Bizi Takip Edin

Diplomasi

Güney Kafkasya dinamiklerinde Orta Doğu etkisi

Yayınlanma

İsrail ve Azerbaycan arasında artan işbirliği İran için ne anlama geliyor? İsrail ve Türkiye’nin Güney Kafkasya’da çatışan ve örtüşen çıkarları neler? İsrail’in varlığı Rusya’da nasıl algılanıyor? Moskova’nın Orta Doğu’daki nüfuzu Ukrayna’daki gelişmelerden nasıl etkilenecek?

Malcolm H. Kerr Carnegie Orta Doğu Merkezi’nden Armenak Tokmajyan Orta Doğu’daki aktörlerin Güney Kafkasya’daki gelişmeler üzerinde etkisini Sergei Melkonian ile konuştu. Melkonian’ın Ermenistan’ın Orta Doğu’nun bir parçası olduğu ya da Karabağ savaşında Libya ve Suriyeli paralı askerlerin Azerbaycan cephesinde savaştığı gibi tartışmalı bazı iddialarına rağmen söyleşi Güney Kafkasya’daki çıkar çatışmalarına dair bir projeksiyon tutuyor.

Söyleşinin tamamını yayınlıyoruz:

***

Orta Doğu Bağlantıları Güney Kafkasya’yı Şekillendiriyor

Armenak Tokmajyan

Sergei Melkonian röportajında Ermenistan, Azerbaycan, Türkiye ve İsrail’in İran’ın kuzeyine uzanma çabalarını ele alıyor.

Sergei Melkonian Ermenistan Uygulamalı Politika Araştırma Enstitüsü’nde ve Moskova’daki Doğu Çalışmaları Enstitüsü’nde araştırma görevlisi. Doktorasını İsrail-Suriye ilişkileri üzerine 2021’de Rusya Dışişleri Bakanlığı Diplomasi Akademisi’nde tamamlamıştır. Erivan’daki Ermeni Araştırma ve Geliştirme Enstitüsü’nde ders veriyor ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika programını yönetiyor. Armenak Tokmajyan Güney Kafkasya’daki durum, Türkiye, İsrail ve İran arasındaki ilişkiler ile Ukrayna’da devam eden savaş ışığında Rusya’nın Orta Doğu’daki konumu hakkındaki görüşlerini almak için mayıs ayı ortasında Melkonian ile röportaj yaptı.

Armenak Tokmajyan: Güney Kafkasya’nın, özellikle de Ermenistan’ın Orta Doğu’nun bir parçası olarak görülebileceğini savundunuz. Bu konuyu detaylandırabilir misiniz?

Sergei Melkonian: Bu soruyu yanıtlamak için farklı yaklaşımlar var. En bariz olanla başlayabiliriz: Coğrafya. Ermenilerin etnik kökeni ve devleti Ermeni yaylalarında oluşmuştur. Burası, siyasi bir bölge olarak Ortadoğu’yu da kapsayan Batı Asya coğrafi bölgesinin bir parçasıdır. Bu coğrafi alanın Ortadoğu’nun bir parçası olduğunu anlamak için, bölge medeniyetlerinin etrafında şekillendiği iki nehrin, Dicle ve Fırat’ın Ermeni yaylalarından aktığını belirtmek yeterlidir. Bugün Ermenistan, Orta Doğu’nun iki önemli aktörü olan Türkiye ve İran ile sınır komşusudur; Erbil, Tahran ve Bağdat ise Erivan’a Moskova ya da Brüksel’den daha yakındır.

Tarihsel anlamda Ermenistan’ın sınırları, doğal çevresi olan Orta Doğu’nun derinliklerine kadar uzanıyordu. Daha sonra Ermenistan hem Osmanlı İmparatorluğu’nun hem de tüm bölgeyi kapsayan İran’daki Safevi ve Kaçar İmparatorluklarının bir parçası olmuştur. Ermenistan’ı herhangi bir tarihsel dönemde dünya haritasında bulmak için modern Ortadoğu’nun sınırlarını çizen ve tanımlayan haritacılara başvurmalıyız.

