Dünya Basını
Mısır’ın son Ankara elçisi: 14 Mayıs’tan bağımsız iyi ilişkilere hazırlanmalıyız

Mısır’ın son Türkiye Büyükelçisi Abdurrahman Selaheddin, Türkiye-Mısır ilişkilerinin neden normalleşmesi gerektiği, bu normalleşmenin hangi zemine oturabileceği ve Mısır için neden gerekli olduğu üzerine bir yazı kaleme aldı. Makale, Mısır devletinin görüşlerini yansıtan El-Ahram’da, Mısır Dışişleri Bakanı Semih Şükri’nin geçen hafta Türkiye’ye geldiği gün yayınlandı.
2010’da Mısır ve Türkiye arasında kalkınma ve ekonomik iş birliğinin arttığı bir dönemde Ankara’daki görevine atanan Selaheddin, Mısır’ın en çalkantılı dönemlerinde (Mursi’nin iktidara gelmesi ve iki yıl sonra devrilmesi) Mısır’ın Türk hükümeti ile ilişkilerinde köprü oldu. Ta ki 23 Kasım’da Kahire’ye çağrılana kadar.
Eski Mısır elçisi Türkiye’deki seçimlerin sonucu ne olursa olsun hatta Türkiye’nin adım atmasını beklemeden, ilişkilerin ivmelenmesi için Mısır’ın harekete geçmesi gerektiğini düşünüyor.
Makalenin tamamı şöyle:
***
Türkiye’deki seçimlerin sonucu ne olursa olsun, daha iyi ilişkiler için hazırlanmalıyız
Yaklaşan Türkiye seçimlerini kim kazanırsa kazansın, Mısır ile ilişkiler düzelecek. Kahire’nin bölgesel ve ikili meselelerde bu yakınlaşmadan yararlanabilmesinin birkaç yolu var.
Türkiye’de seçimlerin 14 Mayıs’ta yapılması planlanıyor. 2002’de iktidara gelen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidar partisi, bu kritik seçimleri kazanma şanslarını artırmak için hem içeriden hem de dışarıdan bazı olumlu göstergelere giderek daha fazla ihtiyaç duyuyor. Seçimler, Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni laik temeller üzerine kurmasından ve imparatorluğun yenilgisinin, çöküşünün ve toplumsal geri kalmışlığının tüm suçunu yüklediği Osmanlı Sultanlığı ve onun dini mirasının örtüsünden kurtulmasından tam yüz yıl sonra yapılıyor.
Yirmi yıl boyunca parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde üst üste elde ettiği başarıların ardından Erdoğan bugün, ilk kez kendisine karşı saflarını birleştirebilen ve Türkiye’nin en büyük muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin lideri Kemal Kılıçdaroğlu gibi tek bir cumhurbaşkanı adayı üzerinde uzlaşabilen bir muhalefetle karşı karşıya. Kılıçdaroğlu; Kürt azınlık, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan gibi Erdoğan’ın eski destekçilerinin başını çektiği daha küçük partiler tarafından destekleniyor.
Şu ana kadar yapılan tarafsız kamuoyu yoklamaları, başa baş bir seçim yarışı olacağına işaret ediyor. Yani, Erdoğan ve partisi belki de son yirmi yılda ilk kez hem cumhurbaşkanlığını hem de meclis çoğunluğu ya da en azından bunlardan birini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Türkiye’deki ekonomik krizin, son depremde mağdur olanlara devlet yardımının ulaşmasındaki gecikmenin ve Suriyeli mültecilere ev sahipliği yapmanın artan yükünün Erdoğan ve partisine olan desteğin azalmasına katkıda bulunduğuna şüphe yok.
Erdoğan, Müslüman Kardeşler’e verdiği destek ve Arap Baharı’nın yaşandığı tüm ülkelerde ve ötesinde hükümetleri kontrol etmek için siyasal İslam’a bel bağlaması nedeniyle düşmanlık beslediği Arap ülkeleriyle ilişkilerini düzeltmeye çalıştı. Son iki yılda Türkiye’nin Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini düzeltmek için çok çalıştı, böylece bu iki ülke ekonomik krizden çıkmasına yardımcı olacaktı.
Türkiye’nin Mısır’la ilişkilerinin normalleşmesi, Erdoğan muhaliflerinin; (Erdoğan’ın) Müslüman Kardeşler sempatisinin, Mısır gibi önemli ülkelerle ilgili Türk stratejik çıkarlarının önüne geçtiği eleştirisini kullanmaktan mahrum bırakacak.
Mısır ve Türkiye arasındaki siyasi ilişkiler 2013’ten beri kötüye gitmesine rağmen iki ülkenin ticari ve ekonomik ilişkileri gelişti. Ancak Türkiye’nin Mısır ile normalleşmesi Suudi Arabistan ve BAE ile olduğu gibi aynı hızda gerçekleşmedi. Türkiye Cumhurbaşkanı’nın arzusunun aksine Mısır, ikili ve bölgesel sorunlar nedeniyle normalleşmeyi yavaşlattı. Mısırlı yetkililer normalleşme sürecinin tamamlanmasından önce Türkiye’nin sahadaki adımlarını görmek istediler.
Dışişleri bakan yardımcıları düzeyindeki iki istikşafi toplantının ardından iki ülkenin devlet başkanları geçen Kasım ayında FIFA Dünya Kupası’nın açılışı vesilesiyle Doha’da bir araya geldi. İki ülke dışişleri bakanları, yakınlaşmayı ivmelendirme ve çözüm bekleyen konuları masaya yatırma amacıyla istişarelerin seviyesini yükseltme konusunda mutabık kaldılar. Bu mutabakat, Mısır Dışişleri Bakanı’nın şubat sonunda Türkiye’ye ardından da Türk mevkidaşının mart ayında Kahire’ye yaptığı ziyarete evirildi. Mısır Dışişleri Bakanı’nın bu hafta sonundan önce Türkiye’ye bir ziyaret daha gerçekleştirmesi bekleniyor. (Bu ziyaret makalenin yayınlandığı gün yapıldı.)
İki ülke arasındaki ilişkilerin gelişiminde gelinen aşama, Mısırlı karar alıcıların göz önünde bulundurması gereken bir dizi ikili ve bölgesel meseleyi gündeme getiriyor. Bu konuların tartışılması, incelenmesi ve Mısır’ın çıkarları üzerindeki etkilerinin irdelenmesi gerektiriyor.
Burada Türkiye ile ilişkilerde beklenen iyileşmeden Mısır’ın azami fayda sağlayabilmesi için bazı tavsiyeler sunmaya çalışacağım. Bana göre bu iyileşme, Türkiye’deki seçimlerin sonucundan bağımsız olarak gerçekleşecek. Muhalefet kazanırsa Mısır ile yakınlaşma hızlanacaktır. Erdoğan kazanırsa, son on yıldaki sloganlarına geri döndüğünde İslamcı destekçilerinin önünde artık siyasi olarak utanmayacaktır.
Burada, Türkiye ile ilişkilerde beklenen iyileşmeden Mısır’ın yararını en üst düzeye çıkarmak için bazı öneriler sunmaya çalışacağım. Bu gelişme, bence, Türkiye seçimlerinin sonucundan bağımsız olarak geliyor. Muhalefet kazanırsa, Mısır ile yakınlaşmayı hızlandıracak. Erdoğan zafer kazanırsa, son on yıldaki sloganlarına geri döndüğünde artık İslamcı destekçilerinin önünde siyasi olarak mahcup olmayacak.
Birincisi: Bölgesel sorunlar
Küresel stratejik sistem, Amerika’nın tek kutuplu hegemonyasından çok kutuplu rekabete doğru bir geçiş yaşıyor. Bu nedenle, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu büyük bölgesel güçler, birçok bölgesel konuda daha etkili olacak. Türkiye, çevremizdeki birçok çatışma bölgesine ekonomik ve askeri yatırımlar yaparak bu bölgelerde nüfuz sahibi oldu. Bunlardan en çok üçüyle ilgilenmeliyiz: Libya, Etiyopya ve Suriye.
1- Libya
ABD ve birçok Avrupa ülkesinin, Türkiye’ye Libya’daki (ve Suriye’deki) Rus varlığını dengeleme görevi veren politikalarını şimdi yeniden gözden geçirdikleri açık. Batı, Libya’nın doğusu ile batısı arasında, ülkenin petrol ve doğalgaz kaynaklarının merkezi bir hükümet tarafından kontrolünü sağlayacak siyasi bir uzlaşmayı teşvik için yavaş yavaş harekete geçiyor. Ukrayna Savaşı ve Libya’nın Avrupa pazarlarına coğrafi yakınlığı nedeniyle bu kaynakların göreceli önemi muazzam bir şekilde arttı.
Geçen ay Libyalı tarafların aralarındaki anlaşmazlıkları çözmelerine yardımcı olmak için bir Amerikan inisiyatifine ve Birleşmiş Milletler temsilcisinin bir başka girişimine tanık olmamıza şaşmamalı. Mısır’ın bu girişimlere yanıtı bunları reddetmek ya da görmezden gelmekle sınırlı kalmamalı. Aksine, bunları bizim için kabul edilebilir kılacak ve çıkarlarımızla uyuşacak değişiklikler sunmalıyız. Bu konuda Türk yetkililerle ortak tutum konusunda mutabakata varabiliriz.
Rusya’nın binlerce Wagner paralı askerini Libya’dan Ukrayna’ya transfer etmesi ve daha fazlasını transfer etme ihtiyacı, Libya’daki tüm paralı askerlerin çekilmesi için Mısır-Türkiye-Rusya arasında bir anlaşmaya varılması ihtimalini artırıyor. Daha sonra Libya topraklarında yaklaşık bin Türk ve aynı sayıda Rus kalacak. Bence bu yabancı birliklerle ilgilenmeyi, uzlaşmaya dayalı bir siyasi çözüme ulaşılması halinde kurulacak yeni Libya hükümetine bırakmalıyız.
Mısır ve Türkiye’nin Libyalı müttefiklerinden, Libya’nın zenginliğindeki paylarından ve yeni hükümetin kurulmasındaki göreceli ağırlıklarından vazgeçmeyeceklerine şüphe yok. Mısır’ın, Serrac ve (Abdülhamid) Dibeybe hükümetlerinin Türkiye ile deniz sınırları ya da Libya petrol ve gaz sahalarının Türkiye tarafından işletmesi konusunda imzaladığı anlaşmaları tanımama tutumunu değiştirmesi gerekmeyecek.
Mısır, Türkiye ile Libyalı tarafların yeni bir hükümet kurmasını sağlayacak ve aynı zamanda Mısır, Türkiye, Batı ve Rusya’nın çıkarlarını dikkate alan, siyasi çözümüne ulaşmayı kolaylaştıracak bir mutabakata varabilir.
2- Rönesans Barajı
Türkiye, Çin’den sonra Etiyopya’daki en büyük ikinci yatırımcı ve Etiyopya’da 200’den fazla Türk şirketi faaliyet gösteriyor. Türkiye ayrıca hükümete askeri yardım sağlayarak son iç savaşı kazanmasına yardımcı oluyor. Türkiye, iki ülke arasındaki sınır anlaşmazlıklarını çözmek için Sudan ve Etiyopya arasında arabuluculuk yapmayı teklif etti. Mısır’ın davet ettiği diğer ülkelerle birlikte Türkiye’nin Etiyopya hükümetini “Büyük Etiyopya Rönesans Barajı” konusunda Mısır ile bir uzlaşıya ikna etmeye istekli ve muktedir olacağına inanıyorum.
3- Doğu Akdeniz
Buna karşılık Mısır da Doğu Akdeniz’de hem Yunanistan hem de Kıbrıs ile kurduğu ittifak ilişkilerinden faydalanarak Türkiye’nin bu iki ülkeden ayrılan sulardaki gazdan pay almasını sağlayacak bir süreci formüle edebilir. Burada yüz yılı aşkın süredir var olan anlaşmalar üzerinden hukuki polemiklere girmeyi önermiyorum. BM üyesi ülkelerin ezici çoğunluğu tarafından tanınmayan Türk Kıbrıs’ı üzerindeki anlaşmazlığın öngörülebilir bir çözümünü de hayal etmiyorum.
Benim burada aklıma gelen, açık denizdeki gaz sahalarının iki ülke arasında paylaştırılması için varılan Lübnan-İsrail anlaşması modelidir. Bu anlaşmaya, iki ülke arasında diplomatik ilişkiler ya da doğrudan müzakereler olmaksızın, Fransız ve İtalyan gaz şirketleri ile Katar’ın yardımıyla, Amerikan arabuluculuğuyla varıldı.
Türkiye ile ilişkilerin normalleştirilmesi ve Beşar Esad hükümetiyle işbirliğinin daha da geliştirilmesi, Mısır’ın Suriye’deki çatışmaya barışçıl bir çözüm bulmak, mülteci sorununu çözmek ve Suriye’nin kuzeyinde uluslararası güvenlik garantileri sağlamak için Astana müzakerelerine katılmasına kapı açabilir.

Abdurrahman Selaheddin, 2010-2013 döneminde Ankara Büyükelçiliği yaptı.
İkincisi: İkili ilişkiler
1- İkili düzeyde, 2013 yılında imzalanan düşük faizli (Libor) 1 milyar dolar değerindeki Türk kredisi anlaşmasının yeniden canlandırılması mümkündür. Müslüman Kardeşler iktidarının devrilmesinden önce imzalandığı için Mısır, Türk ihracatını ve projelerini finanse etmek için bu anlaşmadan faydalanamadı. Mısır’da katı atık geri dönüşümü ve kentsel gecekondu sorununun çözümüne yardımcı olacak özel müteahhitlik alanlarında Türk yatırımları için hazır anlaşmalar vardı.
Aynı şekilde Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Sisi arasında (Mayıs 2013’te savunma bakanı olduğu dönemde) Türkiye’nin Mısır’a silah satışını ve iki ülke arasındaki ortak askeri üretim projelerini finanse etmek üzere 200 milyon dolar değerinde benzer bir Türk kredi limiti açılması konusunda bir anlaşma vardı ki bu anlaşma da o tarihten bu yana dondurulmuş durumda ve yeniden başlatılması düşünülebilir.
2- Mısır, Türk işadamlarının Mısır’daki tekstil sektöründeki deneyimlerinden faydalanabilir. Yüz milyonlarca dolar değerindeki ürünlerini Amerika ve Afrika pazarlarına ihraç ediyorlar. Mısır’daki kamu sektörü tekstil fabrikalarının sorununu çözmek için onlarla bir ortaklık kurulmasını tavsiye ediyorum.
3- Mısır’daki Türk üreticiler Mısır’daki doğalgaz ve ucuz işgücünü kullanıyor ve ürünlerini büyük Mısır pazarının yanı sıra Mısır’ın kolay erişim ve gümrük tarifesi muafiyetlerinden yararlandığı dış pazarlara da satıyor. Mısır’da daha fazla Türk yatırımı için cazip bir model sunuyorlar. Aynı zamanda Türkiye’ye sıvılaştırılmış gaz ihracatımızın değeri son iki yılda 2 milyar doların üzerine çıktı. Belki de önceliklerimizi ve her iki seçeneğin ekonomik fizibilitesini belirlememiz gerekiyor: gazı yabancı sanayi yatırımlarını teşvik etmek için kullanmak ya da dış pazarlara ihraç etmek.
