligi modellerini temel alacak. Şampiyonun belirlenmesi için eleme turlarının ardından dört takımlı bir final aşaması oynanması planlanıyor.
En üst lig kategorisinde İspanya, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa’nın en güçlü milli takımları ile Meksika, ABD ve Kanada gibi CONCACAF bölgesinin önde gelen ekipleri mücadele edecek.
Kendi bünyesinde bir Uluslar Ligi turnuvası bulunmayan Asya Futbol Konfederasyonu (AFC) da gelecekte bu küresel organizasyona dahil olma yönündeki ilgisini iletti.
Karşılaşmaların daha önceden takvime bağlanmış mevcut uluslararası milli maç pencerelerinde oynanacak olması sebebiyle, yeni turnuvanın Uluslararası Futbol Federasyonları Birliğinin (FIFA) onayına ihtiyaç duyup duymayacağı belirsizliğini koruyor.
The Guardian, FIFA Başkanı Gianni Infantino ve Dünya Kupası’nın bir hissesini dış yatırımcılara satma planı nedeniyle kurumun derin bir kriz içinde olduğunu, bu durumun onay meselesini ikincil plana itebileceğini aktardı.
FIFA, “FIFA Forward Enterprise” (FFE) adıyla bir iştirak şirketi kurmayı ve bu şirketin dörtte birini 4,2 milyar dolar karşılığında dış yatırımcılara satmayı planlıyordu.
Söz konusu girişim üzerine UEFA ve bünyesindeki 55 üye ülke federasyonunun tamamı, FIFA çatısı altındaki organizasyonları boykot edeceklerini duyurmuştu.
Infantino’ya yönelik tutumda ortak hareket eden UEFA, CONCACAF ve AFC, yayımladıkları ortak bildiride FIFA Başkanı’nın eylemlerine yönelik bağımsız bir inceleme başlatılması çağrısında bulunarak hazırlanan planı FIFA kurumlarına karşı “güvenin temelden sarsılması” olarak nitelendirdi.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı







