Bizi Takip Edin

Diplomasi

Gazze sonrası İsrail-Çin ilişkileri nasıl şekillenecek?

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız çalışma, Çin’in Gazze savaşı nedeniyle İsrail’e karşı sert tutumunun altında yatan sebeplere ve İsrail-Çin ilişkilerinin geçmişten günümüze nasıl şekillendiği ile Gazze savaşı sonrası ne yöne doğru evirilebileceğine odaklanıyor:

***

Pekin’in Gazze Savaşı Konusundaki Tutumu Çin-İsrail İlişkilerinin Geleceğini Nasıl Etkileyecek

Çin Araştırma Birimi

Çin, Gazze’deki savaşın başlangıcından bu yana İsrail’i daha önce görülmemiş bir şekilde eleştirdi. Özellikle Amerika’nın Tel Aviv’e Çin yatırımları üzerindeki kontrolünü artırması ve Pekin’le askeri teknoloji ve diğer ileri teknoloji alanlarındaki işbirliğini azaltması yönünde baskı yaptığı düşünüldüğünde bu tırmanışın iki ülke arasındaki ilişkilere uzun vadeli yansımaları olacak.

İdeolojiden pragmatizme

Gazze Savaşı’nın ardından Çin’in İsrail’e yönelik tutumunu ele almadan önce, Çin’in Filistin-İsrail çatışmasıyla olan ilişkisini tarihsel bağlamına oturtmamız gerekiyor. Bu ilişki üç ana aşamadan geçti: Bunlardan ilki Mao Zedong’un 1950’ler ve 1960’lardan 1970’lerin ortalarına kadar Komünist Parti liderliği yaptığı dönem. Bu aşama, bölgedeki Batı emperyalizmine düşman hareketleri ve rejimleri desteklemek ve kurulduğu 1964 yılından bu yana Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) askeri ve mali yardım sağlamak üzerine kurulu ideolojik bir dış politikaya tanıklık etti. Bu dönemde Pekin ayrıca İsrail ile resmi diplomatik ilişki kurmayı reddetti ve pan-Arap hareketinin liderleriyle aynı çizgide olmayı tercih etti.

1980’lerde Deng Xiaoping, ekonomik kalkınmayı geliştirmeye ve bu hedefe ulaşmak için dış politikayı kullanmaya odaklanan bir politika benimsedi. Bu değişim Çin’in İsrail ile olan ilişkilerine de yansıdı, teknolojik ve tarımsal ürün ticareti arttı. Buna karşılık Çin’in Filistinlilerle ilişkileri, Çin liderliğinin Filistinlilerin silahlı direnişini desteklemekten uzaklaşarak siyasi çözümü tercih etmesi ve Sovyetler Birliği’nin etkisini zayıflatmak için 1979’da Mısır-İsrail barış anlaşmasını desteklemesi nedeniyle geriledi. Dahası Pekin, Filistinlilerin Sovyetler Birliği’ne yakın olmasından da hoşnut değildi.

Bununla birlikte 1992’de Çin ve İsrail arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasından bu yana Pekin siyasi çözümü teşvik eden, Oslo Anlaşması’nı ve iki devletli çözümü destekleyen ve dengeli ilişkiler sürdüren bir politika benimsedi. Bu aşama, Çin’in 1993’te petrol ihracatçısından ithalatçısına geçmesiyle Orta Doğu’nun kritik bir enerji kaynağı olarak öneminin arttığı bir döneme denk geldi. Çin’in bölgesel politikası da ekonomik ve ticari ilişkileri güçlendirmeye ve siyasi boyutları nötrlemeye odaklandı.

Başkan Xi Jinping müzakereleri ve iki devletli çözümü desteklemeye devam etti. Filistinlilerin silahlı direnişi pahasına bölgesel istikrarı tercih etti ve Filistinlileri davalarını “uluslararasılaştırmaktan” vazgeçmeye iknaya çalıştı. Çin-İsrail işbirliğinin zirvesi, iki devletin 2017’de “Yenilikçi Kapsamlı Ortaklık” imzalamasıyla doruğa ulaştı ve Çin, İsrail’in en büyük ticaret ortağı haline geldi.