4- 2011 yılında Mısır’dan başlayıp Ürdün, İsrail ve Suriye’den geçen Arap doğalgaz boru hattı Türkiye topraklarının yaklaşık yüz kilometre yakınında. Şimdi bu hattı Mısır gazını Lübnan’a ulaştırmak için kullanmaya hazırlanıyoruz ve her iki yönde de kullanmak için çalışıyoruz. Bu, uzun vadede, önümüzdeki birkaç yıl içinde büyük miktarlarda Rus gazı alacak olan Türk şebekesine bağlanmanın kapısını açıyor.
5- Mısır, güvenlik nedenleriyle Akdeniz’deki Türk ve Mısır limanları arasında RORO tırlarıyla yapılan deniz taşımacılığını durdurdu. Bu tırlar, Suriye savaşı nedeniyle Suriye üzerinden geçen kara yolunun kapanmadan önce Türk ve Avrupa mallarını Mısır üzerinden Arap Körfezi’ne taşıyordu. Türkler bu deniz hattını İsrail’in Hayfa limanına naklettiler, böylece kamyonlar buradan Ürdün üzerinden Körfez’e doğru yola çıkabildi. Eğer Mısırlı yetkili makamlar bu hattın Mısır limanları ve yolları üzerinden yeniden işletilmesini ekonomik açıdan uygun bulurlarsa, bu tırları Türkiye’ye ve oradan da Avrupa pazarlarına geri dönerken Mısır’ın ihracat mallarını bu pazarlara ulaştırmak için kullanmalıyız.
6- Kültürel işbirliği, Mısır’ın edebi ve sanatsal üretimini büyük Türk pazarında pazarlama fırsatlarının önemli bir yönünü temsil ediyor. Nüfusu 85 milyon olan Türkiye her yıl tüm alanlarda 88 bin kitap basarken, Mısır yılda 22 bin, Arapların geri kalanı ise 18 bin kitap basıyor.
Başka bir deyişle 300 milyon Arap, her yıl 85 milyon Türk’ün okuduğu kitap sayısının yarısından daha azını okuyor. Bu da Arapçadan Türkçeye daha aktif bir edebi ve sanatsal çeviri çabası gerektiriyor. Mısır edebiyatının, filmlerinin ve dizilerinin, Arap dünyasında Türk dizi ve filmlerinin sahip olduğu gibi, geniş bir Türk izleyici kitlesine hitap edebileceğine inanıyorum.
7- Birçok Türk, çocuklarını El-Ezher ve diğer Mısır üniversitelerinde Arapça ve İslam ilahiyatı öğrenmeleri için göndermek istiyor. Ancak bu öğrencilerin sayısı, söz konusu devlet üniversitelerindeki eğitim kalitesinin bozulması, bazı çağdışı dini fikirlerin öğretim müfredatına dahil edilmesi ve uluslararası standartlarda temiz ve sağlıklı devlet üniversitesi yurtlarının bulunmaması nedeniyle son yirmi yılda azalmıştır.
Bu sorunların çözülmesi, Mısır üniversitelerini ekonomik, turizm ve bilimsel getiri sağlayan bu önemli eğitim faaliyeti için rekabet eden Orta Doğu’daki üniversiteler listesine geri getirebilir. Bazı Körfez ülkeleri, çoğu yabancı olan öğrenciler ve profesörler tarafından kendi topraklarında üretilen patent sayısında son zamanlarda Mısır’ı geçti.
Son olarak ister ikili ister bölgesel düzeyde olsun Mısır-Türkiye ilişkilerinin geliştirilmesi, Mısır’ın girişimlerini ve fikirlerini öneren entegre bir strateji oluşturmak amacıyla tüm devlet kurumlarını ve araştırma merkezlerini içeren kapsamlı bir yaklaşım gerektiriyor. Etkileşime geçmek için Türkiye’nin hamlelerini ve girişimlerini beklememeliyiz.
Dünya Basını
Prof. Hanke: Basra Körfezi’ndeki abluka uzun süre devam edecek

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklığın küresel ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerini değerlendirerek, bölgedeki jeopolitik gerilimin faturasının yaz aylarında ağırlaşacağını belirtti.
Uluslararası piyasalar ve makroekonomi konusundaki çalışmalarıyla tanınan Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, küresel ekonominin ve jeopolitik dengelerin merkezinde yer alan Basra Körfezi’ndeki askeri ve ekonomik tıkanıklığı değerlendirdi.
Körfez bölgesinde tam kapsamlı çatışmaların durulmasına yönelik atılan adımların kalıcı bir istikrar üretmediğini ifade eden Profesör Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki işlevsel ablukanın küresel emtia piyasalarında büyük bir patlamaya yol açmak üzere olduğunu belirtti.
Finans piyasalarının yaklaşan fiziki emtia krizine karşı adeta bir uyurgezer gibi yaklaştığını dile getiren Hanke, ABD yönetimi ile İsrail arasındaki siyasi gerilimlerin ve İsrail lobisinin Washington üzerindeki nüfuzunun ekonomik maliyetleri tırmandırdığını kaydetti.
“Hürmüz Boğazı fiilen kapalı kalmaya devam edecek”
Hürmüz Boğazı’ndaki mevcut duruma ilişkin temel senaryosunu paylaşan Profesör Steve Hanke, bölgedeki deniz trafiğinin durma noktasına geldiğini aktararak şu değerlendirmeyi yaptı:
“Benim temel senaryom, Hürmüz Boğazı’nın oldukça uzun bir süre boyunca işlevsel olarak kapalı ya da istikrarsız kalacağı yönündedir. Şu anda oradan geçen çok kısıtlı bir trafik var ancak bu miktar devede kulak kalır. Bu durumun ana sorumlusu İsrail’dir. İsrail, gerilimi tırmandırma merdivenini tırmanmak, savaşı sürdürmek ve ABD’yi yeniden İran’a karşı aktif bir askeri angajmanın içine çekmek istiyor. Savaşın başlamasından önce boğazda trafik normal akışındaydı ve İran hiçbir şeyi kontrol etmiyordu. ABD ve İsrail, İran’a saldırdı; İran da buna karşı bir hamleyle cevap verdi. Bu karşı hamleyle İran, boğazın kontrolünün kendisinde olduğunu gösterdi ve bu kontrolü sürdürecek. Boğaz yarın açılmayacak, bunu tartışmak tamamen gerçek dışıdır. Boğaz gelecekte yeniden açılsa bile buranın İran kontrolünde kalacağı kanısındayım.”
Körfez ülkelerinin bu yeni gerçeklikle baş etmeye çalıştığını belirten Hanke, bu ülkelerin beklentilerinin giderek düştüğünü ve zararı hafifletmek için savunma önlemlerine başvurduklarını ekledi.
Hanke, “Birleşik Arap Emirlikleri, Hürmüz Boğazı’nı bypass ederek petrol ihraç etmesini sağlayacak bir boru hattı inşa ediyor. Şu an projenin yaklaşık yarısı tamamlanmış durumda ancak bunlar yalnızca savunma amaçlı tepkilerdir ve genel iklim kötüleşmeye devam edecektir” ifadelerini kullandı.
“Finans piyasaları emtia süper döngüsüne karşı uyurgezer gibi hareket ediyor”
Jeopolitik krizin finans piyasaları ile emtia piyasaları arasındaki kopukluğu derinleştirdiğine dikkat çeken Profesör Hanke, fiziki emtia akışındaki kesintilerin küresel sistemde henüz tam olarak fiyatlanmadığını vurguladı.
