Diplomasi
Politico: Britanya, ABD’siz bir istihbarat dünyasına hazırlanıyor

Birleşik Krallık’ın ABD ile olan “özel ilişkisi”nin en önemli başlıklarından biri de istihbarattı. Donald Trump ile birlikte birçok konuda başlayan gerilimden istihbarat alanının etkilenmeyeceği düşünülüyordu fakat Birleşik Krallık’taki bazı yetkililer bu durumun da değişmesi gerektiğini düşünmeye başladı.
Politico’da yer alan habere göre, ilk olarak Trump geçen ay Amerikan istihbaratının ne kendi casusluk teşkilatları ne de Beş Göz güvenlik ittifakındaki diğer ülkeler tarafından Ukrayna ile paylaşılmaması talimatını verdi.
Ardından ABD ulusal güvenlik danışmanı Michael Waltz, şifreli mesajlaşma uygulaması Signal’de ABD’nin Yemen’deki askeri harekatını açıkça tartışan bir sohbete yanlışlıkla bir gazeteciyi ekleyerek mevcut yetkililerin devlet sırları konusunda ne kadar gevşek davrandığını gözler önüne serdi.
Trump’ın Ukrayna ile istihbarat paylaşımına ilişkin kararı Kiev’in Avrupa’daki müttefikleri tarafından kınanırken, İngiltere misilleme yapmadı ve Başbakan Keir Starmer’ın sözcüsü ülkesinin ABD ile “savunma, güvenlik ve istihbarat konularındaki ilişkisinin ayrılmaz bir şekilde iç içe geçtiğini” vurguladı.
Londra, ‘daha önce düşünülmeyeni düşünmek’ için düğmeye bastı
Mevcut ve eski istihbarat yetkililerine göre, Britanya ve Amerika’nın istihbarat ağları arasındaki bağlantılar o kadar derin ki, bunları çözmek ya da ABD’nin katkısının yerine geçmek imkansız olabilir.
Fakat uzmanlar, ilişkinin karmaşık yapısına rağmen, Trump’ın ABD’sinin en eski ittifaklarından ve bir zamanlar paylaşılan uluslararası hedeflerden uzaklaşmaya devam etmesi halinde, Londra’nın daha önce düşünülemeyenler için plan yapmaya başlamasının gerekli olabileceğini söylüyor.
Eski bir üst düzey Birleşik Krallık istihbarat yetkilisine göre İngiltere, ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan oluşan istihbarat ittifakı Beş Göz, eski NSA çalışanı Edward Snowden’ın tüm dünyaya duyurduğu faaliyetlerin ardından “sızıntılardan” kurtuldu, ama Snowden ittifakın pek çok kabiliyetini ve erişimini ortaya çıkardı; ayrıca istihbarat toplama şeklini ve bazı teknoloji şirketlerinin hükümetlere karşı davranışlarını değiştirdi.
ABD’de FBI ve CIA, Britanya’da ise MI5 ve MI6 tarafından yönetilen ajanları ve varlıkları kapsayan ve genellikle “HUMINT” olarak adlandırılan insan istihbaratının toplanmasında son birkaç on yılda göreceli bir düşüş yaşandı.
Fakat bu düşüş, İngiltere’nin GCHQ’su ve ABD’nin NSA’i tarafından yürütülen çalışmaları kapsayan ve SIGINT olarak adlandırılan dijital sinyal istihbaratında büyük bir yükselişle paralel ilerledi.
Aynı eski istihbarat kaynağı, insan istihbaratının “aynı şekilde ölçeklenmediği” göz önüne alındığında, bu dijital istihbaratın otomatik toplu paylaşımının daha önemli hale geldiğini söyledi.
Kaynak, “Bu çok ama çok derin bir şekilde bütünleşmiş durumda ve bunu birbirinden ayırmak son derece yıkıcı,” diye ekledi.
Çözülmesi gereken sorunlar yumağı: Amerikan ve İngiliz istihbaratları iç içe
Öte yandan Britanya da hâlâ Amerika’nın işine yarayacak önemli varlıklara sahip ve bunların başında da dinleme noktaları geliyor.
Bunlar genellikle denizaşırı ülkelerde bulunan ve iletişimi izlemek için kullanılan askeri ve istihbarat tesisleri. Dinleme merkezlerinin ayrıntıları, yerleri, kapasiteleri ya da hangi ülkeleri izledikleri ulusal güvenlik nedeniyle gizli tutulur.
Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nde (RUSI) uluslararası güvenlik direktörü Neil Melvin’e göre, topladıkları kritik veriler ABD’nin Beş Göz’den ayrılmasını pek olası kılmıyor.
Melvin, “Örneğin, Kıbrıs’taki [Ayios Nikolaos merkezi]; ABD, İsrail nedeniyle çok önemli olan Doğu Akdeniz için buna güveniyor,” dedi.
Uzmana göre ABD ittifaktan ayrılırsa, İngiltere’nin sahip olduğu bazı çok pahalı varlıkları ve Yorkshire’daki RAF Menwith Hill gibi Birleşik Krallık’ta bulunan ve yerel halk tarafından ‘golf topları’ olarak adlandırılan ABD sinyal ve istihbarat üslerini de değiştirmek zorunda kalacak.
Birleşik Krallık istihbarat camiasında yer alan ve şu anda özel sektörde çalışan bir isim, dinleme noktalarının en iyi internet, telefon ve radyo trafiği gibi “büyük miktarda ham veriyi toplayan” ve daha sonra “makine öğrenimi ya da yapay zeka kullanarak sinyali gürültüden ayıran” yapılar olarak anlaşıldığını söyledi.
