Bizi Takip Edin

Diplomasi

Politico: Avrupa ülkeleri, Filistin devletini tanımadan önce ABD’ye güvence verdi

Yayınlanma

Amerikalı ve İrlandalı yetkililere göre, Filistin devletini tanıdıkları yönündeki açıklamadan önceki günlerde bazı Avrupalı yetkililer Beyaz Saray’ı kızdırmamak için Biden yönetimiyle görüşmelerde bulundu. 

POLITICO’da yer alan habere göre İspanya, Norveç ve İrlanda’nın çarşamba günü bir Filistin devletini tanıdıklarını açıklamalar Beyaz Saray’da hoş karşılandı ama bu ABD için sürpriz olmadı.

İrlandalı üst düzey bir yetkili, özel görüşmelerde Biden yönetimi yetkililerinin bu hamleye katılmamakla birlikte “bu adımı neden şimdi attığımızı anladıklarını ve bunu kaçınılmaz bir gelişme olarak kabul etmiş göründüklerini” söyledi.

Diğerleri gibi özel görüşmeleri detaylandırmak için isminin açıklanmasını istemeyen yetkili, “Gerçek bir tepki olmadı,” dedi.

Görüşmeler hakkında bilgi sahibi olan ABD’li bir yetkili, Washington’un üç ülkeye, özellikle de İspanya ve İrlanda’ya, bir Filistin devletini tanımanın yararlı olmayacağını açıkça belirttiğini vurguladı.

Beyaz Saray, Avrupalıların kararının uluslararası gidişatı etkileyeceğini düşünmüyor

Yine de Beyaz Saray İspanya, Norveç ve İrlanda’nın bu hamlesinin Gazze’deki savaşla ilgili küresel gerilimi önemli ölçüde artırmayacağına inanıyor ya da en azından bunu umuyor.

Açık konuşmak için isminin açıklanmasını istemeyen yetkili, “Bunu İspanya ve İrlanda siyasetinin kaçınılmaz bir gerçeği olarak görüyoruz ve Norveç’in de [Oslo anlaşmaları] nedeniyle özel nedenleri var,” dedi. Oslo Anlaşmaları 1993 yılında İsrail ve Filistin Kurtuluş Örgütü arasında iki devletli bir çözüm için barış sürecini başlatan bir dizi anlaşmadan oluşuyordu.

Dublin bu adımı ABD’li siyasetçilerle, özellikle de Beyaz Saray ile olan güçlü ilişkilerine zarar vermeden atmaya kararlıydı.

Yetkiliye göre bu nedenle İrlanda Dışişleri Bakanlığı diplomatları, Filistin devletini tanımaya yönelik ortak bir plan peşinde koşan İrlandalıların benzer düşünen Avrupa hükümetleriyle (Belçika, Malta, Norveç, Slovenya ve özellikle İspanya) yaptığı her görüşme hakkında Dışişleri Bakanlığı’ndaki ABD’li mevkidaşlarına hızlı bir şekilde bilgi verilmesini sağladı.

Bu görüşmeler arasında Aziz Patrick Günü diplomasisinin bir parçası olarak mart ayında Beyaz Saray’da üst düzey Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilileriyle yapılan yüz yüze görüşmeler; İrlanda girişimini yöneten İrlanda Dışişleri Bakanı Micheál Martin ile Dışişleri Bakanı Antony Blinken arasında yapılan çok sayıda telefon görüşmesi ve İrlanda Kabinesi’nin salı gecesi kararını resmen imzalamasının ardından Washington’a yapılan son çağrılar yer alıyor.

İrlanda, ABD’yi yatıştırmak için Hamas ile arasına mesafe koydu

Özel görüşmeleri aktarmak üzere isminin açıklanmasını istemeyen yetkili, “Washington’da herhangi bir sürpriz ya da gereksiz bir şüphe oluşmaması için haftalar, aylar öncesinden niyetlerimizi daha açık bir şekilde ifade edemezdik,” dedi.

Yetkili, ABD ile yapılan görüşmelerin İrlanda’nın duyuruyla ilgili mesajında da etkili olduğunu söyledi.

İrlanda Başbakanı Simon Harris yaptığı açıklamada İrlanda’nın İsrail ile Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi arasında diplomasinin yeniden başlamasını umduğunu ve Hamas’a “diplomatik bir can simidi” atmak istemediğini vurguladı.

