Diplomasi
Politico: Britanya, ABD’siz bir istihbarat dünyasına hazırlanıyor

Birleşik Krallık’ın ABD ile olan “özel ilişkisi”nin en önemli başlıklarından biri de istihbarattı. Donald Trump ile birlikte birçok konuda başlayan gerilimden istihbarat alanının etkilenmeyeceği düşünülüyordu fakat Birleşik Krallık’taki bazı yetkililer bu durumun da değişmesi gerektiğini düşünmeye başladı.
Politico’da yer alan habere göre, ilk olarak Trump geçen ay Amerikan istihbaratının ne kendi casusluk teşkilatları ne de Beş Göz güvenlik ittifakındaki diğer ülkeler tarafından Ukrayna ile paylaşılmaması talimatını verdi.
Ardından ABD ulusal güvenlik danışmanı Michael Waltz, şifreli mesajlaşma uygulaması Signal’de ABD’nin Yemen’deki askeri harekatını açıkça tartışan bir sohbete yanlışlıkla bir gazeteciyi ekleyerek mevcut yetkililerin devlet sırları konusunda ne kadar gevşek davrandığını gözler önüne serdi.
Trump’ın Ukrayna ile istihbarat paylaşımına ilişkin kararı Kiev’in Avrupa’daki müttefikleri tarafından kınanırken, İngiltere misilleme yapmadı ve Başbakan Keir Starmer’ın sözcüsü ülkesinin ABD ile “savunma, güvenlik ve istihbarat konularındaki ilişkisinin ayrılmaz bir şekilde iç içe geçtiğini” vurguladı.
Londra, ‘daha önce düşünülmeyeni düşünmek’ için düğmeye bastı
Mevcut ve eski istihbarat yetkililerine göre, Britanya ve Amerika’nın istihbarat ağları arasındaki bağlantılar o kadar derin ki, bunları çözmek ya da ABD’nin katkısının yerine geçmek imkansız olabilir.
Fakat uzmanlar, ilişkinin karmaşık yapısına rağmen, Trump’ın ABD’sinin en eski ittifaklarından ve bir zamanlar paylaşılan uluslararası hedeflerden uzaklaşmaya devam etmesi halinde, Londra’nın daha önce düşünülemeyenler için plan yapmaya başlamasının gerekli olabileceğini söylüyor.
Eski bir üst düzey Birleşik Krallık istihbarat yetkilisine göre İngiltere, ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan oluşan istihbarat ittifakı Beş Göz, eski NSA çalışanı Edward Snowden’ın tüm dünyaya duyurduğu faaliyetlerin ardından “sızıntılardan” kurtuldu, ama Snowden ittifakın pek çok kabiliyetini ve erişimini ortaya çıkardı; ayrıca istihbarat toplama şeklini ve bazı teknoloji şirketlerinin hükümetlere karşı davranışlarını değiştirdi.
ABD’de FBI ve CIA, Britanya’da ise MI5 ve MI6 tarafından yönetilen ajanları ve varlıkları kapsayan ve genellikle “HUMINT” olarak adlandırılan insan istihbaratının toplanmasında son birkaç on yılda göreceli bir düşüş yaşandı.
Fakat bu düşüş, İngiltere’nin GCHQ’su ve ABD’nin NSA’i tarafından yürütülen çalışmaları kapsayan ve SIGINT olarak adlandırılan dijital sinyal istihbaratında büyük bir yükselişle paralel ilerledi.
Aynı eski istihbarat kaynağı, insan istihbaratının “aynı şekilde ölçeklenmediği” göz önüne alındığında, bu dijital istihbaratın otomatik toplu paylaşımının daha önemli hale geldiğini söyledi.
Kaynak, “Bu çok ama çok derin bir şekilde bütünleşmiş durumda ve bunu birbirinden ayırmak son derece yıkıcı,” diye ekledi.
Çözülmesi gereken sorunlar yumağı: Amerikan ve İngiliz istihbaratları iç içe
Öte yandan Britanya da hâlâ Amerika’nın işine yarayacak önemli varlıklara sahip ve bunların başında da dinleme noktaları geliyor.
Bunlar genellikle denizaşırı ülkelerde bulunan ve iletişimi izlemek için kullanılan askeri ve istihbarat tesisleri. Dinleme merkezlerinin ayrıntıları, yerleri, kapasiteleri ya da hangi ülkeleri izledikleri ulusal güvenlik nedeniyle gizli tutulur.
Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nde (RUSI) uluslararası güvenlik direktörü Neil Melvin’e göre, topladıkları kritik veriler ABD’nin Beş Göz’den ayrılmasını pek olası kılmıyor.