İngiliz hükümetinden eski bir güvenlik yetkilisi, izleme sorumluluklarının Birleşik Krallık ve Amerika tarafından paylaşıldığını, bunun da istihbaratın da paylaşıldığı anlamına geldiğini sözlerine ekledi. Yetkili, “Bir gün ya da bir hafta sonra sıra Birleşik Krallık’a gelecek, bir sonraki sefer ise ABD’ye,” dedi.
Amerikalı meslektaşlarıyla yakın çalışmış olan bir başka eski üst düzey Birleşik Krallık istihbarat yetkilisi, sinyal istihbarat topluluğunun Beş Göz’e özellikle iyi entegre olduğunu belirtti.
İstihbaratçı, “Bazıları İngilizler tarafından yönetilen ABD ekipmanlarını kullanıyor, bazıları ise tam tersi; Avustralya ve Kanada’da da durum aynı. GCHQ’da (Devlet İletişim Genel Müdürlüğü) çalışan Amerikalılar ve NSA’da çalışan İngilizler bulabilirsiniz,” diye konuştu.
Washington, Londra ile ittifaktan ayrılırsa…
Politico’ya göre son dönemde yaşanan olaylar ABD’nin müttefiklerine istihbarat kapasitesinin rakipsiz olduğunu hatırlattı. ABD’nin Ukrayna’ya uyguladığı istihbarat paylaşımı yasağı, Ukrayna’nın Rusya ile mücadele kabiliyetini önemli ölçüde etkiledi, özellikle de düzgün çalışması için Amerikan istihbaratına ve girdisine ihtiyaç duyan ABD teknolojisini kullanması nedeniyle.
Trump yönetiminin Ukrayna’nın ABD hükümeti tarafından kullanılan ticari uydu görüntülerine erişimini askıya alma kararının “oldukça endişe verici” bir gelişme olduğunu belirten aynı eski üst düzey Birleşik Krallık istihbarat yetkilisi, “Bu sistem için bir şok olmalı ama herkes bunu görmezden gelmiş görünüyor,” dedi.
Yetkili, Britanya’nın ABD’nin uzaydan topladığı görüntülerin analiz edilmesine yardımcı olabileceğini ama kendisinin bu görüntüleri toplama kapasitesine sahip olmadığını söyledi ve ABD’den gelen herhangi bir paylaşımın “elbette açılabilir ya da kapatılabilir” olduğuna işaret etti.
ABD’nin “gözünden düşmenin” sonuçlarına ilişkin endişeler, Britanya da dahil olmak üzere müttefiklere satılan F-35 jetlerinin etkinliğini bir tür “kill switch” (acil kapama anahtarı) yoluyla engelleme kabiliyetine sahip olduğuna dair uzun süredir devam eden korkularda ortaya çıkıyor.
Bu korkular, Trump’ın Amerika’nın yeni nesil F-47 uçaklarının sözleşmesini açıklarken yaptığı yorumlarla daha da şiddetlendi. Müttefiklere satıldığında, uçağın yeteneklerinin “yaklaşık yüzde 10” azaltılabileceğini söyledi ve neden olarak da “Bir gün, belki de müttefikimiz değiller, değil mi?” diye konuştu.
ABD, istihbarat sektöründe İngiltere’yi satın alıyor
Birleşik Krallık’ın güvenlik ve savunma alanındaki pek çok inovasyonu ABD tarafından finanse edilerek Amerika ve Beş Göz müttefikleri için sivil ve askeri uygulamaları olan “çift kullanımlı” teknolojilerin geliştirilmesine destek sağlanıyor.
Eski bir İngiliz istihbarat yetkilisi, “ABD bugünlerde İngiltere’nin bir icadını istiyorsa, onu satın alıyor,” diyor ve GPS ve internet gibi teknolojik ilerlemelerin gerçekleşmesine yardımcı olan ABD devlet kurumu Savunma İleri Araştırma Projeleri Ajansı’nın (DARPA) İngiltere üniversitelerini doğrudan finanse ettiğini ve görevlendirdiğini ekliyor.
CIA için bir risk sermayesi şirketi olarak faaliyet gösteren Amerikan şirketi In-Q-Tel, çeşitli İngiliz teknoloji ve savunma şirketlerine en az 29 yatırımda erken aşama fon sağlayıcısı olmuş durumda.
Adını James Bond’un casus ustası “Q ”dan aldığı söylenen şirket, ABD, İngiltere, Avustralya ve müttefiklerinin ulusal güvenliğine katkıda bulunabilecek yeni ticari teknolojileri tespit etmeyi amaçlıyor.
Politico bu yatırımlardan en az 15 tanesini tespit etti; bunlar arasında insansız hava aracı üreticilerinden tutulsun da grafenden (çelikten 200 kat daha güçlü karbon bazlı bir malzeme) yapılan elektronik cihazlara, yapay zeka çözümlerinden deniz robotlarına kadar geniş bir yelpaze yer alıyor.
Birleşik Krallık, kendi ülkesinde yetişen bazı kabiliyetlerin Amerikan sermayesi tarafından kapıldığını görmüş olsa da (en son geçen yıl, bir zamanlar İngiliz teknoloji sahnesinin gözdesi olan Darktrace’in 5,3 milyar dolar karşılığında satın alınması olayı) teknolojiyi müttefiklerden bile korumak için bazı önlemler var.
Şubat ayında hükümet, ABD’li mühendislik grubu ESCO Maritime Solutions’ın İngiliz deniz savunma tedarikçisi Ultra PMES Limited’i satın alması için güvenlik izni verdi.
Bu onay, İngiliz hükümetinden bir direktör ve baş güvenlik görevlisi atanması ve gerektiğinde şirketleri Birleşik Krallık’ın savunma ve güvenliğini desteklemeye zorlama yetkilerinin saklı tutulması gibi uyarılarla birlikte geldi.
