Dünya Basını
Kapsamı genişleyen “stratejik planlama”

Aşağıdaki yazı, Rusya Kamu Ekonomisi ve Amme İdaresi Akademisi (RANHiGS) Hukuk ve Milli Güvenlik Enstitüsü (İPNB) Devlet Yönetimi ve Milli Güvenlik Kürsüsü profesörü D. Afinogenov’un imzasını taşıyor. Yazı, Rusya Dışişleri Bakanlığı Moskova Uluslararası İlişkiler Devlet Enstitüsü (ünlü MGİMO) Askeri ve Siyasi Araştırmalar Merkezi internet sitesinde “Stratejik planlama alanında devlet siyaseti” başlığı altında yayınlandı. Çeviri, özgün metnin yaklaşık üçte ikisini kapsıyor.
Hiç kuşku yok ki fazla akademik bir yazı; üstelik de tıpkı bir önceki çevirim gibi (“Rusya’nın askeri doktrininde yeni bir konsept”) Rusya’da akademik ortamın kurallarına (ağdalı bir üslup, zaten bilindiği varsayılan göndermeler, vb.) uygun, kimi yerlerde anlaşılması zor.
Bu, bir kitap incelemesi; ele alınan kitabın yazarı V.P. Nazarov doktora tezini FSB Akademisi’nde vermiş; akademik kariyerinden başka KGB ve Rusya Dış İstihbarat Hizmetleri’nde görev yapmış, 2005-2006 yıllarında Güvenlik Konseyi Sekreteri Yardımcısı, 2016’dan beri Güvenlik Konseyi Sekreteri Müsteşarı. Burada incelenen kitap, aynı zamanda Nazarov’un MGİMO’da verdiği yüksek doktora tezi.

Kilit kelime, “planlama”. Ama bu planlama sadece siyasi ve güvenlik planlaması, hatta sadece devlet ve savunma sektörünü kapsayan bir planlama değil; bu aynı zamanda “devletin gelişmesini” hedefleyen, “ekonomi ve iş dünyasının gelişmesinin vasıtası olarak” “korporatif” sektörü de kapsayan bir “stratejik planlama”.
Okur kuşkusuz bunun Sovyet geçmişiyle ilgisini kuracaktır. Ancak benim ilişki kurmak istediğim yer başka.
“Rusya…”da Putin’in doktora tezine uzun bir alt bölüm ayırmıştım. “Sosyalist planlamadan planlı devlet kapitalizmine” başlığı altında şöyle demiştim: “… araştırma konusunun güncelliği ‘Rusya Federasyonu’nun ekonomisinin piyasa ilişkilerine geçişine’ bağlanır. Bu, hiç şüphesiz kapitalist bir tercihtir. … [Ama] bu sadece bir kapitalizm tercihi değil, daha da önemlisi… devlet kapitalizmi tercihidir. Devlet kapitalizmi ise geniş bir devlet sektörünün planlanmasına dayanır.” Stratejik planlama, Putin’in doktora tezinin başlık konusudur ve tez boyunca belki en sık geçen kavram budur; ne var ki bu kavramla kastedilen, hiç değilse şimdilik, ekonominin istikametinin devlet sektörünün, yani başta enerji kaynaklarının (petrol ve doğalgaz üretiminin) planlanmasıyla tayin edilmesidir. Dolayısıyla (benim kitaptan alıntılıyorum):
“Bu tez, konusu itibariyle, doğal kaynaklara bağımlı bir büyüme stratejisini seslendiriyor, ancak esas önemli olan, bu stratejinin ayrıntılarından ziyade, bunun bir strateji olarak belirlenmiş olmasıdır.”
24 Şubat sonrasında ortaya çıkan tablo bu eğilimi geride bıraktı, onu derinleştirmek için yeni bir momentum sundu. Şimdi genel eğilim, sadece alabildiğine geniş tutulan bir devlet sektörünün planlanmasından ibaret değil, ama büyük burjuvazinin iktisadi dizginlerinin ele geçirilip planlamaya şu veya bu ölçüde onların da dahil edilmesi eğilimidir.
