Bizi Takip Edin

Asya

İktisatçı Rogoff: Yuan beş yıl içerisinde rezerv para olacak

Yayınlanma

Harvardlı iktisatçı Kenneth Rogoff, kripto para birimlerinin yeraltı ekonomilerinde popüler olmalarına rağmen neden hiçbir zaman doların yerini alamayacağını söylerken, yuanın da önümüzdeki beş yıl içerisinde rezerv para olacağını öne sürdü.

Rogoff, doların bir “meşruiyet krizine” doğru yaklaştığı konusunda defalarca uyarıda bulunmuştudu. 2000’lerin sonundaki küresel resesyon hakkında kapsamlı çalışmalar yazan Rogoff, dikkatini dünya finans hiyerarşisinin tepesinde yer alan ABD para biriminin giderek istikrarsızlaşan konumuna çevirdi.

Uluslararası Para Fonu’nun eski baş ekonomisti ve satranç büyükustası olan Rogoff, geçen yılın mayıs ayında Our Dollar, Your Problem [Bizim Dolarımız, Sizin Sorununuz] adlı kitabını yayınlamıştı.

South China Morning Post’a (SCMP) konuşan Rogoff, doların yuan ve avro ile rekabeti, küresel politika yapıcılar arasında ABD para birimine olan bağımlılığı azaltma yarışı ve kripto para birimlerinin yükselişinin gelecekteki gelişmelere nasıl etki edeceği konularını ayrıntılı olarak ele aldı.

Çin lideri Xi Jinping’in yakın zamanda yuanı küresel bir rezerv para birimi haline getirilmesi çağrısında bulunmasının “son derece önemli bir gelişme” olarak nitelendiren iktisatçı, Çinli teknokratların uzun zamandır yuanı ABD dolarından daha bağımsız hale getirmek istediklerini savunuyor.

Çin’in büyük bir ülke olduğu göz önüne alındığında, kendi bağımsız para politikasına sahip olması gerektiğini uzun zamandır savunduklarına işaret eden Rogoff, yuanın küresel rezerv para olması için atılacak adımların, sermaye piyasalarını tamamen serbestleştirmeyi gerektirmediğini ileri sürüyor:

“Atılması gereken bir dizi adım var, fakat bu, sermaye piyasalarının tamamen açılmasını gerektirmiyor. Önemli olan, Çin’in devlet tahvili piyasalarını yabancı yatırımcılara açması ve makul derecede gelişmiş bir vadeli işlem piyasası, faiz oranı swapları vb. yapısına sahip olması.”

Rezerv para birimi olmak için tüm piyasaların açık olmasının gerekmediğini savunan iktisatçı, ABD’nin 1940’lı, 50’li, 60’lı yıllarda ve 70’li yılların büyük bir bölümünde yabancı yatırımlara birçok kısıtlama getirdiğini ama yine de bir rezerv para birimi olmaya devam ettiğini hatırlatıyor.

Rogoff, “Bununla birlikte, finansal sistemin ABD dolarından bağımsız olarak uluslararası işlemleri aracılık etme kapasitesini genişletmek gibi nispeten basit adımların atılması gerekiyor,” diyor.

Rogoff’a göre yuan, Çin hükümetinin borcunun önemli bir kısmının yabancı yatırımcılar tarafından tutulduğu bir rezerv para birimi olma yolunda ilerlerse, Xi’nin rezerv para birimi olma çağrısına yanıt vermek için yabancı yatırımcıların büyük bir ilgisi olacak.

İktisatçı, “Bu, önümüzdeki beş yıl içinde gerçekleşecek. Yatırımcılar, ABD dolarından uzaklaşarak portföylerini çeşitlendirmek için fırsatlara aç durumda,” iddiasında bulunuyor.

Yuanın uluslararasılaşmasının önündeki en büyük engelin “dalgalı kur”un yavaş gelişmesi olduğunu belirten Rogoff, Çin’in para biriminin ABD doları karşısında daha fazla dalgalanmasına izin vermesi şeklindeki ilk adımın halihazırda atıldığını ama sürecin yavaş ilerlediğini kabul ediyor.