Hanke, emtia piyasalarının durumuna dair şu tespitlerde bulundu:
“Hürmüz Boğazı işlevsiz kaldığı sürece, küresel ekonomi üzerindeki ekonomik acı daha da artacaktır. Finans piyasalarındaki aktörler emtiayı ve emtia olmadan her şeyin eninde sonunda duracağını anlamıyorlar. Şu anda petrol başta olmak üzere rafineri ürünlerinde talep arzdan daha fazla. Bu açık, mevcut envanterlerin eritilmesiyle kapatılıyor. Envanterler sürekli düşüyor ve muhtemelen temmuz sonu gibi birçok ülkede kritik derecede düşük seviyelere ulaşacak. Bu gerçekleştiğinde, arz ve talebi dengelemenin tek yolu fiyatlarda büyük bir sıçrama yaşanması olacaktır. Şu an vadeli işlem eğrisinde spot fiyat vadeli fiyatın oldukça üzerindedir. Temel olarak şu an petrolde uzun pozisyonda olmak rasyonel bir fırsattır.”
Emtia piyasalarında genel bir yükseliş trendinin çoktan başladığını belirten Hanke, 70 yıldır emtia ticareti yaptığını hatırlatarak sözlerini şöyle sürdürdü:
“Emtia fiyatlarında şu an bir süper döngünün içindeyiz. Yılın başından bu yana birçok emtia yüzde 50 oranında değer kazandı. Çelik gibi en temel malzemeler bile yüzde 20 yükseldi. Tüm emtia fiyatlarında genel bir artış var. Finans piyasaları ise henüz bunu göremedi. Finans dünyası, bir noktada kafasına darbe indirecek olan bir emtia süper döngüsüne karşı adeta uyurgezer gibi ilerliyor. Bu durum, yaz sonunda petrolde yaşanacak yeni bir fiyat sıçramasıyla kendisini gösterecektir.”
“Yaptırımlara rağmen İran ve Suudi Arabistan büyüme kaydetti”
Bölge ülkelerinin uzun vadeli ekonomik performanslarına dair verileri paylaşan Hanke, Körfez ülkelerine dair hakim olan ekonomik refah anlatısının gerçeği yansıtmadığını savundu.
Satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla verilerini analiz ettiğini belirten Hanke, şu açıklamayı yaptı:
“Büyük finansal krizin başladığı 2008 yılından savaşın hemen öncesine kadar olan dönemi incelediğimizde, satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla, iki ülke hariç tüm Körfez ülkelerinde büyük oranda geriledi. Bu iki istisna Suudi Arabistan ve İran’dır. 2008 yılındaki kişi başına düşen milli geliri 100 olarak endeksleyip 2025 yılının sonuna kadar götürdüğünüzde, Birleşik Arap Emirlikleri ve özellikle Kuveyt dahil tüm Körfez ülkelerinin aşağıya doğru gittiğini görürsünüz. BAE’nin çok büyük bir büyüme içinde olduğu, herkesin Dubai’ye taşındığı ve gayrimenkul patlaması yaşandığı yönündeki anlatı bir yanılsamadan ibarettir; gerçekte durağan bir seyir izleyerek 100’den 96 seviyesine gerilemiştir. Kuveyt ise 100’den 56’ya düşerek çok ciddi bir refah kaybı yaşamıştır.”
Buna karşın yaptırımlarla boğuşan İran ekonomisinin gösterdiği performansa dair şaşkınlığı değerlendiren Hanke, durumun propaganda ile gölgelendiğini belirterek şunları kaydetti:
“İran ekonomisinin tamamen yok edildiği yönündeki iddialar bir propagandadır. İsraillilerin askeri müdahaleden önce Amerikalılara anlattığı hikaye buydu. İran para birimi riyalin çöktüğü ve büyük bir enflasyon problemi yaşadıkları doğrudur. Ancak toz bulutu dağılıp enflasyon ve döviz kuru düzeltmelerini yaptığınızda, genel tablonun yavaş da olsa iyileştiğini görürsünüz. İran, uygulanan tüm ağır yaptırımlara rağmen, Suudi Arabistan ile neredeyse tamamen aynı oranda, yani 100’den yaklaşık 115-116 seviyesine yükselerek büyüme kaydetmiştir. Bu bölgede 2008’den bu yana en büyük çıkışı yapan ülke ise 100’den 180 seviyesine ulaşan Türkiye olmuştur. Savaş öncesinde zaten zorlanan diğer Körfez ülkeleri için durum mevcut koşullarda daha da kötüleşecektir.”
“İran elinde güçlü kozlar tuttuğunun farkında”
İran’ın son dönemdeki dış politika ve diplomasi dilindeki sertleşmeyi yorumlayan Profesör Steve Hanke, Tahran yönetiminin müzakere masasında ve sahada rasyonel ancak tavizsiz bir tutum takındığını belirtti.
İran’ın müzakerelere olan yaklaşımını ve duyduğu şüpheyi şu sözlerle ifade etti:
“İran müzakereleri profesyonel bir zeminde yürütüyor ancak daha cesur ve kararlı hareket ediyorlar çünkü ellerinde çok güçlü kozlar tuttuklarının, adeta as kartlara sahip olduklarının farkındalar. Bunun yanı sıra sürekli oyalanmaktan ve taahhütlerin çiğnenmesinden de yorulmuş durumdalar. Eğer siz bir müzakere sürecinin ortasındayken ve iyi niyetle hareket ettiğinizi düşünürken aniden bombalanırsanız, diplomatik ifadesiyle söylemek gerekirse, gelecekteki anlaşmaların güvenirliği konusunda aşırı derecede şüpheci olmaz mısınız? İranlılar, ABD ile yapacakları herhangi bir anlaşmanın doğruluğu ve kalıcılığı konusunda son derece şüphecidirler. ABD’nin bu konuda inandırıcı ve güvenilir bir ortak olduğunu düşünmüyorlar.”
Trump yönetiminin bu krizden bir an önce sıyrılmak istediğini ancak diplomatik araçların yetersiz kaldığını ekleyen Hanke, “Trump bu işten acilen çıkmak istiyor. Eğer taraflar arasında bir mutabakat zaptı imzalanırsa bunu bir zafer olarak sunup müzakerelerin devam edeceğini söyleyerek konuyu zamana yaymak isteyecektir. Ancak iş dünyasında herkes bilir ki mutabakat zabıtları imzalandığı kağıt parçası kadar bile değer taşımaz, bağlayıcılığı yoktur ve hiçbir anlam ifade etmez” şeklinde konuştu.
“Tarifeler ve yaptırımlar dost edinme yöntemi değildir”
Küresel sistemde ABD hegemonyasının zayıfladığı ve çok kutuplu bir dünyaya geçiş yapıldığı yönündeki değerlendirmelerin iktisadi sınırlarına değinen Hanke, ABD’nin finansal gücünün halen benzersiz olduğunu savundu.
Hanke, küresel güç kayması ve ticaret savaşları hakkında şu yorumu yaptı:
“Ekonomide her şey marjinal değişimlerle gerçekleşir. Şu anda marjda gerçekleşen şey, ABD’den uzaklaşan bir eksen kaymasıdır. Bu süreç Trump yönetiminin gümrük vergisi tehditleri ve baskıcı taktikleriyle başladı, İran’a yönelik savaş ve yaptırımlarla da perçinlendi. Ancak ABD imparatorluğu hala muazzam derecede güçlüdür ve ona yaklaşabilen başka bir güç yoktur. Bu durum yalnızca askeri güçle ilgili değil, finansal piyasalarla ilgilidir. Dünyada tek bir baskın sermaye piyasası vardır, o da ABD’dedir. Hiç kimse bu sistemden kolayca ve düşük maliyetle ayrılamaz. Fakat marjdaki bu eksen kayması büyük oranda Çin’e yaramaktadır. Gümrük vergisi tehditleri Çin’i muazzam bir şekilde ileri taşımıştır.”