Melvin, “Örneğin, Kıbrıs’taki [Ayios Nikolaos merkezi]; ABD, İsrail nedeniyle çok önemli olan Doğu Akdeniz için buna güveniyor,” dedi.
Uzmana göre ABD ittifaktan ayrılırsa, İngiltere’nin sahip olduğu bazı çok pahalı varlıkları ve Yorkshire’daki RAF Menwith Hill gibi Birleşik Krallık’ta bulunan ve yerel halk tarafından ‘golf topları’ olarak adlandırılan ABD sinyal ve istihbarat üslerini de değiştirmek zorunda kalacak.
Birleşik Krallık istihbarat camiasında yer alan ve şu anda özel sektörde çalışan bir isim, dinleme noktalarının en iyi internet, telefon ve radyo trafiği gibi “büyük miktarda ham veriyi toplayan” ve daha sonra “makine öğrenimi ya da yapay zeka kullanarak sinyali gürültüden ayıran” yapılar olarak anlaşıldığını söyledi.
İngiliz hükümetinden eski bir güvenlik yetkilisi, izleme sorumluluklarının Birleşik Krallık ve Amerika tarafından paylaşıldığını, bunun da istihbaratın da paylaşıldığı anlamına geldiğini sözlerine ekledi. Yetkili, “Bir gün ya da bir hafta sonra sıra Birleşik Krallık’a gelecek, bir sonraki sefer ise ABD’ye,” dedi.
Amerikalı meslektaşlarıyla yakın çalışmış olan bir başka eski üst düzey Birleşik Krallık istihbarat yetkilisi, sinyal istihbarat topluluğunun Beş Göz’e özellikle iyi entegre olduğunu belirtti.
İstihbaratçı, “Bazıları İngilizler tarafından yönetilen ABD ekipmanlarını kullanıyor, bazıları ise tam tersi; Avustralya ve Kanada’da da durum aynı. GCHQ’da (Devlet İletişim Genel Müdürlüğü) çalışan Amerikalılar ve NSA’da çalışan İngilizler bulabilirsiniz,” diye konuştu.
Washington, Londra ile ittifaktan ayrılırsa…
Politico’ya göre son dönemde yaşanan olaylar ABD’nin müttefiklerine istihbarat kapasitesinin rakipsiz olduğunu hatırlattı. ABD’nin Ukrayna’ya uyguladığı istihbarat paylaşımı yasağı, Ukrayna’nın Rusya ile mücadele kabiliyetini önemli ölçüde etkiledi, özellikle de düzgün çalışması için Amerikan istihbaratına ve girdisine ihtiyaç duyan ABD teknolojisini kullanması nedeniyle.
Trump yönetiminin Ukrayna’nın ABD hükümeti tarafından kullanılan ticari uydu görüntülerine erişimini askıya alma kararının “oldukça endişe verici” bir gelişme olduğunu belirten aynı eski üst düzey Birleşik Krallık istihbarat yetkilisi, “Bu sistem için bir şok olmalı ama herkes bunu görmezden gelmiş görünüyor,” dedi.
Yetkili, Britanya’nın ABD’nin uzaydan topladığı görüntülerin analiz edilmesine yardımcı olabileceğini ama kendisinin bu görüntüleri toplama kapasitesine sahip olmadığını söyledi ve ABD’den gelen herhangi bir paylaşımın “elbette açılabilir ya da kapatılabilir” olduğuna işaret etti.
ABD’nin “gözünden düşmenin” sonuçlarına ilişkin endişeler, Britanya da dahil olmak üzere müttefiklere satılan F-35 jetlerinin etkinliğini bir tür “kill switch” (acil kapama anahtarı) yoluyla engelleme kabiliyetine sahip olduğuna dair uzun süredir devam eden korkularda ortaya çıkıyor.
Bu korkular, Trump’ın Amerika’nın yeni nesil F-47 uçaklarının sözleşmesini açıklarken yaptığı yorumlarla daha da şiddetlendi. Müttefiklere satıldığında, uçağın yeteneklerinin “yaklaşık yüzde 10” azaltılabileceğini söyledi ve neden olarak da “Bir gün, belki de müttefikimiz değiller, değil mi?” diye konuştu.
ABD, istihbarat sektöründe İngiltere’yi satın alıyor
Birleşik Krallık’ın güvenlik ve savunma alanındaki pek çok inovasyonu ABD tarafından finanse edilerek Amerika ve Beş Göz müttefikleri için sivil ve askeri uygulamaları olan “çift kullanımlı” teknolojilerin geliştirilmesine destek sağlanıyor.