Biden yönetiminin, Filistin’i tanımanın Gazze’de İsrail’e karşı savaşan Hamas’ı güçlendirebileceğinden endişe duyduğunu belirten yetkili, “Bu nedenle bugün verdiğimiz mesajda İrlanda’nın Hamas’ın dostu olmadığını vurgulamak istedik,” dedi.

ABD özel görüşmelerde Avrupa ülkelerini kınamıyor

Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan Çarşamba günü İsrail’in artan diplomatik izolasyonuna ilişkin bir soru üzerine, “Bu bizi endişelendiriyor çünkü bunun İsrail’in uzun vadeli güvenliğine ya da canlılığına katkıda bulunduğuna inanmıyoruz” demişti.

Fakat perde arkasında yetkililer bu açıklamaların önemini küçümsüyor. ABD’li bir yetkili, Uluslararası Ceza Mahkemesi savcısının İsrailli liderler için tutuklama emri çıkarma kararı da dahil olmak üzere bu hafta Ortadoğu’da yaşanan tüm dram göz önüne alındığında, üç ülkenin kararının fazla bir etkisi olmayabileceğini savundu.

Yetkili, “Bir sıçrama yapacak kadar bir grup oluşturmaya çalıştılar, ancak bize göre bu daha çok bir dalgalanma gibi,” diye ekledi.

ABD, Filistin’i tanıma kararını İsrail’e karşı baskı unsuru olarak kullanıyor olabilir

Bunun yanı sıra POLITICO’ya göre ABD, Filistin’in bu ülkeler tarafından tanınmasını İsrail’e karşı bir baskı unsuru olarak da görüyor olabilir. Sullivan, ABD’li yetkililerin İsrail’e, “Hamas’ı yenmeye yönelik stratejik bir yaklaşımın” ve bölgesel entegrasyon arayışının İsrail’in bu ilişkileri yeniden canlandırmasına yardımcı olacağını söylediğini aktardı.

Geçtiğimiz haftalarda ABD’li yetkililer İsrail’in Gazze’deki askeri stratejisini açıkça eleştirmişlerdi.

Fransa, Filistin’i şimdilik tanımayacak

Amerika’nın Avrupa’daki en yakın müttefiklerinden Fransa, İsrail’in muhalefeti nedeniyle iki devletli çözümün tıkanması halinde Filistin devletini tanımayı düşünebileceğini söyledi.

Fakat çarşamba günü Fransa Dışişleri Bakanı Stéphane Séjourné Paris’in “bu kararın süreç üzerinde gerçek bir etki yaratması için gerekli koşulların henüz oluşmadığını düşündüğünü” söyledi.

Paris, iki devletli çözüm konusunda yaz boyunca tartışmaya açmayı planladığı bir BM Güvenlik Konseyi kararı taslağı hazırlıyor.

İspanya, Norveç ve İrlanda’nın adımlarına karşılık olarak İsrail bu kararları kınadı ve üç Avrupa ülkesindeki büyükelçilerini geri çağırdı.

Diplomasi

ABD ve müttefikleri, çok cepheli tatbikatlarla Çin’in etrafında güç gösterisi yapıyor

Yayınlanma

Analistler, Çin’in çevresinde yapılan neredeyse eş zamanlı tatbikatların, müttefiklerin bölgesel güvenlikte daha büyük rol oynamasını sağlayan ABD stratejisindeki bir değişimi yansıttığını söylüyor.

Japonya bu ayın başlarında Filipinler’in en kuzeydeki eyaletinde paraşüt tatbikatları için seçkin hava indirme tugayının mensuplarını sessizce konuşlandırdığında, tatbikat iki taraftaki yetkililer tarafından da güçlü biçimde kamuoyuna duyurulmadı.

Batanes eyaletindeki Batan Adası’nda yapılan tatbikatlar, Filipin ve ABD deniz piyadelerinin ortak ev sahipliğinde çarşamba gününe kadar süren ülke çapındaki Kamandag görevinin bir parçasını oluşturdu. Yaklaşık 2 bin askerin katıldığı tatbikat, hazırlık düzeyini, birlikte çalışabilirliği ve istihbarat paylaşımını geliştirmeyi amaçlıyordu.

Ancak analistlere göre, söz konusu sessiz Batanes atlayışı, Asya genelinde neredeyse eş zamanlı biçimde yürütülen ve çoğu Amerikan öncülüğündeki dört diğer askeri tatbikatla birlikte ele alındığında, ABD’nin caydırıcılık stratejisinde ve “birinci ada zinciri” savunma politikasında yeni bir aşamaya işaret eden daha yüksek sesli bir eğilimin habercisi olabilir.