Trump’ın dış ticaretteki korumacı politikalarını eleştiren Hanke, yaptırımların uluslararası ilişkilerdeki yıkıcı etkisine değinerek şöyle devam etti:
“Trump gümrük vergilerini yeniden devreye sokmak için yargı engellerini aşacak yeni yollar arıyor. Yaklaşık 90 ülkeyi kapsayan yeni bir liste üzerinden yüzde 10 ila 12,5 oranında ek vergiler getirmeyi planlıyor. Unutulmamalıdır ki gümrük vergileri ve yaptırımlar saldırgan, adeta savaş benzeri araçlardır. Bunlar dost edinme yöntemi değildir; aksine, nasıl düşman kazanılacağına dair verilmiş birer ders niteliğindedir. Bu araçları ne kadar çok kullanırsanız, o kadar çok düşman yaratır ve hoşnutsuzluk üretirsiniz. Bu durum küresel sistemdeki eksen kaymasını hızlandırıyor; bu kaymanın ana adresi Çin olurken, enerji ve emtia ihracatındaki boşlukları dolduran Rusya da bu süreçten kazançlı çıkıyor.”
“İsrail lobisi Trump üzerinde büyük bir baskı kuruyor”
ABD iç siyasetinde İsrail’e verilen askeri ve mali destek konusundaki tartışmaların tırmandığını belirten Profesör Steve Hanke, Washington’daki karar alma mekanizmalarının lobilerin etkisi altında olduğunu vurguladı. ABD ile İsrail arasındaki askeri entegrasyon çabalarını ve bu durumun yaratacağı siyasi riskleri şu sözlerle özetledi:
“ABD iç siyasetinde yaşanan bu gelişmeler doğrudan İsrail lobisinin tam zamanlı çalışmasının bir sonucudur. ABD Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası gibi yüzlerce sayfalık devasa askeri bütçe tasarılarının içine, iki ülkenin ordularını ve askeri teknolojilerini adeta birleştiren, İsrail’e herkesten daha fazla imtiyaz veren maddeler gizlice yerleştirilmeye çalışılıyor. Bir lobici kongre üyesine gidip taslağa küçük bir madde ekletiyor ve bu durum ancak dikkatli siyasetçiler sayesinde ifşa edilebiliyor. İsrail lobisi çok güçlüdür; nitekim bu gizli maddeleri ifşa eden Thomas Massie gibi siyasetçileri sistemin dışına itmek için tüm güçlerini kullanıyorlar.”
Bu durumun ABD Başkanı Donald Trump üzerinde ters tepkiler yarattığına ve onu zor bir ikilemde bıraktığına işaret eden Hanke, analizini şu şekilde tamamladı:
“Bu jeopolitik çıkmaz Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalmasına yol açıyor ve bu durum Trump üzerinde devasa bir ekonomik baskı oluşturuyor. Trump, yükselen petrol ve akaryakıt fiyatlarının, gıda ve diğer tüketim ürünlerindeki pahalılığın anketlerdeki oy oranlarını düşürdüğünün farkında. Bu ekonomik zararı durdurmak ve bölgeden çıkmak istiyor. Ancak İsrail ve Washington’daki İsrail lobisi onun bölgede kalmasını, hatta askeri olarak daha da derine çekilmesini istiyor. Burada büyük bir halat çekme yarışı var. Yaz sonunda ekonomik baskı daha da ağırlaşacaktır. Kasım ayında yapılacak kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçiler bu yüksek enflasyon ve enerji maliyetleri nedeniyle büyük bir yenilgi alabilir. Senato ve Temsilciler Meclisi Demokratların kontrolüne geçerse Trump’ın hareket alanı tamamen kısıtlanır. Trump büyük bir açmazla karşı karşıyadır; zira İsrail ile olan angajmanları sonlandırmaya karar verirse bu kez de İsrail lobisinin çok büyük siyasi saldırısına maruz kalacaktır.”
Dünya Basını
Prof. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor

İktisatçı Profesör Richard D. Wolff ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD hegemonyasının yapısal sınırlarına ulaştığını ve küresel kapitalizmin derin bir dönüşümün eşiğinde olduğunu belirtti.
Küresel kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının en güçlü finansal sütunlarından biri olan petrol dolar sistemi, Ortadoğu’da yükselen askeri gerilimler ve derinleşen yapısal çelişkilerle birlikte tarihsel bir varoluş kriziyle karşı karşıya.
Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri Ekonomi Profesörü Richard D. Wolff ve Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü, aynı zamanda Yunanistan’ın borç krizi dönemindeki eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, katıldıkları DiEM25 platformu panelinde kapitalizmin bugünkü dönemeçte karşı karşıya kaldığı birikim krizini, petrol doların geleceğini ve küresel güç dengelerindeki kaymaları masaya yatırdı.
Akademisyenler, ABD liderliğindeki finansal ve askeri düzenin sınırlarına ulaştığını, hegemonik bir çöküşün belirtilerinin artık gizlenemez hale geldiğini vurguladı.
“Amerikan imparatorluğu tarihsel bir gerileme evresinde”
Panelin açılışında ABD hegemonyasının tarihsel kökenlerine değinen Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin elde ettiği mutlak ekonomik üstünlüğün geçici ve istisnai koşullara bağlı olduğunu belirtti.
Wolff, “İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kolonyal kapitalist deneyim, karşılıklı kitlesel bir kıyım çılgınlığıyla zirveye ulaştı. 1945 yılında ayakta kalan tek ekonomi, coğrafi konumu sayesinde hiçbir altyapısal yıkıma uğramayan Amerika Birleşik Devletleri oldu” ifadelerini kullandı.
Savaşın, ABD kapitalizmini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu kaydeden Wolff, Marshall Planı aracılığıyla Avrupa ve Japonya’ya kaynak aktarılarak Amerikan üretimine devasa bir talep yaratıldığını hatırlattı. Wolff, bu dönemde İngiliz İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte küresel liderliğin adeta ABD’nin kucağına düştüğünü ifade etti.
Sürecin geçici karakterinin zamanla unutulduğunu ve Amerikan ideolojisinde bu durumun “istisnai bir güç” olarak sunulduğunu belirten Wolff, petrol dolar sisteminin 1970’lerde beliren hegemonyanın sınırlarını tahkim etmek için kurulmuş yapay bir mekanizma olduğunu vurguladı.
Wolff, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Petrol dolar sistemi, 1970’lerde imparatorluğun ömrünü uzatmak için devreye sokuldu. Ancak bugün, bu imparatorluğun aşamayacağı sınırlara ulaştığı bir gerileme evresindeyiz. Tarihteki her imparatorluk gibi Amerikan imparatorluğu da doğdu, gelişti ve şimdi ölüyor. Bu gerileme Vietnam’daki yenilgiyle başladı; Afganistan, Irak, Ukrayna’daki süreçler ve şimdi de İran ile girilen bu kontrolsüz mücadeleyle en kritik aşamasına ulaştı. İran, Körfez ülkeleri için görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir ve bu durum petrol dolar mekanizmasını doğrudan tehdit etmektedir.”
Yönetimin içsel bir işlevsizlik yaşadığına dikkat çeken Wolff, eski ABD Başkanı Donald Trump’ın bu gerileyen imparatorluğun en somut belirtisi olduğunu ifade etti.
Wolff, “Bir hafta içinde önce Polonya ve Almanya’dan binlerce asker çekeceğini açıklayıp, üç gün sonra Polonya’ya yeniden asker gönderen bir hükümet var karşımızda. Bu, işlevsizliğin sınırında gezinen bir yönetim yapısıdır” dedi.