“Çin’in Avustralya tarzı esnekliğin uç noktasına gitmesine gerek yok,” diyen iktisatçı, Carmen Reinhart ve kendisinin “yönetilen dalgalanma” olarak adlandırdığı, daha çok Kanada’ya benzeyen bir sisteme sahip olmasının yeterli olacağını ileri sürüyor.

Çin’in döviz işlemleri için “arka ofisini” iyileştirmesi de önemine işaret eden Rogoff, modern blok zinciri teknolojisi sayesinde SWIFT benzeri ödeme altyapılarının artık çok daha kolay işleyebileceğine inanıyor:

“Çin, avro gibi daha fazla esneklik sağlarsa, Çin’in o kadar çok döviz rezervine ihtiyacı kalmaz – rezervlerin temel amacı döviz kurunu istikrara kavuşturmaktır. Fakat kendi daha serbest dalgalanan döviz kuruna sahip dünyanın en büyük ülkelerinden biri olarak Çin, artık bu konuda endişelenmek zorunda kalmaz. Bunun yerine, diğer ülkeler döviz rezervlerinde Çin para birimini tutma konusunda endişelenmek zorunda kalır.”

Rogoff’a göre, diğer ülkelerin şu anda bu konuda endişelenmemelerinin bir nedeni de Çin’in para birimini ABD dolarına çok sıkı bir şekilde sabitlemiş olması.

Diğer ülkelerdeki döviz yöneticileri için doları elde tutmak, yuanı elde tutmaya göre oldukça iyi bir alternatif olageldi. Fakat yuan daha serbest dalgalanır hale gelirse, durum artık böyle olmayacak.

Avrupa’nın da, özellikle Grönland krizinden sonra alternatif arayışlara gireceğini savunan Harvard iktisatçısı, Kıtanın finansal bağımsızlığa öncelik vermesi gerektiğini fark etmeye başladığını düşünüyor.

Ona göre sonuç, ABD dolarının artık tek hakim olmadığı, daha çok kutuplu bir sistem olacak:

“Bir yerine üç veya dört kredi kartına sahip olmak gibi bir şey. Dolar hala zirvede olacak, ama daha küçük bir tepenin kralı olacak.”

Rogoff’a göre Çin için en önemli şey Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi (CIPS), yani SWIFT’in Çin versiyonu. Dolayısıyla, Çin’in bir numaralı önceliği bunu güçlendirmek ve SWIFT’e daha fazla rakip haline getirmek.

Bu kapsamda Çin Merkz Bankasının dijital para olarak geliştirdiği mBridge projesinin, uluslararası işlemler için altyapı oluşturmak için çok önemli olduğuna işaret eden Rogoff, “Eğer başarılı olursa, bir şekilde Çin’in kendi finansal sistemine entegre edileceğini tahmin ediyorum,” diyor.

Uzun vadede, özel olarak çıkarılan ve genellikle dolara bağlı olan stabilcoinlerin avroya veya yuana bağlanabileceğine inandığını söyleyen iktisatçı, stabilcoinlerin ve merkez bankası dijital para birimlerinin (CBDC) uzun vadede düzenleme ve yönetişim açısından birbirine benzeyeceğini savunuyor.

Kripto para birimlerinin, bir zamanlar doların tartışmasız kralı olduğu yasadışı işlemler için şimdiden oldukça rekabetçi bir konumda olduğunun altını çizen Rogoff, kripto para birimlerinin “yeraltı ekonomisinde” ABD dolarından önemli pazar payları aldığına işaret ediyor.

Fakat yasal ekonomi söz konusu olduğunda, “distopik bir Üçüncü Dünya Savaşı sonrası gelecekte” yaşamadığımız sürece, kripto para birimlerinin asla ABD dolarının yerini almayacağını düşünüyor:

“Bir hükümetin, kripto para biriminin kendi para biriminin yerini almasına izin vermesi aptalca olur ve hükümetler, kendi para birimlerinin kripto para birimleriyle toptan ikame edilmesini önlemek için fazlasıyla yeterli düzenleyici ve yasal yetkiye sahiptir.”

2010 yılında yuan cinsinden yapılan uluslararası ticaretin neredeyse hiç olmadığını, bugünse Çin’in uluslararası ticaretinin yarısının yuan cinsinden olduğunu hatırlatan Rogoff, kakim para birimindeki değişimden söz etmek için on yılların, en az yarım yüzyılın gerektiğini ve bunun da genellikle ancak bir savaşın ardından gerçekleştiğini söyleyerek şöyle devam ediyor:

“Fakat yuanın çok daha önemli bir uluslararası para birimi haline gelmesi o kadar uzun sürmeyecek. Avronun halihazırda önemli olan rolünden daha büyük bir role yükselmesi de o kadar uzun sürmeyecek. Dijital yuan, uluslararası işlemleri kolaylaştırmanın bir yoludur. Ayrıca yurt içi işlemler için de yararlıdır. Bu sadece dijital para birimi yaratmakla ilgili değildir. İşlemleri gerçekleştirmek için bütün bir bankacılık mimarisi, finansal mimari yaratmakla ilgilidir. Ve muhtemelen daha da önemli hale gelecek.”

Stabilcoinlerin sadece kağıt paranın ikamesi değil, banka kartlarının, kredi kartlarının, elektronik transferlerin de ikamesi olduğunu düşünen Rogoff, hükümetlerin de nihayetinde stabilcoinlerin bu geleneksel alternatifler kadar kolay denetlenebilmesini sağlaması gerektiğini söylüyor.

Ona göre bu gerçekleştiğinde, merkez bankası dijital para birimlerine karşı olan büyük avantaj ortadan kalkar.

ABD doları stabilcoinlere şimdilik hakim olsa da, Rogoff bunun “Çin’in kazanmak istediği bir yarış olmadığını” savunuyor.

Rogoff, “Çin, sağlam temellere sahip olmak, kendi finansal mimarisini inşa etmek ve baskıcı olmayan bir sisteme sahip olmak suretiyle kazanmak istiyor,” diyor.

ABD hükümetine güvendiklerini, fakat Çin hükümetine güvenmediklerini söyleyenler olduğunu hatırlatan Rogoff, Afrika, Latin Amerika ve Asya’daki işletmelerle ve hatta hükümetlerle konuştuğunuzda “mutlaka bu cevabı almayabileceğinizin” altını çiziyor:

“ABD hükümetinin her türlü düzenleme ve kısıtlamayı dayatmada çok sert olduğunu, Çin hükümetinin ise daha az sert olduğunu düşündükleri birçok yer var. Dolayısıyla her iki para birimi için de bir pazar var. Çin’in kazanacağını söylemeyeceğim, fakat önemli bir oyuncu haline geleceğini söyleyebilirim.”

Asya

Tayvan Ulusal Güvenlik Şefi: Çin tehdidine karşı ABD vazgeçilmezdir

Yayınlanma

Tayvan Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) Genel Sekreteri Joseph Wu, Nikkei Asia’ya verdiği röportajda Çin’i tüm bölge için “tehdit” olarak nitelendirdi.

Wu, Japonya ve Okinawa adalarından başlayarak Tayvan üzerinden Filipinler’e uzanan takımadalar zincirini kastederek, “Tehdit, Birinci Ada Zinciri’nin tamamını kapsıyor,” ifadelerini kullandı.

Wu, “İstihbarat, gözetleme ve keşif haritalarında gördüğümüz kadarıyla Çin donanması ile sahil güvenliğinin Doğu Çin Denizi’nde, Tayvan Boğazı genelinde, Batı Pasifik’te ve Güney Çin Denizi’nde konuşlandırılmasında muazzam bir artış var,” dedi.

Tayvan, yalnızca Pekin değil, Birleşmiş Milletler ve bağlı ülkeler tarafından da Çin’in bir parçası olarak kabul ediliyor. ABD dahil pek çok ülke Tayvan’ın Çin’e bağlı olduğunu vurgulayan ‘tek Çin’ politikasını kabul ediyor. Ancak buna rağmen Washington Tayvan’ı Çin’e karşı bir koz olarak kullanmaya ve adayı silahlandırarak ayrılıkçı hareketleri desteklemeye devam ediyor.