Tokyo ve Washington ayrıca salı gününe kadar Kyushu ve Okinawa’da Resolute Dragon 2026 tatbikatını yürütüyor. Tatbikata, Japonya’nın güneybatı adalarının savunmasına odaklanan 9 bin asker katılıyor.

Daha doğuda, Guam, Kuzey Mariana Adaları ve çevre sularda çarşamba gününe kadar sürecek Valiant Shield 2026’ya yaklaşık 10 bin personel katılıyor. Bu tatbikat, ABD ordusunun Typhon orta menzilli füze sisteminin ilk tatbikat konuşlandırmasına sahne oluyor.

Hawaii’de ise 31 ülkeden 25 binden fazla personel, 31 Temmuz’a kadar sürecek iki yılda bir düzenlenen Rim of the Pacific tatbikatına katılıyor. Tatbikat, denizcilik işbirliğini güçlendirmeyi ve “özgür ve açık Hint-Pasifik”i korumayı amaçlıyor.

Tayvan ise bu hafta Taoyuan’da, 100 bin askerin hızlı seferberliği test ettiği kendi iç Immediate Combat Readiness Exercise tatbikatını düzenliyordu.

ABD stratejisi

Gözlemciler, neredeyse eş zamanlı tatbikatların koordineli bir girişimi yansıtıp yansıtmadığı konusunda bölünmüş durumda. Ancak Lowy Enstitüsü’nde Güneydoğu Asya Programı Direktörü ve Asya Güç Endeksi’nin lideri Hunter Marston, son operasyonlar dizisinin Washington’ın birinci ada zinciri politikasına verdiği önceliğe işaret ettiğini düşünüyor.

Birinci ada zinciri, Doğu ve Güney Çin denizlerinin doğu kenarını belirleyen ada yayını ifade ediyor. Bu yay, Japon takımadaları ve Ryukyu Adaları’ndan güneye, Tayvan ve Filipinler üzerinden Büyük Sunda Adaları’na uzanıyor. Pekin’in, iddialı bir deniz stratejisi yoluyla bu sularda hâkimiyet kurmaya çalıştığı yaygın biçimde düşünülüyor.

Marston, This Week in Asia’ya yaptığı açıklamada, “Amerika Birleşik Devletleri Pasifik Komutanlığı açısından, ABD’nin birinci ada zinciri boyunca müttefiklerinin güvenliğine bağlılığı kutsaldır,” dedi.

Marston, kritik deniz koridorları boyunca rakiplerin deniz ve hava kontrolünü engellemenin Asya’da uzun süredir Amerikan güvenliğinin temel hedeflerinden biri olduğunu söyledi. 2026 Ulusal Savunma Stratejisi’nin de Pasifik’te Washington’ın birincil hedefi olarak engellemeyi tanımladığını belirtti.

“ABD, Japonya’nın daha fazla birlikte çalışabilirlik geliştirmesini ve daha aktif bir güvenlik rolü üstlenmesini teşvik etti. Dolayısıyla bu, Trump yönetiminin yük paylaşımına yaptığı vurguyla uyumlu,” dedi.

Araştırmaları uluslararası ilişkiler ve Doğu Asya jeopolitiğine odaklanan Britanya’daki University of Central Lancashire’dan siyaset analisti Sylwia Monika Gorska, erişimi önlemeden dağınık noktalarda sürdürülebilir operasyonel kontrole doğru bir kayma tespit etti. Ona göre bu değişim, mevcut ABD ve müttefik kuvvet geliştirme süreçlerine de yansıyor.

“Sürekli deniz ya da hava kontrolüne yoğunlaşmak yerine, son tatbikatlar kuvvetleri tespit etme, hedefleme, takviye etme ve sürdürebilme kabiliyetini korumaya odaklanıyor,” dedi.

Gorska, tatbikatların gelecekteki çatışmaların sürekli kesinti altında yaşanacağı varsayımını yansıttığını savundu. Bu durumda deniz kontrolü ve hava üstünlüğü, tüm bir harekât sahasında sürekli olmaktan ziyade geçici, yerel ve çekişmeli olacaktır.

Tayvan’ın en zorlu ihtimal olmaya devam ettiğini söyledi. Ancak Gorska’ya göre son ABD stratejisi bunu tek planlama senaryosu olarak ele almıyor; bunun yerine odak, müttefiklerin bölgesel güvenlikte daha büyük bir pay üstlenmesini sağlarken birinci ada zinciri boyunca engelleme yoluyla caydırıcılığa kayıyor.

Gorska, “Daha önemli değişim, planlama varsayımında… ABD planlaması giderek, tırmanmanın yeri, ölçeği ve yönünün önceden öngörülemeyeceğini varsayıyor,” dedi. “Dolayısıyla amaç, ittifakı tek bir senaryo için optimize etmekten ziyade farklı ihtimallerde uygulanabilir kalacak askeri kabiliyetler geliştirmek.”

Singapur’daki S. Rajaratnam School of International Studies’te araştırma görevlisi olan Muhammad Faizal Bin Abdul Rahman, ABD’nin Hint-Pasifik’teki müttefiklerini askeri hazırlıklarını ve tatbikatlarını güçlendirmeye ittiğini söyledi.

“Ancak bu, ABD’nin bu tatbikatları koordine ettiği anlamına gelmez,” dedi ve ekledi: “Aksine, müttefikler de Çin’le süregelen gerilimler ve daha geniş jeopolitik belirsizlikler ortamında kendi ulusal çıkarlarıyla hareket ediyor.”

Uzmanlara göre Washington kendi üslerini ve kuvvetlerini hâlâ vazgeçilmez görüyor; ancak kabiliyet, erişim, personel ve siyasi kararlılık bakımından müttefiklerin daha fazla katkı sunmasını giderek daha fazla istiyor.

Asia Pacific Foundation of Canada’da araştırma ve stratejiden sorumlu başkan yardımcısı Vina Nadjibulla, “Dolayısıyla ortaya çıkan model, Japonya, Filipinler, Avustralya ve diğer ortakların tamamlayıcı kabiliyetler getirdiği ve daha geniş bir coğrafi alanda erişim sağladığı daha dağınık bir koalisyondur,” dedi.

Caydırıcılık ve yük paylaşımı

Pekin’ de ABD ve müttefiklerinin tatbikatlarına karşı kendi askeri faaliyetlerini artırdı. Liaoning uçak gemisi grubu, Filipinler ve Tayvan’ın doğusundaki sular dahil olmak üzere batı Pasifik’te gerçek atışlı tatbikatlar yürütüyor.

Faizal’a göre, ABD öncülüğündeki tatbikatlar, “Çin’le askeri bir çatışma durumunda muharebeye sahne olabilecek” yerlerde “caydırıcılık ve karşılık için operasyonel hazırlıkları” yansıtıyor.

Gorska ise çakışmanın tesadüfi olma ihtimalinin düşük olduğunu söyledi ve tatbikatların son yıllarda hız kazanan aynı ittifak geliştirme modelini izlediğine dikkat çekti.

Marston daha ölçülüydü: “Bunların stratejide herhangi bir değişimi yansıttığından emin değilim. Ancak kesinlikle derinleşen ağ temelli güvenlik işbirliğinin ve Japonya gibi ABD müttefiklerinin yük paylaşımına daha fazla vurgu yapmasının bir resmini ortaya koyuyor.”

Nadjibulla’ya göre kolektif mesaj açık: Caydırıcılık, tek ve büyük bir ABD varlığına daha az; bölge genelinde bir rakibin planlamasını karmaşıklaştırmak üzere tasarlanmış dağınık, dirençli ve birlikte çalışabilir bir koalisyona daha fazla bağlı olacak.

“Bunlar, ABD’nin esasen merkez-çevre tipi bir ittifak sistemini daha ağ temelli bir güvenlik mimarisiyle değiştirmeye çalıştığını gösteriyor,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

‘Hürmüz’deki petrol şoku 1973 ambargosunu hatırlatıyor’

Yayınlanma

Hürmüz Boğazı’nda petrol ve doğalgaz akışı yeniden başlamış olsa da bu kritik su yolunun 100 günden fazla süreyle kapalı kalması küresel enerji piyasalarında tarihi bir dönüm noktasına işaret ediyor.

Reuters haber ajansının köşe yazarı Ron Bousso, kaleme aldığı analizde, mevcut durumun yaratacağı uzun vadeli etkileri, benzer bir tedarik şoku olan 1973 yılındaki Arap petrol ambargosunun sonuçlarıyla karşılaştırarak değerlendirdi.

Bousso, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan son krize atıfta bulunarak, “Hürmüz Boğazı’nda petrol ve doğalgaz akışı yeniden başlarken, hayati önemdeki su yolunun 100 günden fazla süreyle kapalı kalması küresel enerji piyasalarında bir dönüm noktası olduğunu kanıtlayabilir” ifadesini kullandı.

Yazara göre, 28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail ve İran arasındaki savaş sürecinde modern enerji sistemi dayanıklılık testinden geçti. Dünyadaki petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği boğazın kapanması, daha önce bir “felaket senaryosu” olarak görülüyordu.

Ancak esnek piyasa mekanizmaları, tanker rotalarının değiştirilmesi ve stokların kullanılmasıyla bu süreç başlangıçta yönetilebildi.

Yine de bu sürecin özellikle Asya pazarında ciddi sancılara yol açtığı görülüyor. Petrol ve doğalgaz ithalatının yüzde 60’ını Orta Doğu’dan karşılayan Asya ülkeleri, kriz döneminde mesai günlerini dörde indirmek, zorunlu evden çalışma sistemine geçmek ve hava ile kara yolu seyahatlerini kısıtlamak gibi acil durum önlemleri almak zorunda kaldı.

Bousso, küresel enerji piyasalarının bir nevi “zaman satın aldığını” belirterek, “Küresel envanterler tehlikeli derecede düşük seviyelere yaklaşırken, eğer boğaz açılmamış olsaydı piyasalar bir kırılma noktasına ulaşabilirdi” tespitinde bulundu.

“Enerji güvenliği maliyet dahil her şeyin önüne geçiyor”

Yaşanan bu büyük kriz, ithalatçı ülkeleri enerji stratejilerini kökten revize etmeye zorluyor. Bousso, günümüzün koşullarını 1970’li yıllarla karşılaştırarak, “Bugünün krizini Arap petrol ambargosuyla karşılaştırmak, önümüzdeki yolun daha karmaşık olacağını gösteriyor ancak kriz nihayetinde petrol çağının sonunun başlangıcı olabilir” değerlendirmesini yaptı.

1973 yılındaki krizde batılı ülkeler daha küçük araçlara yönelmiş, nükleer ve yerli kaynaklara yatırımı artırmıştı ancak fosil yakıtlardan tamamen vazgeçmemişti. Bugün ise fosil yakıtların karşısında çok daha rekabetçi ve hazır alternatifler bulunuyor.

Asya pazarında enerji güvenliği algısının tamamen değiştiğini vurgulayan Bousso, “Hürmüz’ün dersi, enerji güvenliğinin maliyet dahil her şeyin önüne geçtiğidir” dedi.

Bu kapsamda Hindistan ve Pakistan gibi ülkelerin Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) üyeleri ve Çin’i takip ederek yerli petrol rezervlerine yatırım yapmaya başlayacağını aktardı. Güney Kore’de ise nisan ayında Devlet Başkanı Lee Jae Myung’un alternatif tedarik zincirleri aranması, orta ve uzun vadeli endüstriyel yeniden yapılanmaya gidilmesi ve “plastiksiz ekonomi” hedefine geçilmesi çağrısında bulunduğunu hatırlattı.

“Sermaye zaten küresel düzeyde bu yeni enerji önceliklerini takip ediyor”

Orta Doğu’daki çatışmaların istikrarsızlaştırıcı etkisine rağmen, küresel enerji yatırımlarının bu yıl yüzde 5 artışla 3,4 trilyon dolara ulaşması bekleniyor.

Yatırımların çok büyük bir bölümü alternatif enerji kaynaklarına ve sistem dayanıklılığına gidiyor.

Bousso, bu dönüşümü rakamlarla ortaya koyarak, “Sermaye zaten küresel düzeyde bu yeni enerji önceliklerini takip ediyor” ifadesini kullandı.

IEA verilerine göre, 2026’nın ilk çeyreğinde elektrikli araç satışları Avrupa’da yüzde 30, Latin Amerika’da yüzde 75 ve Asya-Pasifik bölgesinde yüzde 80 artış gösterdi. Çin’in güneş paneli ihracatı ise Afrika’ya yüzde 120, Güneydoğu Asya’ya yüzde 150 oranında yükseldi.

Afrika’da 15 ülke sadece ilk çeyrekte, 2025 yılının tamamındaki toplam ithalatı geride bırakarak 400 milyon doların üzerinde güneş paneli ithal etti.

Petrol ve doğalgazın ulaştırma, tarım ve inşaat gibi sektörlerdeki ağırlığı nedeniyle kısa sürede tamamen devreden çıkması beklenmiyor.