Nazarov’un “korporatif sektör” ve “iş dünyasını” da stratejik planlama kapsamında ele alma önerisi kendi başına büyük bir yenilik değil. Ama onun doğrudan doğruya siloviki içinden gelen üst düzey bir akademisyen olarak görüşlerinin önemi ve bu görüşlerin MGİMO tarafından bilimsel-devrimci yeni bir kavramsallaştırma sayılması, yeni eğilimin gücünü gösteriyor.
Petrol-doğalgaz ekonomisinin sınırlarına artık gelinmiş olması, yaptırımların yıkıcı etkisi, kaçınılmaz olarak az çok planlı bir ekonomiyi öngerektirir. Krizden başka türlü çıkmak mümkün değildir. Bu durumda şu seçeneklerden söz edilebilir: 1) siyasi bir devrimin tetikleyeceği iktisadi, yahut tepeden gelen doğrudan doğruya iktisadi bir devrimle mülkiyet ilişkilerinin değiştirilmesi. Bu, en imkânsız yoldur, zira devrimin ardından yeniden kuruluşu kimse vaat edemez, 90’ların ilan edilmemiş iç savaşları andıran derin anarşi ortamına dönmeyi de halk kesimlerinin hiçbiri istemez. 2) Mülkiyet ilişkilerine dokunmadan, mülk sahiplerine belli sınırlar içinde kâr payları öngören bir planlı ekonominin geliştirilmesi. 3) Büyük burjuvazinin eylem programı. Bu program, nihai anlamda (Deripaska’nın “manifestosunda” dile getirdiği gibi) aslında devletin fiilen “işadamlarına” devredilmesinden başka bir anlam taşımıyor. Programın temel bir takım maddeleri 24 Şubat’tan beri gündeme getirildiği hemen her defasında Kremlin tarafından geri çevrildi: madencilerin navlun tarifesinin düşürülmesi talebi reddedildi, büyük burjuvaziye sadece idari değil cezai af da getirilmesi talebi reddedildi, büyük burjuvazinin “windfall tax”a karşılık kredi borçlarının silinmesi talebi reddedildi. Ama büyük burjuvazi, temel taleplerinden (ekonominin “liberalizasyonu” ve devletin “küçültülmesi”) vazgeçmemeye devam ediyor.
Bloomberg’in 13 Şubat’ta verdiği “müjde” tam da bunu gösteriyor: habere bakılırsa Putin 16 Mart’ta Rusya Sanayici ve Girişimciler Birliği’ni kabul edecek. Bloomberg kaynaklarına göre (ve Bloomberg’in kaynakları her zaman “korporatif” sektördür) “sanayiciler ve girişimciler” (eğer cesaret edebilirlerse) “devletin ekonomideki rolünün artmasından ötürü endişelerini” dile getirecek ve iş alanının liberalizasyonunu, keza kimi cezaların iptalini (yolsuz burjuvaziye af) isteyecekler.
Her iki talebin de karşılık bulacağını sanmıyorum: ekonomide devletin alanının daraltılması hem ekonomiyi yıkım tehdidiyle karşı karşıya koyar hem de bonapartizmin ayaklarını kopartır, zaten talebin nedeni de budur. Burjuvaziye işlediği suçlarda (vergi vb. idari değil rüşvet vb. cezai suçlar söz konusu) af ilanı ise siyasi gücünü artırır.
Buna karşılık Bloomberg, Putin’in “sanayici ve girişimcilere” ekonomik büyümeyi yeniden tesis etme zaruretinden ve bundan ötürü “girişimcilerin sorumluluklarının arttığından” söz edeceğini ileri sürüyor.
Bu, “iş dünyasını” stratejik planlamaya katmak için tedrici eylemlerde yeni bir adım olacaktır.
* * *
Siyaset bilimi doktoru, Rusya Dışişleri MGİMO (üniversite) siyaset teorisi kürsüsü profesörü, milli güvenlik ve stratejik planlama alanında tanınmış uzman Vladimir Nazarov’un “Stratejik Planlamanın Teorik ve Metodolojik Temellerinin Gelişmesi” başlığıyla yayınlanan monografisine sıradan bir olay gözüyle bakmak mümkün değil.
