Bizi Takip Edin

Rusya

Lukyanov: Türk-Rus ilişkilerinin doğası karmaşık olacak

Yayınlanma

Valdai Kulübü Araştırma Direktörü ve Russia in Global Affairs Genel Yayın Yönetmeni Prof. Fyodor Lukyanov ile İstanbul’da konuştuk. Ukrayna’da çözüm arayışlarının sürdüğü bu evrede Moskova ile Batı arasındaki bilek güreşinin geleceğine dair sorularımız oldu. Gorbaçov’un ürettiği 90’ların rüya projesi,  Rusya ile Avrupa arasında “ortak Avrupa evi” kurma fikrinden başladık sohbete. Lukyanov’a göre bu fikir başından beri ütopikti ve bu modelin artık tarihsel olarak bir geçerliliği kalmadı. Geleceğe ilişkin bir arada yaşama formülleri de bu ütopik fikirler üzerinden inşa edilemez…

Lukyanov’a göre, Batı’nın Rusya’yı stratejik yenilgiye uğratma hedefi sürdüğü için mevcut durumda istikrarlı bir güvenlik mimarisi kurmak imkânsız ve ulaşılabilecek en iyi senaryo, Soğuk Savaş benzeri “kontrollü bir denge” durumu olabilir.

Söyleşide Türkiye-Rusya ilişkilerine de değinen Lukyanov, iki ülke arasında hayati önemdeki bağın pragmatizme dayandığını ve mevcut koşullarda bu başarılı modeli stratejik bir ortaklığa dönüştürme çabasının her iki tarafa da zarar vereceğini vurguluyor. 20-30 yıl sonrasına ilişkin tahminde bulunmanın imkansız olduğunu belirten Lukyanov, Türk- Rus ilişkilerinin doğasının her zaman “karmaşık” kalacağını düşünüyor. O’na göre bütün meziyet; bu karmaşıklığı yani çıkar çatışması olan alanları yönetmekle ilgili.

Lukyanov Türk-Rus ilişkilerinde daha iyisini yapalım derken eldeki işleyen modelin yitirilebileceği uyarısını yapıyor. “Türkiye’nin ABD ve NATO ile ilişkilerinin ne kadar önemli olduğunu çok iyi anlıyoruz” diyen Luıkyanov bunu değiştirmeye çalışmanın Türkiye’ye zarar verebileceğini düşünüyor.

Lukyanov’a göre Rusya, Batı’nın parçası olan ama gerektiğinde Batı’ya karşı kendi menfaatini savunma kapasitesi olan bir Türkiye’yi tercih ediyor.

Prof. Fyodor Lukyanov’un Mehmet Kıvanç’ın sorularına verdiği yanıtlar şu şekilde:

Sayın Lukyanov, zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Konuya belki de şuradan başlamak yerinde olur: Rusya ile Avrupa arasındaki büyük “Avrupa evi” fikri neden son buldu ve 90’larda Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından hayati önem taşıyan bu fikri yeniden canlandırmak mümkün mü? Yakın gelecekte bu yönde bir çaba görebilir miyiz ve bu konudaki beklentiniz nedir?

Aslına bakarsanız bu fikir Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bile önce doğmuştu, zira bu büyük “ortak Avrupa evi” fikrinin babası son Sovyet lideri Mihail Gorbaçov’du.

Onun ardından, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte bu fikir biraz yeniden yorumlandı. Zira bir süper gücün başkanı olan Gorbaçov’un elbette bu yapının nasıl işleyebileceğine dair kendi görüşleri vardı. Sonrasında Rusya başka bir şeye dönüştü.

Ancak 35 yıl önce düşündüklerimin aksine, bugünkü naçizane görüşüm, bu fikrin maalesef tamamen ütopik olduğu yönünde. Çok basit bir sebepten ötürü bu hiçbir zaman gerçekçi bir seçenek olmadı. Dünkü konferansta da ele aldığımız üzere Avrupa ile entegrasyon, sömürgecilik sonrası dönemde Fransa, İngiltere gibi en büyükleri dâhil olmak üzere tümünün eski önemini yitirdiği bir çağda, Avrupa’nın orta büyüklükteki güçlerini birleştirmek amacıyla kuruldu ve bu formatı, yani Avrupa ile entegrasyonu, Avrupa Topluluğunu yarattılar.

Sovyetler Birliği ve ardından Rusya ise bir nükleer süper güç. Rusya ekonomisi ve pek çok sorunu hakkında çeşitli tartışmalar yürütebiliriz ama Rusya bir nükleer süper güçtür. Bir nükleer süper güç, Avrupa Birliği gibi bir yapılanmanın parçası olamaz. Ve bir nükleer süper güç, eğer Amerika Birleşik Devletleri değilse NATO’nun da bir parçası olamaz.

Bu yüzden bence hem Gorbaçov hem de sonrasında bu fikri takip edenler, konuyu tartıştıklarında gerçeklikten tamamen uzaktılar. Fakat bu mesele Rusya tarafında çok ciddi bir şekilde ele alındı.

Rusya gerçekten de uzun bir süre, sanırım muhtemelen Putin’in Münih konuşmasına kadar, samimiyetle böyle bir yapının, belki ortak Avrupa evi değil ama daha geniş bir Avrupa sahası gibi bir yapının parçası olmak istedi.

Kimse bu sahanın neye benzeyebileceğini formüle edemedi, çünkü Avrupa Birliği Rusya’yı hiçbir zaman AB’ye olası bir aday ülke olarak görmedi ve tabii ki Rusya da Avrupa Birliği’ne katılmak için asla sıraya girmezdi. Ancak bunun farklı bir şekilde yapılabileceğine dair bir fikir vardı. Ortak ekonomik düzenlemelere sahip bir ortak saha gibi bir yapı…

Fakat yaşananlar, kökleri çok eskiye dayanan derin jeopolitik farklılıkların olduğu bir durumda bunu beklemenin mümkün olmadığını gösterdi. Bu 2000’lerde aşınmaya başladı, 2010’larda çöktü ve 2020’lerde tamamen patladı.

Uzun lafın kısası, bu fikri, artık geride kalmış ve bir daha asla geri gelmeyecek, tarihsel açıdan önemli bir dönemden ibaret görmemiz gerektiğine inanıyorum. Yani bu model artık geçerli değil.

Peki bu durumda hangi model mümkün? Çünkü Avrupa ile Rusya arasında ve özellikle Rusya’nın doğu sınırı ile Avrupalılar arasında güvenlik mimarisi sorunu devam ediyor. Avrupalılar bir Rus tehdidi olduğunu söylüyor. Rusya ise NATO’nun genişlemesi nedeniyle güvenlik sorunları yaşadığını, her beş ya da on yılda bir NATO tarafından bu tür bir genişleme hamlesi gördüğünü belirtiyor. Bu durumda ne tür gerçekçi bir senaryo bekleyebiliriz?

Gerçekçi senaryonun ne olduğunu evvela bilmiyorum, çünkü Rusya’nın doğrudan, Avrupa’nın ise dolaylı ama çok aktif bir şekilde katıldığı büyük bir savaşın sürdüğü, son derece eşsiz ve nahoş bir durumun içindeyiz.

Bence varsayımsal model, Soğuk Savaş dönemindeki “barış içinde bir arada yaşama” ilkesinin tadil edilmiş bir versiyonu olabilir. Bu model, kıtanın temel olarak ağır silahlanmış ve birbirine son derece şüpheyle yaklaşan taraflarından oluşur.

Eğer bu aşamaya ulaşabilirsek, bu erken aşamada büyük bir başarı olur. Çünkü şu ana kadar böyle bir şeyi tasavvur dahi edemiyoruz. Avrupa tarafının, ki arkasında Amerikalılar da var ama şu an tuhaf bir biçimde, bu tür az çok eşit bir denge kurulmasını kabullenmeye hazır olmadığını görüyoruz.

Zira Rusya’nın stratejik yenilgiye uğratılması fikri hâlâ masada. Bu fikir, AB’nin resmi tutumu olduğu 2022-2023’te gerçekleşmedi. Şimdi daha az dile getiriliyor ama hâlâ Rusya’nın askeri, iktisadi ve benzeri yollarla yenilgiye uğratılması gerektiğine inanıyorlar ve bir tür dengeyi yeniden düzenleme havasında değiller. Dolayısıyla buna ne zaman ve nasıl ulaşabileceğimizi bilmiyorum.

Bununla birlikte, belirttiğim gibi, bu tablo önümüzdeki tarihsel dönem için ideal bir tablo olurdu. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki Soğuk Savaş modelinin yeniden kurulmasını bekleyemeyiz, çünkü bugünkü Avrupa 40 yıl önceki Avrupa değil. Ve Avrupa artık Orta Doğu ve Uzak Doğu’yu da içeren çok daha geniş bir sahanın, yani Avrasya’nın bir parçası.

Sizin de belirttiğiniz gibi, bunun kısmen Avrasya’da bulunan, kısmen de ABD-Çin rekabetinden etkilenen çok daha büyük bir güvenlik mimarisinin veya mimarisizliğinin parçası olduğunu hesaba katmadan bir Avrupa güvenlik mimarisi inşa edemeyiz. Bu noktada, korkarım Avrupa için istikrarlı bir güvenlik düzeni gibi bir lüks bekleyemeyiz.

Türkiye’nin jeopolitik konumunu, özellikle son dönemde nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin, Rusya, Trump’ın enerji meselesi gibi konularda Türkiye’ye yönelik baskısından endişe duymalı mı?

Elbette Rusya endişe duymalı, çünkü Amerika Birleşik Devletleri’nin herhangi bir ülke üzerinde neredeyse sınırsız bir baskı uygulayabilen en güçlü aktör olduğunu gayet iyi anlıyoruz. Bu, meselenin bir yüzü.

Bizim için de Türkiye için de çok önemli olan diğer yüzü ise bu baskının etkinliğinin sınırlarının da görünür olması. Yani Amerika Birleşik Devletleri başka ülkelere son derece nahoş şeyler yapabilir ama bu baskıyı ne kadar artırırlarsa, diğer ülkeler de o kadar çok bu baskıdan nasıl kaçınacaklarını, nasıl etrafından dolaşacaklarını, belki Amerikalıların istediğini resmen onaylayıp gayri resmi olarak farklı şeyler yapacaklarını araştırmaya başlıyor.