Ermenistan kültürel olarak da bölgenin bir parçasıdır. Tarih boyunca yaşadıkları bölge göz önüne alındığında Ermenilerle Arap Doğusunun arasında gelenekler, mutfak, dilsel aktarım ve benzeri açılardan paralellikler bulunabilir. Örneğin Ermeniler, I. Dünya Savaşı sırasındaki soykırımdan (yazar bu ifadeyi kullanıyor) kaynaklanan Ermenistan Diasporası’nın ortaya çıkmasından birkaç yüzyıl önce Suriye toplumunun bir parçasıydı ve Ermeni Apostolik Kilisesi en eski Doğu Hıristiyan kiliselerinden biridir.

Siyasi düzeyde, Ermeni devletleri tarih boyunca Orta Doğu’daki bölgesel süreçlerin bir parçası olmuştur. Bugün de durum değişmedi. Ermenistan bölgedeki çatışmaların sonuçlarını hissediyor. Irak ve Suriye’den gelen Ermeni mültecilerin yeniden yerleştirilmesi ya da Libya ve Suriye’den gelen paralı askerlerin 2020’de Ermenistan’la olan savaşında Azerbaycan’ın yanında yer alması buna örnektir.

AT: Güney Kafkasya’da İsrail ve Azerbaycan arasında işbirliğinin arttığını gözlemliyoruz. İsrail’in bu konudaki temel hedefleri nedir ve Rusya “arka bahçesinde” İsrail’in genişleyen rolünü nasıl algılıyor?

SM: Geçmişte İsrail ve Azerbaycan arasındaki ilişkiler öncelikle ekonomik ve enerji alanlarında gerçekleşirken, günümüzde askeri-teknik işbirliği ve güvenlik konularına daha fazla önem veriliyor. Bu nedenle Azerbaycan, İsrail’in genellikle “yeni çevre stratejisi” olarak adlandırılan dış politika stratejisinde önemli bir rol üstlenmiştir. Bu strateji, İsrail’in güvenliğine yönelik ana tehdit kaynağına yakın olan devletlerle yakın ilişkiler kurmaya dayanıyor. Bu nedenle İran ile kara ve deniz sınırı olan Azerbaycan, Türkmenistan ve Körfez ülkeleri İsrail diplomasisi için öncelikli alanlardır.

Azerbaycan’ın 2020’de Dağlık Karabağ’ın bir bölümünde kontrolü sağlamasının ardından İran ile Azerbaycan arasındaki sınır yaklaşık 100 kilometre arttı ve İsrail, İran’a sadece 7 kilometre mesafedeki izleme tesislerine erişim imkânı elde etti. Bugün İsrail, gayri resmi olarak, Türkiye ve Azerbaycan’ın Ermenistan egemenliğindeki topraklar üzerinden iki ülke arasında koridor oluşturma projesi olan “Zangezur Koridoru”nun açılmasını destekliyor. Bu projenin hayata geçirilmesi, Azerbaycan üzerinden Türkiye’nin İran sınırının hemen kuzeyindeki bölgelerde nüfuzunu önemli ölçüde artmasına yol açacak.

Rusya ise İsrail’in Güney Kafkasya’daki faaliyetlerine fazla önem vermiyor. İlk olarak, 2020 savaşı yoluyla Dağlık Karabağ’daki statükoyu değiştirme arzusu Azerbaycan’dan geldi. İsrail de bunun sonuçlarından faydalandı çünkü hem Azerbaycan’ın savaşa hazırlığında hem de çatışma sırasında destek sağlayarak çok önemli bir rol oynadı. İkincisi, Moskova İsrail’i Güney Kafkasya’daki Batı nüfuzu için bir kanal olarak görmüyor. Üçüncüsü, İsrail Rusya’nın bölgedeki çıkarlarını etkilemiyor; Moskova’nın Güney Kafkasya’daki en önemli rakibi Ankara.

AT: İsrail ve Türkiye’nin Güney Kafkasya’daki çıkarları arasındaki etkileşimi ve bu durumun nihai sonucunu nasıl gördüğünüzü açıklayabilir misiniz?

SM: Türkiye ve İsrail’in bölgede farklı çıkarları var. Ankara için burası tarihsel olarak ulusal çıkarlarını peşinden koştuğu bir bölge. Türkiye ekonomik, enerji, lojistik ve askeri araçları kullanarak nüfuzunu yaymaya çalışıyor. Bu nedenle nüfuz alanları mücadelesinde Rusya ve İran’ın rakibi konumunda. İsrail için Güney Kafkasya’nın böyle bir stratejik önemi yok. Enerji ithalatı, silah pazarı ve özellikle İran ile gerilim alanı yaratma bağlamında önemli.

Türkiye ve İsrail’in Güney Kafkasya’daki çıkarlarının ana kesişim noktası İran’ın zayıflatılması. Türkiye ve İsrail arasındaki siyasi krize rağmen, her ikisi de 2020’de Ermenistan ve Dağlık Karabağ’a karşı savaşta Azerbaycan’ı destekledi. Her ikisi de savaştan fayda sağladı. Türkiye, Azerbaycan üzerindeki etkisini artırdı, orada askeri bir varlık oluşturdu ve “Zengezur Koridorunu” açabilmesini daha mümkün kıldı. İsrail ise İran sınırına erişim ve bu sınırda Tahran’a baskı yapmak için kullanabileceği güçlü bir müttefik kazandı. Türkiye ve İsrail arasında rekabet askeri-teknik alanda ortaya çıkabilir; Azerbaycan’a kim daha fazla silah tedarik edecek? Aksi takdirde, işbirliği her iki tarafın da çıkarlarına rekabet ya da çekişmeden daha uygun.

AT: Rusya kısa süre önce Ukrayna’daki savaşın başlamasından sonra geliştirdiği yeni dış politika konseptini yayınladı. Orta Doğu, özellikle de Suriye, bu yeni vizyonun neresine oturuyor?

SM: Yeni dış politika konsepti Orta Doğu’ya farklı bağlamlarda atıfta bulunuyor. Birincisi, Rusya devletler arasında bölgesel entegrasyon ve diyalog biçimlerini desteklediğini ifade ediyor. Moskova için bu, tüm bölgesel meselelerin sadece Ortadoğu devletleri tarafından tartışılması gerektiği anlamına geliyor ki bu da başta Batı olmak üzere bölge dışı aktörlerin süreçlerden dışlanması demek. İkinci olarak, Orta Doğu uluslararası terörizmle mücadele bağlamında zikredilen tek bölge. Dahası, belgede Rusya’nın Hıristiyan nüfusun korunması için bölgedeki devletlerle işbirliğine hazır olduğu özellikle vurgulanıyor. Üçüncüsü, Orta Doğu, çok kutuplu dünyanın merkezlerinden biri olma potansiyeli nedeniyle, Rusya’nın beşinci en önemli bölgesel önceliği, yani daha geniş İslam dünyasıyla ilişkileri bağlamında anılıyor. Rusya’nın bölgeyi geleneksel muhafazakâr değerlere bağlı ve aynı zamanda Batılı neoliberal modeli kabul etmeyen yerlerden biri olarak gördüğünü eklemek önemli.

Suriye’ye gelince, konseptin 2016’da yayınlanan bir önceki versiyonunda Rusya’nın buradaki çatışmanın çözümüne yönelik yaklaşımını ve ülkenin geleceğine ilişkin vizyonunu açıklayan bir paragraf yer alıyordu. Konsept, Rusya’nın Suriye’deki askeri harekatının Eylül 2015’te başlamasından bir yıl sonra onaylanmış ve Rusya’nın politikasını ve hedeflerini tanımlamıştı. Konseptin yeni versiyonunda bu paragraf yer almıyor ancak Suriye’nin komşularıyla ilişkilerini normalleştirmesinin önemine işaret ediliyor. Bu da Rusya’nın bakış açısına göre çatışmanın büyük ölçüde çözüldüğünü gösteriyor. Gerisi Suriye’nin Orta Doğu devletleriyle ilişkilerinin normalleşmesine bağlı. Aslında Suriye, Moskova’nın öncelikler listesinde İran’dan sonra ikinci sırada yer alıyor.

AT: Orta Doğu ülkeleri, Ukrayna’daki çatışmaya rağmen Rusya ile ilişkilerini sürdürürken, Rusya’nın bölgedeki harekâtı sekteye uğramaya devam ederse, Moskova’nın bölgeyle olan ilişkilerinde ne gibi orta ve uzun vadeli etkiler öngörüyorsunuz?

SM: Stratejik olarak, Rusya’nın ortaya çıkan uluslararası düzenin Batı merkezli olmadığını göstermesi önemli. Bu bağlamda Ortadoğu’ya özel önem verilmekte. Rusya, Ukrayna savaşının gelişimine doğrudan bağlı olmayan pek çok işbirliği biçimi sunuyor: Avrasya Ekonomik Birliği ile bir serbest ticaret bölgesinin oluşturulması, Avrasya’da iletişimin geliştirilmesi, nükleer santrallerin inşası gibi. Rus girişimlerinin başarısı birkaç ön koşula bağlıdır.

Birincisi, Rusya’nın mali ve ekonomik yetenekleri. Açıkçası, Ukrayna’daki savaş sekteye uğrarsa, Rusya bu tür girişimlerin itici gücü olamaz. Örneğin, bugün Moskova; Rusya, Azerbaycan, İran, Orta Asya’nın bazı bölgeleri ve Hindistan üzerinden yük taşımaya yönelik bir ulaşım ağı olan Kuzey-Güney koridorunu tamamlamak için Resht-Astara bölümüne yatırım yapabilir. Ancak Ukrayna’daki durum kötüleşirse, bu artık geçerli olmayabilir.

İkincisi, Ukrayna’daki aksilikler, bölge devletlerinin Batı’yı yalnızca güçlendirecek zayıf bir Rusya ile işbirliği yapma isteklerini azaltabilir. Orta Doğu nüfusunun bir kısmı, Rusya’yı ve başkanı Vladimir Putin’i egemen Batı’ya meydan okuduğu için güçlü olarak görüyor. Bununla birlikte, olası zayıflık durumunda, özellikle Batı’dan baskı veya daha cazip teklifler gelirse, destek seviyesi ve Rusya ile stratejik projeler geliştirme isteği azalacaktır.

Üçüncüsü, Ukrayna’da daha fazla aksilik olması durumunda, Suriye’deki Rus askeri varlığında bir düşüş bekliyoruz. Aynı zamanda Moskova, ülkede daha sonra geri dönebilmesini ve hatta varlığını genişletmesini sağlayacak bir konumu korumaya çalışacaktır.

Diplomasi

Fransa’nın nükleer hamlesi Avrupa’da yayılıyor ama ABD’nin yerini tutmuyor

Yayınlanma

Fransa nükleer caydırıcılık projesine on Avrupa ülkesini dahil etti; ancak uzmanlar girişimin Amerikan güvenlik garantilerinin yerini alamayacağını belirtiyor. Savaş uçaklarının konuşlanmasını öngören planda Paris, nükleer silah kullanma yetkisini tek başına elinde tutuyor.

Fransa’nın Avrupalı müttefikleriyle kurduğu nükleer caydırıcılık işbirliği kıtada karşılık buluyor; ancak uzmanlar ve Avrupalı siyasetçiler bu adımın ABD’nin nükleer şemsiyesinin yerini alamayacağı görüşünde birleşiyor.

The Wall Street Journal gazetesine konuşan uzmanlar, Paris’in hamlesinin Rusya açısından yeni hesaplar yarattığını ama Washington’ın sağladığı güvenlik garantilerini ikame edemeyeceğini belirtiyor.

Joe Biden yönetiminde Pentagon’un nükleer politikasını yöneten, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) profesörü Vipin Narang, girişimi “hiç yoktan iyi” olarak nitelendirdi.

Narang, “Bu hiç yoktan iyi mi? Muhtemelen. Fakat ABD’nin genişletilmiş caydırıcılığının bir alternatifi değildir ve öyle görülmemelidir. Fransızlar da zaten bu konuda gayet açık konuşuyor” dedi.

Norveç Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide de Paris’in adımının tamamlayıcı bir nitelik taşıdığına dikkat çekti. Eide, girişimin hiçbir şeyin yerini almadığını, var olan Amerikan nükleer garantilerini desteklediğini vurguladı.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “ileri caydırıcılık” olarak adlandırdığı proje, nükleer silah taşıma kapasitesine sahip Rafale savaş uçaklarının diğer Avrupa ülkelerine konuşlandırılabilmesini öngörüyor.

Plan kapsamında altyapı yatırımları, güvenli iletişim ağları, erken uyarı sistemleri ve istihbarat paylaşımının geliştirilmesi hedefleniyor.

Gazeteye konuşan Avrupalı yetkililer, ABD’nin NATO müttefiklerini korumaması halinde bu askeri mekanizmaların konvansiyonel savunma için de kullanılabileceğini aktarıyor.

Varşova’daki bir güvenlik konferansında konuşan Macron’un strateji danışmanı Xavier Chatel, girişimin Moskova üzerinde ek bir belirsizlik yarattığını kaydetti.