Son yıllarda, özellikle 172 FZ sayılı “Rusya Federasyonu’nda Stratejik Planlama” kanununun [2014] kabulünden, Rusya Başkanı tarafından uzun vadeli perspektifle ülkenin kalkınması ve milli hedeflerin siyasi-idari yönetime Rusya için yeni olan bu uygulamanın da katılması şeklinde formülasyonuna yönelik bir dizi inisiyatifin geliştirilmesinden sonra stratejik planlamaya ve bütün olarak da stratejik yönetime yönelik ilgi arttı.
Buna uluslararası siyasi ve iktisadi alanlardaki durumun gerginleşmesi de katkıda bulundu. Ülkeye ve Rusya’nın siyasi ve idari sınıfındaki sivil topluma yönelik meydan okuma ve tehditlerin büyük artış gösterdiği bir ortamda, ülkenin milli menfaatlerini gerçekleştirmek ve milli güvenliğini temin etmek için çağdaş dünya düzeni şartlarında en başarılı vasıtanın ancak etkin bir stratejik yönetim olabileceği anlayışı da olgunlaştı.
Son yıllarda, yazarlarının stratejik planlamanın pek çok özgül veçhesini mülahaza ettikleri makale ve malzemelerle epey büyük bir külliyat ortaya çıktı. Bunlar arasında yeni meydan okuyuşlar ve tehditler bağlamında genel milli güvenlik teorisinin geliştirilmesi problemleri, stratejik planlama metodolojisinin geliştirilmesine (bu bağlamda bu problemim bölgesel tebarüzüne) yönelik genel meseleler, milli iktisadi kalkınmanın stratejik planlaması meseleleri, şartlara uygun bir stratejik planlama dokümantasyon sistemi kurma ve bunların normatif-hukuki formülasyonu meseleleri, stratejik planlama ve stratejik milli önceliklerin hayata geçirilmesi metodolojisinin iyileştirilmesine yönelik bilimsel-pratik konular, 172 FZ sayılı “Rusya Federasyonu’nda Stratejik Planlama” kanununun temel tezlerinin hayata geçirilmesine yönelik vasıtaların geliştirilmesi ve başka bir dizi alan daha var.
Ne var ki stratejik planlama alanında, genel ilkeler ve kalıplara yaslanan tek bir metodolojik yaklaşıma dayanarak ekonominin, sosyal alanın, sivil toplumun, dinlerin, ülkenin mali sisteminin olanaklarının, ülkenin demografik, besin, entelektüel ve kaynak potansiyellerinin geliştirilmesi meselelerini Rusya Federasyonu’nun milli güvenliğini güçlendirme göreviyle ilişkilendiren araştırmalar yoktu.
Vladimir Nazarov’un, stratejik planlama ve milli güvenliğin sağlanması alanında tek bir devlet siyasetine dair kompleks bir kavrayış getiren “Stratejik Planlamanın Teorik ve Metodolojik Temellerinin Gelişmesi” başlıklı monografisi bu boşluğu tam anlamıyla dolduruyor.
Bunun, yerli siyaset biliminde, genel bir milli güvenlik teorisiyle devlet yönetiminin kilit unsuru olarak stratejik planlamanın teorik, bilimsel-pratik ve uygulamalı veçhelerinin teşkil ettiği geniş bir alanı ilişkilendiren ilk çalışmalardan biri olduğunu söylemek abartma olmaz. Bu yaklaşım, Nazarov’un monografisini, ekonomi ve iş dünyasının gelişmesinin vasıtası olarak stratejik planlama problemlerinin mülahazasına yönelik mevcut çok sayı ve çeşitlilikteki incelemelerden ayırıyor.
Bu konunun açımlanmasındaki sistemli yaklaşım, monografinin bütün kısım ve bölümlerine nüfuz ediyor. Rusya Güvenlik Konseyi Sekreteri Nikolay Patruşev’in, çalışmanın önsözünde şöyle demesi tesadüf değildir: “V. Nazarov’un monografisi Rusya’da bilim dünyasında stratejik planlama alanında, üstelik de Rusya’nın milli menfaatlerinin korunmasına yönelik devlet siyasetinin şekillendirilmesi ve hayata geçirilmesi için uygulamalı bir önem taşıyan pek az olan kompleks ve sistemli bilimsel-pratik incelemelerden biri sayılabilir.” …
Söz konusu monografinin bütüncül işlevi üzerinde de durmaya değer.