“Wall Street için hazırlanan kurtarma paketleri simgesel bir panikten ibaret”
Richard D. Wolff’un tarihsel analizini destekleyen Profesör Yanis Varoufakis, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Körfez ülkeleriyle yaptığı 20 milyar dolarlık takas anlaşmasının arkasındaki gerçeklere odaklandı. Batı medyasının bu gelişmeyi “Körfez ülkelerine yönelik bir kurtarma operasyonu” olarak sunmasının büyük bir hata olduğunu savunan Varoufakis, “Körfez ülkelerinin kurtarılmaya ihtiyacı yok. Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin toplamda 6,5 trilyon dolarlık yatırımı var ve bunun yaklaşık 1,7 trilyon doları nakit akışıdır. Dolayısıyla 20 milyar dolarlık bir takas anlaşması onlar için devede kulak bile değildir” açıklamasını yaptı.
Bakan Bessent’in bu hamleyi Wall Street’teki finansal çöküş korkusuyla yaptığını belirten Varoufakis, durumun arka planını şu sözlerle aktardı:
“Scott Bessent, George Soros ile birlikte İngiltere Merkez Bankası’na karşı pozisyon alarak büyük paralar kazanmış, piyasanın kurallarını çok iyi bilen eski bir spekülatördür. Piyasalardaki kurt sürüsünün ABD tahvil ve hisse senedi piyasalarına saldırmak üzere olduğunun farkında ve dehşet içinde. Bu 20 milyar dolarlık teklif, Körfez ülkelerine değil, Wall Street’teki finansörlere verilmiş simgesel bir mesajdır. Bessent, ‘Buradayım ve Amerikan finans piyasalarını ayakta tutmak için gerekirse sınırsız para basmaya hazırım’ demektedir.”
Varoufakis, 1944 yılındaki Bretton Woods konferansından bugüne uzanan süreci dönemlendirerek, 1971’deki “Nixon Şoku” sonrasında ABD’nin ticaret fazlası veren bir ülkeden açık veren bir ülkeye dönüştüğünü hatırlattı.
Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve ekibinde yer alan Paul Volcker’ın geliştirdiği stratejinin, “dünyanın geri kalanındaki kapitalistlerin tasarruflarını ABD borçlarını fonlamak için kullanmak” olduğunu belirten Varoufakis, petrol doların bu geri dönüşüm mekanizmasının en temel aracı olduğunu söyledi.
“Körfez’den Wall Street’e akacak 3 trilyon dolarlık kaynak kurudu”
Varoufakis, günümüz krizinin en somut nedenlerinden birinin, Trump yönetiminin Körfez ülkelerinden almaya alıştığı haracın kesintiye uğraması olduğunu dile getirdi.
Trump’ın iktidarı döneminde Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerden önümüzdeki dönem için toplamda 1,8 trilyon dolarlık yapay zeka ve teknoloji yatırımı taahhüdü aldığını, buna ek olarak askeri sınai kompleks için de 1 trilyon dolarlık silah alım sözü kopardığını belirten Varoufakis, “Wall Street’e akması beklenen bu yaklaşık 3 trilyon dolarlık sıcak para akışı artık durdu. Çünkü Körfez ülkeleri petrol dışı gelirlerini kaybetmeye başladı. Dubai’deki otellerin doluluk oranı yüzde 10 seviyelerine geriledi, odaların yüzde 90’ı boş. Likidite akışı kuruduğu için bu taahhütlerin yerine getirilmesi imkansız hale geldi” dedi.
Varoufakis, Wall Street’teki devasa finans balonunun sarsıldığını ve finansörlerin panik halinde olduğunu belirterek, bu durumun ABD içindeki mavi yakalı çalışanların ve reel sektörün sömürülmesi pahasına sürdürüldüğünü kaydetti.
“Avrupa kendi tarihsel önemsizliğine gömülürken histerik bir Rusofobi üretiyor”
Haber analizinin küresel boyutuna Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişini ekleyen Profesör Richard D. Wolff, Batı merkezli analizlerin en büyük eksikliğinin Asya’daki bu devasa gücü göz ardı etmek olduğunu ifade etti.
Wolff, “Çin’in yükselişi her şeyi değiştiriyor. ABD hegemonyasının gerilemesinden çok daha dramatik olan durum, Avrupa’nın neredeyse tamamen dağılmasıdır. Avrupa ülkelerinde, kendi tarihsel önemsizliklerini örtbas etmek için histerik bir günah keçisi arayışı var. Göçmen düşmanlığının yanı sıra akıl dışı bir Rusofobi dalgasıyla karşı karşıyayız. Avrupa hükümetleri, kendi yok oluşlarını gizlemek için canavarca bir Rusya tehdidi kurgulayarak devasa askeri harcamaları meşrulaştırmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.
ABD içindeki sanayi altyapısının son kırk yılda neredeyse tamamen Çin’e taşındığına değinen Wolff, Amerikan işçi sınıfının bu süreçte mülksüzleştiğini ve bu çaresizliğin Trump’ı iktidara taşıyan “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketini doğurduğunu ekledi. Wolff, insanların artık bu sistemin sınırlarını gördüğünü ve sokaklarda kitlesel bir hesaplaşmanın öncüllerinin biriktiğini savundu.
“Gazze’deki insanların yaşadığı panik, Batı yapay zekasını eğitmek için veri olarak kullanıldı”
Savaşın küresel kapitalizm altındaki yeni bir sömürü boyutuna dikkat çeken Profesör Yanis Varoufakis, Körfez ülkelerindeki bir teknoloji konferansı sonrasında Palantir adlı Amerikan veri analiz şirketinin bir yöneticisiyle yaptığı konuşmayı aktardı.
Varoufakis, Batı kapitalizminin insan acısını doğrudan bir sermaye birikim aracına dönüştürdüğünü belirterek şunları söyledi:
“Palantir çalışanı bana, Gazze’deki askeri operasyonlar sayesinde yapay zekalarını eğitmek için benzersiz bir veri seti elde ettiklerini söyledi. İnsanlar bombalardan kaçarken, cep telefonlarının hareketliliği sayesinde muazzam bir veri akışı oluşmuş. Bu panik verileriyle eğittikleri yapay zeka algoritmasını, panik yönetim aracı olarak İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi’ne 1,4 milyar dolara satmışlar. Bu, klasik Marksist teorideki proletarya emeğinden farklı, yeni bir sömürü biçimidir. İnsanların can havliyle kaçışması, ücretsiz emek girdisi olarak teknolojik sermayeye dönüştürülmüştür.”
Varoufakis, askeri sınai kompleksin her savaşı yeni teknolojilerin test sahası olarak kullandığını, ancak günümüzün “teknofodalizm” düzeninde artık doğrudan insan bedeninin ve hareketinin veri olarak gasp edildiğini kaydetti.
“Piyasaların devlet planlaması olmadan çalışamayacağını liberaller anlamıyor”
Çin’in ekonomik başarısının ardında yatan rasyonel devlet planlamasına vurgu yapan Varoufakis, Batı dünyasındaki serbest piyasa efsanesinin çöktüğünü belirtti.
Çin’in Huawei, Alibaba ve DeepSeek gibi devasa teknoloji şirketlerini sıkı bir kamusal denetim altında tuttuğunu hatırlatan Varoufakis, “Alibaba’nın sahibi Jack Ma, finansal piyasalardan haksız rant elde etmeye kalkıştığında devlet tarafından bir yıl boyunca piyasadan uzaklaştırıldı ve şirketin kâr oranları sınırlandırıldı.
Batı’da ise Jeff Bezos gibi figürler sınırsız bir biçimde kamu kaynaklarını sömürmeye devam ediyor. Liberallerin anlamadığı şey, güçlü bir devlet planlaması ve demir gibi sert kurallarla sınırlandırılmayan piyasaların kendi kendini yok etmeye mahkum olduğudur” dedi.