Chatel, “Bu durum hasım taraf için yeni bir zorluk doğuruyor; çünkü Rusların hesaba katması gereken yeni bir katman ekliyor” dedi.

Chatel ayrıca olası bir gerilim tırmanışında projenin Fransa’ya nükleer güçlerini farklı noktalara dağıtma imkanı sağladığını ifade etti.

Girişime farklı katılım düzeyleriyle on ülke dahil oldu: İngiltere, Almanya, Hollanda, Belçika, Polonya, Yunanistan, Finlandiya, Norveç, İsveç ve Danimarka. Baltık ülkeleri henüz bu grupta yer almıyor; İtalya ise projede yer almayı reddetti.

Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, barış döneminde ülke topraklarına nükleer silah yerleştirme planları olmadığını söyledi.

Stubb, “Fakat Rusya için stratejik bir ikilem yaratma planımız var” diyerek projede yer almanın Finlandiya’nın güvenliğine katkı sunduğunu ve girişimin gelişiminin 10 ila 15 yıl sürebileceğini belirtti.

Fransa karar yetkisini devretmiyor

Paris yönetimi, nükleer silah kullanma yetkisini tamamen kendi tekelinde tutmayı sürdürüyor.

Fransız nükleer doktrini cephaneliğin “hayati çıkarları” korumak için kullanılmasına izin veriyor; ancak bu çıkarların coğrafi sınırları kasten belirsiz bırakılıyor.

Fransa müttefiklerine doğrudan bir savunma garantisi vermiş değil. Projede yer alan ülkelerden birinin ismi belirtilmeyen bakanı gazeteye yaptığı açıklamada, “Fransızlar onların nükleer caydırıcılığına katılmamıza ancak Amerikalılar kadar izin verecektir” ifadesini kullandı.

Gazete, Paris’in ortak bir nükleer ittifak kurmak yerine katılımcı ülkelerle on ayrı koordinasyon grubu oluşturduğunu ve ikili temaslar yürüttüğünü yazdı.

Üst düzey savunma yetkilileri, uygulamada ortak ülkelerin Fransa’dan aldıkları bilgileri birbirleriyle telefon görüşmeleri yaparak teyit etmek zorunda kaldıklarını aktardı.

Macron, Ekim 2025’te nükleer doktrini yenileme üzerinde çalıştığını duyurmuş, yeni caydırıcılık yaklaşımını ise bu yılın mart ayında kamuoyuna sunmuştu.

Fransa Cumhurbaşkanı savaş başlığı sayısının artırılması talimatını verirken ülkesinin cephaneliğe dair verileri açıklamayı bırakacağını bildirmişti.

Paris, doktrinin savunma amaçlı niteliğini koruduğunu ve nükleer silah kullanımıyla ilgili nihai kararın sadece Fransa cumhurbaşkanına ait kalacağını yineliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB dış yardım şefi: Afrika’da hiçbir şey değişmiyor

Yayınlanma

AB Uluslararası Ortaklıklar Komiseri Jozef Síkela, Afrika’da sanayileşme ya da katma değer yaratımının söz konusu olmadığını savundu.

Avrupa kıtasının güney komşusuna ilişkin açık sözlü bir iktisadi değerlendirmede bulunan Síkela Rapporteur’e verdiği demeçte şunları söyledi:

“Afrika’daki kalkınmaya ve küresel imalat katma değerine baktığınızda, bu rakamın neredeyse yirmi yıldır %2’nin altında durgunlaştığını görüyorsunuz. Sahel’de ise bu oran %1’in biraz üzerinde. Yani hiçbir şey değişmiyor. Afrika’da elektrifikasyon yok, sanayileşme yok, değer yaratma yok.”

Çek komisyon üyesi, Avrupa’nın yardım edebileceğini ama bunun Avrupa’ya da fayda sağlayacağı durumlarda mümkün olacağını savundu.

Ona göre, sektörün ABD ve AB üye devletleri tarafından yapılan keskin harcama kesintileri nedeniyle sarsıldığı bir ortamda, Avrupa’nın yardım politikası hakkındaki tartışmayı iki kamp şekillendiriyor.

Síkela şöyle devam etti:

“Bir grup, Çinliler ve Amerikalılar gibi olabildiğince çıkar odaklı hareket etmemiz gerektiğini söylüyor. Diğerleri ise ‘Hayır, doğru olan bu olduğu için temel değerlerimize sadık kalmalıyız’ diyor. Bence bu stratejilerin hiçbiri işe yaramayacak.”