Sanayi genişlemesi ve yapay zeka veri merkezlerinin artan elektrik ihtiyacı da gaz talebini destekliyor.

Ancak Bousso, geçen yüzyıl boyunca fosil yakıt kullanım yönünün her zaman yukarı doğru olduğunu hatırlatarak, Hürmüz krizinin bu yükseliş trendini kalıcı olarak tersine çevirebileceğini vurguladı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

İtalya ve Fransa Rus askerlere vize yasağına karşı çıktı

Yayınlanma

Avrupa Birliği’nin hazırladığı 21’inci yaptırım paketi kapsamında Ukrayna’daki savaşa katılan eski Rus askerlerinin birliğe girişinin yasaklanması teklifi, İtalya ve Fransa’nın çekinceleriyle karşılaştı. Roma ve Paris, mevcut taslak metindeki ifadelerin tüm Rus vatandaşlarına yönelik genel bir seyahat yasağının önünü açabileceğinden endişe ediyor.

Avrupa Birliği (AB) üyesi iki ülke İtalya ve Fransa, Ukrayna’ya devam eden savaşta yer almış eski Rus askeri personelinin birliğe girişinin yasaklanmasına yönelik yaptırım teklifine karşı mesafeli bir tutum sergiledi.

Bloomberg’in diplomatik kaynaklara dayandırdığı haberine göre Roma ve Paris, AB’nin hazırladığı 21’inci yaptırım paketi kapsamında gündeme gelen bu öneriye şüpheyle yaklaşıyor. Kaynaklar, her iki ülkenin de işgale katılan kişilerin engellenmesi fikrine esasen karşı çıkmadığını, ancak mevcut taslakta yer alan ifadelerin tüm Rus vatandaşlarına yönelik genel bir giriş yasağının yolunu açabileceğinden endişe duyduğunu aktardı.

Hem İtalya hem de Fransa, bu tür hedefli kısıtlamaların yaptırım mekanizmaları yerine doğrudan vize politikaları aracılığıyla düzenlenmesi gerektiğini savunuyor. Bununla birlikte Avrupalı diplomatlar uygulamadaki zorluklara da işaret ediyor. Mevcut taslağa göre, üye devletlerin seyahat etmek isteyen kişilerden hangilerinin savaşa katıldığını, hangilerinin ise katılmadığını kendi imkanlarıyla tespit etmek zorunda kalacağı belirtiliyor.

Yaptırım paketinde uzlaşı arayışı sürüyor

Avrupa Komisyonu tarafından 9 Haziran’da sunulan ve AB ülkelerinin 26 Haziran’da ele alması beklenen 21’inci yaptırım paketi kapsamlı önlemler içeriyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in açıklamalarına göre paket, seyahat yasaklarının yanı sıra enerji, finans, kripto para birimleri, ticaret ve balıkçılık sektörlerine yönelik yeni kısıtlamaları da barındırıyor.

Ancak Bloomberg’in aktardığı bilgilere göre, vize konusunun haricinde de paket içinde tartışmalı başlıklar bulunuyor. Petrol fiyat tavanının dondurulması, Rus balık ürünlerinin ithalatına getirilecek kısıtlamalar ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) taşıyan gemilere yönelik yaptırımların kapsamının genişletilmesi gibi konular tartışılmaya devam ederken, bazı üye ülkeler bu düzenlemeler için geçiş süreçleri talep ediyor.

Savaşa katılan Rus askerlerine yönelik giriş yasağı girişimi AB gündemine ilk kez gelmiyor. Geçtiğimiz mart ayında Almanya, Baltık ülkeleri, Finlandiya, Polonya, Romanya ve İsveç liderleri; Avrupa Konseyi Başkanı António Costa ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e ortak bir mektup göndermişti. Liderler mektupta, güvenlik tehditlerini gerekçe göstererek Ukrayna’nın işgaline katılan kişilerin Schengen bölgesine girişinin yasaklanmasını talep etmişti.

Öte yandan, Rus vatandaşlarına yönelik genel vize politikası konusunda AB içindeki görüş ayrılıkları varlığını koruyor. Haziran ayında, Almanya’da muhalefette bulunan Hristiyan Demokrat Birlik (CDU/CSU) partisine mensup Avrupa Parlamentosu milletvekilleri, Rus vatandaşlarına yönelik turist vizelerinin tamamen askıya alınması çağrısında bulundu. Alman parlamenterler, geçen yıl 500 binden fazla Rus vatandaşının tatilini Avrupa’da geçirmiş olmasına tepki gösterdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English