Bu manevralar, Çin ile Tayvan lideri Lai Ching-te yönetimi arasında halihazırda yüksek olan gerilimi daha da artırdı. Pekin, Lai’nin ABD desteğine dayanarak Tayvan’ın bağımsızlığı konusundaki ısrarına tepki gösteriyor.

Taipei’deki Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nin röportaj veren Joseph Wu, “Çinliler bizi ‘Tayvan’ın bağımsızlığını’ savunmakla ve kışkırtıcı davranışlarda bulunmakla suçluyor, istikrarsızlığın kaynağının biz olduğumuzu öne sürüyor. Ancak gerçek şu ki Çin, Tayvan’ı tehdit ediyor ve tehditlerinin seviyesini sürekli yükseltiyor,” dedi.

Japonya, Filipinler, Tayvan ittifakı

Wu sözlerini şöyle sürdürdü:

“Çin bu bölgedeki komşularını sindirmeye çalışırken mağdurları, yani Japonya, Tayvan ve Filipinler’i suçluyor. Biz yalnızca sahip olduğumuz özgürlüğü ve egemenliği korumaya çalışırken, Tayvan’ı kışkırtıcı davranmakla itham ediyorlar.”

Japonya, Başbakan Sanae Takaichi’nin geçen yıl olası bir Tayvan krizinde askeri olarak duruma müdahale ederek Tayvan’ın yanında yer alacaklarını açıklaması sonrası Çin’le ilişkileri gerildi. Filipinler ise bölgede 9 ABD üssüne ev sahipliği yaparken Güney Çin Denizi’nde sık sık Çin’le karşı karşıya geliyor.

Japonya ve Filipinler ABD’nin bölgedeki yakın müttefikleri konumunda ve ABD savunma stratejisi doğrultusunda Washington’ın Çin’i çevreleme ve baskılama planlarına müdahil durumdalar.

Bu gerilimler Tokyo ile Manila’yı birbirine yakınlaştırırken, Japonya’yı İkinci Dünya Savaşından beri sürdürdüğü savunma doktrinini değiştirerek saldırı hazırlıklarına yöneltti. Wu, bu gelişmeleri memnuniyetle karşıladı.

Wu, “Japonya ile Filipinler arasındaki ilişkilerin ısınması, Çin’in yayılmacılığına verilen doğal bir tepkidir,” dedi.

Wu’ya göre komşularının Çin’in askeri tehdidini geçmişe kıyasla çok daha ciddi biçimde ele aldığını görmek Tayvan açısından “cesaret verici”.

Tayvan’ın küresel önemi, gelişmiş çip üretiminin çok ötesine uzanıyor. Dünyanın en yoğun ticari deniz yollarından biri olan Tayvan Boğazı’nda gerçekleşecek askeri bir çatışma dünya ekonomisi, uluslararası ticaret ve yüksek teknoloji tedarik zinciri üzerinde doğrudan etkili olacaktır. Tayvan, yarı iletkenler ve yapay zekâyla bağlantılı ürünlerde büyük bir ihracat kapasitesine sahip.

Wu, İngiltere’nin yeni dış istihbarat servisi MI6 Başkanı Blaise Metreweli’nin geçen yılın sonlarında dile getirdiği, İngiltere’nin “artık barış ile savaş arasındaki bir alanda faaliyet gösterdiği” ve “cephenin her yerde olduğu” yönündeki görüşünü yineledi.

Taipei’deki politika yapıcılar, Çin’in hibrit manevralarını Tayvan’ın güvenliğini ve hazırlık düzeyini zayıflatmaya yönelik girişimler olarak değerlendiriyor.

Wu, bu girişimlere karşı koymak için uluslararası işbirliğinin “son derece gerekli” olduğunu söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın mayıs ayında Pekin’de Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Tayvan meselesini görüşmesinin ardından Washington’ın Tayvan’a bağlılığına ilişkin soru işaretleri artsa da Wu, ABD’nin Taipei’nin en önemli güvenlik ortağı olmaya devam ettiğini kesin bir dille ifade etti.