Eski bir İngiliz istihbarat yetkilisi, “ABD bugünlerde İngiltere’nin bir icadını istiyorsa, onu satın alıyor,” diyor ve GPS ve internet gibi teknolojik ilerlemelerin gerçekleşmesine yardımcı olan ABD devlet kurumu Savunma İleri Araştırma Projeleri Ajansı’nın (DARPA) İngiltere üniversitelerini doğrudan finanse ettiğini ve görevlendirdiğini ekliyor.
CIA için bir risk sermayesi şirketi olarak faaliyet gösteren Amerikan şirketi In-Q-Tel, çeşitli İngiliz teknoloji ve savunma şirketlerine en az 29 yatırımda erken aşama fon sağlayıcısı olmuş durumda.
Adını James Bond’un casus ustası “Q ”dan aldığı söylenen şirket, ABD, İngiltere, Avustralya ve müttefiklerinin ulusal güvenliğine katkıda bulunabilecek yeni ticari teknolojileri tespit etmeyi amaçlıyor.
Politico bu yatırımlardan en az 15 tanesini tespit etti; bunlar arasında insansız hava aracı üreticilerinden tutulsun da grafenden (çelikten 200 kat daha güçlü karbon bazlı bir malzeme) yapılan elektronik cihazlara, yapay zeka çözümlerinden deniz robotlarına kadar geniş bir yelpaze yer alıyor.
Birleşik Krallık, kendi ülkesinde yetişen bazı kabiliyetlerin Amerikan sermayesi tarafından kapıldığını görmüş olsa da (en son geçen yıl, bir zamanlar İngiliz teknoloji sahnesinin gözdesi olan Darktrace’in 5,3 milyar dolar karşılığında satın alınması olayı) teknolojiyi müttefiklerden bile korumak için bazı önlemler var.
Şubat ayında hükümet, ABD’li mühendislik grubu ESCO Maritime Solutions’ın İngiliz deniz savunma tedarikçisi Ultra PMES Limited’i satın alması için güvenlik izni verdi.
Bu onay, İngiliz hükümetinden bir direktör ve baş güvenlik görevlisi atanması ve gerektiğinde şirketleri Birleşik Krallık’ın savunma ve güvenliğini desteklemeye zorlama yetkilerinin saklı tutulması gibi uyarılarla birlikte geldi.
Amerikan şirketleri İngiliz istihbarat ve güvenlik sektöründen ayrı düşünülemiyor
Bununla birlikte, ABD şirketlerinin Britanya’nın savunma, istihbarat ve sivil altyapısına entegrasyonu, bazen kamuoyuna açıklanmış benzer korumalar olmaksızın, önemli boyutlarda.
In-Q-Tel’in en başarılı ilk yatırımlarından biri olan veri analitiği şirketi Palantir’in İngiltere’de merkezi hükümet verileri, NHS (Ulusal Sağlık Sistemi), silahlı kuvvetler ve polis dahil olmak üzere sözleşmeleri bulunuyor.
Diğer büyük ABD şirketleri de benzer şekilde yerleşik durumda. Örneğin, Elon Musk’ın Starlink uyduları Birleşik Krallık’ın kırsal kesimlerine internet erişimi sağlamaya yardımcı oluyor ve Savunma Bakanlığı’nın Amerikan savunma teknolojisi girişimi Anduril ile sözleşmeleri var.
“İstihbarat servisleri Palantir’i kullanıyor” diyen aynı eski istihbarat yetkilisi, GCHQ’nun 2021’de verilerinin bulutta depolanması için Amazon’la bir anlaşma yaptığını çünkü “her şey kadar güvenli olacaklarını ve bunu yapmanın daha ucuz olacağını düşündüklerini” sözlerine ekledi.
İngiltere’nin on yıllar boyunca Amerikan teknolojisini kullanmanın “çok akıllıca bir işbirliği” olduğunu düşündüğünü söyleyen yetkililer, iki ülke arasındaki ilişkinin “güvenebileceğimiz kalıcı bir ilişki olduğunu ve çeşitli bağları olan AB’ye güvenmekten daha etkili olduğunu düşündük. Yanılmışız,” diyorlar.
Eski bir istihbaratçı, “Musk ve Thiel, Starlink, Palantir, Anduril, benim görüşüme göre bu türden her şeyin ne pahasına olursa olsun sistemlerimizden temizlenmesi gerekiyor, çünkü oligarşik, otoriter bir sistem ortaya çıkıyor ve bu insanlar da bunun tam ortasında yer alıyor,” ifadelerini kullandı.
Eski bir bakan: Tüm kartlar ABD’de değil, ortada bir boyun eğme ilişkisi yok
İstihbaratçılar en kötüsüne hazırlanılması, ABD’nin NATO’dan çekilmesi gibi ihtimaller için değerlendirmeler yapılması gerektiğini düşünüyor.