Bu, günümüz dünyasının bir özelliği. Bu dünyada, ABD, Çin gibi büyük ülkeler veya Rusya, Hindistan, Türkiye gibi ülkeler olsun, hiç kimsenin bir başkasıyla hegemonik bir ilişki kuramadığını görüyoruz.

Rusya tarafında ise başka bir sorun var, çünkü Avrasya’daki Sovyet sonrası coğrafyadaki yerimizi yeniden değerlendirmeliyiz. Bu coğrafya, kısmen Türkiye’nin daha aktif politikaları gibi nedenlerle açıkça değişiyor. Ama bu herkes için geçerli. Amerika Birleşik Devletleri için de…

Görüyorsunuz, Trump biraz telaşlı. Farklı şeyler yapmaya, farklı ülkelere baskı kurmaya çalışıyor. Bu ülkelerin ille de onun istediğini yapmadığını, hakkında harika sözler söyleyip onu övseler ve kutlasalar bile neticede kendi ulusal çıkarlarına uygun olanı yaptıklarını görüyor.

Sorunuza dönecek olursak, Rus-Türk ilişkilerinin her zaman çok karmaşık olacağını düşünüyorum, zira çıkarlarımızın örtüşmediği pek çok alan var. Ancak önemli olan, Moskova ve Ankara’da her iki tarafın da bu ilişkinin ne kadar önemli, ne kadar esaslı olduğunun farkında olması.

Bana göre, Türkiye’nin Rusya ile ilişkisi, pratik anlamda Türkiye için ABD ile olan ilişkisinden bile daha önemli. Bu, ABD’nin bir aktör olarak daha az önemli olduğu anlamına gelmiyor ama pratik açıdan bakıldığında Rusya burada ve Rusya’nın varlığı, Türkiye’nin ilgi alanına giren pek çok konuda ve aynı şekilde tersi durumda da büyük bir etken.

Bu yüzden uzlaşı bulmaya mecburuz ve şu ana kadar bunun işe yaradığını söyleyebilirim. Bir sonraki oturumda bu konuyu ele alacağız. Bana göre, bu ilişkinin 10 yıldan uzun süredir bu kadar iyi işlemesi aslında bir sürpriz.

Peki Türk-Rus ilişkilerinin doğasını değiştirmek mümkün mü? Çünkü pek çok uzman bu ilişkiyi meşhur bir ifadeyle, pragmatizmle tanımlıyor. Bu ilişkinin taktiksel düzeyden stratejik düzeye taşınmasının mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?

Sanmıyorum. Bunu değiştirmeye çalışmaya gerek olduğunu da düşünmüyorum. Çünkü, yine söylüyorum, 20 veya 30 yıl sonra ne olacağını bilmiyorum. Kimse tahmin edemez. Belki tamamen farklı bir Avrasya tablosuyla karşılaşacağız. Ama bu noktada pragmatizm, işe yarayan tek strateji.

Eğer stratejik olarak geçerli, daha sağlam bir şey kurmaya çalışırsak, bu Türkiye’ye zarar verir. Çünkü Türkiye’nin ABD ve NATO ile ilişkilerinin ne kadar önemli olduğunu çok iyi anlıyoruz.

Aynı zamanda Türkiye, kendi çıkarlarının Amerikalıların veya Avrupalıların çıkarlarından farklı olduğu konularda çok esnek ve bağımsız davranacak kadar da cesur. Bu yüzden şu an için mevcut tek modelin bu olduğunu ve daha iyisini elde etmek uğruna işleyen bir şeyi bozmamamız gerektiğini düşünüyorum.

Rusya

Küresel buğday fiyatları Karadeniz düğümüyle üç yılın zirvesinde

Yayınlanma

Karadeniz ve Azak Denizi’ndeki sevkiyatın kesintiye uğramasıyla küresel buğday fiyatları haziran ayından bu yana yüzde 30 artarak Temmuz 2023’ten bu yana görülen en yüksek seviyeye çıktı. Chicago Ticaret Borsası’nda günlük üst limit olan 0,45 dolar sıçrayan kote fiyatlar bushel başına 7,62 dolara yükselirken, piyasa aktörleri Karadeniz’deki emniyet riski çözülmediği takdirde tırmanışın süreceğini belirtiyor.

Küresel buğday fiyatları haziran ayından bu yana yüzde 30 oranında tırmanarak Temmuz 2023’ten bu yana kaydedilen en yüksek seviyeye ulaştı.

Chicago Ticaret Borsası’nda gerçekleşen işlemlerde kote fiyatlar, gün içinde izin verilen en yüksek artış limiti olan 0,45 dolar yükselerek bushel başına 7,62 doları gördü.

Piyasa katılımcıları, Rusya ile Ukrayna arasında Karadeniz ve Azak Denizi’nde yaşanan gerilimin küresel gıda piyasasında yaklaşık üç yıldır devam eden dengeleri sarsmasından endişe duyuyor.