Bir yandan, ele alınan inceleme, “stratejik planlama” ve bunun hayata geçirilmesi (sosyal-iktisadi kalkınma ve Rusya Federasyonu’nun milli güvenliğinin temin edilmesi sahasında devlet siyaseti) konusunun mülahazasına ayrılmış kompleks bir bilimsel-teorik ve bilimsel-pratik inceleme ortaya koyuyor.
Diğer bir yandan ise çalışmada devlet yönetiminin pratiğinde stratejik planlamanın vasıtalarının kullanılması, keza yönetim organlarının ve siyasi kararları alan ve hayata geçiren mekanizmaların mümkün ve belki de zaruri iyileştirilmesi, stratejik planlama bağlamında stratejik analiz ve tahminlerin ve milli güvenliğin durumundaki değerlendirmelerin mükemmelleştirilmesi hususlarında çok sayıda pratik öneri de sunuluyor. Çalışmada sunulan öneriler milli güvenliğin ve sosyal-iktisadi kalkınmanın sağlanmasına yönelik pratik ödevlerin çözülmesinde devlet yönetiminin muhtelif seviyelerinde kullanılabilir.
Monografinin ele aldığı bilimsel problem, Rusya Federasyonu’nun milli güvenliğinin sağlanmasında devlet siyasetinin hayata geçirilmesinin işler bir vasıtası olarak stratejik planlama sisteminin kurulmasının metodoloji ve uygulaması. …
Monografinin ilk bölümünde stratejik planlamada yerli ve yabancı tecrübelerin analizine dayanarak “milli güvenlik”, “stratejik planlama”, “stratejik planlama sahasında devlet planlaması” gibi temel kavramların yeni bir okuması yapılıyor. Monografi, bugün stratejik planlamanın esasen, devlet yönetimi organlarının, sivil toplumun ve ülke ekonomisinde korporatif sektörün, devletin gelişmesine yönelik stratejik ödevlerin çözülmesinde siyasi olduğu kadar iktisadi pratik açısından da zaruri biricik etkin vasıta olduğu düşüncesi ileri sürülüyor.
Bu görüş, bizatihi “stratejik planlama” terimine önerilen formülasyonda da yansımasını buluyor; kavram, devletin (teşkilatın) uzun vadeli faaliyetlerinin temininde en önemli vasıta, karmaşık bir sistemin stratejik yönetim döngüsünde ilk aşama olarak anlaşılıyor; bu aşama, tutarlı eylemler (stratejik analiz, stratejik tahmin, stratejik hedef tayini, monitoring ve durum değerlendirmesi) temelinde risklerin azaltılmasını ve milli stratejik önceliklere rasyonel yoldan erişilmesini temin ediyor.
Bu mantığa bağlı kalınırsa milli menfaatlerin korunmasına ilişkin stratejik planlama, Rusya Federasyonu’nun kalkınma ve milli güvenliği temin stratejisinin geliştirilmesi, yani stratejik hedeflerin tespiti, bunlara en rasyonel şekilde ulaşmayı temin edecek eylemlerin sırasının seçilmesi, stratejik eylem planının kabul edilmesi olarak, keza stratejik yönetim de bu stratejinin hayata geçirilmesine yönelik eylemler sistematiği olarak mülahaza edilebilir. …
Monografinin ikinci kısmı milli güvenliğin temini sahasında bir devlet siyasetinin teorik ve metodolojik temellerini ele alıyor. Yazar, hem batılı hem de yerli siyaset biliminin geliştirdiği konseptüalist yaklaşımlar temelinde, milli menfaatlerin teminine yönelik bir devlet siyasetinin metodolojisinin özünü incelerken bir dizi tamamen yeni tez de ileri sürüyor. Bilhassa da, “milli güvenlik” kavramında, meydan okuyuş ve tehditlere karşı “savunulabilirlik” postülasına dayanan modern yaklaşımın stratejik milli önceliklerin hayata geçirilmesine yönelik gereklere cevap vermediğini ve (modern devletin ulusal güvenliğini sağlama alanındaki politikasının temelini oluşturan) “istikrarlı bir kalkınma yoluyla güvenlik” ilkesine denk düşmediğini düşünüyor. Monografide, savunulabilirlik siyasetinden devletin, sivil toplumun, bireyin stratejik kalkınma stratejisini anlamlı ve açık stratejik hedefler belirlemek suretiyle şekillendirme siyasetine geçmenin neden zaruri olduğuna dair açıklamada da bulunuluyor. …
Yazarın bu kavramsallaştırması, milli güvenliğin temini sürecini meydana çıkan tehdit ve meydan okuyuşlara karşı sadece reaksiyonda bulunma yoluyla değil, stratejik analiz, stratejik tahmin ve stratejik hedef tespiti temelinde tayin etmek imkânı da veriyor; bu, karmaşık bir ortamda önleyici eylemleri ve milli güvenliğin geliştirilmesi ve sağlanmasına yönelik uzun vadeli hedeflerin hayata geçirilmesi yolunda tutarlı bir izleği temin ediyor. Bu anlamda Nazarov’un monografisi, bugün bir dizi uzmanın görüşüne göre resesyon durumunda olan genel milli güvenlik teorisinin yaratıcı bir şekilde geliştirilmesine momentum kazandırabilir.