Amerikan şirketleri İngiliz istihbarat ve güvenlik sektöründen ayrı düşünülemiyor
Bununla birlikte, ABD şirketlerinin Britanya’nın savunma, istihbarat ve sivil altyapısına entegrasyonu, bazen kamuoyuna açıklanmış benzer korumalar olmaksızın, önemli boyutlarda.
In-Q-Tel’in en başarılı ilk yatırımlarından biri olan veri analitiği şirketi Palantir’in İngiltere’de merkezi hükümet verileri, NHS (Ulusal Sağlık Sistemi), silahlı kuvvetler ve polis dahil olmak üzere sözleşmeleri bulunuyor.
Diğer büyük ABD şirketleri de benzer şekilde yerleşik durumda. Örneğin, Elon Musk’ın Starlink uyduları Birleşik Krallık’ın kırsal kesimlerine internet erişimi sağlamaya yardımcı oluyor ve Savunma Bakanlığı’nın Amerikan savunma teknolojisi girişimi Anduril ile sözleşmeleri var.
“İstihbarat servisleri Palantir’i kullanıyor” diyen aynı eski istihbarat yetkilisi, GCHQ’nun 2021’de verilerinin bulutta depolanması için Amazon’la bir anlaşma yaptığını çünkü “her şey kadar güvenli olacaklarını ve bunu yapmanın daha ucuz olacağını düşündüklerini” sözlerine ekledi.
İngiltere’nin on yıllar boyunca Amerikan teknolojisini kullanmanın “çok akıllıca bir işbirliği” olduğunu düşündüğünü söyleyen yetkililer, iki ülke arasındaki ilişkinin “güvenebileceğimiz kalıcı bir ilişki olduğunu ve çeşitli bağları olan AB’ye güvenmekten daha etkili olduğunu düşündük. Yanılmışız,” diyorlar.
Eski bir istihbaratçı, “Musk ve Thiel, Starlink, Palantir, Anduril, benim görüşüme göre bu türden her şeyin ne pahasına olursa olsun sistemlerimizden temizlenmesi gerekiyor, çünkü oligarşik, otoriter bir sistem ortaya çıkıyor ve bu insanlar da bunun tam ortasında yer alıyor,” ifadelerini kullandı.
Eski bir bakan: Tüm kartlar ABD’de değil, ortada bir boyun eğme ilişkisi yok
İstihbaratçılar en kötüsüne hazırlanılması, ABD’nin NATO’dan çekilmesi gibi ihtimaller için değerlendirmeler yapılması gerektiğini düşünüyor.
Fakat Beş Göz ilişkisinin “derinlere gömülü ve farklı şekilde yönetilen” bir ilişki olduğunu ve “politikacılar tarafından değil, profesyonel istihbarat başkanları” tarafından yönetildiği için “transatlantik ilişkide çözülecek en son şey” olacağını da ekliyorlar.
İstihbaratçılar, “Amerika’yı Beş Göz’den atamazsınız. Bu İngiltere’yi Birleşik Krallık’tan atmak gibi bir şey olur; işe yaramaz, tüm konsept dağılır,” diyorlar.
Bazıları ise Birleşik Krallık’ın beklentileri konusunda daha iyimser. Güvenlikle ilgili eski bir İngiliz bakan Politico’ya verdiği demeçte, “Amerika tüm kartları elinde tutmuyor ve ben bunu hükümette olduğum süre boyunca gördüm: Halkımız Amerika’nın gücü konusunda o kadar şartlandırılmış ki, kendi kaslarımızı onlara karşı kullanmayı çok uzun zaman önce bıraktık. İnsanlara bunun bir ortaklık olduğunu, bir boyun eğme ilişkisi olmadığını hatırlatmak zorunda kaldım. Bunu yeniden tanımlamaya ya da çözmeye gerek yok, sadece eşit bir ortak olarak kendimizi ortaya koymamız gerekiyor,” dedi.
Britanya, ABD’nin yerini alabilir mi?
Tüm İskandinav ve Doğu Avrupa ülkelerinde Amerika’nın itibarının yok olduğuna işaret eden eski bir istihbaratçı, eski NATO’nun artık geride kaldığını savunuyor ve “NATO ülkelerinin sayısal çoğunluğunun gözünde Birleşik Krallık, Amerika’nın yerini alabilecek tek ülke,” diyor.
Bunun NATO’nun bir kurum olarak öldüğü ya da değersiz olduğu anlamına gelmediğini kaydeden istihbaratçılar, bununla birlikte “Rusların feci bir saldırısı” durumunda ABD’nin gelip Avrupa’yı kurtaracağına güvenerek kurulan eski NATO yapısının artık hiçbir inandırıcılığı bulunmadığına işaret ediyorlar.
Eski yetkili, Ukrayna için NATO’nun da tartışmaların merkezinde yer aldığı bir “istekliler koalisyonu” kurma çabasının, Starmer ve Savunma Bakanı John Healey’nin NATO’nun bir kurum olarak değerini anladıklarını gösterdiğini söyledi.
İstihbaratçılara göre NATO’nun asıl değeri, ülkelerin “istihbarat ve sır alışverişinde bulunmaları” için “hem gerçek hem de mecazi bir alan” yaratmasında yatıyor.
Yetkililer, “AB’de böyle bir şey yok ama NATO bunu yapıyor; sadece üyeleriyle değil, Japonya ve Avustralya gibi ortaklarıyla da. NATO aslında zaten küresel bir örgüt, sadece bunu resmileştirmesi gerekiyor,” diyorlar.