Bölgesel ve ekonomik mülahazaların yanı sıra iç mülahazalar da bu politikanın benimsenmesine zemin hazırladı: Sincan ve Tibet’teki Uygur Müslümanları arasındaki aktivist gruplar için silahlı eylem veya “uluslararasılaşma” seçeneğinin meşruiyetini zayıflatmak. Pekin, Tayvan’ı Çin’in “bir parçası ve ayrılmaz bir parçası” olarak görüyor. Bu nedenle Çin, Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin edebilmeleri için silahlı direnişe meşruiyet kazandırmaktan kaçınıyor. Böylece Çin’in Tayvan’ı zorla ilhak etmeye çalışması halinde Washington’un Tayvan’ın silahlı savunma hakkına verdiği desteğin meşruiyetini otomatik olarak zayıflatmış oluyor. Ancak Gazze’de devam eden savaş sırasında Pekin, İsrail’e karşı önceki savaşlara kıyasla daha sert bir tutum benimsedi.

Çin-İsrail ilişkilerindeki gerilemenin tezahürleri

Son yirmi yılda Çin-İsrail arasındaki karşılıklı anlayış, ekonomik ve ticari ilişkiler ile Pekin’in Filistin-İsrail çatışmasına ilişkin tutumu arasındaki ayrıma dayanıyordu. Çin, İsrail’in 2014 yılında Gazze’ye yönelik savaşını kınadı ve Birleşmiş Milletler’in bu savaşta “insanlığa karşı suç işlendiği” iddialarını soruşturmasını destekledi. Ancak aynı yıl Pekin, İsrail’e 4 milyar dolar yatırım yaptı ve iki ülke arasındaki ticaret 11 milyar dolardan 24 milyar doların üzerine çıkarak ikiye katlandı. Ancak Çin’in Gazze’de devam eden savaşa ilişkin tutumu farklı ve İsrail’e karşı daha sert görünüyor. Pekin, 7 Ekim 2023’te Hamas tarafından İsrail’e karşı düzenlenen saldırıyı kınamayı reddetti.

Çin ve Rusya 25 Ekim 2023’te Güvenlik Konseyi’nde Hamas’ı kınayan kararı veto etti ve 27 Ekim 2023’te BM Genel Kurulu’nda İsrailli rehinelerin kaçırılmasını kınayan kararı engelledi. 14 Ekim 2023’te Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, İsrail’in eylemlerinin “meşru müdafaa kapsamının ötesine geçtiğini” ve Filistinlilere yönelik “toplu cezalandırmaya” dönüştüğünü söyledi. 23 Kasım 2023’te BM’nin Cenevre’deki Çinli temsilcileri İsrail’i Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi (NPT) Anlaşmasına katılmaya ve nükleer silahlardan vazgeçmeye çağırdı. 7 Mart 2024’te Wang Yi, Gazze’deki savaşı “medeniyet adına utanç” olarak nitelendirdi.

22 Şubat 2023’te Çin Dışişleri Bakanlığı Antlaşma ve Hukuk Dairesi Genel Müdürü Ma Xinmin, Uluslararası Adalet Divanı’na Filistinlilerin İsrail işgaline direnmek için silahlı mücadele verme hakkına sahip olduğunu söyledi ve bunu terör eylemlerinin bir parçası olarak görmeyi reddetti. Xinmin, “Filistin halkının İsrail zulmüne karşı mücadelesi ve işgal altındaki topraklarda bağımsız bir devletin kurulmasını sağlamak için verdikleri mücadele, esasen meşru haklarını geri kazanmak için yapılan haklı eylemlerdir” dedi. Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme hakkını destekleyen BM Şartı ve önceki BM kararlarına atıfta bulundu.

Xinmin, “BM Genel Kurulu’nun çeşitli kararları, mevcut tüm araçlarla silahlı mücadelenin meşruiyetini tanımaktadır” dedi. İşgalin gayrimeşru olduğunu çünkü silahlı mücadele hakkının temel ve yasal motivasyonunu oluşturduğunu yineledi. Xinmin ayrıca sivillerin öldürülmesi ile arasına mesafe koymaya ve meşru silahlı direniş ile terör eylemleri arasında ayrım yapmaya çalıştı. “Meşru silahlı mücadele sırasında tüm taraflar uluslararası insancıl hukuka uymak ve özellikle de terör eylemlerinden kaçınmakla yükümlüdür” dedi.

Bu açıklamaların hukuki bağlamı; Pekin’in siyasi duruşunda radikal bir değişikliği, Çin’in çözüme yönelik önceki girişimlerinden ya da iki devletli çözümü desteklemekten vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Ancak bu açıklamalar, Pekin’in müzakereleri destekleyen ve Filistinlilerin işgali sona erdirmeye yönelik silahlı mücadelesini reddeden tarihsel duruşuyla ilgili bir anlam taşıyor.