Çalışmanın aynı kısmında stratejik planlamada hedef tespitinin mükemmelleştirilmesi meselelerinin de mülahaza edilmesi aynı ölçüde önem taşıyor. …
Monografinin üçüncü kısmı Rusya Federasyonu’nun milli güvenliğinin gözlem ve değerlendirilmesi meselelerine ayrılmış. Milli güvenliğin temini sahasında devlet siyasetinin hayata geçirilmesinde edinilen tecrübeleri, bu problemin mevcut uluslararası siyasi ve iktisadi durumda, devletler arasındaki çelişkilerin, siyasi ve iktisadi çalkantıların büyümesi şartlarında kilit önem taşıyacağını gösteriyor. …
Dünya Basını
Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.
Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026
Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.
Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.
Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.
Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.
Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.
Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.
Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.
Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.
Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.
Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.
Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.
Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.
Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.
Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.
Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.
Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.
Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.
Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.
Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.
Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.
Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.
Dünya Basını
“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.
Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.
“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”
Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.
Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.
Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.
“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”
Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.
Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.
Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.
Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”
Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.
Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:
“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”
Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.
Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.
“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”
Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.
OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.
Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.
Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.
“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”
Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.
Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.
Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.
Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.
Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.
“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”
Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.
OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.
Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.
Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.
San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.
“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”
Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.
OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.
Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.
Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.
Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.
Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.
Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.
Dünya Basını
İktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek

İktisatçı Ann Pettifor, ABD yönetiminin ekonomi politikalarının küresel finansal sistemi yıkıcı bir çöküşe sürüklediğini açıkladı. Pettifor, borç krizlerinin ve piyasaların denetimsizliğinin dünya genelinde otoriterleşmeyi tırmandırdığını belirterek kamu otoritelerinin piyasaları yeniden kontrol altına alması gerektiğini vurguladı.
Progressive Economy Forum ve Goldsmith’s College Political Economy Research Center’dan iktisatçı Ann Pettifor, Substack platformundaki “System Change” adlı bülteninde 26 Ağustos 2026 tarihinde yayımladığı makalede, küresel finans sisteminin benzeri görülmemiş bir borç yükü altında yeni ve yıkıcı bir çöküşün eşiğinde olduğunu belirtti.
Pettifor, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin dış politika ve ekonomi alanındaki adımlarının bu istikrarsızlığı daha da derinleştirdiğini kaydetti.
“Trump küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor”
Risk Management News bültenine atıfta bulunan Pettifor, kamuoyunda dolaşan sahte bir videoda Trump’ın Jeffrey Epstein dosyalarının açılması ve kendisinin batması halinde herkesi beraberinde götüreceğini söylediği iddiasına değindi. Bu videonun kurgu olabileceğini belirten Pettifor, asıl tehlikenin farklı bir alanda yaşandığını vurguladı.
Makalede, “İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan feci ve aşağılayıcı askeri kayıpların ardından Trump, yalnızca İran’ı çökertmekle kalmayıp Hazine Bakanı Scott Bessent’ın geçen hafta bilinçdışı bir ifadeyle ifşa ettiği gibi küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor” denildi.