Birleşik Krallık halihazırda NATO içindeki bağları güçlendirmek için çalışıyor ve Fransa ile Ukrayna’nın geleceği ve Avrupa’nın savunma yeteneklerinin geleceği üzerine neredeyse haftalık zirvelere öncülük ediyor.
Diplomasi
Emekli Albay Zhou Bo: İdeolojik rekabet bitti, yeni mücadelenin alanı yapay zekâ

Editörün notu: Tsinghua Üniversitesi Uluslararası Güvenlik ve Strateji Merkezi Uzmanı emekli albay Zhou Bo, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki hitabında tarihin her döneminde çok kutuplu olan uluslararası düzenin bugün de aynı niteliği koruduğunu belirtti. Soğuk Savaş tarzı ideolojik kamplaşmaların sona erdiğini dile getiren Zhou, ABD ile Çin arasındaki rekabetin düşmanlık boyutuna varmadan, aynı uluslararası çatı altında ve özellikle açık kaynaklı yapay zekâ ekseninde şekillendiğini ifade etti. BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi yükselen platformların aşırı genişleme nedeniyle karar alma felci yaşama riski taşıdığına dikkat çeken uzman, Avrupa güvenliğinin ise Rusya ile NATO’nun kaçınılmaz birlikteliğine dayandığını vurguladı.
Şunu belirtmek isterim ki ezelden beri uluslararası düzen, geçmişte olduğu gibi bugün de çok uluslu bir düzendir. Neden mi? Gayet basit. Bir zamanlar Büyük Britanya örneğinde görüldüğü üzere, tarihin en kudretli imparatorluğunun dahi bütün dünyayı tek başına fethedemediğini hatırlayın, değil mi? Demek ki insanlık tarihinin herhangi bir evresinde veya aynı zaman diliminde dünya; farklı kültürlerin, dinlerin ve medeniyetlerin serpilip boy verdiği bir yer olagelmiştir.
Evet, dünya her daim çok kutupluydu. Dolayısıyla buna tarihin geri dönüşü demeyeceğim; bu yalnızca yalın bir gerçek. Şayet kendinizi tepedeki o parıldayan şehir sanıyor ya da vazgeçilmez olduğunuza inanıyorsanız, bu yalnızca tarihsel bir miyopluğa tutulduğunuzu gösterir. Mesele bu kadar basit.
Zihnimi sık sık kurcalayan bir soru var: Artık hepimiz 21. yüzyılda yaşıyoruz; peki, 21. yüzyıl 20. yüzyıldan daha mı iyi? Kendi hayatımı doğrudan ilgilendirdiği için bu soruyu önemsiyorum. Vardığım netice şu: Evet, öyle olmasını umuyorum. “Umuyorum” diyorum çünkü 21. yüzyılın henüz ilk çeyreğini geride bıraktık ve geleceğin ne getireceğini kestiremiyorum. Yine de umutluyum. Neden derseniz; iki dünya savaşına ve her gün insanların topyekûn bir savaşa hazırlandığı, tehlikesi asla azımsanamayacak bir Soğuk Savaş’a sahne olan 20. yüzyılla kıyaslandığında bugünkü tablo çok daha farklı.
Evet, şu anda iki savaşın içindeyiz ancak bunların ölçeği sınırlı. Ukrayna’daki çatışmalar şimdiden Birinci Dünya Savaşı’ndan daha uzun sürse de, hatta altı yıl bir gün süren İkinci Dünya Savaşı’nı geride bırakma ihtimali taşısa da küresel çapta yaratacağı etki çok daha dar kalacaktır. Bu bağlamda Çin-ABD ilişkilerine de değinmem gerekir; zira Başkan Trump’ın mayıs ayındaki Çin ziyaretinin en can alıcı noktası soyut bir kavramda saklıydı: Her iki taraf da yapıcı bir stratejik istikrar ilişkisi kurma hususunda mutabık kaldı. Bu, Çin açısından son derece mühim bir adımdı.
Neden mi? Çünkü stratejik istikrar, ABD’nin tarihte ilk kez Çin’i kendi sikletinde, denk bir güç olarak tanıdığı anlamına gelir. Zira gerçek bir dengeden ve istikrardan söz edebilmek, ancak iki ülkenin veya iki insanın aynı ağırlıkta olmasıyla mümkündür.
Şimdilerde asıl mesele, Çin’in ABD ile nasıl bir münasebet yürüteceğidir. İşin sevindirici yanı, aynı uluslararası sistemin sınırları içinde rekabet ediyoruz. Rakibiz; fakat Soğuk Savaş devrindeki ABD ve Sovyetler Birliği gibi amansız düşmanlar değiliz…
20. yüzyıla dair beslediğim iyimserliğin ardında bir başka gerekçe daha yatıyor: İdeolojik rekabetin bir daha geri dönmemek üzere tarihe karıştığına inanıyorum. Aslında bunu söylemek için sabırsızlanıyorum dense yeridir; ideoloji kavgasının çoktan bittiği kanaatindeyim. Zira Başkan Joe Biden, demokrasi ile otokrasi karşıtlığını bayraklaştıran son liderdi.
Kendi döneminde dahi müttefiklerinin pek azı bu yolda arkasından gitti. Donald Trump’ın göreve gelişiyle birlikte, gelecekte hiçbir Amerikan başkanının böylesi bir ideolojik kamplaşmayı yeniden sahipleneceğini sanmıyorum. İşin ilginç yanı, Çin ile ABD kıyaslandığında Çin aslında ideolojiden çok daha uzaktır. Bu rekabette diğer ülkeleri taraf seçmeye zorlayan taraf hâlâ ABD; gerçi artık ideolojide değil, teknolojide taraf seçtiriyor.