Hamas Çin’in tutumunu hızlı bir şekilde “övdü”. Buna karşılık İsrail Dışişleri Bakanlığı Çin’in tutumunu kınayan bir açıklama yayınladı. “Savaş kanunları, Hamas’ın silahlı mücadele adına işlediği iki savaş suçu olan sivillere sistematik ve kasıtlı olarak saldırmasına ya da sivilleri canlı kalkan olarak kullanılmasına izin vermiyor. Çin’in açıklaması Hamas’ın 7 Ekim’de gerçekleştirdiği cani terör saldırısına destek olarak yorumlanabilir.”

Çin’in bu tutumu, Pekin’in İsrail ile olan ilişkilerinden kaynaklanan “ikincil zarara” katlanabileceğini düşündüğünü açıkça gösteriyor. Buna karşılık Çin, Pekin’in genel dış politikasını karakterize eden stratejik belirsizliğin ötesine geçecek şekilde Filistinlilere desteğini artırdı. Ancak bu destek diplomatik ve retorik çerçevede kaldı.

Çin-İsrail ilişkilerinin gerilemesi devam eden savaşın bir sonucu değil. Bu ilişkiler Başkan Xi döneminde iki temel aşamadan geçti. Birincisi, Binyamin Netanyahu’nun hükümeti sırasında, özellikle de dördüncü dönemde (2015-2021) Çin ile ilişkilerden mümkün olduğunca faydalanmaktı. İkincisi ise 2021’den sonra Lapid-Bennett koalisyon hükümeti döneminde ilişkilerin yavaşlatılması ve kısıtlamaların artırılmasıydı.

Netanyahu’nun dördüncü döneminde iki taraf ticaret, Kuşak ve Yol Girişimi (KYG) kapsamındaki yatırımlar ve teknolojik alışveriş alanlarında işbirliğini geliştirmeye çalıştı. Bu doğrultuda 2013 ve 2014 yıllarında İsrail Başbakanlığı tarafından alınan bir dizi hükümet kararıyla (155, 251 ve 1687 sayılı kararlar) bu yol pekiştirildi. İki taraf, 2017 yılında “Yenilikçi Kapsamlı Ortaklık”ı imzalamadan önce 2014 yılında yenilikçilik konusunda ortak bir komite kurdu. Buna paralel olarak, 2012’de iki ülke arasında 9 milyar dolar olan ticaret, 2022’de 21 milyar dolara yükseldi. Çin’in ulaşım, telekomünikasyon, altyapı, su, enerji ve limanlara yaptığı yatırımlar da arttı.

Ancak Trump yönetimi 2017-2018 yıllarında Çin’e karşı ticaret ve teknoloji savaşı başlatınca Washington, Netanyahu hükümeti üzerindeki baskısını artırdı ve İsrail Washington’un çıkar ve isteklerini dengelemeye ve Çin yatırımları ile teknolojik işbirliğinden azami fayda sağlamaya dayalı bir politika benimsedi. Bu baskı nedeniyle İsrail, 2019 yılında Çin yatırımlarını incelemek üzere “Yabancı Yatırımlarda Ulusal Güvenlik Unsurlarını İnceleme Danışma Komitesi”ni kurdu.

Bu komiteyi kurduktan sonra bile, ulusal güvenliği geleneksel güvenlik ve askeri kavramların ötesine genişletme ilkesini benimsemesine rağmen, yetki ve soruşturma alanlarını kasıtlı olarak kısıtlayarak dengelemeye çalıştığı açıktı. Bu yaklaşım, Amerika’nın korkularını anladığını gösteren Bennett-Lapid koalisyon hükümeti döneminde değişti. Başkan Biden’ın 2022’de İsrail’e yaptığı ziyaret sırasında Tel Aviv ve Washington arasında Stratejik Diyalog imzalanması bunun bir yansımasıydı. Buna dayanarak yapay zeka, kuantum hesaplama, salgın hastalıklarla mücadele, çevre koruma ve güvenilir teknolojiler konularını incelemek üzere dört eylem grubu oluşturuldu.