Dünya buğday ihracatının çeyrekten fazlasını tek başına karşılayan Rusya ve Ukrayna; arpa, mısır ve ayçiçeği yağı tedarikinde de küresel ölçekte sürükleyici rol oynuyor.

İki ülkenin sunduğu nispeten ucuz tarım ürünleri, Afrika ve Asya’daki dar gelirli ülkelerin gıda güvenliği açısından hayati önem taşıyor.

Advantage Grain Genel Müdürü Chris Nicolaou, Bloomberg’e yaptığı değerlendirmede, “Karadeniz’de bir uzlaşıya varılamaz ve deniz taşımacılığının güvenliği sağlanamazsa fiyatlardaki tırmanış devam edecektir” ifadelerini kullanarak tedarik zincirindeki aksamaların piyasayı derinden korkuttuğuna dikkati çekti.

“Tarihte eşi benzeri görülmemiş bir arz şoku”

Tarım danışmanlık firması SovEcon’un Direktörü Andrey Sizov, mevcut durumu “Rusya ve Ukrayna’nın Karadeniz ile Azak Denizi’ndeki limanlarının durması nedeniyle yaşanan, eşi benzeri görülmemiş bir arz şoku” olarak nitelendirdi.

Piyasa dinamiklerini değerlendiren Sizov, “Modern tahıl piyasası tarihinde böyle bir tablo yaşanmadı; ne Rusya’nın tahıl ihracatına ambargo koyduğu 2010 yılında ne de savaşın başladığı 2022’nin ilk yarısında buna benzer bir süreç görüldü” değerlendirmesinde bulundu.

Saha şartlarındaki ağırlaşmanın ihracat rakamlarına doğrudan yansıması bekleniyor. Ukrayna’nın tarımsal ihracatının bu sezonda, Temmuz 2025’te başlayan tırmanış öncesinde Tarım Bakanlığınca açıklanan öngörülerin yarısından bile az seviyede kalabileceği belirtiliyor. Rusya’nın buğday ihracatının ise ağustos ayında, 2025 yılının aynı dönemine kıyasla yüzde 50’den fazla düşeceği tahmin ediliyor.

Sevkiyat noktalarındaki kilitlenme fiilen başlamış durumda. Novorossiysk’teki tahıl terminalleri Ukrayna’ya ait insansız hava araçlarının saldırıları nedeniyle faaliyetlerini durdururken, Odessa limanlarına ise Rusya’nın füze atışları yüzünden ticari gemiler artık uğramıyor.

Piyasanın mevcut tehlikeyi “felaket düzeyinde” hafif kurguladığını savunan Sizov, Avrupa’da buğday ton fiyatının 300 dolara doğru dayandığına işaret etti.

Durumun bir şekilde düzeleceğine son ana kadar inanan ithalatçıların artık tedirgin olmaya başladığını vurgulayan Sizov, küresel tahıl fiyatlarında çok daha yüksek seviyelerin gündeme gelebileceği uyarısında bulundu.

Öte yandan, küresel piyasalardaki bu yükselişin Rusya ve Ukrayna’daki üreticilere bir fayda sağlamadığı belirtiliyor.

Hasat döneminin sürmesi, iç pazara ürün girişinin devam etmesi ve dış satım imkanlarının neredeyse tamamen tıkanması nedeniyle her iki ülkede de yerel tahıl fiyatları sert düşüş kaydediyor.

Okumaya Devam Et

Rusya

RIAC raporu: Güney Kafkasya cumhuriyetleri yol ayrımında

Yayınlanma

Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi tarafından yayımlanan raporda, Güney Kafkasya ülkelerinin Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana geçen 35 yıllık bağımsızlık süreçleri incelendi. Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’ın ekonomik, siyasi ve diplomatik dönüşümlerinin mercek altına alındığı çalışmada, bölge ülkelerinin Rusya ile ilişkilerindeki yapısal değişimler ve yeni güvenlik mimarisi ele alındı.

Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC), Güney Kafkasya devletlerinin bağımsızlık sonrası gelişim süreçlerini bütüncül bir yaklaşımla ele alan “Bağımsız Kalkınmanın 35 Yılı: Güney Kafkasya Devletleri İçin Sonuçlar ve Beklentiler” başlıklı detaylı bir rapor yayımladı.

Rus ve Kafkasyalı uzmanların katkılarıyla hazırlanan raporda, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’ın ulus inşası, dış politika evrimleri ve Rusya ile ilişkileri ayrıntılı bir biçimde incelendi.

Raporun giriş bölümünü kaleme alan Milan Lazoviç, Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılmasının Güney Kafkasya cumhuriyetleri için bir dönüm noktası olduğunu belirtti. Raporda, “Her bir Kafkas cumhuriyeti bağımsızlığını kazandığından bu yana kendine özgü bir yol izledi” ifadelerine yer verildi.

“Siyasi sistem fiilen ciddi bir değişikliğe uğramadı”

Raporun Azerbaycan’a ayrılan bölümünde, ülkenin bağımsızlık sonrası ilk yıllarda karşılaştığı derin sistem krizinden çıkarak bölgesel bir güce dönüşme süreci anlatıldı. Ermenistan ile Karabağ konusunda yaşanan çatışmaların başlangıçta ekonomik çöküş ve siyasi istikrarsızlık getirdiği hatırlatıldı. Ancak 1993 yılında Haydar Aliyev’in iktidara gelmesiyle ülkenin istikrar yoluna girdiği belirtildi.