Fakat Beş Göz ilişkisinin “derinlere gömülü ve farklı şekilde yönetilen” bir ilişki olduğunu ve “politikacılar tarafından değil, profesyonel istihbarat başkanları” tarafından yönetildiği için “transatlantik ilişkide çözülecek en son şey” olacağını da ekliyorlar.
İstihbaratçılar, “Amerika’yı Beş Göz’den atamazsınız. Bu İngiltere’yi Birleşik Krallık’tan atmak gibi bir şey olur; işe yaramaz, tüm konsept dağılır,” diyorlar.
Bazıları ise Birleşik Krallık’ın beklentileri konusunda daha iyimser. Güvenlikle ilgili eski bir İngiliz bakan Politico’ya verdiği demeçte, “Amerika tüm kartları elinde tutmuyor ve ben bunu hükümette olduğum süre boyunca gördüm: Halkımız Amerika’nın gücü konusunda o kadar şartlandırılmış ki, kendi kaslarımızı onlara karşı kullanmayı çok uzun zaman önce bıraktık. İnsanlara bunun bir ortaklık olduğunu, bir boyun eğme ilişkisi olmadığını hatırlatmak zorunda kaldım. Bunu yeniden tanımlamaya ya da çözmeye gerek yok, sadece eşit bir ortak olarak kendimizi ortaya koymamız gerekiyor,” dedi.
Britanya, ABD’nin yerini alabilir mi?
Tüm İskandinav ve Doğu Avrupa ülkelerinde Amerika’nın itibarının yok olduğuna işaret eden eski bir istihbaratçı, eski NATO’nun artık geride kaldığını savunuyor ve “NATO ülkelerinin sayısal çoğunluğunun gözünde Birleşik Krallık, Amerika’nın yerini alabilecek tek ülke,” diyor.
Bunun NATO’nun bir kurum olarak öldüğü ya da değersiz olduğu anlamına gelmediğini kaydeden istihbaratçılar, bununla birlikte “Rusların feci bir saldırısı” durumunda ABD’nin gelip Avrupa’yı kurtaracağına güvenerek kurulan eski NATO yapısının artık hiçbir inandırıcılığı bulunmadığına işaret ediyorlar.
Eski yetkili, Ukrayna için NATO’nun da tartışmaların merkezinde yer aldığı bir “istekliler koalisyonu” kurma çabasının, Starmer ve Savunma Bakanı John Healey’nin NATO’nun bir kurum olarak değerini anladıklarını gösterdiğini söyledi.
İstihbaratçılara göre NATO’nun asıl değeri, ülkelerin “istihbarat ve sır alışverişinde bulunmaları” için “hem gerçek hem de mecazi bir alan” yaratmasında yatıyor.
Yetkililer, “AB’de böyle bir şey yok ama NATO bunu yapıyor; sadece üyeleriyle değil, Japonya ve Avustralya gibi ortaklarıyla da. NATO aslında zaten küresel bir örgüt, sadece bunu resmileştirmesi gerekiyor,” diyorlar.
Birleşik Krallık halihazırda NATO içindeki bağları güçlendirmek için çalışıyor ve Fransa ile Ukrayna’nın geleceği ve Avrupa’nın savunma yeteneklerinin geleceği üzerine neredeyse haftalık zirvelere öncülük ediyor.
Diplomasi
Stavridis: Suudiler Pakistan, Türkiye, Avrupa ve İsrail ile ittifak kurmalı

Eski NATO Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı James Stavridis, Suudi Arabistan’ın “ciddi bir Husi sorunu” olduğunu savundu ve yeni bir ittifak önerdi.
Bloomberg için yazan ABD’li emekli general, Suudi Arabistan’ın, güneyindeki “geniş, dağlık ve elverişsiz komşusu Yemen’de Husi isyancılarla ciddi bir sorun yaşadığını” söyledi.
Riyad’ın “uluslararası alanda tanınan Yemen hükümetini desteklemek amacıyla” on yılı aşkın bir süredir bu ülkede savaştığını hatırlatan eski NATO komutano, “Fakat İran’dan muazzam destek alan inatçı Husi isyancılar, Yemen’in istikrarını tehdit etmeye ve Suudi Arabistan’a doğrudan saldırmaya devam ediyor,” diye yazdı.
Yemen direnişinin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının küresel ekonomi için büyük bir tehdit teşkil ettiğini öne süren Stavridis, dünya deniz taşımacılığının %12-15’inin Bab el-Mendeb boğazından geçtiğini hatırlattı.