Komisyon üyesi bunun yerine, hem yardım verenlerin hem de alıcıların “kendi sorunlarını ve kendi vizyonlarını ele almalarını” sağlayan “daha fazlası için daha fazlası” [more for more] yaklaşımını tercih ediyor:

“Bu yeni ortaklık biçimini oluşturmak, bize şunu da söyleme imkânı veriyor: ‘Arkadaşlar, bizim de bazı sorunlarımız var – yasadışı balıkçılık, bildirilmemiş balıkçılık veya göç akımları gibi. Ve eğer bu konularda bize yardım etmeye hazırsanız, sizinle birlikte daha da fazlasını başarabiliriz. Tecrübelerime dayanarak, en iyi sonuçların bu şekilde elde edildiğini söyleyebilirim.”

Eski Çek sanayi bakanı ve bankacının bu açıklamaları, AB’nin 2028-2034 bütçesi kapsamında dış yardıma ne kadar harcama yapacağını müzakere ettiği bir dönemde geldi.

Síkela, geçen hafta Avrupa Parlamentosu üyelerine gönderilen ve İrlanda Konsey başkanlığının, Avrupa Komisyonu’nun ilk önerisine kıyasla bloğun yurt dışı harcamalarını %17 oranında kısmayı öngören son planını eleştiren bir mektubu imzalamıştı.

Komisyon üyesi, önerilen kesintilerin nihai bütçeye girmesi halinde insanların hayatını kaybedeceğinden “emin” olduğunu söyledi.

Síkela’nın “yeni ortaklık biçimi”, AB kalkınma politikasındaki son dönemdeki dönüşümü yansıtıyor.

Uluslararası İşbirliği ve Kalkınma Genel Müdürlüğü (DEVCO), 2021 yılında Uluslararası Ortaklıklar (INTPA) olarak yeniden yapılandırıldı.

2021’in sonlarında Komisyon, “Global Gateway” (Küresel Geçit) girişimini başlattı. Çin’in “Kuşak ve Yol Girişimi”ne bir alternatif olarak lanse edilen bu plan, büyük ölçekli ve uzun vadeli altyapı projelerini öne çıkarırken, birliğin kalkınma bütçesini Avrupalı şirketlerin yeni iş fırsatları elde etmesine yardımcı olmak için kullanmayı hedefliyordu.

Bu durum, Komisyon’u, dünyanın en yoksul ülkelerindeki sağlık ve eğitim gibi geleneksel kalkınma konularının savunucularının eleştirilerine maruz bıraktı.

Bu kişiler, söz konusu projelerin kenara itildiğini öne sürüyor.

Síkela, görev süresinin başlarında, kırılgan ülkelerin orantılı olarak daha az AB yardımı aldığını kabul etmişti.

2025 yılının başlarında, Avrupa Parlamentosu milletvekillerine “kırılgan ülkelere ayrılan fon payı azalıyor: Toplam ikili [yardım] fonu içindeki payı [2014-2020 döneminde] %40 iken, bu Çok Yıllı Mali Çerçeve [AB’nin uzun vadeli bütçesi] döneminde %30’a düşmüştür,” demişti.

Bu değişimi, “özel sektöre ve iktisadi ortaklıklara daha fazla odaklanılmasına” ve AB’nin ilişkilerinin bozulduğu hükümetlere fon sağlayamamasına bağlamıştı.

Fakat geçen hafta Síkela farklı bir tavır sergiledi. Rapporteur’e verdiği demeçte, “kırılgan ülkelere ayrılan tutarların temelde azaldığı” görüşüne katılmadığını belirterek, Komisyon’un “çok sayıda kırılgan ülkede” çalışma girişimine atıfta bulundu.

Uzmanlar ise aynı görüşte değil. Alman Kalkınma ve Sürdürülebilirlik Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı Niels Keijzer, “Komisyon’un Küresel Avrupa Aracı’na ilişkin önerisinde, kırılgan devletler ya da en az gelişmiş ülkeler grubu için özel (ayrılmış) bir fon öngörülmemişti,” dedi ve şöyle devam etti:

“Bu devletler grubuna yönelik fonun sağlanıp sağlanmayacağı ya da esnek bir şekilde tahsis edilip edilmeyeceği, yönetmelik metni üzerinde yapılacak gelecekteki müzakerelere bağlı olacak.”