Wu, Çin’in Asya’daki hızla artan askeri gücü karşısında ABD’nin “vazgeçilmez” olduğunu söyledi.

Sert siyasi söylemlerin ötesinde veriler, Trump yönetiminin Tayvan’la son yılların en güçlü ticaret, yatırım ve silah anlaşmalarını yürüttüğünü gösteriyor.

Muhalefetten tepki: Adayı hedef haline getiriyorsunuz

Öte yandan ana muhalefetteki Kuomintang (KMT), adanın silahlandırılmasına karşı çıkıyor ve bu durumun Tayvan’ı hedef haline getirdiğini söylüyor. Bu yüzden ana muhalefetin çoğunluğundaki meclisten savunma harcamalarının ABD’nin talebi doğrultusunda artırılmasını öngören 2026 bütçesi geçmedi.

Muhalefet ayrıca özel savunma bütçesinden yerli insansız hava araçlarına ayrılan harcamaları çıkardı ve şu anda bu araçları finanse etmeyi amaçlayan ayrı bir bütçe paketini de engelliyor.

Wu, 2026 bütçesindeki gecikmenin “hükümetin tamamını son derece zor bir duruma soktuğunu” savundu.

Wu aynı şekilde, ABD ile yakın istişare içinde hazırlanan ve silah alımlarının yanı sıra yerli insansız hava aracı sistemlerini de kapsaması planlanan özel savunma bütçesindeki kesintilerden yakındı.

Wu, “Ukrayna ya da İran’daki savaşa bakan herkes, günümüz savaşlarının insansız hava araçları olmadan yürütülemeyeceği sonucuna hızla varabilir,” dedi.

Wu, “İnsansız hava araçlarını üretme ve kullanma kapasitesi, Tayvan’ın Çin saldırganlığına karşı caydırıcılığını güçlendiriyor,” diye savundu.

Wu, donanımın yanı sıra Tayvan’ın sistemleri kullanacak personelin eğitilmesi ve keşif ile saldırı araçlarından hizmet amaçlı dronlara kadar farklı türdeki insansız hava araçlarının birbirleriyle entegre edilmesi gibi “çok uzun bir reform listesine” ihtiyaç duyduğunu belirtti.

Bu arada Taipei’nin çevre sulardaki Çin gemilerinin oluşturduğu tehditle daha iyi mücadele edebilmek için adımlar attığını söyledi.

Wu, “Tayvan, Çin’in denizlerdeki yayılmacılığına karşı koymak için hükümet kurumlarını kapsayan bir mekanizma oluşturdu,” açıklamasında bulundu.

Wu, deneyimlerin daha fazla ülkeyle paylaşılmasının ve karşılaştırılmasının amaçlandığını, böylece “daha birleşik eylemler geliştirilebileceğini” söyledi.

Okumaya Devam Et

Asya

Politbüro toplantısı, Çin ekonomisine ilişkin temkinli güven mesajı verdi

Yayınlanma

Yıl ortasında düzenlenen Çin Komünist Partisi (ÇKP) Politbüro toplantısı, uzun süredir Pekin açısından kritik bir değerlendirme noktası işlevi görüyor. Toplantı, merkezi hükümete yılın ilk yarısındaki gelişmeleri yeniden gözden geçirme ve ülkeyi önündeki aylarda daha gerçekçi bir ekonomik rotaya yönlendirme fırsatı sunuyor.

Üst düzey liderliğin son açıklaması, temkinli bir güvene işaret ediyor. Açıklamadan, politika yapıcıların önceki yıllara damga vuran geniş kapsamlı teşvik önlemleri yerine istikrarlı ve hedef odaklı bir yaklaşımı tercih ettiği anlaşılıyor. Çin, dönüşüm sürecindeki ekonomisini yönetirken Covid-19 sonrasındaki agresif harcama döneminin geride kaldığı açıkça görülüyor. Bunun yerini, kısa vadeli sermaye enjeksiyonları yerine dayanıklılık ve istikrara öncelik veren stratejik ve yapısal bir yaklaşım alıyor.