Alternatif rotaların kullanılmasının, deniz yoluyla taşınan mallara önemli maliyetler eklediğinin altını çizen Stavridis, Suudi Arabistan için ise riskler daha da büyük olduğunu hatırlattı:
“Hürmüz Boğazı’ndaki ulaşımın kesintiye uğramasıyla, Kızıldeniz’deki Yanbu limanı ve buraya kaynak sağlayan Doğu-Batı boru hattı, Suudi Arabistan’ın ana ihracat can damarı haline gelmiştir ve Husi milisleri bu noktalara çoktan saldırı düzenlemiştir.”
Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın yardım için kime başvurması gerekiğini soran Stavridis, en mantıklı cevabın ABD gibi göründüğünü ama ABD silahlı kuvvetlerinin İran’la süren savaşta yoğun bir şekilde meşgul durumda olduğuna ve Trump yönetiminin şu ana kadar Suudilere yardım etmekten kaçındığına işaret etti.
“Bu gerçek göz önüne alındığında, Suudi Arabistan’ın diğer ortaklara daha fazla güvenmesi gerekecek,” diyen Stavridis, öncelikle Türkiye ve Pakistan’a fakat potansiyel olarak Avrupa’ya ve hatta İsrail’e de bakmasını tavsiye etti.
Krallığın Ağustos ayında Türkiye ve Pakistan ile “akıllıca hazırlanmış bir bölgesel savunma anlaşması” imzaladığını hatırlatan Stavridis, “Bu iki Sünni ülke, tıpkı NATO’nun meşhur 5. Maddesi gibi, ‘birine yapılan saldırı hepsine yapılan saldırıdır’ şeklindeki Mekke Savunma Antlaşması’ndaki taahhüdü yerine getirmeleri halinde önemli bir askeri güç ortaya koyacaktır,” diye yazdı.
Suudiler için sorunun, Ensarullah’ın zorlu bir araziye yerleşmiş olmaları olduğunu iddia eden eski NATO komutanı, Ensarullah hareketinin doğduğu Yemen dağlarının “gerilla savaşçılarını destekleyen üsler, mağaralar ve tünellere ev sahipliği yaptığını” hatırlattı.
Stavridis, “Suudiler, Husilere karşı dağ savaşında zorlanmaktadır ama Pakistanlılar bu konuda derin bir deneyime sahiptir,” dedi.
NATO’da görev yaptığı süre boyunca, Pakistan Sınır Muhafızları’na ve diğer dağ birliklerine hayranlık duyduğunu kaydeden Stavridis, bu birliklerin Afganistan ile Pakistan arasındaki dağlık bölgelerde ve Hindistan’la süregelen anlaşmazlıkların yaşandığı “dünyanın zirvesinde” geniş çaplı operasyonlar yürüttüklerini ve dağlık arazilerde isyanla mücadele konusunda özel bir uzmanlığa sahip olduklarını söyledi.
2015 yılında, Pakistan parlamentosunun Yemen’de tarafsız kalma kararı aldığında İslamabad’ın, Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyona katılmayı reddettiğini hatırlatan ABD’li asker, “Fakat yeni anlaşma bu hesaplamayı değiştirmelidir. Veliaht prens, Pakistanlılardan yardım istemekle akıllılık eder,” dedi.
Yeni anlaşmanın diğer üyesi olan Türkiye’den de çok farklı bir tür destek gelebileceğini vurgulayan Stavridis, bu desteğin Kızıldeniz’in açık kalmasını sağlamak için görev yapacak deniz kuvvetlerinden oluşabileceğini ileri sürdü:
“Türkler, yeni ve gelişmiş fırkateynler ve korvetler kullanıyor ve bu sularda bol miktarda deneyime sahip. Onlar, Somali korsanlarıyla mücadele etmek için NATO’nun oluşturduğu koalisyonun son derece yetkin üyeleriydi. Ankara’dan, Suudi Arabistan’ın batı kıyısındaki limanları üs olarak kullanarak Kızıldeniz’e önemli bir filo göndermesini istemek mantıklı olacaktır.”
Veliaht prensten ayrıca kuzeye, Avrupa’ya da yönelmesini isteyen Stavridis, Avrupalılar şu ana kadar Hürmüz Boğazı’ndaki İran’la savaşın dışında kalmış olsalar da, Ensarullah’a karşı Suudi Arabistan’ı desteklemek için geçerli nedenleri olduğunu savundu.
Süveyş Kanalı’nın Avrupa ekonomileri için hayati önem taşıyan bir darboğaz olduğuna işaret eden yazar, ayrıca Avrupa Birliği’nin malların akışını ve Süveyş Kanalı’nın açık kalmasını sağlamak amacıyla, şu anda savunma görevine sahip sadece birkaç gemiden oluşan Kızıldeniz’deki mevcut Aspides deniz misyonunu genişletebileceğine işaret etti.