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, Orbán’ın BM Genel Sekreteri olmasını istiyor

Yayınlanma

Trump yönetimi, Viktor Orbán’ı Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri olarak görmek istiyor.

Wall Street Journal’da (WSJ) yer alan habere göre ABD, eski Macaristan Başbakanı’nı adaylık yarışına girmeye teşvik etti, hatta bu fikri ona sunan ilk ülke oldu.

Gazetenin ABD’li, Çinli ve Rus kaynaklara teyit ettirdiğini söylediği plan, nihai bir kararın alınmasını bekliyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkili, bunun ilk bakışta çılgınca geldiğini kabul ediyor. Fakat Washington ile yapılan önceki görüşmelere dayanarak, Rusya ve Çin’in bu planı desteklediği düşünülüyor ve plana göre Orbán, bu üç ülkenin ortak adayı olacak.

ABD ve ikinci bir ülkenin yetkililerinin WSJ’ye aktardığına göre, ABD, Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’nde aynı şeyi istediği durumlarda, genellikle istediklerini elde ediyorlar.

ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, Güvenlik Konseyi’ndeki 15 üyeden sekizinin Orbán lehine “rahatlıkla” oy vereceğini, 10’unun da bu yönde oy kullanmasının muhtemel olduğunu belirtti.

Britanya ve Fransa’nın da veto hakkını kullanma konusunda genellikle temkinli davrandığına işaret ediliyor.

Habere göre ABD’li yetkililer BM’nin başına kimi görmek istediklerini tartışırken, Orbán’ın adı sürekli gündeme geliyordu:

“‘Orbán gibi biri,’ diyorlardı; Çinli ve Rus meslektaşları da buna katılıyordu. Sonunda ABD’li yetkililer kendilerine şu soruyu sordular: Neden Orbán olmasın?”

ABD’li yetkili, Orbán’ın “MAGA’cı muhafazakârların hayalindeki aday” olduğunu savundu.

Bu durum, büyük ölçüde kitlesel göç, liberal STK’lar ve Macar mahkemeleri ile basına karşı aldığı önlemlerle ilgili.

WSJ’ye göre Orbán, Avrupa Birliği ile sık sık çatışırken bir yandan da birlikten sübvansiyonlar almaya devam etti. “Çin yanlısı” tutumu ise bir şekilde Batı medeniyetinin savunucusu imajını hiçbir zaman zedelemedi.

ABD Başkanı Donald Trump, Nisan ayında yapılan Macaristan seçimlerinde Orbán’ı desteklemiş ve Başkan Yardımcısı JD Vance de onun için seçim kampanyası yürütmüştü.

Süreci yakından takip eden üçüncü bir kaynağa göre, Trump’ın BM başkanlığı yarışına girmesi halinde bu isimlerin onu yeniden desteklemesi bekleniyor. Fakat bu konudaki resmi açıklamanın ABD ara seçimlerinden sonra yapılması bekleniyor.

ABD’li yetkililer, öncelikle Orbán’a ulaşarak BM görevine ilgisini ölçmeye çalıştılar. Orbán’ın, milliyetçi bir siyasetçi olarak bazı çekinceleri olsa da bu teklife açık olduğunu ve kazanabileceğinden emin olmadıkça aday olmayı düşünmediğini gördüler.

İkinci bir ülkenin yetkilisi, Genel Sekreterlik için adaylar arasında uluslararası bürokratik ya da perde arkasındaki diplomatik deneyime sahip “sekreter” tipi adayların ağırlıkta olduğunu belirtti.

ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ise Orbán’ın doğru ideolojiye sahip olduğunu, düşmanlık karşısında iktidarı nasıl kullanacağını bildiğini ve BM Genel Merkezi’nin yer aldığı New York’taki “müesses nizam” tarafından sindirilmeyeceğini ekledi.

Birleşik Arap Emirlikleri’nden diplomat Lana Nusseibeh, geçen hafta yarışa katıldı. Sudan iç savaşında kanlı bir paramiliter gruba verilen BAE desteği onun için bir dezavantaj olacak fakat WSJ’ye göre kendisi nitelikli bir aday ve ivme kazanmış durumda.

Salı günü soruları yanıtlayacak ve çarşamba günü Güvenlik Konseyi’nde yeni bir ön oylama yapılacak. Diğer adaylar da yarışa katılabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English