Politbüro toplantısı sonuçlarına göre, politika yönelimi belirli sektörleri hedef almaya devam edecek. Mali destek, emlak sektörü yerine yapay zekâ ve yarı iletkenler gibi yüksek teknolojiye dayalı yeni sektörlere yönlendirilecek. Emlak sektöründe ise amaç, piyasa güvenini istikrara kavuşturmak ve borç risklerini kontrol altında tutmak olacak.

Altyapı yatırımları da “yeni altyapı” anlayışı doğrultusunda yeniden şekillendiriliyor. Artık mesele yalnızca beton ve fiziki yapılardan ibaret değil; elektrik şebekeleri, bilişim altyapıları ve veri ağları ön plana çıkıyor.

Bu yaklaşım, ekonominin daha durağan sektörlerine yalnızca sermaye pompalamak yerine gelecekteki rekabet gücüne yatırım yapılması anlamına geliyor. Büyümenin yeni itici gücü olan dijital altyapı, kısa vadede iç talebi desteklerken uzun vadede teknolojik rekabet gücünü güvence altına almak gibi ikili bir amaca hizmet ediyor.

Son olarak Pekin, uluslararası ticarette daha uzlaşmacı bir tutumun sinyalini veriyor. Çin yönetimi, Avrupa Birliği gibi ticaret ortaklarının dile getirdiği ve “Çin şoku 2.0” olarak adlandırılan kaygıları azaltmak amacıyla daha dengeli bir ticaret yapısı oluşturmayı hedefliyor.

Gelecek yıl yapılacak kritik liderlik değişikliklerine hazırlanan yönetimin öncelikli odağı, hem ekonomik hem de toplumsal alanlarda istikrar olacak.

Çin, gerçekçi büyüme hedefleriyle sistemsel yeniden yapılandırma arasında denge kurmayı sürdürmeye çalışıyor ve muhtemel dış şoklarla başa çıkmak için politika alanını elinde tutuyor. Pekin’in ekonomi stratejisi, hem iç hem de uluslararası zorluklara ilişkin pragmatik bir değerlendirmeyi yansıtıyor.

Zayıf taleple mücadele eden iç ekonomi, henüz büyümenin yükünü devralabilecek durumda değil. Büyüme büyük ölçüde rekor seviyedeki ticaret fazlası ile yüksek teknoloji ve temiz enerji sektörlerinin etkileyici ihracat performansıyla desteklenmeye devam ediyor. Ancak bu durum bazı ticaret ortaklarının tepkisini çekiyor.

Pekin, iç ekonomik faaliyetleri canlandırmak ve ticari gerilimleri hafifletmek amacıyla tüketime yönelik ilk bağımsız beş yıllık planını açıkladı. Ulusal Kalkınma ve Reform Komisyonu ile Ticaret Bakanlığı tarafından temmuz ayında açıklanan plan, perakende satışların 2030 yılına kadar 60 trilyon yuana, yani yaklaşık 8,9 trilyon dolara çıkarılmasını hedefliyor. Bu, 2025 seviyesine kıyasla yaklaşık yüzde 20’lik bir artış anlamına geliyor.

Düzenleyici kurumlar, küçük işletmelerin kâr marjlarını iyileştirmek amacıyla platform tekellerini sınırlandırarak ve yıkıcı fiyat savaşlarını önleyerek “içe doğru aşırı rekabet” olarak tanımlanan “involution” sorunuyla mücadele ediyor. Bu yapısal düzenlemelerin sonuç vermesi daha uzun sürebilecek olsa da doğrudan nakit yardımlarına kıyasla daha sürdürülebilir ve etkili bir alternatif sunduğu düşünülüyor.