ABD’nin diğer ülkelere nasıl baskı kurduğuna bizzat şahit oluyoruz. Endonezya gibi ülkeler dahi Çin’in 5G altyapısını kullanamıyor. Bir sonraki cephe ise yapay zekâ. Ancak ABD’nin yapay zekâ yarışında Çin’i alt edebileceğine pek ihtimal vermiyorum. Üstünlük salt teknolojiden değil, Çin yapay zekâsının açık kaynaklı doğasından kaynaklanıyor. Burada temsil edilen ülkeler de dâhil olmak üzere herkes, ABD’nin her adıma bedel biçen kapalı modeline kıyasla bu cömert yaklaşımı kucaklayacaktır. Açık ve paylaşımcı davrandığınızda insanların hem aklını hem gönlünü kazanırsınız. Çin ile ABD arasındaki rekabetin özü de budur: Kendi hatalarını asgariye indirmek ve diğer milletlerin desteğini kazanmak.
Bu oturumda BRICS ve benzeri yapılar üzerine konuşmam bekleniyor. Açık söylemek gerekirse, BRICS’in veya Şanghay İşbirliği Örgütünün tam olarak nereye evrildiğini ben de kestiremiyorum. Neden kurulduklarını iyi biliyorum; değişen uluslararası düzenin somut birer tezahürü olarak doğdular. Ne var ki yönlerinin nereye çevrildiği henüz o kadar berrak değil.
Gördüğümüz manzara son derece dikkat çekici: Tren hareket etti ve herkes geride kalma korkusuyla bir an önce trene atlama telaşında. Şanghay İşbirliği Örgütü ile BRICS’in kapısına dayanıp “Biz de katılmak istiyoruz” diyenlerin oluşturduğu kuyruk bundan ileri geliyor. Fakat bu yöneliş, bahsi geçen teşkilatlar için çetin bir ikilem doğuruyor; şayet üye sayısı aşırı artar ve her kararda oydaşma arama mecburiyeti sürerse, iki örgüt de işlevsizleşir. Yükselen bu yeni yapıların önündeki en büyük açmaz tam olarak bu.
Avrupa’ya da birkaç kelam etmek gerekir. Avrupa’nın güvenliğine dair çıkarımım son derece yalın: Mesele eninde sonunda Rusya ile NATO’nun nasıl bir arada yaşayabileceğine dayanıyor. İstediğiniz kadar yok saymaya çalışın, Rusya’yı haritadan silemezsiniz; onunla birlikte yaşamak zorundasınız. Çin’deyken katıldığım pek çok forumda Avrupalı yetkililerin, sanki Rusya bir Asya ülkesiymiş edasıyla “Rusya’nın gölgesi Avrupa’nın üzerinde” dediklerini duyardım. Çaykovski Çinli mi ki? Elbette değil.
Rusya, Asyalı olmaktan çok Avrupalı bir ülkedir. Bazı çevreleri endişelendiren Çin-Rusya ilişkisini ise tek bir cümleyle özetleyebilirim: Çin-Rusya münasebeti birbirine paralel iki çizgi gibidir; ne kadar yakınlaşırlarsa yaklaşsınlar, asla üst üste binip tek bir hatta dönüşmezler.
Son olarak Çin’in geleceğine değinelim. Çin artık yükselen bir güç değil, yükselmiş bir güçtür. Yirmi yıl evvel Afrika ülkelerinin Çin’den bir süper güç olarak söz ettiğini işitirdiniz. Şimdilerde Shangri-La Diyaloğu ve Münih Güvenlik Konferansı’nda Fransa Cumhurbaşkanı’nın veya İngiltere Başbakanı’nın kendi ülkelerini orta ölçekli güç, Çin’i ise süper güç olarak nitelendirmelerini hayretle dinledim; doğrusu bu bana aşırı bir iltifat gibi geliyor. Fazlasıyla tatlı, tıpkı bir Türk tatlısı gibi bünyeme fazla şekerli geliyor. Malum, biz Çinliler Ortadoğu tatlılarının damak tadımıza göre fazlaca şerbetli olduğuna inanırız.
Hülasa, Çin’in geleceği… Çin yükselmiş bir güçtür. Haliyle karşımıza şu sual çıkıyor: Çin, dünyayı daha güzel bir yer kılamasa bile daha az tehlikeli hale nasıl getirebilir? Dünyanın nasıl güzelleştirileceğini bilemem ama bunun mümkün olduğuna inanıyorum. Çin sayesinde dünya bugün daha az tehlikeli. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana Amerikalıların kaç cana kıydığını bir düşünün.
Tükenmek bilmeyen bahaneler ardına sığınılarak art arda çıkarılan savaşlar ve bu uğurda can veren sayısız Amerikan askeri… Oysa 1979 yılından bu yana Çin’in sınırlarında verdiği tek kayıp, bu sabah Zhang Weiwei’nin de bahsettiği o ölüm vadisinde yaşanan ve dört Çinli asker ile 20 Hint askerinin hayatını kaybettiği hadisedir. Bu tablo dahi daha güçlü bir Çin’in dünyaya illa ki yıkım getirmeyeceğini düşünmek için kâfi bir sebeptir.
Yine Zhang Weiwei’nin değindiği üzere, Güney Çin Denizi’nde süregelen bir gerilim var. Filipinliler karaya oturmuş paslı bir gemiye bir düzine asker yerleştirdiğinde, onlara fiili müdahalede bulunmak bizim için işten bile değildi.
Fakat hiçbir şey yapmadık. Bunun yerine Güney Çin Denizi’nde barışı muhafaza edecek bir davranış kuralları bütünü üzerinde müzakere yürütüyoruz. Sözün özü, Çin’in dünya için bir denge ve istikrar unsuru olduğuna güvenebilirsiniz. Gelecekte Çin’in barışın kolaylaştırıcısı, arabulucusu ve hatta yeri geldiğinde bir teminatçısı olarak daha fazla rol üstlenmesini temenni ediyorum. Teşekkür ederim.