Raporda, Eylül 1994’te imzalanan ve “Asrın Anlaşması” olarak bilinen petrol sözleşmesinin Azerbaycan’ın ekonomik bağımsızlığı için bir dönüm noktası olduğu vurgulandı.

Raporda, “Söz konusu anlaşmanın önemi, yalnızca ‘Azeri-Çırak-Güneşli’ yataklarının ortak işletilmesinde değil, aynı zamanda Azerbaycan ekonomisine yabancı yatırım akışını sağlayarak 2005-2008 yıllarındaki ‘ekonomik patlamanın’ temel nedenlerinden biri olmasında yatmaktadır” değerlendirmesi yapıldı. Belgeye göre, 2000-2008 yılları arasında Azerbaycan 29,25 milyar dolar yabancı yatırım çekmeyi başardı ve gayrisafi yurt içi hasılasını dokuz kattan fazla artırarak 48,85 milyar dolara çıkardı.

Siyasi alanda ise İlham Aliyev’in 2003 yılında iktidara gelmesiyle başlayan yönetim sürecine değinildi. 2005 yılında yaşanan kabine içi ayrılıkların ve muhalefetin iktidarı değiştirme çabalarının bertaraf edildiği hatırlatılarak, raporda, “Durumun istikrara kavuşmasının ardından siyasi sistem fiilen ciddi bir değişikliğe uğramadı. İktidar dikeyindeki kilit görevler eski ekibin kontrolündeydi” ifadelerine yer verildi.

Yönetim kademesindeki gerçek anlamda ilk ciddi dönüşümün 2017 yılında başladığı, eğitimli genç kadroların göreve getirildiği ve Azerbaycan Yatırım Holdingi gibi yapılarla kamu şirketlerinin yönetim modellerinin yeniden yapılandırıldığı belirtildi.

“Kapsamlı müzakere sürecine rağmen diplomatik yol fiilen sonuçsuz kaldı”

Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü sağlama stratejisinin incelendiği bölümde, İkinci Karabağ Savaşı ve sonrasındaki diplomatik süreç analiz edildi. 1994 yılındaki ateşkesin ardından Azerbaycan’ın uzun yıllar boyunca diplomatik yöntemlere ağırlık verdiği, ancak AGİT Minsk Grubu çerçevesindeki görüşmelerden sonuç alınamadığı aktarıldı. Raporda, “Yeterince kapsamlı müzakere sürecine rağmen diplomatik yol fiilen sonuçsuz kaldı; bu durum, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki ekonomik ve demografik dengesizliğin de etkisiyle giderek artan bir gerilim yaratıyordu” denildi.

Sürecin sonunda 27 Eylül 2020’de başlayan 44 günlük savaşla Azerbaycan’ın topraklarını geri aldığı ve 9-10 Kasım gecesi Rusya’nın arabuluculuğunda imzalanan anlaşmayla çatışmaların durduğu hatırlatıldı. Raporda, Ermeni tarafının ateşkes bildirisinin temel maddelerini yerine getirmekten kaçındığı, bu durumun da çatışma sonrası süreci tıkadığı öne sürüldü. Ekim 2022’de Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın Karabağ üzerindeki Azerbaycan egemenliğini tanımasının durumu kökten değiştirdiği ve Eylül 2023’teki operasyonla Bakü’nün egemenliğini tam anlamıyla sağladığı kaydedildi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ağustos 2025’te başlattığı arabuluculuk çabalarına da değinilen raporda, “Barış ve Refah için Trump Koridoru” (TRIPP) projesi kapsamında Zengezur’da 42 kilometrelik bir transit koridorun ABD’li bir şirkete uzun vadeli kiralanması girişiminin stratejik riskler taşıdığı savunuldu. Raporda, “Söz konusu koridorun ABD’li bir şirket tarafından yönetilmesi, Rus, İranlı ve en önemlisi Çinli taşımacılar için cazibesini azaltacaktır” ifadelerine yer verildi. İran ile yaşanan gerilimler göz önüne alındığında, ABD’nin bu stratejik güzergahı kontrol etme ihtimalinin zayıfladığı ifade edildi.

Rusya-Azerbaycan ilişkileri bağlamında ise, sınırların çizilmesi ve Hazar Denizi’ndeki anlaşmalarla sorunların çözülmüş görünmesine karşın, Aralık 2024’te Grozni üzerinde Azerbaycan Hava Yolları (AZAL) uçağının karıştığı trajik kazanın ikili ilişkilerde ciddi bir krize yol açtığı hatırlatıldı. Raporda, “Sonuç olarak, iki ülke arasındaki etkileşimin yalnızca ekonomik boyutu istikrarlı kalırken, siyasi diyalog ile kurumsal ve kurumlar arası temaslar fiilen dondurulmuştur” denildi.

“Ermenistan, en ağır ekonomik çöküşlerden biri”

Ermenistan’ın 35 yıllık bağımsızlık serüveni ise raporun ikinci bölümünde ele alındı. Ermenistan’ın bağımsızlık sürecine, 1988 Spitak depremi, Sovyet ekonomik alanının parçalanması ve Karabağ çatışmasının getirdiği ulaşım ve ekonomi ablukasıyla başladığı belirtildi.

Erivan’ın dış politikasının “kadife devrime” kadar olan süreci “tamamlayıcılık politikası” olarak tanımlandı. Raporda, “Ermeni yorumuna göre bu, Rusya ile sıkı bir askeri-siyasi ittifakın, Avrupa Birliği, ABD ve NATO ile ilişkilerin paralel gelişimiyle harmanlanması anlamına geliyordu” ifadelerine yer verildi. Özellikle 2013 yılında Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın Avrasya Ekonomik Birliğine (AEB) katılma kararının, Batı kurumlarıyla ilişkileri tamamen koparmadan Rus güvenlik şemsiyesini koruma amacı taşıdığı değerlendirildi.

Raporda, Rusya’nın silah tedarikindeki rolüne dikkat çekilerek, “Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) üyesi bir devlet olarak Ermenistan, Rus silahlarını Rusya Federasyonu’nun iç fiyatlandırması üzerinden, yani fiilen Rus güvenlik güçlerinin silah satın aldığı koşullara yakın şartlarda alıyordu” denildi. 2016 yılında İskender füze sistemlerinin teslimatının, Bakü ile askeri dengesizliği gidermek adına atılmış önemli bir adım olduğu vurgulandı.

Ancak 2018 yılında Nikol Paşinyan’ın iktidara gelmesiyle bu denge politikasının aşınmaya başladığı savunuldu. Devrimin ardından KGAÖ Genel Sekreteri Yuri Haçaturov’a yönelik adli soruşturma ve Rus şirketlerine yönelik baskıların Moskova’da rahatsızlık yarattığı kaydedildi. İkinci Karabağ Savaşı’nın ardından Ermenistan’da güvenlik mimarisine yönelik güvenin kırıldığı belirtilerek, raporda, “Savaş, Ermenistan için iki sonuç doğurdu. Azerbaycan ile olan askeri dengesizliği ve eski caydırıcılık sisteminin sınırlarını gözler önüne serdi. Aynı zamanda belirleyici anda sadece Rusya’nın çatışmaları durdurabildiğini ve yeni güvenlik rejimini sabitleyebildiğini gösterdi” değerlendirmesi yapıldı.

Raporda, 2022 yılı sonrası Ermenistan’ın dış politikasındaki değişime geniş yer ayrıldı. Eylül 2022’deki sınır çatışmalarında KGAÖ’nün müdahale etmemesinin Erivan’da bir kırılma noktası yarattığı ve bu durumun KGAÖ üyeliğinin dondurulması kararına zemin hazırladığı belirtildi. Erivan’ın Avrupa Birliği (AB) sivil misyonunu (EUMA) ülkeye davet etmesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nü kabul etmesi ve Nisan 2025’te Avrupa Birliği’ne katılım sürecini başlatan yasayı onaylaması “geleneksel Batı yörüngesine doğru keskin bir dönüş” olarak nitelendirildi.

Bununla birlikte, Hindistan ve Fransa’dan yapılan silah alımlarına dikkat çekilen raporda, Erivan’ın Hindistan ile 1,5 milyar doları aşan savunma sözleşmeleri imzaladığı bilgisi paylaşıldı. ABD himayesindeki TRIPP projesinin Ermenistan’ın toprak egemenliği açısından yarattığı endişelere de değinilerek, “Ermeni iç tartışmalarında bu plan, altyapı ve toprak üzerindeki kontrolün bir kısmının yabancı bir devlete fiilen devredilmesi olarak algılandı” denildi.

Ekonomik verilere de atıf yapılan raporda, 2025 yılı ticaret istatistiklerine göre Ermenistan’ın ihracatının yüzde 35,3’ünün Rusya’ya yapıldığı ve Rus doğalgazının bin metreküpünün 177,5 dolar gibi oldukça düşük bir fiyattan tedarik edildiği hatırlatıldı. Raporda, Erivan’ın bir yandan siyasi olarak Rusya’dan uzaklaşırken diğer yandan ekonomik bağımlılığının sürdüğüne işaret edilerek, “Eski ittifakın işlevlerinin tamamını (güvenlik, enerji, lojistik, pazar, geçiş sürecinin sosyal bedeli) ikame edebilecek yeni bir ortaklıklar bütününün henüz oluşmadığı” tespiti yapıldı.

Çevre idealizminden çevre realizmine geçiş

Raporun Gürcistan’a ayrılan bölümünde, Tiflis yönetimlerinin bağımsızlık sonrası uyguladığı dış politika stratejileri teorik bir çerçeveyle ele alındı. “Çevre realizmi” (peripheral realism) kavramı üzerinden yapılan analizde, zayıf devletlerin süper güçlerle çatışmaya girmek yerine pragmatik bir uyum politikası izlemesinin egemenliklerini korumak için daha rasyonel olduğu savunuldu.