Okumaya Devam Et

Asya

Japonya ve ABD, yen alımı için ortak müdahaleyi doğruladı; yeni adımların sinyalini verdi

Yayınlanma

Japonya Maliye Bakanlığı pazartesi günü yaptığı açıklamada, Japonya ile ABD’nin koordineli biçimde yen alım müdahalesinde bulunduğunu ve yeni adımlar atmaktan çekinmeyeceğini bildirdi. Böylece, yenin 40 yılın en düşük seviyelerine gerilemesini durdurmayı amaçlayan nadir bir ikili müdahale resmen doğrulanmış oldu.

Analistlere göre bu hamle, yen ve Japon devlet tahvillerindeki satış dalgasının küresel piyasalara yayılmasını, özellikle de halihazırda yükselen ABD Hazine tahvili getirileri üzerindeki yukarı yönlü baskıyı artırmasını önlemek üzere yapıldı.

Bu ortak müdahale, 2011 yılında Japonya’nın doğusunda meydana gelen yıkıcı depremin ardından yeni zayıflatmak amacıyla gerçekleştirilen koordineli müdahaleden bu yana ilk kez yapıldı.

ABD Başkanı Donald Trump, pazar günü yaptığı açıklamada, ABD’nin dostluğun bir göstergesi olarak ve dünya ekonomisine yardımcı olmak amacıyla Japonya’nın yeni desteklemesine yardım ettiğini söyledi.

Analistlere göre müdahale, ABD’nin Asya’daki stratejik müttefiki Japonya’ya destek sağlamasının yanı sıra, yenin olağanüstü ölçüde zayıflamasına ilişkin Washington’ın kaygılarını da giderebilir. Zira yenin değer kaybı, Trump’ın gümrük tarifelerinin sağladığı etkiyi azaltıyor.

Japonya Maliye Bakanlığı açıklamasında, cuma günü ABD Hazine Bakanlığı ile birlikte gerçekleştirilen yen alım müdahalesinin, “son aylarda Japon yeninde görülen aşırı oynaklığa ve düzensiz hareketlere karşı” yapıldığı belirtildi.

Japonya Maliye Bakanı Satsuki Katayama pazartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Yeni koordineli müdahalelerde bulunmaktan çekinmeyeceğiz,” dedi.

Açıklamanın ardından yen yüzde 1’den fazla değer kazanarak dolar karşısında 155,20 seviyesine yükseldi. Bu, mayıs ayı başından bu yana görülen en güçlü seviye olurken, geçen ay kaydedilen dolar başına yaklaşık 164 yenlik 40 yılın en düşük seviyesinden de belirgin biçimde uzaklaşıldı. Yatırımcılar yeni bir müdahale ihtimaline karşı teyakkuzda kalmayı sürdürdü.

Katayama, yetkililerin pazartesi günü de piyasaya müdahale edip etmediğine ilişkin soruları yanıtlamadı.

Gözler Japonya Merkez Bankası’nda

Japonya’nın döviz politikasından sorumlu en üst düzey yetkilisi Atsushi Mimura pazartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Ortak müdahale, Japonya’nın ABD ile ittifakının bir sonucudur,” dedi.

Mimura, “Döviz politikasını Japonya Merkez Bankası’nın para politikasıyla uyumlu hale getirmeyi sürdüreceğiz,” ifadelerini kullandı. Bu açıklama, hükümetin yenin değer kaybını durdurmak için merkez bankasıyla yakın işbirliği içinde hareket edeceğine işaret etti.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent de cuma günü gerçekleştirilen müdahaleyi doğruladı ve Washington’ın “gelecekteki ortak müdahalelere katılmaktan çekinmeyeceğini” söyledi.

Bessent, X platformunda yayımladığı ayrı bir açıklamada, “Yenin ciddi ölçüde düşük değerlenmesini düzeltmek amacıyla Japonya’nın attığı kararlı piyasa ve para politikası adımlarını güçlü biçimde destekliyoruz,” dedi. Bessent ayrıca Japonya Merkez Bankası’na faizleri daha da artırma çağrısını yineledi.

Bu açıklamalar, geçen hafta faizleri değiştirmeyen ancak eylül ayındaki bir sonraki politika toplantısında faiz artırımı yapılabileceği sinyalini veren Japonya Merkez Bankası’nı yeniden gündemin merkezine taşıdı.