Diplomasi
Rus Senatör Shenderyuk-Zhidkov, East-West Forum’da konuştu: “Türkiye bağımsız bir kutup olmalıdır”

Editörün notu: Rusya Federasyon Konseyi Kaliningrad Temsilcisi ve Bütçe Komisyonu Birinci Başkan Yardımcısı Alexander Shenderyuk-Zhidkov, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında gerçekleştirdiği konuşmada, Soğuk Savaş sonrası Rusya-Batı ilişkilerini ve güncel jeopolitik kırılmaları değerlendirdi. 1990’lı yıllarda Moskova’nın liberal dünyaya iyi niyetle kapılarını açtığını fakat karşılığında açlık ve çatışmayla yüzleştiğini belirten Shenderyuk-Zhidkov, Batı’nın egemenlik karşıtı tutumunun krizleri tetiklediğini ifade etti. Rus medeniyet telakkisini Dostoyevski ve Immanuel Kant’ın mirasları üzerinden temellendiren Rus temsilci, hakiki evrenselliğin öz kimlikten taviz vermeden ötekini anlayabilmek olduğunu dile getirdi. Senatör, yapay zekâ teknolojisinin yeni bir tek kutuplu tahakküm aracına dönüşmemesi gerektiğine dikkat çekerek çok kutuplu dünya düzeninin korunması çağrısında bulundu.
Ben Kaliningradlıyım. Kaliningrad’da doğdum ve 43 yıldır orada yaşıyorum. Bildiğiniz gibi Kaliningrad’ın eski adı Königsberg’di; aynı zamanda Immanuel Kant’ın anavatanıdır. Sözgelimi eşim şu an Hollanda’da; üniversiteye gitmek için her gün Kant’ın meşhur felsefe yolundan geçiyor. Dolayısıyla Kaliningrad’da doğduysanız bir filozof gibi düşünmemek elde değil. Bir de tabii ebedi barış meselesi var.
Ulrike Guérot’nun birkaç saat önce dile getirdiği gibi, bu arayış her Kaliningradlının yüreğindedir; bu yüzden barışa ve yaşananlara bakışımızı biraz anlatayım. Bu paneldeki herkes 1992 yılına değindi; ben de oradan başlayayım. 1992’de yeni liberal dünyaya kapılarımızı sonuna kadar açmıştık. Amerikalı analistler Kremlin’de oturup dönemin Devlet Başkanı Boris Yeltsin’e yeni bir Rusya kurması için yol gösteriyordu. Karşılığında elimize geçen ise açlık oldu; ardından da Çeçen savaşı patlak verdi. Liberal dünyaya yüreğimizi açtık, evimizin ortasında bir savaş bulduk.
Büyük bir keder içindeydik. Liberal dünyanın bizim mutluluğumuzu değil, egemenliğimizi istediğini o zaman anladık. 1999’da Putin Rusya’nın başına geçtiğinde tek bir sözle geldi: Trump’tan tam 16 yıl önce, “Rusya’yı yeniden büyük yapalım” dedi. Egemenliğimizi yeniden inşa etmeye giriştik. Ülkemizi tuğla tuğla baştan kurduk, topraklarımızı derleyip toparladık. Liberal dünya bu gidişattan hoşnut kalmadı ve 2022’de kapımıza yine savaşı getirdi. Haliyle biz de bir kez daha derin bir kedere gömüldük.
Benim Ukraynaca bir soyadım var; hatta iki soyadım var: Şenderyuk ve Jidkov. İkisi de Ukrayna kökenli. Ailemin atası olan Ukraynalı Kazak Yakov Jidkov, 18. yüzyılda İmparator Büyük Petro’nun huzuruna çıkıp Rusya’nın merkezinde, Kiev’den bin kilometreden daha uzakta bir toprak talep etmişti. Rus İmparatorluğu buna karşı çıkmadı. Rusları, Ukraynalı ve Rus diye ikiye ayırmadı; hepimiz tek bir milletin parçasıydık. Nitekim Oswald Spengler bizi genç bir Rus medeniyeti olarak niteler, Dostoyevski’nin çocukları diye tanımlardı. Bütün Rusları Dostoyevski’nin çocukları sayardı.
Fakat belki de bazıları Dostoyevski’yi hiç okumadı. Ben Dostoyevski’yi okudum; Kaliningrad’ın merkezine bir Dostoyevski anıtı diktirdim. Şimdi Dostoyevski medeniyetini, Rus medeniyetini ve geleceğimizi nasıl gördüğümüze dair birkaç şey söylemek isterim. Notlarıma tam da bu yüzden bakmam gerekiyor.
Dostoyevski, Rus insanının evrensel duyarlılığından söz ederdi. Bu, yabancı olanın içinde eriyip yok olmak değil; bizzat kendin kalarak ötekini anlayabilmektir. Kendi dünyandan vazgeçmeden bir başkasının dünyasına adım atabilme yetisidir. Bana kalırsa liberal evrenselcilik bunun tam aksini dayatıyor: Önce tarihinden, geleneklerinden, yaşam biçiminden vazgeç; sonra belki seni tanırız. Bizim açımızdan bu bir açıklık sayılamaz. Kendi köklerinize, kendi kimliğinize sımsıkı sarılmadıkça diğer milletlere ve ülkelere gerçekten kucak açamazsınız.
Kendi milletinin ruhunu taşımıyorsan, başka ülkelere de açık olamazsın. Bizim de Dostoyevski’nin de bakışı bu yöndedir. Yine de biz her ülkeyle diyaloğa açığız. Bana kalırsa bu yaklaşım, Immanuel Kant’ın bahsettiği ebedi barış fikrine oldukça yakın. Size somut bir örnek vereyim.