Profesör Wolff ise Çin’in enflasyon oranlarının yıllardır yüzde 1’in altında seyrettiğini hatırlatarak, Batı dünyasının kendi yarattığı krizleri kaçınılmaz doğa yasaları gibi sunmasının ideolojik bir aldatmaca olduğunu sözlerine ekledi.
Wolff, İran krizinin ABD için yeni bir askeri ve ekonomik bataklığa dönüştüğünü, çünkü Çin’in varlığı nedeniyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların artık Batı’nın rakiplerini zayıflatmaya yetmediğini vurguladı.
Wolff, “Petrol fiyatlarının artması geçmişte Japonya ve Almanya’yı vuruyordu, çünkü bu ülkelerin kendi kaynakları yoktu. Oysa Çin, enerji dönüşümünü tamamlamak üzere ve devasa kömür ve yenilenebilir enerji altyapısına sahip. Bu yüzden bu savaş, Trump’ın Waterloo’su olacaktır” diyerek analizini tamamladı.
Dünya Basını
Eski ABD Dışişleri yetkilisi Miller: İran için boğazlar nükleer bombadan daha etkili

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aaron David Miller, bölgedeki son gelişmeleri, ABD ve İran arasındaki müzakereleri ve bölgesel aktörlerin konumunu değerlendirdi. Miller, Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerindeki mutlak nüfuzuna dikkat çekerken, Lübnan’ın yapısı ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kartlarını ele aldı.
Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve Ortadoğu müzakerelerinde uzun yıllar görev yapmış kıdemli analist Aaron David Miller, yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak bölgedeki son gelişmeleri, ABD ile İran arasındaki müzakere süreçlerini ve aktörlerin stratejik konumlarını değerlendirdi.
Medyanın ve piyasaların son 72 saatte yaşanan gelişmelere aşırı tepki verdiğini belirten Miller, bu durumun müzakereler için ideal bir zemin sunmadığını kaydetti.
“Bizler labirentteki fareler gibi her açıklamaya tepki veriyoruz”
Aaron David Miller, medya ve kamuoyunun diplomasi sürecindeki anlık gelişmelere odaklanmasını eleştirerek şu ifadeleri kullandı:
“Bizler labirentteki fareler gibiyiz; her sosyal medya paylaşımına, Devrim Muhafızları Ordusu’ndan veya İran müzakere heyetinden gelen her açıklamaya tepki vererek etrafta koşuşturuyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu durum şaşırtıcı olmamalı. Burası müzakereler için ideal bir ortam değil. Muhtemelen İranlı ve Amerikalı yetkililer arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Her şey aracılar vasıtasıyla, cep telefonları üzerinden taslak paylaşımlarıyla ve internet aracılığıyla yapılıyor. Birbirine güvenmeyen, karşılıklı itimadı olmayan ve birbirleri hakkındaki en kötü değerlendirmeleri doğrulamaya çalışan iki taraf varken, bu yöntem uygun bir müzakere ortamı sunmuyor.”
Anlaşma metninin büyük bölümünün bir hafta kadar önce şekillendiğini tahmin ettiğini belirten Miller, her müzakerenin son aşamasının en zor bölüm olduğunu vurguladı.
Miller, “Müzakerelerin son çırpınışları her zaman en zorudur çünkü her iki tarafın da kendi kamuoyuna bu anlaşmayı neden yaptıklarını savunması ve açıklaması gerekir. Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir kamuoyunun olmadığını düşünebilirsiniz ancak var. Bu kamuoyu İran halkı değil; aralarında Amerikan niyetlerine dair ciddi şüpheleri olan başmüzakereci Muhammed Ali Bakıri’nin de bulunduğu daha şahin unsurlardır” dedi.
“Boğazlar şubat ayında da açıktı, son üç ayın amacı neydi?”
Washington cephesindeki Cumhuriyetçi İran şahinlerinin tepkilerine de değinen Miller, bu kesimlerin argümanlarının güçlü olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Her şeyi bir kenara bıraktığımızda ve İran’ın boğazları açmak için hiçbir şart koşmadığını ya da kademeli olarak açtığını varsaydığımızda, bir Amerikan vatandaşı olarak insanlar şu soruyu soracaktır: Bir dakika, Hürmüz Boğazı zaten 27 Şubat’ta açıktı. O halde bu son üç ayın amacı tam olarak neydi? Çünkü zenginleştirilmiş uranyum, İran’ın elindeki 11 tonluk zenginleştirilmiş uranyum ve denetim mekanizmaları gibi temel sorunların hiçbiri çözülmüş değil. Bildiğimiz kadarıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bu sürecin bir parçası olmadı. İranlıların istediği yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve karşılıklı güvenlik garantileri gibi tüm temel konular, hazırlanan mutabakat zaptında yer alsa bile yeniden müzakere edilmek zorunda kalacak.”
Müzakerelerin daha işlevsel bir aşamaya geçmesini umduğunu ifade eden Miller, “Gerçek Amerikalıların ve İranlıların aynı otelde oturduğu, belki başlangıçta yakınlık görüşmeleriyle başlayıp nihayetinde doğrudan müzakere ettikleri bir aşamaya geçilmeli. Henüz buna dair bir kanıt yok” diye ekledi.
“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarını dikkate almayı uzun süre önce bıraktım”
Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı, abluka ve uranyum konularındaki çelişkili açıklamalarını değerlendiren Miller, bu paylaşımların ciddiyetten uzak olduğunu savundu. Miller, şöyle konuştu:
“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarına dikkat etmeyi uzun zaman önce bıraktım. Konuşmamızın başında labirentteki fareler gibi olduğumuzu söylemiştim; o da tam olarak bizim böyle olmamızı istiyor. Söylediklerinin bir anlam ifade edip etmemesi onun için önemli değil. Medyanın, uluslararası basının tepki vermesini sağlıyor. CNN, MSNBC, BBC ve NPR gibi güvenilir mecralar, iş modelleri gereği Donald Trump’ın ağzından çıkan her kelimeye veya sosyal medya paylaşımına asılmak zorunda kalıyorlar. Ben bunu dert etmeyi bıraktım. Önemli olan kağıt üzerindeki metindir. Ünlü yapımcı Sam Goldwyn’in dediği gibi, ‘Sözlü bir anlaşma, yazıldığı kağıt kadar bile değer taşımaz.’ Bana metni gösterin Mario, metni gösterin ki bu mutabakat zaptının bir anlaşma mı yoksa bir anlaşmazlık belgesi mi olduğunu tartışabilelim.”
“Piyasa psikolojisini yönetmekte oldukça başarılı bir iş çıkarıyorlar”
Trump’ın paylaşımlarının piyasalar üzerindeki etkisine değinen Miller, bu stratejinin bilinçli bir iletişim çalışması olduğunu belirtti.
Miller, “Trump bunu piyasaları kontrol etmek için de kullanıyor ve dürüst olmak gerekirse oldukça etkili bir iş çıkarıyorlar. Petrol fiyatlarının şu an olduğundan çok daha yüksek, finans piyasalarının ise çok daha düşük olması gerekirdi. Ancak piyasalar bu açıklamalara dikkat ediyor. Üç gün içinde bir anlaşma olacağı yönündeki beklentiyle piyasalar sakinleştiriliyor ve güven aşılanıyor. Bu durum büyük ölçüde bir piyasa psikolojisidir ve şu ana kadar işe yaradığını söyleyebilirim” değerlendirmesinde bulundu.