Mitsubishi UFJ Morgan Stanley Securities’in baş tahvil stratejisti Naomi Muguruma, “Mimura ve Bessent’in açıklamaları, Japonya Merkez Bankası içindeki şahinlerin kulağına müzik gibi gelmiş olmalı,” dedi.

Muguruma, “Eylül ayında faiz artırımının artık kesinleştiğini düşünüyorum. Japonya Merkez Bankası’nın ekim ayına kadar bekleyerek yeni bir yen satış dalgasına yol açması mantıklı olmaz,” değerlendirmesinde bulundu.

Kısa vadeli para politikası adımlarına en duyarlı gösterge olan iki yıllık Japon devlet tahvili getirisi, piyasaların erken faiz artırımı ihtimalini fiyatlamasıyla pazartesi günü kısa süreliğine yüzde 1,545’e çıktı. Bu, 1995’ten bu yana görülen en yüksek seviye oldu.

Fed’in likidite imkânı devrede

Japonya, ithalat fiyatlarını yükselten, genel enflasyonu körükleyen, hanehalkı bütçelerini zorlayan ve Başbakan Sanae Takaichi’nin kamuoyu desteğini olumsuz etkileyen yenin kesintisiz değer kaybını durdurmakta zorlanıyor.

Tokyo’nun nisan sonu ile mayıs başı arasında tek taraflı olarak gerçekleştirdiği müdahale, yende yalnızca kısa süreli bir toparlanma sağlamıştı. Japonya Merkez Bankası’nın haziran ayında politika faizini 31 yılın en yüksek seviyesi olan yüzde 1’e çıkarması da zor durumdaki para birimine kalıcı bir destek veremedi.

Japonya Merkez Bankası verilerine göre Japonya, cuma günü ABD ile birlikte yapıldığı doğrulanan müdahaleden önce, perşembe günü New York piyasalarında yen satın almak amacıyla 58,97 milyar dolara kadar döviz satmış olabilir.

Japonya ile ABD arasındaki koordinasyonun daha da güçlendiğine işaret eden bir başka gelişmede Bessent, geçici dolar likiditesi sağlayan ABD Merkez Bankası’nın repo imkânının büyüklüğünün önümüzdeki aylarda artırılmasının değerlendirileceğini söyledi ve bu aracı “önemli bir güvence mekanizması” olarak nitelendirdi.

Bu açıklama, Japonya Maliye Bakanlığı’nın cumartesi günü X platformunda nadir görülen bir paylaşım yaparak, piyasalardaki likidite ihtiyaçlarını karşılamak için Fed’in geçici dolar likiditesi sağlayan repo imkânına erişim de dahil olmak üzere “geniş bir araç yelpazesine” sahip olduğunu belirtmesinin ardından geldi.

Covid-19 salgını sırasında piyasaları istikrara kavuşturmak amacıyla 2020 yılında devreye alınan Fed imkânı, Japonya’nın ABD Hazine tahvillerini doğrudan satmadan dolar likiditesi sağlamasına olanak tanıyor. Bu da Tokyo’nun döviz müdahaleleri için ihtiyaç duyduğu finansman üzerindeki baskıyı hafifletebilir.

Bununla birlikte bazı analistler, son müdahale dalgasının yenin değer kaybına yol açan yapısal unsurları tersine çevirip çeviremeyeceğinden kuşku duyuyor. Bu unsurlar arasında Orta Doğu’daki çatışmalar nedeniyle artan yakıt maliyetleri ve Japonya ile ABD arasındaki faiz farkının hâlâ geniş olması yer alıyor.

NLI Research Institute kıdemli ekonomisti Tsuyoshi Ueno, “Ortak müdahalenin açıklanmasının yarattığı etki, Japonya’nın tek taraflı müdahalesinden çok daha büyük,” dedi.

Ueno, “Ancak yenin zayıflamasına yol açan temel dinamikler değişmedi. Bu nedenle müdahalenin ardından yende tek yönlü ve sürekli bir değerlenme görmemiz muhtemel değil,” değerlendirmesinde bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English