Eduard Şevardnadze döneminin (1992-2003) bir dengeleme süreci olarak tanımlandığı raporda, “Şevardnadze’nin politikası, genel olarak çevre realizminin kurallarına uygun, uyarlanabilir bir strateji olarak nitelendirilebilir” ifadeleri yer aldı. Gürcistan’ın 1994’te NATO’nun “Barış İçin Ortaklık” programına katıldığı, 1999’da Avrupa Konseyine üye olduğu hatırlatıldı.

2003’teki Gül Devrimi ile iktidara gelen Mihail Saakaşvili dönemi ise “çevre idealizmi” olarak adlandırıldı. Saakaşvili’nin hızlı bir Batı entegrasyonu hedeflediği, 2008 yılındaki NATO Bükreş Zirvesi’nde Gürcistan’a üyelik sözü verilmesinin Tiflis’te büyük bir diplomatik zafer olarak görüldüğü belirtildi. Ancak raporda, “Gürcü yönetimi, Batı’nın koşulsuz desteğine güvenerek, coğrafi konumun ve bölgesel güç dengesinin yarattığı yapısal kısıtlamaları göz ardı etti” denildi. 2008 yılındaki savaşın ve Rusya’nın Abhazya ile Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanımasının bu idealist stratejinin bir çöküşü olduğu değerlendirmesi yapıldı.

2012 yılında iktidara gelen “Gürcü Rüyası” koalisyonunun politikaları ise “çevre pragmatizmine” dönüş olarak tanımlandı. İktidarın, Rusya’ya yönelik çatışmacı söylemlerden vazgeçerek ticari ilişkileri ve turizmi canlandırmayı hedeflediği, bu süreçte siyasi anlaşmazlıkların Cenevre Görüşmeleri’nde, ekonomik konuların ise Abaşidze-Karasin formatında ele alındığı belirtildi. Raporda, “Genişletilmiş derin ve kapsamlı serbest ticaret bölgesi uygulamasını içeren 2014 tarihli AB Ortaklık Anlaşması’nın imzalanmasına rağmen, Tiflis Rus mallarının ithalatına herhangi bir kısıtlama getirmedi” denildi.

2022’de Ukrayna’da başlayan savaşın ardından Tiflis’in Rusya’ya yönelik yaptırımlara katılmayı reddetmesi ve Batı ile ilişkilerde yaşanan gerilimler raporda geniş yer buldu. Gürcü yönetiminin bu tavrını ulusal güvenlik gerekçelerine dayandırdığı, Abhazya ve Güney Osetya’daki Rus askeri varlığı göz önüne alındığında Moskova ile ilişkilerin tırmanmasının egemenlik açısından yüksek riskler taşıdığını savunduğu aktarıldı.

Raporda, Batılı aktörler ile Gürcü Rüyası arasındaki en temel anlaşmazlık noktalarından birinin yargıdaki yabancı denetim mekanizması olduğu ifade edildi. Batılı ülkelerin, büyükelçilikler ve finanse ettikleri sivil toplum kuruluşları aracılığıyla Gürcü hakimlerin atanma süreçlerini kontrol etmek istediği, ancak hükümetin bunu devlet egemenliğine müdahale ve “yeni sömürgecilik” olarak görerek reddettiği hatırlatıldı. Batı’nın bu tutuma tepki olarak AB katılım sürecini dondurması ve parlamento seçimlerinin demokratik standartlara uymadığını iddia etmesi karşısında, iktidarın finansal olarak dış bağışçılara bağımlı olmayan yapısı sayesinde pozisyonunu koruduğu vurgulandı.

Raporda, Gürcistan Meclis Başkanı Şalva Papuaşvili’nin dış politika doktrinini özetleyen şu sözlerine atıf yapıldı: “Gürcü yönelimi dışında herhangi bir diğer ‘yanlısı’ yönelim nihayetinde Gürcü olmayan bir yönelimdir; çünkü bu durum ülkenin politikasını kendi ulusal çıkarlarından uzaklaştırarak onu başkalarının hedeflerinin bir aracına dönüştürür.”

Ekim 2025’te yapılan belediye seçimlerinde Gürcü Rüyası’nın elde ettiği zaferin, partinin siyasetteki hakim konumunu pekiştirdiği ve yerel yönetim sistemindeki ağırlığını teyit ettiği belirtildi. Ancak katılım oranının düşük olmasının ve bazı muhalif kesimlerin boykotunun meşruiyet tartışmalarına yol açtığı da rapora yansıdı. ABD’de Donald Trump’ın yeniden başkanlığa seçilmesinin USAID gibi kurumların dış program bütçelerini kısmasıyla Gürcistan’daki Batı destekli protesto hareketlerinin mali kaynaklarını zayıflattığı tespiti yapıldı.

Raporun sonuç bölümünde, Güney Kafkasya’daki üç devletin bağımsızlık serüvenindeki farklılıklara dikkat çekildi. Azerbaycan’ın enerjiye, Ermenistan’ın diasporaya ve ileri teknoloji sektörlerine, Gürcistan’ın ise Batı ile entegrasyona ve yapısal reformlara odaklandığı ifade edildi. Bütün bu farklılıklara rağmen, Rusya’nın bölgedeki birleştirici ve belirleyici rolünün sürdüğü vurgulandı.