Stavridis, İngilizlerin Sky Sabre hava savunma sistemleri ve Suudi Typhoon uçaklarına yakıt ikmali yapmak üzere bir RAF yakıt ikmal uçağıyla Suudi hava sahasının savunulmasına şimdiden destek olduğunu hatırlattı.
Yazara göre Fransa da Yanbu’yu korumak için asker ve hava savunma sistemleri gönderiyor; Yunanistan tarafından işletilen Patriot sistemleri ise krallık üzerinde İran füzelerini önledi.
Stavridis, “Daha geniş çaplı bir AB deniz veya hava misyonu, bu temele dayanarak geliştirilebilir,” dedi.
Stavridis’e göre son olarak ve “en tartışmalı olan” öneri, Suudi Arabistan’ın İsrail’e yönelmesi.
Stavridis’in aktardığı haberlere göre Kudüs ile Riyad arasında füze savunması, siber güvenlik ve özel kuvvetler konularında halihazırda bir düzeyde gizli işbirliği bulunuyor.
Yazar, “Bu işbirliği, Akabe Körfezi’ndeki Eilat’ta bulunan İsrail deniz üssünden sağlanacak deniz işbirliğini de içerecek şekilde genişletilebilir,” dedi.
Stavridis, bu ittifakın Ensarullah’ı “yeniden masaya oturtmak” amacıyla kurulması gerektiğine işaret ederek yazısını bitirdi:
“Suudiler, Husilerle uğraşmakla açıkça ellerinden geleni yapıyorlar ve kısa süre önce önemli yıllık yatırım konferansları olan, ‘Çöldeki Davos’ olarak adlandırılan etkinliği 2027 yılına ertelediler. Husileri yeniden müzakere masasına oturtmaları gerekiyor. Bunun bir parçası da, Yemenli isyancılara karşı güçlü bir cephe oluşturmak için dış aktörleri devreye sokmak olacaktır. Bu cephe ne kadar güçlü olursa, müzakereler yeniden başladığında Riyad’ın elindeki koz da o kadar güçlü olacaktır.”
Diplomasi
Fransa’nın nükleer hamlesi Avrupa’da yayılıyor ama ABD’nin yerini tutmuyor

Fransa nükleer caydırıcılık projesine on Avrupa ülkesini dahil etti; ancak uzmanlar girişimin Amerikan güvenlik garantilerinin yerini alamayacağını belirtiyor. Savaş uçaklarının konuşlanmasını öngören planda Paris, nükleer silah kullanma yetkisini tek başına elinde tutuyor.
Fransa’nın Avrupalı müttefikleriyle kurduğu nükleer caydırıcılık işbirliği kıtada karşılık buluyor; ancak uzmanlar ve Avrupalı siyasetçiler bu adımın ABD’nin nükleer şemsiyesinin yerini alamayacağı görüşünde birleşiyor.
The Wall Street Journal gazetesine konuşan uzmanlar, Paris’in hamlesinin Rusya açısından yeni hesaplar yarattığını ama Washington’ın sağladığı güvenlik garantilerini ikame edemeyeceğini belirtiyor.
Joe Biden yönetiminde Pentagon’un nükleer politikasını yöneten, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) profesörü Vipin Narang, girişimi “hiç yoktan iyi” olarak nitelendirdi.
Narang, “Bu hiç yoktan iyi mi? Muhtemelen. Fakat ABD’nin genişletilmiş caydırıcılığının bir alternatifi değildir ve öyle görülmemelidir. Fransızlar da zaten bu konuda gayet açık konuşuyor” dedi.
Norveç Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide de Paris’in adımının tamamlayıcı bir nitelik taşıdığına dikkat çekti. Eide, girişimin hiçbir şeyin yerini almadığını, var olan Amerikan nükleer garantilerini desteklediğini vurguladı.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “ileri caydırıcılık” olarak adlandırdığı proje, nükleer silah taşıma kapasitesine sahip Rafale savaş uçaklarının diğer Avrupa ülkelerine konuşlandırılabilmesini öngörüyor.
Plan kapsamında altyapı yatırımları, güvenli iletişim ağları, erken uyarı sistemleri ve istihbarat paylaşımının geliştirilmesi hedefleniyor.
Gazeteye konuşan Avrupalı yetkililer, ABD’nin NATO müttefiklerini korumaması halinde bu askeri mekanizmaların konvansiyonel savunma için de kullanılabileceğini aktarıyor.