Pettifor, Bessent tarafından ilan edilen “Economic Parya Operasyonu”nun İran ekonomisini boğmayı ve Çin dahil olmak üzere İran ile ticaret yapan her ülkeye zarar vermeyi amaçladığını aktardı. Dünyanın korkunç boyutlarda orman yangınlarıyla sarsıldığı bir dönemde “boğmak” ifadesinin kullanılmasını eleştiren Pettifor, bu yaklaşımı biyosfere ve toplumun yaşam destek sistemine yönelik sorumsuz bir cehalet olarak nitelendirdi.
“Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek”
Küresel finans sisteminin tarihte benzeri görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle yakında yeniden patlak vereceğini savunan Pettifor, yapay zeka sektöründeki aşırı borçlanmaya dikkat çekti. BlueSky platformunda Æðelwułf adlı kullanıcının “Giderek borçlanan yapay zeka sektörünün halka arzları kötü karşılanırsa bu süreç şiddetle sonuçlanabilir ve yüz milyarlarca dolarlık finansman kısa sürede değersizleşebilir” değerlendirmesini aktaran Pettifor, yaklaşan çöküşün tarihsel köklerine işaret etti.
Pettifor, 1873 yılındaki ilk küresel finans krizinden bu yana krizlerin temelinde hükümet müdahalesinden ve denetiminden kaçınan serbest para piyasalarının yattığını belirtti. Yüksek reel faiz oranlarının devasa borç balonuna yöneltilmiş hançerler gibi işlev gördüğünü belirten iktisatçı, 2006 ve 2007 yıllarında ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Alan Greenspan’in tutsat (subprime mortgage) balonunu söndürmek amacıyla faiz artırmakta ısrar etmesinin krizi patlattığını hatırlattı.
“Merkez bankalarının düşük enflasyon hedefi alacaklıları koruyor”
Makalede Donald Trump’ın Fed fonlama oranını düşürme baskısına geniş yer verildi. Pettifor, “Trump her zaman başkalarının parasıyla zenginleşti ve borç yükümlülüklerini sınırlamak için düşük faiz oranlarına ihtiyaç duyuyor” tespitinde bulundu. ABD’de milyonlarca insanın kredi kartı ve konut kredisi borcuyla yaşadığını belirten yazar, ABD kredi kartı borcunun 2025’in son çeyreğinde 1,277 trilyon dolarla rekor kırdığını ve 2021’in ilk çeyreğine kıyasla yüzde 63 arttığını bildirdi.
Trump’ın vergi indirimlerinin kamu borcunu artırdığını ancak iktisatçı Dean Baker gibi kendisinin de kamu borcunu birincil tehdit olarak görmediğini belirten Pettifor, asıl sorunun alacaklılar ile borçlular arasındaki güç dengesizliği olduğunu yazdı.
Pettifor, merkez bankalarının düşük enflasyon hedefini şu sözlerle eleştirdi: “Bütün merkez bankaları temel görevlerinin düşük enflasyon olduğunu iddia ediyor. Enflasyonun tüketicilere ve sabit gelirlilere zarar verdiği kısmen doğrudur. Ancak asıl gerçek, enflasyondan en çok zarar görenlerin alacaklılar olduğudur. Merkez bankalarının enflasyonla mücadele görevi, tam istihdam ve finansal istikrar gibi diğer hedeflerin önüne geçiyor; çünkü enflasyon, dünya alacaklıları olan yüzde 1’lik kesime borçlu olunan paranın değerini aşındırıyor. Yüzde 99’u oluşturan borçlu çoğunluk ise merkez bankacılarının daha az umurunda.”
Enflasyonun borcun reel değerini düşürerek borçlulara fayda sağladığını 1970’li yıllardaki kendi deneyimleriyle aktaran Pettifor, alacaklıların gelirleri ve fiyatları düşüren kemer sıkma politikalarını tercih ettiğini, 1960’lardan bu yana ekonomi politikalarının alacaklıların çıkarları doğrultusunda şekillendiğini kaydetti.