İran’ın bölgedeki kozlarını değerlendiren Miller, Tahran yönetiminin elinde iki önemli kart olduğunu belirtti. Birincisinin coğrafyayı silah olarak kullanma yeteneği olduğunu ifade eden Miller, “İranlılar ne zaman keyifleri kaçsa iki şey yapıyorlar: Boğazların güvenli olmadığını duyuruyorlar ve birkaç insansız hava aracı fırlatıyorlar. Tankerleri vurup vurmamaları önemli değil çünkü burada anahtar petrol üreticilerinde veya Trump’ta değil, sigorta şirketlerindedir. Eğer sigorta şirketleri güvence vermezse, büyük ham petrol taşıyıcıları boğazdan geçemez” dedi.
“İran için yeni nükleer silah Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanmaktır”
İran’ın nükleer altyapısına ve stratejik hedeflerine değinen Miller, şu analizleri paylaştı:
“İran’ın elinde coğrafyanın yanı sıra nükleer altyapı kartı var. Bu altyapı darbe almış olsa da yeniden inşa edilebilir. Artık santrifüjlerin döndüğü büyük salonlar inşa etmek yerine, tespit edilmesi ve imha edilmesi daha zor olan daha küçük laboratuvarlar kurmaya karar verebilirler. Bu baskıcı rejimi yönetenlerin, parayı, silahları, bilgiyi ve petrolü ellerinde tutanların temel amacı, İran’ı savaş öncesindeki konumuna, yani nükleer eşik devlet statüsüne geri getirmektir. Bombaya sahip olmayan ancak bomba yapmak için gerekli tüm unsurları elinde bulunduran bir devlet olmak istiyorlar. Öte yandan, İran için yeni nükleer silahın Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanma yeteneği olduğu da savunulabilir. Bu kart, Körfez petrol üreticileri ve küresel ekonomi için nükleer bir bombadan çok daha etkili, yıkıcı ve sonuç doğurucudur.”
Ali Laricani’nin ölümünün İran iç siyasetindeki dengeleri kalıcı olarak değiştireceğini belirten Miller, “Ali Laricani’nin ölümü, İran’ın bu süreçten nasıl çıkarsa çıksın eski İran olmayacağı anlamına geliyor. Savaş bittikten bir yıl sonra, ocak ve şubat aylarında sokaklarda gördüğümüz halk hareketliliğinin benzerini yeniden göreceğiz. Bir noktada değişim kaçınılmaz olacak ve bu değişim gerçekleştiğinde Donald Trump bunu kendisinin başardığını iddia edecektir” dedi.
“Netanyahu, İran konusunda Trump ne derse onu yapacaktır”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Donald Trump arasındaki ilişkiyi de değerlendiren Miller, Netanyahu’nun Trump karşısında hiçbir hareket alanının bulunmadığını ifade etti.
Miller, şu açıklamalarda bulundu:
“Eğer bu mutabakat zaptı bir anlaşmaya dönüşürse ve İranlılar Trump’a ‘Lübnan’da gerçek bir ateşkese ihtiyacımız var’ derse, Trump Netanyahu’yu arayacak ve ona Ekim 2025’te söylediğini söyleyecektir. Hatırlanacağı üzere o dönem İsrail, Hamas’ın dış liderliğini ve Salih el-Aruri’yi hedef aldığında Trump, ‘Ya bu anlaşmayı imzalarsın ya da seninle ilişkimi keserim’ demişti. Trump’ın geçen hafta Netanyahu hakkında söylediklerini hiçbir Amerikan başkanı bir İsrail başbakanı için kamuoyu önünde söylememiştir. Trump, ‘Netanyahu, İran konusunda benim ne yapmasını istiyorsam onu yapacaktır’ dedi. Bu sözlerin doğruluğu tartışılmazdır çünkü Netanyahu’nun bu yılki hayatındaki en önemli olay İran ya da Lübnan değil, seçimlerdir. Washington’da Trump’ın desteği olmadan, hatta Trump’ın kendisi için bir seçim karargahı kurmasını sağlamadan bu seçimleri kazanması mümkün değildir. 1992 yılında baba Bush’un dönemin İsrail Başbakanı İshak Şamir’e konut kredi garantilerini vermeyi reddetmesini hatırlıyorum. Bu hamle Şamir’e seçimi kaybettirmiş, İshak Rabin kazanmış ve seçimden üç ay sonra o kredi garantilerini almıştı. Dolayısıyla Netanyahu, Trump’ın sözünden çıkamaz, başka seçeneği yoktur.”
“İbrahim Anlaşmaları fikri şu an uzak bir galaksiye aittir”
Bölgesel ittifak arayışlarına ve İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi çabalarına değinen Miller, bu durumu “gerçek dışı bir beklenti” olarak nitelendirdi.
Miller, “Trump kötü bir anlaşma müzakere ettiğini biliyor ve bunu daha büyük bir uzlaşı gibi göstermek için süslemeye çalışıyor. İbrahim Anlaşmaları onun ilk başkanlık dönemindeki en önemli başarısı olduğu için yine buna sarılıyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas zaten bu sürecin içinde. Ancak Suudilerin, Ummanlıların, Katarlıların, Kuveytlilerin ve hatta İranlıların bu anlaşmalara dahil olacağını düşünmek, çok uzak bir galaksiye bağlı hayali bir düşüncedir” dedi.
Savaş sonrasında İran’ın ciddi bir iç hesaplaşmayla karşı karşıya kalacağını savunan Miller, “Savaş bittiğinde bu rejim yıkılmış, altyapısı tahrip olmuş, meşruiyeti kalmamış bir ülkeyle baş başa kalacak. Halk bir noktada yeniden ayağa kalkacaktır. Bombalar düşerken rejim etrafında geçici bir kenetlenme olabilir ancak bu geçicidir. 91 milyonluk bir nüfus sonsuza kadar sessiz ve iradesiz kalmayacaktır” yorumunu yaptı.
“Lübnan devleti Hizbullah’ı silahsızlandıracak kapasiteye sahip değil”
Lübnan’ın geleceğine dair analizlerini de paylaşan Miller, Beyrut yönetiminin Hizbullah karşısındaki çaresizliğine vurgu yaptı. Miller, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Lübnan hükümeti geçmişte hiç yapmadığı şekilde davranıyor. Başbakan ve cumhurbaşkanı Hizbullah hakkında açıklamalarda bulundu, Washington’daki büyükelçiler düzeyindeki güvenlik görüşmelerine katılmayı kabul etti. Bunlar benzeri görülmemiş adımlar ancak şu an için Hizbullah’ı silahsızlandıracak ne kapasiteleri var ne de bunu yapacak iradeleri. Kuzey İrlanda’daki IRA, Kolombiya’daki FARC gibi örneklerde silahsızlanma, askersizleştirme ve topluma entegrasyon süreçlerinin başarılı olması için üç temel unsur gerekir: Anlaşmayı dayatan devletin güvenilir olması, devlet dışı aktörlere yönetimde siyasi roller sunularak pasifize edilmesi ve devletin bu aktörlerin tabanına karşı koyabilecek güçte olması. Lübnan bu şartların hiçbirine sahip değil.”
Son olarak bölgenin genel jeopolitik yapısına değinen Miller, Ortadoğu’da beş Arap devletinin (Lübnan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye) farklı düzeylerde işlevsizlik veya başarısızlık içinde olduğunu belirtti.
Körfez ülkelerinin istikrar ve modernleşme merkezi olma özelliğinin artık garanti altında olmadığını ifade eden Miller, “Bölgede askeri, ekonomik ve güvenlik kapasiteleriyle sınırlarının ötesine güç yansıtma yeteneğine sahip üç gayri-Arap aktör var: İran, İsrail ve Türkiye. Bölgenin geleceğini bu üç aktör arasındaki dengeler belirleyecektir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran yetenekleri sınırlı olduğu için değil, stratejik sebeplerle kendini dizginliyor
Asya2 hafta önceJaponya hükümeti, enerji fiyat artışlarına karşı bütçe ayırıyor
Görüş2 gün önceXi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor











