Bizi Takip Edin

Dünya Basını

FT: İran’ın nükleer güç olma yolculuğu durdurulabilir mi?

Yayınlanma

İran’ın nükleer silah üretmenin eşiğine gelmesi ve bölgedeki “düşmanları” ile diplomatik ilişkileri yeniden kurması Batı başkentlerinde endişeyle takip ediliyor. ABD’nin eski başkanı Trump’ın nükleer anlaşmadan çekilmesinden bu yana Tahran nükleer kabiliyetlerini önemli oranda artırdı. Artık hiç kimse KOEP’in şartlarına dönülmesini beklemiyor. Ancak KOEP’e benzemese de olası bir anlaşmaya kapı tamamen kapalı değil. Ekonomik koşulları İran’ı, İsrail ile olası bir çatışma ise Washington’u diplomasiyi yeniden canlandırmaya itiyor. Bu kapsamda ABD ve İran arasında, bir süre önce başlayan ve gizli tutulan müzakerelerin sürdüğü biliniyor. Müzakerelerde taraflar karşılıklı olarak taleplerini birbirlerine iletiyor. ABD’nin İran’da tutuklu vatandaşlarının serbest bırakılması ve Tahran’ın nükleer çalışmalarını frenlemeyi hedeflediği belirtilirken İran’ın ise yurt dışında dondurulan mal varlıklarının serbest bırakılması konusunda ısrarcı olduğu ifade ediliyor.

Görüşmelerin sonucunda yeni bir anlaşma mümkün mü, İran nükleer faaliyetlerinden geri adım atmaya hazır mı, ABD’nin elindeki kozlar ve ne kadar ileri gidebileceğine ilişkin Financial Times’ta yayınlanan analizi dikkatinize sunuyoruz:

***

İran’ın nükleer güç olma yolculuğu durdurulabilir mi?

İslam Cumhuriyeti uranyumu hiç olmadığı kadar zenginleştirirken, batılı diplomatlar görüşmeleri yeniden canlandırmaya çalışıyor

Andrew England-Londra, Najmeh Bozorgmehr-Tahran ve Felicia Schwartz-Washington

İki BM atom müfettişi ocak ayında İran’ın Fordow nükleer tesisine doğru yola çıktıklarında, İranlı muhataplarına yaklaşan ziyaret hakkında neredeyse hiçbir bilgi vermediler.

Bu, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) deyimiyle, İslam Cumhuriyeti’nin en gizli tesislerinden birindeki personele, ekipman üzerinde herhangi bir değişiklik yapmalarına imkân tanımamak için tasarlanmış rutin bir plansız denetimdi.

Bu vesileyle, endişe verici bir keşif yapacaklardı. Müfettişler laboratuvar önlüklerini giyip ABD ve İsrail bombalarından korunmak için bir dağın derinliklerinde inşa edilmiş olan Fordow’a indiklerinde kaygılanmak için sebep buldular.

Ajans’ın bildirdiğine göre uranyum zenginleştiren iki gelişmiş santrifüj “kademesi” İran’ın nükleer yetkililerinin UAEA’ya beyan ettiklerinden “önemli ölçüde” farklı bir şekilde yapılandırılmıştı.

Bu bulgu, müfettişler ile hiçbir şeyin değişmediğinde ısrar eden İranlı bilim adamları arasında kısa bir tartışmaya yol açtı. UAEA uzmanları ertesi gün geri dönerek eldivenlerini giydiler, pamuklu çubuklar ve plastik torbalarla tesisten kalıntı örnekleri aldılar ve bunları UAEA’nın Viyana’daki merkezine götürdüler.

Bilim adamları parçacıkları inceledikten sonra UAEA dış dünyayı şok edecek bir bulguya ulaştı. Kalıntılardaki uranyum, İran’da tespit edilen en yüksek seviye olan yüzde 83.7 saflığa kadar zenginleştirilmişti. Bu bulgu, Tahran’ın nükleer silah üretme kapasitesine her zamankinden daha yakın olduğunu gösteriyordu.

Bu bulgu, Başkan Donald Trump yönetimindeki ABD’nin 2018 yılında Tahran’ın dünya güçleriyle imzaladığı ve KOEP olarak bilinen anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmesinden bu yana İran’ın nükleer programının ne kadar ilerlediğinin en son kanıtı oldu.

Aradan geçen beş yılda İslam Cumhuriyeti, Washington’la tehlikeli bir restleşme oyununa kilitlendi ve bugün İran nükleer bir devlet olmanın eşiğinde.

Genelkurmay Başkanı General Mark Milley, mart ayında Senato’da yapılan bir oturumda İran’ın “yaklaşık 10-15 gün içinde bir nükleer silah için yeterli bölünebilir madde üretebileceğini ve gerçek bir nükleer silah üretmesinin sadece birkaç ay alacağını” söyledi.

Mevcut gidişatın sürdürülemez olduğu ve Orta Doğu’da bir sonraki çatışmayı tetikleme riski taşıdığı yönündeki korkuların ortasında, batılı diplomatların gelişmeleri tersine çevirmek ya da en azından durdurmak için uygulanabilir seçenekler bulmakta zorlandığı bir kriz bu.

Geçici çözüm

Son aylarda Avrupa ve ABD’deki yetkililer krizi nasıl ele alabileceklerine dair görüşmelere sessizce yeniden başladılar.

E3 olarak adlandırılan Fransa, Almanya ve İngiltere’den yetkililer de mart ayında Oslo’da İran’ın nükleer müzakerecisi Ali Bakıri Kani ile bir araya geldi. Bakıri Kani ayrıca bu ay Abu Dabi’de E3 yetkilileriyle bir araya geldiğini söyledi.

ABD ve İran arasındaki görüşmeler ise yılın ilk çeyreğinde artan gerginlikten doğdu. Amerikalı bir müteahhit Suriye’de İran’a ait bir insansız hava aracı tarafından öldürüldü ve ABD de buna İran Devrim Muhafızları tarafından kullanılan bir tesise düzenlediği ve İran yanlısı savaşçıların öldüğü bir hava saldırısıyla karşılık verdi.

Konu hakkında bilgi sahibi bir kişiye göre, bu karşılıktan sonra ABD, gerilimi düşürmek için görüşmelere ilgilendiklerine ve konuyu bilen bir kaynağa göre daha ciddi göründüklerine dair İran’dan işaretler aldı.

Kaynak ABD ve İran arasında mayıs ayında Umman’da gerçekleşen dolaylı görüşmelerin ardından İran’ın küçük de girişimde bulunarak nükleer konusunda adım atmaya istekli olduğunu gösterdiğini belirtiyor. ABD, Tahran’ın bunu yapıp yapmayacağını görmek için bekliyor.

Ancak ABD’nin İran’a %60’ın üzerinde zenginleştirmeyi “silahlaştırma yönünde ilerleme” olarak gördüğünü bildirdiğini söyleyen kaynak, ABD’nin bu yolda ilerlemenin ciddi sonuçlar doğuracağını ilettiğini de sözlerine ekledi.

ABD’li yetkililer eş zamanlı olarak, çifte vatandaşlığı bulunan en az üç Amerikalı için İran’la olası bir mahkûm takasına odaklanmış durumda. ABD’nin İran elçisi Rob Malley, İran’ın BM elçisi Emir Said İrvani ile birkaç kez bir araya geldi.

Üst düzey yabancı bir diplomat “Amerikalılar için mahkumlar ve nükleer meseleyle ilgili bir şeylerin aynı anda olması önemli” diyor. “Mahkûm takası nükleer müzakerelerin kilidini açmaya yardımcı olabilir.”

Çok az sayıda yetkili, yaptırımların hafifletilmesi karşılığında İran’ın nükleer faaliyetlerine katı sınırlamalar getirmeyi ve UAEA tarafından sıkı bir şekilde izlenmeyi kabul ettiği KOEP’i canlandırmanın hâlâ mümkün olduğuna inanıyor.

Diplomatlara göre bunun yerine en iyi umut, İran’ın nükleer faaliyetlerinin bir kısmını azaltması karşılığında bazı yaptırımların hafifletilmesini ve gerilimi azaltıcı önlemleri öngören ancak ABD Kongresi’nin onayını gerektirmeyen geçici bir anlaşma.

Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olan Henry Rome, İran’ın “çok tehlikeli nükleer girişimlerinin” diplomasinin yenilenmesine ivme kazandırdığını söylüyor.

Yüzde 83,7 oranında zenginleştirilmiş parçacıkların keşfinin “gerilimi düşürmek için çaba gösterilmemesi halinde işlerin nereye varabileceğinin dramatik bir göstergesi” olduğunu da ekliyor.

Ancak İran’ın giderek artan yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoku gerçeği, risklerin tehlikeli bir şekilde tırmandığı anlamına geliyor. Pentagon yetkilileri ABD’nin çatışmaya sürüklenmesine yol açacak bir gerilimden endişe ediyor.

İsrail, İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek için ne gerekiyorsa yapacağına dair uyarılarını artırarak İran’ı vurma riskini alıp almayacağına dair şüpheleri çoğalttı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu pazar günü yaptığı açıklamada, “herhangi bir tehdide karşı kendimizi savunmak için kendi güçlerimizle ne yapmamız gerekiyorsa yapacaklarını” söyledi.

Silah Kontrol Derneği’nin nükleer silahların yayılmasını önleme politikası direktörü Kelsey Davenport, “İran’ın nükleer programının ne kadar ilerlemiş olduğu göz önüne alındığında, Tahran’ın ABD ve İsrail’in kırmızı çizgilerini aşmadan gerilimi tırmandırabileceği çok az alan var” diyor: “Geçici çözümler için hâlâ bir şans var ama yanlış hesaplama riski giderek artıyor ve gerilimi azaltacak adımlar atılmadığı sürece de artmaya devam edecek.”

Ancak İran’ın tam olarak neyi kabul edeceği, görüşmeleri yeniden başlatan ABD’li ve Avrupalı diplomatların kafasını kurcalayan bir soru.

Avrupalı bir yetkili “İranlılar gerilimi düşürmek için bir şeyler yapmaya istekli mi, bunu öğrenmek istiyoruz” diyor: “Karşılığında bizden ne istiyorlar ve biz bunu vermeye istekli miyiz?”

Başkan Joe Biden’ın öncelikleri, İran’ın talepleri ve taraflar arasındaki güvensizliğin derinliği göz önüne alındığında, geçici bir çözümden daha fazlasını başarılı bir şekilde müzakere etme şansı konusunda şüpheler var.

Rome, “Buradaki amaç, yönetimin diğer önceliklerinin kapsamı ve daha yoğun bir diplomatik çabaya girişmenin getireceği siyasi maliyet göz önünde bulundurulduğunda, bu konunun üstünü örtmek ve Başkan’ın masasından uzak tutmaktır” diyor: “Umut, gerilimi azaltma yolunu izleyerek, başkanlık seçimlerine kadar olası bir patlamayı engelleyebilmeleri.”

Silahlanma elimizin altında

Yüksek oranda zenginleştirilmiş parçacıkların bulunması tüm dünyada alarm zillerinin çalmasına yol açtı. E3 bu ay, bunu “benzeri görülmemiş ve son derece vahim bir gelişme” olarak nitelendirdi.

Diplomatlar ve analistler bunun Tahran’ın kasıtlı bir gerilimi artırma hamlesi mi, yoksa UAEA’nın izleme kapasitesini test etmeye yönelik bir manevra mı, hatta bir kaza mı olduğu konusunda kafa yordular.

İran UAEA’ya parçacıkların “zenginleştirme seviyelerindeki istenmeyen dalgalanmaların” bir sonucu olduğunu söyledi, müfettiş haziranda yaptığı açıklamada, (İran’ın açıklamasının) sağladıkları diğer bulgularla “tutarsız olmadığını” duyurdu.

Ancak soğuk gerçek şu ki İran iki yıldır uranyumu yüzde 60 oranında zenginleştiriyor ve sadece nükleer silah sahibi ülkeler bu seviyelerde zenginleştirme yapıyor.

Uzmanlar genellikle yüzde 90 saflık oranını silahlanma için sınır olarak kabul ediyor. Ancak Davenport, İran’ın en zor teknik adımları çoktan attığını ve şubat ayından bu yana neredeyse üçte bir oranında artan 114 kg’lık stokunu %60’a kadar zenginleştirerek “neredeyse üç bomba” üretebileceğini söylüyor.

Davenport’a göre İran’ın silahlanma riskinin değerlendirilmesinde kritik nokta da bu.

Davenport, “Eğer İran birden fazla bombaya yetecek kadar malzeme üretmek için hızla hareket edebilir ve bu malzemeyi bir dizi gizli bölgeye taşıyabilirse, bu süreci kesintiye uğratmak çok daha zor olacaktır” diye ekliyor: “O zaman İran kendisine nükleer caydırıcılık sağlayacak, sınırlı bir nükleer cephanelik kurma şansı bulur.”

Bu, İran’ın KOEP kapsamında kabul ettiği ve Trump’ın anlaşmayı terk edip ülkeye yaptırım dalgaları uygulamasından bir yıl sonrasına kadar uyduğu şartlardan dramatik bir dönüşüm.

Anlaşma kapsamında İran, verimsiz ve kazaya meyilli nispeten basit IR-1 santrifüjlerini çalıştırıyordu ve yüzde 3.67’den daha fazla zenginleştirme yapmamayı ve zenginleştirilmiş uranyum stokunu 300 kg’da tutmayı kabul etti. Fazlası denizaşırı ülkelere gönderilecekti. İran Fordow’da zenginleştirme yapmıyordu.

Bugün tesislerinde çok daha hızlı bir şekilde zenginleştirme yapmasına olanak sağlayan çok sayıda gelişmiş IR-4 ve IR-6 santrifüjleri ve 4,000 kg’ın üzerinde zenginleştirilmiş uranyum stoku bulunuyor.

İran son aylarda UAEA ile müfettişlerin tesislere kamera yerleştirmesine izin de dahil iş birliğini geliştirme sözü verdi. Ancak E3 “aşamalı ve sınırlı adımların ne yeterli ne de tatmin edici olduğunu” söyledi.

Batılı diplomatlar için uzun süredir devam eden zorluk İran’ın müzakereler konusunda ne kadar ciddi olduğunu ölçmek.

Tahran, Biden’ın göreve gelmesinden sonra KOEP’i canlandırma çabalarının başlamasından bu yana AB arabuluculuğundaki önerileri iki kez reddetti ve Batılı yetkililerin gerçekçi olmadığını söylediği, gelecekteki hiçbir ABD yönetiminin anlaşmayı tek taraflı olarak terk edemeyeceğinin garanti edilmesi gibi taleplerde ısrar etti.

Son diplomatik girişim ağustos ayında durma noktasına geldi. İran daha sonra eylül ayında patlak veren protestoları şiddetle bastırarak ve Rusya’ya insansız hava araçları göndererek Batı’yı daha da çileden çıkardı ve ilişkileri diplere çekti.

Başka bir Batılı diplomat “İran’a güvenemeyiz çünkü 20 yıldır sorulara cevap vermiyorlar” diyor: “Bugün bu kapasiteye sahip değiller . . . [Ama] nükleer bomba olup olmayacağını kimse bilmiyor.”

‘Kedi fare oyunu’

Tahran nükleer programının sivil amaçlı olduğunda ısrar ediyor; Ayetullah Ali Hamaney 2010 yılında nükleer silahları yasaklayan bir fetva yayınladı, ve ek garantiler sağlanırsa KOEP’e geri dönmekten yana olduğunu söylüyorlar.

Son haftalarda diplomatlar ve analistler, Cumhuriyet’in nihai karar mercii olan Hamaney’in bir dizi konuşmasını deşifre ederek tonda bir değişiklik olup olmadığını tespit etmeye çalışıyorlar.

Geçen ay İranlı diplomatlarla yaptığı bir konuşmada “kahramanca esneklik” ifadesini kullanan Hamaney, 2013 yılında Tahran’ın ABD ve diğer dünya güçleriyle geçici bir anlaşma imzalayarak KOEP’in temellerini atmasından aylar önce de aynı ifadeyi kullanmıştı.

Ancak Hamaney aynı zamanda ABD ile düşmanlığın devam edeceğini öne sürdü ve rejimin nükleer faaliyetlerini artırma hamlesini onaylayan 2020 parlamento önergesine desteğini yineledi.

2015’te KOEP’i tasarlayan liderler pragmatistti ve artık iktidarda değiller. Bugün devletin tüm kolları, anlaşmayı eleştiren ve ideolojik olarak ABD ile ilişkiye karşı olan muhafazakârlar tarafından kontrol ediliyor.

Yine de rejim içinden bir kaynak, Tahran’ın yaptırımlarla boğuşan ekonomi üzerindeki baskıyı hafifletme ve Arap rakipleriyle yakın geçmişteki yakınlaşmayı geliştirme arzusuna atıfta bulunarak, Hamaney’in “nükleer bir anlaşma için çerçeve oluşturduğunu” söylüyor.

“İran, dış politikasında gerilimi azaltma arayışında. Reformistler iktidardayken, her zaman meseleleri kendi ellerine alacakları ve ABD ile normalleşmeyi zorlayacakları korkusu vardı” diyor içeriden biri kaynak: “Ama şimdi siyasi sistem muhafazakarların elinde olduğu için böyle bir endişe yok.”

Bununla birlikte, herhangi bir anlaşmanın KOEP’e dayanması gerektiğini ve İran’ın nükleer altyapıya “dokunmaması” da dahil koşullar koyacağını söyleyen kaynak, “gelecek vaatlerinin” işe yaramayacağını da sözlerine ekledi. “Artık bizi daha fazla baskı altına alamayacaklarını biliyor olmalılar. İran’la bir anlaşmaya varamazlarsa nükleer bombaya daha da yaklaşacağız” dedi.

Eski bir İranlı üst düzey yetkili olan ve şu anda Princeton Üniversitesi’nde görev yapan Hüseyin Mousavian, anlaşma olmaması halinde İran’ın yüzde 90 oranında zenginleştirmeye gitmesi, Batı’nın BM yaptırımlarını geri getirmesi ve Tahran’ın Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması üyeliğini askıya almasıyla gerilimin tırmanacağını söylüyor.

Ancak yine de İran’ın KOEP’i canlandırmaya ya da Tahran’ın gerilimi azalttığı ve ABD’nin petrol ve petrokimya ihracatına “gözlerini kapattığı” “daha azına karşılık daha az” bir anlaşmaya varmaya hazır olduğuna inanıyor.

Mousavian, İran’ın ağustos ayında taslak önerileri reddettiğinde, Ukrayna savaşının Avrupa’yı İran petrol ve doğalgazına muhtaç hale getireceği ve Tahran’ın daha iyi bir anlaşma sağlama şansını artıracağı “yanılsaması” içinde olduğunu söylüyor.

Ancak şimdi İran’ın iktidardaki muhafazakarları ekonomiyi kurtarmak istiyor. “1997’den bu yana hep iki grup birbirine meydan okudu; reformistler muhafazakarları, muhafazakârlar reformcuları suçladı. Şimdi ise her şey muhafazakârların elinde. Suçlama oyunu dönemi sona erdi.”

İranlı analist Seyid Leyla, Tahran’ın gelecek yıl yapılacak parlamento seçimlerinden önce de bir tür anlaşma yapmak zorunda olduğunu ve rejimin 2021’deki cumhurbaşkanlığı seçiminde sadece yüzde 49 oy kullanılmasının ardından makul bir katılım sağlamaya hevesli olduğunu söylüyor.

Leyla’ya göre Cumhuriyet, protestoların ardından meşruiyetinin kanıtı olarak İranlıları oy kullanmaya teşvik etmek istiyor. “İnsanların umudunu artırmak için bir şeyler yapılmalı.”

Ancak iki yılı aşkın bir süredir İranlı işadamları ve reformistler umutlarını iç baskıların, muhafazakarları dişlerini sıkarak ezeli düşmanlarıyla bir anlaşmaya zorlamasına bağladılar, ancak iyimserlikleri boşa çıktı.

Johns Hopkins Üniversitesi’nde İran asıllı Amerikalı bir akademisyen olan Vali Nasr, 84 yaşındaki Hamaney’in halefinin İran siyasetinde büyük önem taşıdığını ve dolayısıyla “dini lider dahil hiç kimsenin ABD ile yapılacak yeni bir kötü anlaşmanın siyasi bedelini göze almayacağı” uyarısında bulunuyor.

“Bir kere kandırırsan, ayıp sana. İkinci kez kandırırsan, ayıp bana” diyor Nasr: “İsrail dışındaki tüm tarafların iradesi bir zemin oluşturmak ve etrafına korkuluklar çekmektir.”

Ancak Tahran’ın agresif nükleer programını sürdürmesi gerekiyor çünkü “ellerindeki tek koz bu”.

Nasr, “İranlılar ABD ya da Avrupa’nın kendilerini yüzde 100 rahat hissetmeleriyle ilgilenmiyorlar çünkü o zaman onları unutacaklar” diye ekliyor: “Kedi fare oyununun içindeyiz.”

İran’ın uzun vadeli hedefi

Diplomatlar için kilit soru, nükleer programın genişletilmesinin hâlâ sadece müzakere masasında koz elde etmekle mi ilgili olduğu yoksa daha büyük bir hırsın parçası haline mi geldiği.

Bu bir müzakere taktiği olsa bile, program ne kadar ilerlerse Tahran’ın kazanımlarından vazgeçme karşılığında o kadar fazla şey talep etmesi beklenir.

Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü’nden Rome, “Nükleer alanda giderek daha fazla koz biriktirdikçe, evet bir kısmından geri adım atabilirler ama bu onları uzun vadeli hedefleri olan nükleer eşik devlet olarak tanınmaya daha da yaklaştırır” diyor: “Bir kez o noktaya gelindiğinde, bundan vazgeçmeyi tartışmak zor olabilir.”

Zaman da çözümden umutlu olanların aleyhine işleyebilir. Ekim ayında İran’ın balistik füze programına yaptırım uygulayan KOEP maddelerinin süresi doluyor ve bu durum, özellikle de İran, Rusya’ya silah tedarik etmeye devam ederse Batı için hazmedilmesi zor olabilir.

Trump’ın ya da başka bir İran şahininin 2024’te Beyaz Saray’a geri dönme ihtimali de bir başka istikrarsızlaştırıcı faktör olacaktır.

Mousavian şöyle diyor: “Eğer Trump ekolünden biri gelirse zorlama ya da savaş dışında A planı, B planı, KOEP gibi her şey sona erer: “Yanıt bir anlaşmaya varmak için nükleere yönelmek olacaktır.”

Yine de Mousavian, Hamaney dini lider olduğu sürece İran’ın bir silah geliştirmeye çalışmayacağını öngörüyor: “Ama sonrasında ne olacağını kimse bilmiyor.”

Dünya Basını

Demokrasi namına: AB’nin iç düşmana karşı savaşı

Yayınlanma

Avrupa Birliği yaptırımlarının hedefi olan gazeteci Hüseyin Doğru’nun kaleme aldığı bu köşe yazısı, kıtada demokratik değerleri koruma söylemi altında inşa edilen yeni güvenlik doktrinini ve bunun toplumsal yansımalarını ele alıyor. Doğru, dış tehditlerle mücadele gerekçesiyle oluşturulan denetim mekanizmalarının zamanla iç siyasetteki muhalif sesleri, özellikle de Müslümanları ve İsrail politikalarını eleştiren çevreleri susturmak üzere devreye sokulduğunu vurguluyor. Kendi maruz kaldığı idari yaptırımları ve somut delilden yoksun kısıtlamaları aktaran Doğru, geçmişteki tasfiye politikalarıyla günümüz uygulamaları arasında tarihsel bağlar kuruyor.


Demokrasi namına: AB’nin iç düşmana karşı savaşı

Hüseyin Doğru
19 Ekim 2026

AB yaptırımlarına maruz kalan gazeteci Hüseyin Doğru, bu yazısında bir zamanlar dış müdahalelerle mücadele amacıyla kurulan Avrupa güvenlik aygıtının artık nasıl kendi halkına yöneldiğini gözler önüne seriyor. Bu süreçte namlunun ucundaki ilk hedefler ise Müslümanlar ve İsrail’i eleştirenler oluyor.

Avrupa Parlamentosu, 8 Ekim 2026’da “İslamcı nüfuz” üzerine son derece İslamofobik bir karar tasarısını kabul etti. Metin, AB siyasetine yön veren muhafazakâr blok Avrupa Halk Partisinin imzasını taşıyor. “Renew Europe” (Avrupa’yı Yenile) bünyesindeki liberallerin ve aşırı sağın desteğiyle oylamaya sunulan metin, 167’ye karşı 381 oyla kabul edildi.

Karar tasarısı, Avrupa demokrasisini aşırılık yanlılarından korumanın bir aracı gibi sunuluyor; oysa içerdiği hükümler, Avrupa’daki hak ve özgürlüklerimizin geleceğini dert edinen herkesi derin derin düşündürmeli.

Örneğin “İsrail nefreti” kavramını ele alalım. Tasarı, hiçbir tanımı bulunmayan bu kavramı ideolojik radikalleşmenin bir göstergesi sayarken, eş zamanlı olarak “ayrımcılıkla mücadele mevzuatının araçsallaştırılmasına” dair alarm zilleri çalıyor.

Bunun ne anlama geldiğini sorgulamak gerekiyor: Ayrımcılığa karşı yürütülen bir kampanya ya da savaş suçlarıyla itham edilen bir devlete yöneltilen eleştiriler, AB’nin giderek genişleyen güvenlik tehdidi ağına dahil edilebilir mi?

Bu karar tasarısı, Avrupa’da zaten şeytanlaştırılmış Müslüman nüfusa yönelik bir saldırıdan çok daha fazlası; aykırı seslerin peşinen şüpheli konumuna düşürüldüğü, Avrupa Birliği genelinde sorgulanmaksızın yaşanan daha geniş çaplı bir dönüşümün parçası. Ben bizzat bu tablonun sonuçlarıyla yaşıyorum.

Dış müdahaleden iç siyasetteki muhalefete

AB, yıllardır dezenformasyon, yabancı müdahalesi ve hibrit savaş gibi sözde tehditler etrafında bir güvenlik aygıtı inşa ediyor.

Bu yapının merkezinde ise büyük ölçüde “Rusya’nın enformasyon operasyonlarına” yanıt olarak geliştirilen “Foreign Information Manipulation and Interference” (Yabancı Bilgi Manipülasyonu ve Müdahalesi – FIMI) kavramı yer alıyor.

AB Dış İlişkiler Servisi, FIMI’yi siyasi süreçleri ve değerleri olumsuz etkileyebilecek “büyük ölçüde yasa dışı olmayan” faaliyetler olarak tanımlıyor.

Bu tanım, dışarıda bıraktığı alanla aslında çok şey anlatıyor. Avrupa değerlerinin manipüle edilip edilmediğine karar verme yetkisi hukuki değil, siyasi karar alıcılara bırakılıyor. Bu keyfi yargılar işletildiğinde siyasi eleştirinin ve gazeteciliğin akıbeti ne olacak?

Mayıs 2025’te AB, Rusya kaynaklı hibrit tehditlerle mücadele mekanizması kapsamında şahsıma ve medya kuruluşum “red.”e yaptırım uyguladı. İsnat edilen sözde suçum gazetecilik yapmaktı; özellikle de Almanya’daki Filistin ile dayanışma eylemlerini haberleştirmemdi. AB, bu yayınların Rusya’nın Avrupa’yı istikrarsızlaştırma çabalarına destek verdiğini öne sürdü.

Aleyhimdeki kanıtlar, “red.”in ve şahsi sosyal medya hesaplarımın yayımladığı somut olgulara dayalı paylaşımların ekran görüntülerinden ibaret. Bu paylaşımların büyük kısmı Almanya’nın iç ve dış politikasını aktarıyor veya eleştiriyor. Kanıt dosyasının tek bir sayfasında bile Rusya’nın adı dahi geçmiyor.

Hakkımda hiçbir cezai suçlama, yargılama veya mahkûmiyet kararı bulunmaksızın banka hesaplarım donduruldu, çalışma ve seyahat özgürlüğüm elimden alındı.

Bir de idari yaptırımlar meselesi var. AB, mahkemeye başvurma hakkı tanındığı için sürecin hukuka uygun ilerlediğini iddia edecektir; fakat bir yargıç dosyayı ele alana dek iş işten geçmiş oluyor. Kısıtlamaların kaldırılması için hedefteki kişinin yıllar süren, maliyetli ve siyasallaşmış hukuk mücadelelerine katlanması gerekirken geçim kaynakları kurutuluyor, banka hesapları bloke ediliyor ve hayatlar altüst ediliyor.

Burada sergilenen olağanüstü bir tahakkümdür: Herhangi bir suç kanıtlanmaksızın önce ceza kesiliyor, itiraz hakkı ise ancak sonradan tanınıyor.

Yaptırımı ihlal ettiğiniz takdirde adli kovuşturma ve hapis tehdidiyle karşılaşıyorsunuz; tek kusurunuz bebeğinize bez satın almak olsa bile, bu durum kuralların arkasından dolanmak sayılabiliyor.

Parlamentonun “İslamcı sızma” tasarısını oyladığı 8 Ekim günü, AB Konseyi adımın yer aldığı yaptırım rejimini Ekim 2027’ye kadar uzattı ve listeye alınma gerekçelerimi yineledi.

Yeni metin, “red.”in haberleştirdiği üniversite işgaline katılan eylemcileri “İsrail karşıtı vandallar” olarak nitelemeyi sürdürüyor. Konsey, sürenin uzatılmasını meşrulaştırmak için Parlamentonun eylül ayında hibrit tehditlere dair hazırladığı bir rapora atıfta bulundu. Kurumlardan biri gerekli siyasi zemini hazırlıyor, diğeri ise bu havadan yararlanıp benim gibi isimleri listelere ekliyor.

İçerideki düşman

İslamcı “nüfuz” hakkındaki karar tasarısı, bu mantığı daha da ileriye taşıyor. “Nüfuz”, yerleşik kurumlara sızarak onları içeriden dönüştürmeye çalışan siyasi grupları ifade ediyor.

Bu vakada Parlamento; İslamcı ağların Avrupa siyasetinde ağırlık kazanmak amacıyla yardım derneklerini, gençlik gruplarını, üniversiteleri ve sivil toplumun diğer unsurlarını kullandığını öne sürerek uyarıda bulunuyor. Fikir Paris’ten ithal edildi; zira metin, Fransa İçişleri Bakanlığının Mayıs 2025 tarihli raporuna dayanıyor. Söz konusu bakanlık, bir zamanlar Cezayir Müslümanlarını sömürge tebaası olarak yöneten kurumun ta kendisi.

Tehdit artık sadece Avrupa’nın iç işlerine karıştığı iddia edilen yabancı bir güçten kaynaklanmıyor. AB, namlusunu doğrudan içerideki düşmana çeviriyor.

Bu ifadenin tarihsel bir arka planı var. Margaret Thatcher, Temmuz 1984’te Muhafazakâr Partili arka sıra milletvekillerine seslenirken Britanya’nın Falkland Adaları’nda “dış düşmanla” savaştığını, şimdiyse “iç düşmanla” karşı karşıya olduğunu söylemişti. Kastedilenler grevdeki maden işçileriydi.

Tasarının, “İsrail nefreti” kavramını tanımlamaksızın radikalleşme belirtisi olarak ayrıştırması dikkat çekiyor. Metindeki kimi paragraflarda bunun devlete yönelik “meşru eleştirilere” engel teşkil etmediği kabul edilse de ikisi arasındaki sınırın nasıl ve kim tarafından çizileceğine dair hiçbir çerçeve sunulmuyor.

Bir hükümeti benimsememek ne zamandan beri aşırılık şüphesi sayılıyor? Yoksa Avrupalıların İsrail’i sevmek mecburiyetinde olduğunu mu varsayacağız? Burada gerçekte kimin çıkarlarına hizmet edildiği sorulabilir. Avrupa Komisyonunun verilerine göre AB, 2024 yılında 42,6 milyar avroluk ticaret hacmiyle İsrail’in en büyük ticari ortağı konumundaydı.

Bu ticaretin sonlandırılmasını veya bir silah ambargosu uygulanmasını talep etmek demokrasiye değil, Avrupa’nın ticari çıkarlarına yönelik bir tehdittir.

Başka kuruluşlarla iş birliği yapmak, belirli temasları sürdürmek ya da ayrımcılık karşıtı kampanyaları istismar ettiği öne sürülmek de artık şüphe gerekçesi haline gelebiliyor.

Tasarının sıraladığı uyarı işaretleri arasında “belirli ortaklıkların ısrarla kurulması”, “daha önce tespit edilmiş ağlara yakınlık” ve hatta “aktivist raporları hazırlamak” dahi yer alıyor.

Karar tasarısı; kurumlara erişimin ve finansman olanaklarının kısıtlanmasını, vize ve oturum izinlerinde daha sıkı denetimler yapılmasını, “nefret vaizi” diye nitelenen kişilerle irtibatlı akademisyenler de dahil olmak üzere bireylerin hareket alanının daraltılmasını talep ediyor.

Benzer bir süreci geçmişte de tecrübe ettik. 1972 yılında Almanya’daki “Radikaller Kararnamesi” çerçevesinde, kamu hizmetine başvuran yaklaşık 3,5 milyon kişi iç istihbarat servisi tarafından güvenlik soruşturmasından geçirildi. Komünistler ve diğer sol görüşlüler, işledikleri fiiller yüzünden değil, kimlikleri nedeniyle işten çıkarıldı ya da öğretmen, postacı veya makinist olarak göreve başlamaları engellendi.

Tasarı, Avrupa’nın hangi Müslümanları kabullenmeye razı olduğunu da ortaya koyuyor. Demokratik değerleri savunan ve “İslamcı baskılara” direnen “Müslüman temsilcilere” destek sözü veriliyor. Bir diğer deyişle “makbul Müslüman”, devletin onayından geçen Müslümandır.

Tasarının hukuken bağlayıcı olmaması vahametini azaltmıyor. Parlamento, meşru eylemlerin dahi bir güvenlik riski oluşturabileceği fikrini onaylayarak gelecekte yürürlüğe konabilecek kısıtlamaların zeminini hazırladı.

Demokrasi adına baskı

Gerek FIMI yaptırım rejimi gerekse “İslamcı nüfuz” hakkındaki karar tasarısı, demokrasinin savunulması ve Avrupa değerlerinin muhafazası kisvesi altında meşrulaştırılıyor. Ancak AB, tam da bu hak ve özgürlüklerin kullanılmasını giderek bir suç şüphesi haline getiriyor.

Bunların hiçbiri bir boşlukta yaşanmıyor. Komisyonun yalnızca “ReArm Europe” planıyla 800 milyar avroya varan kaynağı harekete geçirmeyi hedeflediği düşünülürse, Avrupa Soğuk Savaş’tan bu yana görülmemiş bir boyutta silahlanırken diğer yandan Gazze’nin yıkımında İsrail’in yanında duruyor.

Savaşa hazırlanan bir devletin iç cephede sükûnete ihtiyacı vardır. Başka coğrafyalardaki soykırıma itiraz edenler veya askeri harcamaların içerideki sosyal kesintilerle finanse edilmesine karşı çıkanlar, yabancı ajan ya da “beşinci kol” mensubu olarak yaftalanmak zorundadır.

Nelerin “İsrail nefreti” sayılacağı meçhuldür. Ayrımcılıkla mücadelenin ne zaman bir “araçsallaştırmaya” dönüştüğüne kim karar veriyor? AB dış politikasını eleştirmek ne vakit dış müdahale haline geliyor? Bir gazetecinin, bilim insanının ya da aktivistin güvenlik riski damgası yemesi için kaç temas yeterli görülüyor?

Halihazırda bu sonuçlarla yüzleşen bizler için bunlar soyut sorular değildir.

AB’nin otoriter yönelimi, dillerden düşürmediği liberal değerlerin sınırlarını da ifşa ediyor: İfade özgürlüğü ve siyasal katılım, sermayenin ve ona hizmet eden devletlerin menfaatlerine dokunmadığı müddetçe baş tacı ediliyor. Liberal demokrasilerin çekmecesinde grev gözlemcileri, komünistler ve sömürgeleştirilenler için her daim ikinci bir kural kitabı hazır bekler.

Dış müdahaleye karşı bir mücadele olarak başlatılan süreç, gittikçe ülke içindeki muhalefeti bastırmaya yöneliyor. Avrupa’da zaten en çok dışlanan ve taciz edilen kesimlerin başında gelen Müslümanlar ile İsrail’i eleştirenler ilk hedeftir.

Fakat son hedef onlar olmayacak. Sendikacılar, iklim aktivistleri ve savaş ekonomisinin karşısına dikilen herkes bu gidişatı dikkatle izlemelidir.

Avrupa’nın siyasi seçkinleri demokrasiyi savunma iddialarıyla birbirlerini kutlamayı sürdürürken, hasımlarını susturacak mekanizma herkesin gözü önünde adım adım inşa ediliyor.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Tarihçi Emmanuel Todd: Fransa’da asıl tehdit Rusya değil Macron yönetimidir

Yayınlanma

Sud Radio canlı yayınına konuk olan antropolog ve tarihçi Emmanuel Todd, Fransa’nın kaynaklarını gençlerden alıp yaşlılara aktaran katı bir gerontokrasi rejimine sürüklendiğini açıkladı. Bebek ölüm hızının binde 4,1 seviyesine fırladığı ülkede 65 yaş üzeri yaşam süresinin Avrupa zirvesine çıktığına işaret eden yazar, eğitim harcamalarındaki düşüşe dikkat çekti.

Fransa’da yayın yapan Sud Radio kanalında Périco Légasse ve Anissa’nın sunduğu tartışma programına konuk olan tarihçi, antropolog ve nüfusbilimci Emmanuel Todd, Gallimard Yayınevi tarafından basılan “Çözülme” adlı yeni incelemesini kamuoyuyla paylaştı.

Daha önce yayımlanan ve küresel çapta ses getiren “Batı’nın Yenilgisi” isimli eserinden yola çıktığını hatırlatan Todd, yeni kitabında modern toplumların içten içe parçalanma süreçlerini mercek altına aldığını dile getirdi.

Çalışmasının özellikle Fransa’ya ayırdığı ve “Nihai Çöküş” başlığını taşıyan bölümüne dikkat çeken Todd, beş yıllık cumhurbaşkanlığı döneminin ağır bir toplumsal bunalımla noktalandığını belirtti.

Batı dünyasında gözlenen çözülmenin her ülkede farklı bir milli karakter sergilediğini vurgulayan Todd, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri örneklerinin ardından Fransız toplumunun kendine özgü kırılganlıklarını tahlil ettiğini söyledi.

Fransız toplumunun Amerikan yapısına benzediğini ancak onun kadar kudretli olmadığını kaydeden Todd, bireycilik ve çekirdek aile temeline dayanan bu düzenin Japonya’daki dayanıklılıktan veya Almanya’daki disiplinli katılıktan yoksun olduğunu ifade etti.

Yaklaşan Rusya zaferinden ziyade bu sürecin Batı dünyasında tetiklediği çürüme dalgasıyla ilgilendiğini anlatan düşünür, Fransa’daki krizin son derece hızlı ve yıkıcı bir ivme kazandığını kaydetti.

“Fransa, Avrupa’nın en gerontokratik ülkesidir”

Fransa’da sokakları ateşe veren gösterileri, yağma olaylarını ve tırmanan şiddeti önceden kaleme aldığı satırlarla karşılaştırdığını belirten Todd, metnin merkezinde kuşaklararası çatışma olgusunun yer aldığını açıkladı.

Ülkedeki kaynak dağılımının artık genç nesiller aleyhine ve yaşlılar lehine bozulduğunu vurgulayan yazar, iki temel demografik verinin yaklaşan fırtınayı açıkça haber verdiğini söyledi.

Fransa Ulusal Demografik Çalışmalar Enstitüsü bünyesinde hazırlanan kapsamlı raporu titizlikle incelediğini aktaran antropolog, Fransa’nın Avrupa kıtasında bebek ölüm hızı yükselen yegane ülke konumuna gerilediğini duyurdu.

Buna karşılık 65 yaşındaki nüfusun beklenen yaşam süresi bakımından Fransa’nın Avrupa’da zirveye yerleştiğini vurgulayan Todd, “Karşımızda genç çiftlerin en çok ezildiği, yaşlıların ise en fazla gözetildiği tuhaf bir tablo var.” dedi.

Todd, “Elde ettiğim bulgular beni Fransa’nın Avrupa’daki en katı yaşlılar egemenliğine, yani gerontokrasiye teslim olduğu sonucuna ulaştırdı.” ifadelerini kullandı.

Uzun yıllar boyunca ülkedeki yüksek doğum oranlarına güvenerek Fransa’nın yaşlanma tuzağına düşmeyeceğini düşündüğünü itiraf eden araştırmacı, İtalya ve Almanya gibi yaşlı nüfusu kalabalık ülkelerden çok daha vahim bir yaşlı egemenliğiyle karşılaştıklarını kaydetti.

Fransa’da ekonomik dengesizliğin doğrudan nüfus dinamiklerini vurduğunu söyleyen yazar, 74 yaşında bir aydın olarak kendi kuşağına hakaret etme niyeti taşımadığını ancak gerçekleri gizleyemeyeceğini belirtti.

İtalya ve Almanya gibi geçmişinde faşizm veya nasyonal sosyalizm tecrübesi barındıran ülkelerin aksine Fransa’nın güçlü bir temsil geleneğine sahip olduğunu hatırlatan Todd, bu durumun paradoksal bir açmaz yarattığına dikkat çekti.

Fransız siyasetinde doğrudan sandığa yansıyan genel oy hakkının yaşlıların elinde mutlak bir iktidar aracına dönüştüğünü kaydeden düşünür, bu tablonun fiili bir yaşlılar diktatörlüğü doğurduğunu vurguladı ana fikrinde birleşti.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyaseten yaşlı kuşağın temsilcisi olduğunu vurgulayan yazar, “En genç cumhurbaşkanını iş başına getirdik ancak tarihin en yaşlı ve en tutucu politikalarını uyguluyor.” değerlendirmesinde bulundu.

Fransa’da medyan yaşın 41,5 olduğunu, çalışan faal nüfus ile seçmen kitlesi birleştiğinde gerçek seçmen medyan yaşının 53 ila 54 seviyesine fırladığını hatırlatan Todd, seçmenlerin yarısının 53 yaşın üzerinde yer aldığını aktardı.

Todd, “Seçmen kitlesinin yarısı 53 yaşını aşmış durumda ve tek hedefleri çok kısa bir süre sonra, yani 62 yaşında emekliliğe ayrılabilmek.” dedi.

Siyaset mekanizmasının bütün mesaisini emeklilik yaşı tartışmalarına hasretmesinin arkasında yatan gerçek nedenin bu demografik çıkar örtüşmesi olduğunu kaydeden araştırmacı, klasik liberal demokrasiye yürekten bağlı bir düşünür olarak sarsıcı bir tespiti paylaştı.

“Genel oy hakkı ilk kez toplumun geleceğini tüketiyor”

Genel oy mekanizmasının tarihte ilk kez toplumun geleceğini inşa etmek yerine tükenişe sürükleyen bir vasıtaya dönüştüğünü anlatan yazar, bu tablonun demokratik sistemin temellerini sarstığını belirtti.

Todd, “Eğer genel oy hakkı toplumun sınırlı kaynaklarını yeni gelen nesiller yerine dünyadan ayrılmak üzere olan kuşaklara aktarıyorsa, o toplumun hayatta kalması imkansızdır.” uyarısını yaptı.

Milli gelirden eğitime ayrılan payın 2000 yılından 2025 yılına uzanan süreçte yüzde 7,3 seviyesinden yüzde 6,7 düzeyine indiğini gösteren verileri paylaşan araştırmacı, buna karşılık emeklilik harcamalarının yüzde 11,6 seviyesinden yüzde 14,1 seviyesine sıçradığını hatırlattı.

Eğitim kurumlarındaki kadro tasfiyeleri ve lise seviyesindeki çöküşle başlayan sürecin son derece dramatik boyutlara ulaştığını söyleyen düşünür, soğuk ve nesnel gözlemlerinin insanları ürkütmesinden endişe duyduğunu dile getirdi.

Sokak eylemlerinde dükkanları yerle bir edilen küçük esnafın mağduriyetini görmezden gelmediğini ve kamu düzeninin korunmasını şart gördüğünü belirten tarihçi, meselenin genç kuşakların gözünden de okunması gerektiğini bildirdi.

Milyonlarca gencin meydanları doldursa dahi sesini siyasi mercilere duyuramadığını vurgulayan yazar, seçim hesapları yapan yöneticilerin yalnızca yaşlı seçmen blokunu memnun etmeye odaklandığını söyledi.

Todd, “Genel oy hakkı esasen toplumsal şiddeti önlemek ve talepleri barışçıl pazarlıklara dönüştürmek amacıyla tasarlanmıştı ancak bu kanal tamamen tıkandı.” dedi.

Barışçıl gösterilerin demokrasinin vazgeçilmez bir parçası olduğunu hatırlatan düşünür, talepleri görmezden gelinen ve sadece göstermelik komisyonlarla oyalanan gençlerin çaresizlik içinde kaldığını ifade etti.

Siyaset kurumunun göstericileri uslu çocuklar, siyasi provokatörler ve yağmacılar şeklinde üç yapay kategoriye ayırdığını söyleyen Todd, barışçıl gençlerin de öfkeli isyancılara tamamen sırt çevirmediğini aktardı.

Gençlerin seslerini hiçbir şekilde duyuramadıklarını çok iyi bildiklerini kaydeden düşünür, şiddet içeren eylemlerin yaşlıların dikkatini gençliğin sefaletine çekme işlevi gördüğünü ve gençlerin bu duruma içten içe sempatiyle baktığını kaydetti.

Güvenlik eksenli tartışmaların hiçbir yere varamayacağını vurgulayan yazar, toplumun kaynakları neslin devamını sağlayacak genç nüfusa kaydırılmadığı müddetçe nihai çöküşün sadece erteleneceğini belirtti.

Yapıcı çözümler üretmeyip yalnızca felaket tablosu çizdiği yönündeki eleştirileri yanıtlayan Todd, son dönemde üretken yapay zeka araçlarıyla kendi fikirleri üzerine uzun sohbetler yürüttüğünü anlattı.

Yapay zeka sisteminin kendisini bir felaket habercisi gibi tanımlamasını tebessümle karşıladığını belirten yazar, “Tarih yazarken tıpkı bir adli tıp uzmanı gibi hareket ediyor, ölümün nerede ve hangi sebeplerle gerçekleştiğini belgeliyorum.” ifadelerini kullandı.

“Doğumhanelerin kapatılması bebek ölümlerini tetikliyor”

Fransa’daki bebek ölüm hızı verilerinin tüyler ürpertici bir gerçekliğe işaret ettiğini söyleyen programcı Périco Légasse, ülkenin 1996 ile 2000 yılları arasında Avrupa Birliği genelinde en düşük ölüm hızına sahip üçüncü ülke olduğunu hatırlattı.

Resmi verilerin 2024 yılında Fransa’yı 27 Avrupa Birliği üyesi arasında 21’inci sıraya kadar düşürdüğünü bildiren Légasse, 2011 yılında binde 3,5 olan ölüm oranının 2024 yılında binde 4,1 seviyesine tırmandığını aktardı.

Avrupa Birliği ortalamasının binde 3,5 olduğu bir dönemde İtalya’nın binde 2,5 ve İsveç’in binde 2,0 seviyesinde bulunduğunu belirten Légasse, Fransa’daki bebek ölüm riskinin İsveç’in iki katını aştığını kaydetti.

Ülkede her yıl yaklaşık 2 bin 550 bebeğin bir yaşına basamadan yaşamını yitirdiğini vurgulayan Légasse, sağlık altyapısındaki tasfiyelerin bu tabloda belirleyici rol oynadığını kaydetti.

Fransa’da 1975 yılında bin 369 olan doğumhane sayısının 2024 itibarıyla 428’e kadar gerilediğini ve sağlık merkezlerinin üçte ikisinden fazlasının kapatıldığını hatırlatan Légasse, son on yılda 88 doğumhanenin kapısına kilit vurulduğunu aktardı.

Konuyu ileri tıp alanında çalışan kadın doğum uzmanı hekim arkadaşı Bernard ile enine boyuna tartıştığını açıklayan Emmanuel Todd, küçük ölçekli doğumhanelerin tasfiyesinin büyük tıp merkezlerinde yığılmalara yol açtığını söyledi.

Hiçbir komplikasyon riski taşımayan sıradan doğumların dahi büyük merkezlerdeki uzman ekiplere yönlendirildiğini anlatan yazar, ileri ihtisas kadrolarının bu yoğunluk altında ezildiğini ve nitelikli bakım veremez hale geldiğini aktardı.

Sağlık krizinin siyasi tercihlerle doğrudan örtüştüğünü dile getiren düşünür, daha önce yayımladığı “Yirmi Birinci Yüzyılda Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” adlı kitabında bebek ölüm haritaları çıkardığını hatırlattı.

Bebek ölümlerinin en yoğun yaşandığı kuzeydoğu bölgelerinin aşırı sağcı Ulusal Birlik partisinin en yüksek oy aldığı yoksul havzalara denk geldiğini vurgulayan yazar, bu coğrafi fay hattının artık batı ve güney bölgelerine doğru yayıldığını belirtti.

Milli geliri ölçen ekonomik büyüme verilerinin siyasetçiler tarafından kolaylıkla manipüle edilebileceğini söyleyen düşünür, Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verilerinin hayat pahalılığını ölçmede yetersiz kaldığını açıkladı.

İstatistik kurumunun gençleri boğan konut maliyetlerini hesaplamalara dahil etmekten ısrarla kaçındığını kaydeden araştırmacı, demografik verilerin ekonomik verilere kıyasla tartışmasız ve acımasız bir kesinlik taşıdığını vurguladı.

Todd, “1976 yılında Sovyetler Birliği’nin çökeceğini haber verirken bebek ölümlerindeki artışı temel almıştım çünkü Moskova yönetimi ekonomik verileri tahrif etse de ölüm rakamlarını gizleyememiş ve 1974’te yayınları durdurmak zorunda kalmıştı.” hatırlatmasında bulundu.

Fransa’da 65 yaş üzeri nüfusun toplam nüfus içindeki payının 2026 itibarıyla yüzde 22,2 seviyesine çıktığını ve 20 yaş altı genç nüfusla eşitlendiğini hatırlatan araştırmacı, yoksulluk verilerindeki uçuruma parmak bastı.

Ülkede çocukların yüzde 22,4’ünün resmi yoksulluk sınırının altında yaşadığını, emeklilerde ise bu oranın yalnızca yüzde 10,4 olduğunu açıklayan düşünür, çocukların emeklilere kıyasla iki kat daha fazla sefaletle boğuştuğunu kaydetti.

“Gençlik artık geleceğin ezilen yeni proletaryasıdır”

Doğurganlık oranının kadın başına iki çocuk seviyesinden 1,6 seviyesine kadar gerilediğini belirten yazar, konut yetersizliği ve ekonomik darlıkların gençleri çocuk sahibi olmaktan alıkoyduğunu ifade etti.

Meseleyi sadece maddi sebeplere bağlamanın eksik kalacağını dile getiren düşünür, toplumun dini inançların sıfır noktasına ulaştığı, kitlesel narsisizm ve kişisel gelişim saplantısının öne çıktığı bencil bir evreye girdiğini belirtti.

Doğu Asya ve Çin örneklerinde gözlendiği gibi aşırı iktisadi kaygıların ve kapitalist değerlerin bizzat aile kurma iradesini ezdiğini söyleyen antropolog, bu vaziyetin derin bir ahlaki buhrana işaret ettiğini söyledi.

Kendisinin Marksist düşünce geleneğine ve tarihsel maddecilik anlayışına bağlı olduğunu anlatan yazar, 1939 yılındaki Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı sonrası Komünist Parti’den ayrılan ve 1940’ta Dunkerque kuşatmasında can veren dedesi Paul Nizan ile babası Olivier Todd’un entelektüel mirasını taşıdığını hatırlattı.

Karl Marx’ın hırçın kişiliğine karşılık Friedrich Engels’in insancıl ve cömert tabiatını daha yakın bulduğunu belirten düşünür, çalışma odasında Sovyet döneminden kalma bir Engels portresi bulundurduğunu söyledi.

Büyük oğlunun kendisine Engels ile baş başa verip kendini Marx zannettiği yönünde şakalar yaptığını tebessümle aktaran Todd, kuşaklararası mücadeleyi klasik sınıf çatışmasından ayrı görmediğini açıkladı.

Todd, “Bugün ağır baskı altında ezilen, yüksek eğitimli olmasına rağmen giderek yoksullaşan genç kuşak, geleceğin ezilen yeni proletaryasını oluşturuyor.” tespitinde bulundu.

Toplumdaki yaşlı kesimlerin eski egemen sınıfların mirasını tükettiğini söyleyen düşünür, gençlik ile yaşlılık arasındaki çelişkinin özünde somut bir sınıfsal hesaplaşma barındırdığını vurguladı.

Emeklilerin modern Fransa’da adeta yeni bir soylular zümresi, imtiyazlı bir aristokrasi haline geldiğini belirten düşünür, bu tablonun kötü niyetli komploların değil, tıp alanındaki başarıların plansız bir yan ürünü olduğunu açıkladı.

Kalp ve damar cerrahisindeki gelişmeler sayesinde ortalama yaşam süresinin 83 yıla çıktığını hatırlatan Todd, bu kazanımın toplumsal dinamiklerle harmanlandığında gençlerin önünü tıkayan otoriter bir yapı ürettiğini aktardı.

Todd, “Tıp alanındaki devrim son derece olumlu bir gelişmeydi ancak arkasında öngörülemeyen devasa bir toplumsal kriz bıraktı ve sistemin tıkanmasına yol açtı.” değerlendirmesini paylaştı.

“Gençlerin yaşlılara baktığı bir toplum ayakta kalamaz”

Programa Bretanya bölgesindeki Pontivy kasabasından telefonla katılan Michel isimli dinleyici, Todd ile aynı yaş grubunda yer aldığını ve analizleri bütünüyle onayladığını belirtti.

Yaklaşık yirmi yıl önce ailelerin kendi yaşlılarına bakamaz hale gelmesiyle birlikte bakım hizmetlerinin devlet kurumlarına ve özel merkezlere devredildiğini anlatan Michel, 2026 yılı itibarıyla bütçe olanaklarının tamamen kuruduğunu dile getirdi ve çaresizliğini ifade etti.

Barışçıl sokak yürüyüşlerinin eller cepte yapılan etkisiz gezintilere dönüştüğünü savunan dinleyici, sokakları ateşe veren gençlerin şiddetini onaylamasa da kurulu düzenin başka türlü sarsılmadığına işaret etti.

Dinleyicinin tespitlerine kendi tanıklığıyla destek veren Emmanuel Todd, Bretanya’ya seyahat ederken trende karşılaştığı genç bir Fransız çift ile girdiği diyaloğu dinleyicilerle paylaştı.

Lorient kentine doğru giden ve biri hemşire, diğeri fizyoterapist olan genç karı kocanın aslen o bölgeden olmadıklarını anlatan yazar, çiftin yalnızca emekli bakım sektöründe iş bulabilmek için oraya yerleştiğini aktardı.

Todd, “Gençlerin hayat planlarını yalnızca kıyı şeritlerine yerleşmiş varlıklı yaşlı emeklilerin bakımını üstlenmek üzerine kurduğu bir toplum asla sağlıklı kalamaz.” uyarısını yaptı.

Fransa’nın geleneksel Katolik batı kesiminin yaşlı bakımını kutsal bir vazife sayan kadim ahlaki yapısını yitirdiğini söyleyen araştırmacı, dinin toplumsal evrimini üç aşamalı bir şemayla izah etti.

İlk safhada halkın kiliseye düzenli gittiği aktif inanç döneminin yaşandığını belirten yazar, ikinci safhada ayinlere gidilmese de ahlaki disiplinin korunduğu zombi din döneminin hüküm sürdüğünü kaydetti.

Bugün gelinen üçüncü safhanın ise dini değerlerin ve fedakarlık reflekslerinin tamamen sıfırlandığı mutlak inançsızlık evresi olduğunu vurgulayan Todd, dayanışma kültürünün temelden çöktüğünü ifade etti.

“Fransa için varoluşsal tehdit Rusya değil, Emmanuel Macron’dur”

Programın ikinci saatinde Fransa’nın dış politika tercihlerini ve Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un söylemlerini masaya yatıran Périco Légasse, Elysee Sarayı’nın Rusya’yı varoluşsal bir tehdit olarak nitelediğini hatırlattı.

Todd, Légasse’ın hatırlatması üzerine, “Fransa için gerçek varoluşsal tehdit sınırların ötesinde değil bizzat kendi içimizdedir ve hatta bu tehdidin bizatihi kendisi Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’dur.” çıkışını yaptı.

Avrupa genelinde ve özellikle Fransa’da kök salan Rusya düşmanlığının psikolojik bir saptırma mekanizmasından ibaret olduğunu belirten yazar, Moskova’nın Batı Avrupa’yı işgal edecek ne bir niyeti ne de askeri kapasitesi bulunduğunu söyledi.

Fransız Genelkurmay Başkanı Mandon’un gençleri cepheye çağıran beyanatlarını ve savaş hazırlığı naralarını saçmalık olarak nitelendiren düşünür, yönetici seçkinlerin iç politikadaki muazzam iflaslarını gizlemek için dış düşman kurguladıklarını bildirdi.

Todd, “Fransız ve Avrupalı yönetici elitler kendi iç meselelerindeki mutlak başarısızlık yüzünden ağır bir umutsuzluk girdabına yakalandı ve bu yüzden durmaksızın Ukrayna krizini öne çıkarıyorlar.” dedi.

Donald Trump’ın varlığının dahi Avrupa elitlerine iç çöküşü konuşmaktan kaçınmak için elverişli bir bahane sunduğunu anlatan analist, temel meselelerden kaçmanın faturasının ağır olacağını kaydetti.

Ukrayna’daki çatışmaların Batı dünyası için sert bir uyanış niteliği taşıdığını belirten yazar, Batı sanayisinin Rusya’yı durdurmaya yetecek mühimmatı ve silahı üretemediğinin açıkça ortaya çıktığını hatırlattı.

Fransa’nın içinde patlak veren krizin de benzer bir uyanış şoku yaratacağını vurgulayan düşünür, hayali dış tehditlerin arkasına sığınarak gençliğin geleceğinin karartılamayacağını ve kaynakların derhal üretime yönlendirilmesi gerektiğini bildirdi.

Yükseköğretime geçişte kullanılan merkezi yerleştirme sistemi Parcoursup mekanizmasını sert sözlerle eleştiren Todd, bu yapının fırsat eşitliğini yok eden totaliter bir canavar olduğunu vurguladı.

Diplomaların değersizleştiğini ve akademik kalitenin hızla irtifa kaybettiğini kaydeden düşünür, nüfusun yarısını hiçbir üretken karşılığı olmayan üniversite programlarına yığmanın milli bir felaket olduğunu ifade etti.

Merkezi yerleştirme platformunun derhal yürürlükten kaldırılması gerektiğini savunan araştırmacı, eğitim sisteminin mühendislik, teknik zanaatlar ve doğrudan sınai üretim temelinde baştan aşağı yeniden yapılandırılmasının zorunlu olduğunu söyledi.

“Tüketim toplumu Fransız işçisini uluslararası sömürücüye çevirdi”

Fransa’daki eski Troçkist hareketlerin halka yönelik derin bir kibir barındırdığını söyleyen düşünür, 1968 olaylarından bu yana söz konusu siyasi çevrelerin emekçi sınıfları küçümsediğini bizzat müşahede ettiğini hatırlattı.

Mevcut siyasi arenada işçi sınıfının yüzde 50 oranında aşırı sağcı Ulusal Birlik partisine yöneldiğini, buna karşılık yüksek eğitimli şehirli sınıfların sol partileri tercih ettiğini belirten yazar, derin bir kutuplaşmanın yaşandığını kaydetti.

Boyun Eğmeyen Fransa lideri Jean-Luc Mélenchon ile aynı yaşta bulunduğunu anımsatan yazar, bütçe dengesini sağlamak adına hem kendisinin hem de Mélenchon’un oy kullanma hakkının elinden alınması gerektiği esprisini yaptı.

Gerek meclis kürsüsünde gerekse meydanlarda sergilenen aşırı gerilim ve sert polemiklerin ardında somut bir çaresizlik yattığını bildiren analist, hiçbir partinin ülkeyi düzlüğe çıkaracak ekonomik programa sahip olmadığını aktardı.

Todd, “Bugün uygulanan demokrasi üretim dünyasında doğmuştu; oysa savaş sonrası refah devletini inşa eden güç bizzat Fransız işçisinin kendi elleriyle gerçekleştirdiği milli üretimdi.” dedi.

Üretimin 1970’li yıllardan itibaren sınır dışına kaçırıldığını ve geriye yalnızca asalak bir tüketim toplumunun kaldığını kaydeden iktisat tarihçisi, küreselleşmenin yarattığı ahlaki aşınmaya dikkat çekti.

Çin’de veya Bangladeş’te çocuk işçilerin ürettiği ucuz ürünleri ve hazır yiyecekleri tüketen Fransız alt sınıflarının da bu adaletsiz küresel çarka ortak olduğunu vurgulayan düşünür, sarsıcı bir tahlilde bulundu.

Todd, “Uluslararası ölçekte bakıldığında mevcut Fransız emekçi sınıfları dahi ülke dışından çekilen artı-değerle geçinen küresel birer avcıya, asalağa dönüşmüş durumdadır.” ifadelerini kullandı.

Aşırı sağ seçmenler ile radikal sol seçmenlerin bu küresel sömürü mekanizmasından beslenme noktasında birbirinden farksız olduğunu belirten yazar, popülist dalgaların temelinde bu üretimsizlik krizinin yattığını kaydetti.

Programa Villeneuve-sur-Lot bölgesinden bağlanan Hakim isimli dinleyici, 18 ile 24 yaş aralığındaki genç nüfusun Jean-Luc Mélenchon’a duyduğu coşkulu desteğin ardındaki toplumsal dinamikleri sordu.

Gençlerin Mélenchon etrafında toplanmasını son derece kıymetli bulduğunu söyleyen Emmanuel Todd, genç kuşağın ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslamofobiye karşı sergilediği net duruşu umut verici olarak nitelendirdi.

Todd, “Gençliğin bu ilkeli karşı duruşu, mevcut çürümüş sistem çöktüğünde Fransa’nın ırkçı bir bataklığa yuvarlanmayacağını ve kendi içinde bir çıkış yolu bulacağını ispatlıyor.” değerlendirmesinde bulundu.

Mélenchon’a oy veren genç seçmen kitlesini asla eleştirmediğini belirten düşünür, kendi aile çevresinde de çok sayıda gencin Boyun Eğmeyen Fransa hareketini desteklediğini dile getirdi.

Mélenchon’un halkı tanımlarken takındığı buyurgan dili ve kitleleri lümpen bir kalabalık gibi gören yaklaşımını kabul edilemez bulduğunu söyleyen Todd, geçmişteki Komünist Parti geleneğinde köylüye, işçiye ve aydına eşit saygı gösterildiğini anlattı.

Eski sol hareketlerin burjuva kültürünü toplumun en alt kesimlerine ulaştırarak herkesi yukarı çekmeyi hedeflediğini hatırlatan yazar, modern solun milli egemenlik ve bağımsızlık hedeflerini terk ettiğini vurguladı.

Fransa’nın kaderinin üretimi yeniden ülke topraklarına çekmekten ve genç kuşaklara hak ettikleri kaynakları teslim etmekten geçtiğini belirten Todd, sözlerini bu zorlu dönüşümün ertelenemeyeceği uyarısıyla noktaladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD’ye “gözünü Türk dünyasına dikme” çağrısı

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makalenin yazarına aşağıda kısaca değineceğiz; fakat makaleyi Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) toplantısı için araması ve ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın Türk dünyasından sitayişle bahsettiği tweetiyle birlikte okumanın faydalı olduğunu hatırlatalım. Yazar Luke Coffey, şu anda Hudson Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olsa da üç yıl boyunca Trump’ın ikinci başkanlık döneminin programını kaleme alan Heritage Vakfı’nda çalışmış, ayrıca eski Birleşik Krallık Savunma Bakanı Liam Fox’un özel danışmanı olarak görev yapmıştı. Dolayısıyla Coffey’in “Türkofil” bir ABD’li olarak önerileri ciddiye alınmalı. Barrack’ın açıklamasına geri dönersek, mütemadiyen Hazar’dan Akdeniz’e uzanan bölgeyi birleşik bir entite olarak düşündüğünü gizlemeyen bu ABD’li diplomat, “Türk i devletler” hattını Avrupa, Asya ve Orta Doğu’nun “menteşesi” olarak tanımlıyor.


ABD “Türki Yüzyıl”a neden dikkat etmeli?

Luke Coffey
National Interest
29 Ekim 2026

Orta Asya’da daha birleşik bir Türk dünyası, ABD’nin Rusya, Çin ve İran ile rekabetini güçlendirecektir.

30 Ekim’de, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) liderleri, 13. zirve için Ankara’da bir araya gelecek. “Türk Yüzyılı: Dil, Düşünce ve Eylemde Birlik” teması altında düzenlenecek toplantı, ticaret, ulaşım bağlantıları, dijital dönüşüm, kültür ve siyaset alanlarında işbirliğinin genişletilmesine odaklanacak. Liderler ayrıca, örgütü yeni bir döneme taşıyacak yeni bir genel sekreter seçecekler.

TDT, Avrasya’daki Türkçe konuşan ülkeler arasında işbirliğinin ana platformu olarak hizmet veren bir hükümetlerarası kuruluştur. O dönem Kazakistan Cumhurbaşkanı olan Nursultan Nazarbayev, bu fikri ilk olarak 2006 yılında ortaya attı. Üç yıl sonra Türk Konseyi kuruldu ve 2021’de Türk Devletleri Teşkilatı haline geldi. Bugün örgütün beş üyesi —Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Özbekistan— ve üç gözlemcisi bulunuyor: Türkmenistan, Macaristan ve fiilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.

Türk Devletleri Teşkilatı üye devletleri ve gözlemcileri birlikte yaklaşık 180 milyon insanı ve toplamda 2,4 trilyon doları aşan bir GSYİH’yi temsil ediyor. Bu rakamlar bir araya getirildiğinde, Türk Devletleri Teşkilatı dünyadaki en büyük 11. ekonomi konumuna geliyor. Bu ülkeler aynı zamanda doğal kaynaklar ve kritik mineraller açısından da zengindir; küresel uranyum üretiminin yüzde 45’inden fazlasını (büyük ölçüde Kazakistan’da) karşılıyorlar. Bir blok olarak değerlendirildiğinde, Türk Devletleri Teşkilatı dünyanın üçüncü en büyük enerji tedarikçisi konumunda.

Artan rolü ve önemine rağmen, Washington Türk Devletleri Teşkilatı’na pek ilgi göstermiyor. Bu durumun değişmesi gerekiyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve Orta Asya ile Güney Kafkasya’da bağımsızlığın yeniden kazanılmasından bu yana, bu ülkeler Sovyet yetkililer tarafından bastırılan ya da Rus etkisine tabi kılınan Türk kimliği, dili ve kültürünün unsurlarını yeniden keşfettiler.

Türkiye’nin artan jeopolitik hedefleriyle birleşen bu yenilenen kimlik bilinci, 21. yüzyılda Türk işbirliğinin yükseliş eğilimine girmesine katkıda bulundu. Sonuç olarak, Türk dünyasındaki ülkeler son yıllarda işbirliğini derinleştirdiler; özellikle ulaşım ve gümrük prosedürlerinin basitleştirilmesi, ortak bir Türk alfabesinin benimsenmesi gibi ortak kültürel girişimlerin sürdürülmesi ve hatta daha yakın güvenlik işbirliğinin değerlendirilmesi alanlarında ilerleme kaydedildi.

Amerika Birleşik Devletleri için bu durum önemlidir, çünkü TDT, kasıtlı olsun ya da olmasın, giderek daha rekabetçi ve çok kutuplu hale gelen Avrasya’da fiili bir kutup haline geliyor. TDT ve daha geniş Türk dünyasının liderleri bunu kamuoyuna asla itiraf etmese de, daha güçlü ve daha bağımsız bir Türk kutbu, Avrasya genelinde Rusya, Çin ve İran’ın etkisini dengelemeye yardımcı olabilir. Dolayısıyla ABD için TDT ile ilişkiler kurmak, bölgedeki ülkelerle mevcut ikili ilişkilerini tamamlayacak ve aynı zamanda tek bir gücün Avrasya kıtasına hakim olmasını önleme yönündeki daha geniş jeopolitik hedefi destekleyecektir.

Amerika Birleşik Devletleri, Türk dünyasıyla ilişki kurmak için elverişli bir konumda. Türkiye, NATO’nun bir müttefiki ve Trump yönetimi, birçoğu TDT’ye de üye olan Orta Asya ülkeleriyle bağlarını genişletiyor. Bölgesel dengenin sağlanmasına yardımcı olabilecek bir örgütle ilişki kurmamak, kaçırılmış bir fırsat anlamına gelir.

Önümüzdeki on yıllarda Avrasya genelinde bir “Türk yüzyılı” yaşanmaya başlayabilir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa entegrasyonunu açıklamak için sıklıkla başvurulan iki sosyal bilim teorisi, bunun nedenini anlamak için yararlı bir bakış açısı sunuyor.

Neofonksiyonalizm, bir alandaki işbirliğinin diğer alanlara da yayılabileceğini, böylece işbirliğini derinleştirip nihayetinde entegrasyona yol açabileceğini savunur. Öte yandan, yapılandırmacılık, ortak bir kimliğin siyasi davranışları nasıl şekillendirebileceğini açıklamaya yardımcı olur. TDT içinde her iki dinamik de açıkça görülüyor: Ticaret ve bağlantılılık alanındaki işbirliği, ortak kültürel ve dilsel kimliği güçlendirme çabalarıyla birlikte artıyor.

Washington, TDT ile hızlı ve kolay diplomatik başarılar elde edebilir. Örneğin, TDT yeni genel sekreterini açıkladığında, Trump yönetimi hiç vakit kaybetmeden bu kişiyi Washington’a davet ederek Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşmesini sağlamalıdır. Bu, TDT’nin artan etkisini takdir eden basit ama önemli bir sembolik jest olacaktır.

ABD ayrıca, ortak çıkarları ve gelecekteki işbirliği fırsatlarını belirlemek üzere TDT ile yetkililer düzeyinde bir çalışma grubu kurabilir. Trump yönetimi için halihazırda önem arz eden ticaret, enerji ve bağlantılılık konularına özel önem verilmeli.

Ayrıca, üst düzey ABD yetkilileri İstanbul’dan geçerken, TDT genel merkezini ziyaret etmek için birkaç saat ayırmalı. Bu tür bir temas çok az çaba gerektirse de, daha yakın kurumsal bağlar, karşılıklı güven ve kişisel ilişkiler kurulmasında büyük katkı sağlayabilir.

TDT, ABD’nin dahil olup olmadığına bakılmaksızın ivme kazanıyor. Washington’un TDT ile ilişki kurmaya başlamak için ayrıntılı bir yeni stratejiye ihtiyacı yok. Tek yapması gereken, bu eğilimi fark etmek, inisiyatif almak ve biraz diplomatik yaratıcılık sergilemek.

Fırsat ortada. Amerikalı politika yapıcılar bu fırsatı değerlendirmeli.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English