“Bessent tahvil piyasasına müdahale ederek kendine zarar verdi”
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın tahvil piyasasındaki geri alım hamlesini değerlendiren Pettifor, Hazine bakanlarının likiditeyi yönetmek amacıyla piyasaya müdahale etme hakkı bulunduğunu ve önceki Hazine Bakanı Janet Yellen döneminde de benzer adımlar atıldığını hatırlattı. Janney Baş Sabit Getiri Stratejisti Guy LeBas’ın verilerine yer veren Pettifor, Yellen yönetiminde 2024 yılında yalnızca 7 aylık dönemde 32 milyar dolar, 2025’te yaklaşık 78 milyar dolar ve 2026 yılında şu ana kadar yaklaşık 50 milyar dolarlık tahvil geri alımı yapıldığını aktardı.
Ancak Bessent’ın son müdahalesinin tam bir fiyaskoya dönüştüğünü belirten Pettifor, tahvil getirilerinin düşmek yerine yükseldiğini ve yapay zeka hisselerine odaklanan borsada panik yarattığını yazdı.
Financial Times tahvil piyasası uzmanı Katie Martin’in değerlendirmesine atıfta bulunan Pettifor, Martin’in şu sözlerini aktardı: “Bugün piyasalara hükmetmeye ve onlara haksız olduklarını söylemeye yönelik çaba istenen etkiyi yaratmıyor. Dürüst olmak gerekirse hiçbir zaman yaratmaz. Güveni tesis etmek için acilen bir rota düzeltmesine ihtiyaç var.”
Pettifor; Paul Krugman, The New Yorker ve The Wall Street Journal gibi yayınların da Bessent’ın piyasa karşısındaki başarısızlığına dikkat çektiğini belirterek hükümetin güven sarsıcı yönetim tarzını eleştirdi.
“Kamu otoriteleri piyasalara yeniden hükmetmek zorundadır”
Piyasaların hükümetlere hükmetme gücünü ne zaman devraldığını sorgulayan Pettifor; Michael Hudson’ın “The Arc of Time: Pro-creditor history” çalışmasına, Adam Smith ve David Hume’un 18. yüzyıldaki liberal piyasa teorilerine ve Alexander Zeven’ın The Economist dergisi üzerine yaptığı incelemeye atıf yaptı.
Denetimsiz para piyasalarının yalnızca ekonomik çöküşlere değil, yapay zeka gibi teknolojilerin denetlenememesine de yol açtığını belirten Pettifor, Geoff Mulgan’ın kurumsal güç ile kamusal güç arasındaki asimetriye dair tespitlerine ve Demis Hassabis’in özdenetim savunularına değindi.
Tarihteki en zalim yönetimlerin bile somut toplumsal yapılar içinde hesap verebilir olduğunu, günümüzde ise seçilmiş liderlerin The Economist verilerine göre 1,5 ila 3 trilyon dolar büyüklüğe ulaşan gölge bankacılık ve özel kredi piyasalarına boyun eğmek zorunda bırakıldığını savunan Pettifor, bu tablonun küresel ölçekte otoriterleşmeyi körüklediğini belirtti.
Makalede, “Bu yaklaşım otoriterliği ve gücün dizginlerini görünmez piyasalardan çekip alacak ‘güçlü bir lider’ talebini körüklüyor; bu gücü Başkan Trump, Başkan Putin, Başbakan Modi, Başbakan Meloni ve potansiyel olarak Cumhurbaşkanı Le Pen’e iade ediyor” ifadelerine yer verildi.
Karl Polanyi’nin 1930’lardaki altın standardı ve “kurgusal metalar” analizine dikkat çeken Pettifor, paranın bir meta değil, düzenleme ve yasalarla güvence altına alınması gereken toplumsal bir borç ödeme vaadi olduğunu vurguladı. Pettifor, krizlerin önlenmesi için kamu otoritelerinin piyasaları gecikmeden ve yetkin bir şekilde yeniden denetim altına alması gerektiği çağrısıyla makalesini sonlandırdı.
‘2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç şüphem yok’
Dünya Basını2 hafta önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Amerika2 hafta önceKıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor
Ortadoğu2 hafta önceMekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor
Avrupa2 hafta önceAlman tarihçi Kittel, savaştan Hitler’i değil Stalin’i sorumlu tuttu
Rusya2 hafta önceTürkiye’den Rusya’ya ilk deniz yolu benzin sevkiyatı yola çıktı
Görüş1 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Ortadoğu2 hafta önceSDG’nin feshi için yapılan anlaşmanın ayrıntıları
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”