Varşova’daki bir güvenlik konferansında konuşan Macron’un strateji danışmanı Xavier Chatel, girişimin Moskova üzerinde ek bir belirsizlik yarattığını kaydetti.
Chatel, “Bu durum hasım taraf için yeni bir zorluk doğuruyor; çünkü Rusların hesaba katması gereken yeni bir katman ekliyor” dedi.
Chatel ayrıca olası bir gerilim tırmanışında projenin Fransa’ya nükleer güçlerini farklı noktalara dağıtma imkanı sağladığını ifade etti.
Girişime farklı katılım düzeyleriyle on ülke dahil oldu: İngiltere, Almanya, Hollanda, Belçika, Polonya, Yunanistan, Finlandiya, Norveç, İsveç ve Danimarka. Baltık ülkeleri henüz bu grupta yer almıyor; İtalya ise projede yer almayı reddetti.
Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, barış döneminde ülke topraklarına nükleer silah yerleştirme planları olmadığını söyledi.
Stubb, “Fakat Rusya için stratejik bir ikilem yaratma planımız var” diyerek projede yer almanın Finlandiya’nın güvenliğine katkı sunduğunu ve girişimin gelişiminin 10 ila 15 yıl sürebileceğini belirtti.
Fransa karar yetkisini devretmiyor
Paris yönetimi, nükleer silah kullanma yetkisini tamamen kendi tekelinde tutmayı sürdürüyor.
Fransız nükleer doktrini cephaneliğin “hayati çıkarları” korumak için kullanılmasına izin veriyor; ancak bu çıkarların coğrafi sınırları kasten belirsiz bırakılıyor.
Fransa müttefiklerine doğrudan bir savunma garantisi vermiş değil. Projede yer alan ülkelerden birinin ismi belirtilmeyen bakanı gazeteye yaptığı açıklamada, “Fransızlar onların nükleer caydırıcılığına katılmamıza ancak Amerikalılar kadar izin verecektir” ifadesini kullandı.
Gazete, Paris’in ortak bir nükleer ittifak kurmak yerine katılımcı ülkelerle on ayrı koordinasyon grubu oluşturduğunu ve ikili temaslar yürüttüğünü yazdı.
Üst düzey savunma yetkilileri, uygulamada ortak ülkelerin Fransa’dan aldıkları bilgileri birbirleriyle telefon görüşmeleri yaparak teyit etmek zorunda kaldıklarını aktardı.
Macron, Ekim 2025’te nükleer doktrini yenileme üzerinde çalıştığını duyurmuş, yeni caydırıcılık yaklaşımını ise bu yılın mart ayında kamuoyuna sunmuştu.
Fransa Cumhurbaşkanı savaş başlığı sayısının artırılması talimatını verirken ülkesinin cephaneliğe dair verileri açıklamayı bırakacağını bildirmişti.
Paris, doktrinin savunma amaçlı niteliğini koruduğunu ve nükleer silah kullanımıyla ilgili nihai kararın sadece Fransa cumhurbaşkanına ait kalacağını yineliyor.
Diplomasi
AB dış yardım şefi: Afrika’da hiçbir şey değişmiyor

AB Uluslararası Ortaklıklar Komiseri Jozef Síkela, Afrika’da sanayileşme ya da katma değer yaratımının söz konusu olmadığını savundu.
Avrupa kıtasının güney komşusuna ilişkin açık sözlü bir iktisadi değerlendirmede bulunan Síkela Rapporteur’e verdiği demeçte şunları söyledi:
“Afrika’daki kalkınmaya ve küresel imalat katma değerine baktığınızda, bu rakamın neredeyse yirmi yıldır %2’nin altında durgunlaştığını görüyorsunuz. Sahel’de ise bu oran %1’in biraz üzerinde. Yani hiçbir şey değişmiyor. Afrika’da elektrifikasyon yok, sanayileşme yok, değer yaratma yok.”
Çek komisyon üyesi, Avrupa’nın yardım edebileceğini ama bunun Avrupa’ya da fayda sağlayacağı durumlarda mümkün olacağını savundu.
Ona göre, sektörün ABD ve AB üye devletleri tarafından yapılan keskin harcama kesintileri nedeniyle sarsıldığı bir ortamda, Avrupa’nın yardım politikası hakkındaki tartışmayı iki kamp şekillendiriyor.
Síkela şöyle devam etti:
“Bir grup, Çinliler ve Amerikalılar gibi olabildiğince çıkar odaklı hareket etmemiz gerektiğini söylüyor. Diğerleri ise ‘Hayır, doğru olan bu olduğu için temel değerlerimize sadık kalmalıyız’ diyor. Bence bu stratejilerin hiçbiri işe yaramayacak.”