Ekim 2022’de İsrail hükümeti, Danışma Komitesi’nin yetki alanlarını genişletti. Bennett-Lapid koalisyon hükümetinin göreve gelmesinden sonra İsrail’in ABD ile stratejik ortaklık ve teknolojik işbirliğini geliştirirken Çin ile yatırımlar ve teknolojik işbirliği üzerindeki kontrolünü artırma ve daha fazla engel çıkarma yönünde bir yol benimsediği açıktı.

Netanyahu Aralık 2022’de iktidara döndükten sonra da bu çizgide radikal bir değişiklik olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Netanyahu, Eylül 2023’te Yeni Delhi’deki G20 zirvesi sırasında Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi ile rekabet eden Amerikan Küresel Altyapı ve Yatırım Ortaklığı (PGII) projelerinden biri olarak ilan edilen Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) için en hevesli liderdi. Kısa vadede Gazze Savaşı bu projenin önünde engeller yarattı. Ancak İsrail, Çin projelerine yönelik alternatif girişimlerde merkezi bir rol oynama yönünde istek gösterdi.

Bu gidişat Çin’in İsrail’in stratejik tercihlerine yönelik şüphelerini derinleştirdi ve Tel Aviv’in ABD ile kızışan rekabet ışığında artık güvenilir bir ortak olmadığı inancını pekiştirdi. Bu şüphe, İran’ın 2023’te petrolünün yüzde 90’ını Çin’e ihraç etmesiyle veya Çin’in toplam petrol ithalatının yüzde 10’unu karşılamasıyla daha da arttı. İsrailliler bunun İran’ın ekonomisini güçlendirmeye yardımcı olduğunu ve İran’ın bölgesel vekillerini finanse ederek Tahran’ın “İleri Savunma” stratejisini desteklediğini düşünüyor. Dolayısıyla İsrail, Çin’in bu politikasını kendi güvenliğine ve çıkarlarına doğrudan bir tehdit olarak görüyor.

Bu şüpheler, 7 Ekim 2023’ten sonra, Hamas’ın Gazze’deki tünellerinde büyük bir Çin silah stoku bulunduğuna dair haberlerin ardından daha da derinleşti. Teyit edilmemiş başka haberlere göre de İsrailli yüksek teknoloji fabrikaları Çin’den parça ithal etmekte zorlanıyor ve Çin devletine ait denizcilik devi Cosco, Kızıldeniz’de Çinli firmaların sahip olduğu dokunulmazlığa rağmen İsrail limanlarına sevkiyatı askıya aldı.

İkili İlişkilerin Geleceğine İlişkin Sonuçlar

Çin’in İsrail’e yönelik sert söyleminin en önemli hedeflerinden biri, İsrail üzerindeki uluslararası baskının zirve yapması, Tel Aviv’in savaşta ilerleme kaydedememesi, Netanyahu’nun aşırı muhafazakar hükümetinin ateşkesi reddetmesi ve Washington’un İsrail’e sürekli diplomatik ve askeri destek vermesi nedeniyle Arap/Müslüman ulusların ve Küresel Güney’in söylemiyle uyum sağlamak.

Dahası, Çin’in tutumları, bölgedeki Amerikan liderliğine meydan okumanın Çinli liderler için en önemli öncelik haline geldiğini gösteriyor ki bu da Pekin’in küresel vizyonu ve büyük güç olarak yükselişiyle uyumlu. Başkan Xi’nin dört maddelik barış önerisi sunduğu 2017 yılı, Pekin’in küresel vizyonunun hedeflerine ulaşmak için Filistin meselesini kullanmasının başlangıcı olarak kabul edilebilir. Önceki önerilerden farklı olarak bu öneride ilk kez Filistin meselesinin çözümü için “kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir güvenlik ve kalkınma yoluyla barış” ifadeleri yer alıyordu.

Amerikan yönetiminin etik ve siyasi konumunu zayıflatmaya yardımcı olduğu sürece bu tür tutumların Çin için herhangi bir siyasi veya diplomatik maliyeti yok. Örneğin Pekin, 2022’de savaşın başlamasından bu yana Ukrayna’da sivilleri hedef alan Rusya’ya karşı tamamen farklı bir tutum benimsedi. Bu da İsrail’i eleştirerek hedef alınan tarafların başında ABD’nin geldiğini gösteriyor. Bununla birlikte, Çin’in İsrail’e yönelik tavrı, Tel Aviv’i bölgedeki Amerikan rejiminin somut hali olarak görmesinden kaynaklanıyor. Ancak Netanyahu hükümetinin Çin’in sert eleştirilerine karşı temkinli karşılık verdiği ve Pekin ile doğrudan ve sürekli bir çatışmaya girmemeye çalıştığı dikkat çekiyor. Buna rağmen, Çin-İsrail ikili ilişkilerindeki gerilemesinin özellikle önümüzdeki dönemde sonuçları olacaktır:

Birincisi, siyasi boyut: İki taraf arasındaki ilişkilerin, 1992’de diplomatik ilişkilerin kurulmasından bu yana görülmemiş seviyelere gerilemesi muhtemel. Bu durum yakın ve orta vadede gerçekleşecek olsa da, Çin-Amerikan ilişkilerindeki gerileme ve Pekin ile Washington arasında tırmanan rekabet göz önüne alındığında, uzun vadede koşulların siyasi derinliğin yeniden kazanılmasına izin verip vermeyeceği açık değil.

Gelecekte Çin’in barış sürecinde arabulucu rolü oynamasının hiçbir şansı olmadığı söylenebilir (ilk baştan beri Pekin’in ciddi olmadığı görünüyor).  İsrail, Çin’in Filistinlilerden yana bir arabulucu olduğuna ve ABD’nin alternatifi olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığına giderek daha fazla inanıyor. Bu durum, İsrail’in savaştan sonra Gazze Şeridi’nin yeniden inşasında önemli bir rol oynayan Çin’i engelleme çabalarına da yansıyabilir.

Pekin’in önümüzdeki yıllarda Washington’un İsrailliler ve Filistinliler arasındaki tek arabulucu rolünü destekleme aşamasından barış sürecini denetleyecek çok taraflı bir sistem oluşturulması için baskı yapma aşamasına geçmesi bekleniyor. Pekin’in geçen aylarda arabuluculuk arzusundan (Pekin’in 30 Kasım 2023’te önerdiği beş maddelik barış planının bir parçası olarak ve Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin 15 Ocak 2024’te Kahire’ye yaptığı ziyaret sırasında) Gazze Savaşı’nın sona ermesinin ardından müzakereleri denetlemek için BM şemsiyesi altında geniş çaplı bir uluslararası konferans çağrısına geçmesinin ardında yatan neden bu belirleyici unsur olabilir.

İkincisi, teknolojik ve askeri işbirliği: Bu alanda 2019’da başlayan düşüşün devam etmesi bekleniyor. Bu düşüş, büyük olasılıkla askeri teknoloji, yapay zeka, kuantum hesaplama, temiz enerji teknolojisi ve telekomünikasyon teknolojisinde hızlanacak. Netanyahu’nun olası ayrılığı bu gidişatı değiştirmeyecek.

Üçüncüsü, ticari ilişkiler: İki taraf arasındaki ticaretin 2021’de başlayan durgunluk aşamasından (Çin’in İsrail’e yaptığı ihracatın aralarındaki toplam ticaret hacminin yüzde 70’ine ulaşması ve İsrail’in Çin’e yaptığı ihracatın 2018’den bu yana düşmesi); yani savaştan önce Washington’un özellikle İsrail’in teknolojik bileşenler ve elektrikli araç ithalatı üzerindeki baskısıyla desteklenen hızlı düşüş aşamasına geçmesi muhtemel (Çinli firmalar 2023’te elektrikli araç satışlarında lider konumdaydı).

Sonuçlar

Ukrayna ve Gazze’deki savaşların dinamikleri, Çin’in küresel yönetişim için alternatif bir model sunma bağlamında, ABD ve müttefiklerinin duruşlarına meydan okuyan cesur ve kararlı bir dış politika benimsemesinin önünü açmış gibi görünüyor. Çin’in bu duruşu, özellikle İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşının neden olduğu insani trajedinin devam etmesi ve bu savaşın sona erdirilmesi için artan uluslararası baskıya paralel olarak Pekin’in İsrail’e yönelik tutumuna da yansıdı.

Çin’in İsrail’in Gazze Savaşı’na yönelik sert tutumu, özellikle Tel Aviv’in ABD’ye yakınlaşması (Netanyahu hükümeti yakında düşerse) ve Washington’un Pekin ile ilişkileri konusundaki baskılarına daha geniş bir ölçekte yanıt vermesi ile Çin-İsrail ikili ilişkilerindeki düşüşün hızlanmasına yansıyacak gibi görünüyor.

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English