2005 yılında Königsberg’in 750. kuruluş yıl dönümünü kutladık. Sayın Putin; Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’i bu 750. yılı bizimle kutlamaları için Kaliningrad’da ağırladı. Dahası Sayın Putin, mezun olduğum üniversiteye Immanuel Kant’ın adını verdi. Dünyadaki siyasi çalkantılardan bağımsız olarak üniversitem bugün de Immanuel Kant Üniversitesi adını taşımayı sürdürüyor. Gelgelelim zaman değişti; bence bu değişime en çok da Avrupalılar ve Amerikalılar yol açtı. Bugün tablo bambaşka. Hepimiz yapay zekâyı konuşuyoruz; şahsen ben Çin’in yapay zekâya yaklaşımını son derece isabetli buluyorum.
Yapay zekâ konusundaki en mühim meselelerden birinin, sistemin hepimize açık olması ve nasıl çalıştığını bilmemiz gerektiği fikrine tamamen katılıyorum. Bunun iki gerekçesi var: İlki, sanırım hepimiz yapay zekânın hayatlarımızı altüst etmesinden endişe duyuyoruz. İkincisi de bir o kadar can alıcı: Yapay zekânın bizi yeniden tek kutuplu bir dünyaya sürüklemesine izin vermemek için elimizden geleni yapmalıyız. Günümüz dünyası artık çok kutuplu ve hiçbir ülkeye bizi o eski tek kutuplu düzene döndürme fırsatı verilmemeli.
Müsaadenizle Almanya hakkında da birkaç söz söylemek isterim. Brzezinski, 90’ların ortasında yayımlanan meşhur kitabı “Büyük Satranç Tahtası”nda Amerikalıların Rusya’yı durdurmak için Polonya ve Türkiye’ye odaklanması gerektiğini ileri sürmüştü. Kuşkusuz bu, bir deniz medeniyeti mantığıdır. Amerika gibi bir medeniyetseniz, bütün denizlerin düğüm noktası olan İstanbul gibi kritik merkezlere dikkatinizi yöneltmeniz gerekir. NATO zaviyesinden bakıldığında bu oldukça iyi bir stratejiydi.
Oysa bugün Türkiye, dünyada ABD’den sonraki en büyük ikinci NATO ordusuna sahip. Buna karşılık ABD, Türkiye’nin ancak dördüncü ya da beşinci ticaret ortağı konumunda. Çin ve Rusya çok daha önde; Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ticaret hacmi de ABD’den katbekat fazla. Bu durumda sormak gerekir: Türkiye’nin ABD’ye bir ortak olarak bağımlı kalmasına ne gerek var? Türkiye pekâlâ çok kutuplu dünyanın bağımsız bir kutbu haline gelebilir. Bir de Polonya meselesi var.
Brzezinski şüphesiz çok zeki bir adamdı. Bugün Ukrayna’da yaşanan savaşa bakarsanız, satır satır o kitaptan çıktığını görürsünüz. Ne var ki Polonya üzerinden kurgulanan bu denklem yalnızca Rusya’ya değil, Almanya’ya da zarar verdi. Evim Polonya sınırına 40 kilometre mesafede. Son 30 yılda Polonyalıların ekonomilerini nasıl kurduğunu, Avrupa Birliği fonlarını nasıl kullandığını, o yolları nasıl inşa ettiğini çok iyi biliyorum. Maalesef bugün Polonya yolları Almanya’nınkilerden daha iyi durumda. Dostoyevski’nin uzun süre Almanya’da yaşadığını ve Almanları sevdiğini de biliyorum.
Bu çok kutuplu dünyanın neresinde olursak olalım, her birimizin birbiriyle temas kurabileceği, barışı inşa edebileceği çok yönlü kanallar bulabileceğine inanıyorum. Aramızda yeni köprüler kurabileceğimiz inancını taşıyoruz. Tıpkı İstanbul gibi Kaliningrad da bir köprüler şehridir. Königsberg’in Yedi Köprüsü bilmecesini belki bilirsiniz. Geçtiğimiz nisan ayında şehrimizde, Immanuel Kant’ın mezarına uzanan yeni bir yaya köprüsü inşa ettik. Dilerim bu forum da aramızda yeni köprüler kurmamıza vesile olur. Çok teşekkür ederim.
Diplomasi
Emekli Yarbay Daniel Davis: Artık 1992’de değiliz, ABD askeri üstünlüğünü kaybetti

Editörün notu: ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki sunumunda Washington’ın 1992 sonrasına ait tek kutuplu askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Amerikan yönetiminin ve Avrupalı müttefiklerin yeni askeri gerçeklikleri okuyamadığını belirten Davis; Çin, Rusya ve İran’ın değişen dengelerin tamamen bilincinde olduğunu ifade etti. Karabağ Savaşı ve Ukrayna cephesinde Bayraktar TB2 gibi İHA sistemlerinin geleneksel zırhlı harp doktrinlerini geçersiz kıldığını, ABD’nin ise insansız sistemler yarışında rakiplerinin çok gerisinde kaldığını vurguladı. İran’ın dağ altı tesisleri ve balistik füze kapasitesiyle güçlü bir savunma hattı kurduğunu dile getiren kıdemli subay, askeri dayatmalar yerine gerçekçi diplomasiye dönülmesi gerektiğini kaydetti.
Size son dakika bir haberim var: Artık 1992 yılında yaşamıyoruz. Anlaşılan bu haberi benim vermem gerekiyor; zira hem Washington’da hem de Avrupa’da bunu henüz idrak edememiş görünenler var. Oysa 1992’de Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu koalisyonla Irak ordusunu rekor sürede darmadağın ettiği Çöl Fırtınası Harekâtı’ndan henüz yeni çıkmıştı.