Raporda, “Güvenlik, ticaret, göç ve diplomasi meselelerinde Rusya’nın katılımı, istikrarın korunması açısından kritik önemini korumaktadır. Gelecekte Güney Kafkasya ülkeleri ile Rusya arasındaki yapıcı diyaloğun sürdürülmesi, tüm bölgenin sürdürülebilir kalkınmasına, çatışma potansiyelinin azalmasına ve ekonomik kapasitenin ortaya çıkarılmasına katkı sağlayacaktır” ifadelerine yer verildi.

Okumaya Devam Et

Rusya

TotalEnergies, Rusya’daki Arktik LNG 2 ortaklığından tamamen çekildi

Yayınlanma

Dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz şirketlerinden Fransız TotalEnergies, Rusya’daki Arktik LNG 2 projesinde sahip olduğu yüzde 10’luk hissenin Novatek’in iştiraki NordLayne şirketine devrini tamamladı. Projedeki hissedarlığı sona eren şirket, projeye sağladığı yaklaşık 1,3 milyar dolarlık hissedar kredisini yürürlükteki yaptırımlara bağlı olarak ileride geri alma hakkını korudu.

Dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz şirketleri arasında yer alan Fransa merkezli TotalEnergies, Rusya’daki Arctic LNG 2 projesinde sahip olduğu yüzde 10’luk payın Novatek’in iştiraki NordLayne şirketine devir sürecini tamamladı.

TotalEnergies, Business Wire’ın aktardığı açıklamasında, işlemin tamamlanmasının ardından şirketin Arctic LNG 2 projesinde hissedarlık statüsünün sona erdiğini bildirdi.

Şirket, projeye sağlanan hissedar kredileri kapsamındaki yaklaşık 1,3 milyar dolarlık payının geri ödenmesi hakkını muhafaza ettiğini belirtti. TotalEnergies, söz konusu ödemenin gelecekte yürürlükteki yaptırımların durumuna bağlı olarak yapılabileceğini açıkladı.

Arctic LNG 2, Rus doğalgaz şirketi Novatek’in Arktik bölgesinde doğalgaz çıkarma ve sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) üretme amacıyla yürüttüğü büyük ölçekli bir proje olarak faaliyet gösteriyor.

İşletmeciliğini OOO Arctic LNG 2 şirketinin yaptığı tesisin kaynak tabanını, Yamalo-Nenets Özerk Okrugu’ndaki Gydan Yarımadası’nda, Ob Körfezi üzerinden Yamal LNG projesine yaklaşık 70 kilometre mesafede bulunan Utrenneye yatağı oluşturuyor.

TotalEnergies’nin projeden çekilmesinin ardından Arctic LNG 2 ortaklık yapısında yüzde 60 paya sahip Novatek’in yanı sıra Çin Ulusal Petrol ve Doğalgaz Şirketi (CNPC) yüzde 10, Çin Ulusal Açık Deniz Petrol Şirketi (CNOOC) yüzde 10 ve Japon Mitsui ile JOGMEC ortaklığındaki Japan Arctic LNG konsorsiyumu yüzde 10 hisseyle yer alıyor.

TotalEnergies Üst Yöneticisi (CEO) Patrick Pouyanné, haziran ayı başında yaptığı açıklamada, şirketin projede bulunan yüzde 10’luk hissesinin Novatek bünyesindeki bir yapıya devrinin yakında sonuçlanabileceğini ifade etmişti.

Pouyanné, hisse devir sürecini Novatek’in iştiraki NordLayne üzerinden başlattığını ve işlemin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından onaylandığını kaydetti.

Projeye ilişkin görüşmeler, ABD’nin Arctic LNG 2’yi yaptırım listesine almasının hemen ardından başladı.

ABD Hazine Bakanlığına bağlı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi (OFAC), Arctic LNG 2 projesini Kasım 2023’te yaptırım listesine ekledi. Bu gelişmenin ardından Novatek, Gydan tesisinden yapılacak LNG tedariki konusunda müşterilerine mücbir sebep bildiriminde bulundu.

Reuters, o tarihte Pouyanné’nin pay devrini bir satış olarak nitelendirmediğine dikkati çekmişti. TotalEnergies ise bu devir karşılığında bir tazminat almayı bekleyip beklemediğini netleştirmedi.

Haziran ayı başında Putin, OOO NordLayne şirketine TotalEnergies’nin Arctic LNG 2’deki yüzde 10’luk hissesini satın alma izni veren bir kararname imzaladı. Kararnamenin kendisinde alıcı şirketin tanıtıcı detaylarına yer verilmedi.

Ancak Interfax, Novatek’in söz konusu başkanlık kararından bir ay önce OOO NordLayne adıyla yüzde 100 oranında iştiraki olan bir şirket kurduğunu aktardı.

Moskova yönetimi uygulanan yaptırımları hukuka aykırı bulduğunu belirterek bu kısıtlamaların kaldırılmasını talep ediyor. Kremlin ayrıca, Rusya’dan gaz alımının durdurulmasının Avrupa’yı gazı “çok pahalıya” satan ABD’ye bağımlı hale getireceğini ve kaynak çeşitlendirme imkanından yoksun bırakacağını savundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English