Komisyon üyesi bunun yerine, hem yardım verenlerin hem de alıcıların “kendi sorunlarını ve kendi vizyonlarını ele almalarını” sağlayan “daha fazlası için daha fazlası” [more for more] yaklaşımını tercih ediyor:
“Bu yeni ortaklık biçimini oluşturmak, bize şunu da söyleme imkânı veriyor: ‘Arkadaşlar, bizim de bazı sorunlarımız var – yasadışı balıkçılık, bildirilmemiş balıkçılık veya göç akımları gibi. Ve eğer bu konularda bize yardım etmeye hazırsanız, sizinle birlikte daha da fazlasını başarabiliriz. Tecrübelerime dayanarak, en iyi sonuçların bu şekilde elde edildiğini söyleyebilirim.”
Eski Çek sanayi bakanı ve bankacının bu açıklamaları, AB’nin 2028-2034 bütçesi kapsamında dış yardıma ne kadar harcama yapacağını müzakere ettiği bir dönemde geldi.
Síkela, geçen hafta Avrupa Parlamentosu üyelerine gönderilen ve İrlanda Konsey başkanlığının, Avrupa Komisyonu’nun ilk önerisine kıyasla bloğun yurt dışı harcamalarını %17 oranında kısmayı öngören son planını eleştiren bir mektubu imzalamıştı.
Komisyon üyesi, önerilen kesintilerin nihai bütçeye girmesi halinde insanların hayatını kaybedeceğinden “emin” olduğunu söyledi.
Síkela’nın “yeni ortaklık biçimi”, AB kalkınma politikasındaki son dönemdeki dönüşümü yansıtıyor.
Uluslararası İşbirliği ve Kalkınma Genel Müdürlüğü (DEVCO), 2021 yılında Uluslararası Ortaklıklar (INTPA) olarak yeniden yapılandırıldı.
2021’in sonlarında Komisyon, “Global Gateway” (Küresel Geçit) girişimini başlattı. Çin’in “Kuşak ve Yol Girişimi”ne bir alternatif olarak lanse edilen bu plan, büyük ölçekli ve uzun vadeli altyapı projelerini öne çıkarırken, birliğin kalkınma bütçesini Avrupalı şirketlerin yeni iş fırsatları elde etmesine yardımcı olmak için kullanmayı hedefliyordu.
Bu durum, Komisyon’u, dünyanın en yoksul ülkelerindeki sağlık ve eğitim gibi geleneksel kalkınma konularının savunucularının eleştirilerine maruz bıraktı.
Bu kişiler, söz konusu projelerin kenara itildiğini öne sürüyor.
Síkela, görev süresinin başlarında, kırılgan ülkelerin orantılı olarak daha az AB yardımı aldığını kabul etmişti.
2025 yılının başlarında, Avrupa Parlamentosu milletvekillerine “kırılgan ülkelere ayrılan fon payı azalıyor: Toplam ikili [yardım] fonu içindeki payı [2014-2020 döneminde] %40 iken, bu Çok Yıllı Mali Çerçeve [AB’nin uzun vadeli bütçesi] döneminde %30’a düşmüştür,” demişti.
Bu değişimi, “özel sektöre ve iktisadi ortaklıklara daha fazla odaklanılmasına” ve AB’nin ilişkilerinin bozulduğu hükümetlere fon sağlayamamasına bağlamıştı.
Fakat geçen hafta Síkela farklı bir tavır sergiledi. Rapporteur’e verdiği demeçte, “kırılgan ülkelere ayrılan tutarların temelde azaldığı” görüşüne katılmadığını belirterek, Komisyon’un “çok sayıda kırılgan ülkede” çalışma girişimine atıfta bulundu.
Uzmanlar ise aynı görüşte değil. Alman Kalkınma ve Sürdürülebilirlik Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı Niels Keijzer, “Komisyon’un Küresel Avrupa Aracı’na ilişkin önerisinde, kırılgan devletler ya da en az gelişmiş ülkeler grubu için özel (ayrılmış) bir fon öngörülmemişti,” dedi ve şöyle devam etti:
“Bu devletler grubuna yönelik fonun sağlanıp sağlanmayacağı ya da esnek bir şekilde tahsis edilip edilmeyeceği, yönetmelik metni üzerinde yapılacak gelecekteki müzakerelere bağlı olacak.”
Amerika1 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceRosatom davasında mahkeme Finlandiya’nın sözleşme feshini hukuka aykırı gördü
Ortadoğu2 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da
Avrupa2 hafta önceLe Pen ve Mélenchon farkı açıyor