Sovyetler Birliği dağılmış, Varşova Paktı tarihe karışmıştı. Ayakta kalan Rus ordusunun donanması limanlarda paslanmaya terk edilmişti; konvansiyonel düzeyde hiçbir varlık gösteremiyordu. Elbette nükleer silahları mevcuttu ancak konvansiyonel sahada koca bir sıfırdan ibaretti. Çin ise esasen piyadeye dayalı bir ordu niteliği taşıyordu.
İşte o tarihe kadar ABD, küresel sahnede kesin biçimde mutlak askeri güç konumundaydı. Güç intikalini herkesten daha iyi icra edebiliyor, bunu konvansiyonel olarak sahaya yansıtabiliyorduk; üstelik nükleer cephanemiz de arkamızdaydı.
Oysa artık 1992’de değiliz. ABD ise sanki hâlâ 1992 yılındaymışız, hâlâ tek kutuplu dünyanın rakipsiz askeri gücü bizmişiz gibi hareket ediyor. Fakat bu konuda ne Çin’in kafası karışık ne de Rusya’nın. Artık İran da durumun gayet farkında. Gezegendeki en kudretli askeri kuvvet olmadığımızı hepsi çok iyi biliyor.
Karşınızda Başkan Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Temsilciler Meclisi Başkanı Johnson gibi isimler var. Durmaksızın, tarihin ve gezegenin gelmiş geçmiş en güçlü askeri kuvveti olduğumuzu, hiç kimsenin yanımıza bile yaklaşamayacağını yineliyorlar. Doğrusu bize yaklaşan pek çok aktör var; üstelik hemen yanı başımıza değil, tam karşımıza dikilecek kadar yakınlar.
Yirmi birinci yüzyılda askeri harekâtları hâlâ yirminci yüzyıl kafasıyla yürütmeye çalışıyoruz. Çağın fersah fersah gerisinde kaldık ve bunun sonuçları son derece ağır oluyor.
Arkanızda bunu icra edecek askeri kudret yoksa tek kutuplu bir güç olamaz, insanlara ne yapacaklarını dikte edemez ve üzerlerinde hâkimiyet kuramazsınız. Biz artık öyle bir orduya sahip değiliz. Bu gerçek, bizim dışımızdaki herkes için gün gibi ortada.
İşin en tehlikeli yanı da liderlerimizin söylediklerine sahiden inanması; en güçlü ordu olduğumuzu ve canımızın istediği her şeyi yapabileceğimizi düşünmeleri.
Ne yazık ki bu yanılsamanın doğru göründüğü en talihsiz örneklerden biri Venezuela oldu. Bir meslektaşımın deyişiyle Başkan Trump orada “yıkıcı bir başarı” elde etti. Birçok kişi kendisini türlü sorunlar çıkabileceği konusunda uyarmıştı; nitekim Venezuela halkı gerçekten direnseydi bu sorunlar yaşanırdı da.
Ancak içeriden istihbarat aldığımız ve iş birliği yapan bazı unsurlar bulunduğu için neredeyse kansız bir darbe gerçekleşti. Yine de 80 civarında insan hayatını kaybetti; yani onlar açısından hiç de kansız sayılmazdı, fakat Trump için büyük bir başarı oldu.
Böylece meselenin sarpa saracağını, zorlaşacağını ya da yeni bir Vietnam’a dönüşeceğini öne süren bütün o muhaliflerin aklını kaçırdığı sonucuna vardı. Artık atacağı her adımın tutacağını sanıyor.
İran’a girebileceğimiz, belki Küba’ya, hatta yakın zamana kadar Grönland’a bile uzanabileceğimiz inancıyla hareket ediyor. Kısacası yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını zannediyor.
Oysa durumun hiç de öyle olmadığını tüm çıplaklığıyla kanıtlamış bulunuyoruz. Zaten birkaç gün önce sizinle de tam olarak bunu konuşuyorduk.
Eski bir tank subayı olarak Çöl Fırtınası’nda bizzat savaştım. Bilginiz olsun diye söylüyorum; İkinci Dünya Savaşı’ndan o güne kadarki en büyük tank çarpışması olan 70 Easting Muharebesi’nde yer aldım. 2000’li yıllarda Almanya’daki ABD 1. Zırhlı Tümeni bünyesinde zırhlı süvari taburunun ikinci komutanıydım; personelin eğitiminden ve muharebeye hazırlanmasından sorumluydum. O dönem modern savaş buydu.
Bu görev, yine konvansiyonel yöntemlerle yürüttüğümüz 2003 Irak Savaşı’nın sonrasına denk geliyordu. Yeri gelmişken belirteyim, artık 2003 yılında da değiliz. Çünkü o çatışmalarda hava kuvvetlerine, İHA gücüne ya da balistik füze cephanesine sahip bir düşmanla karşılaşma endişemiz yoktu; bu tür tehditlerin hiçbirini dert etmek zorunda değildik.
İran’ın açıkça gözler önüne serdiği üzere, füzelerin sahadaki varlığı sebebiyle, 1991’de Çöl Fırtınası ile başlayıp sonraki yıllarda yürüttüğümüz türden bir savaşı bugün vermemiz imkânsız.
2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan Savaşı ve Bayraktar TB2 İHA’larının kullanımı, konvansiyonel harbin ebediyen ve kökten değiştiğini kanıtladı. Amerikan ordusunda, özellikle de kara kuvvetlerimizde köklü bir dönüşüm yaşanacağını; hatta dünya genelindeki tüm kara unsurlarının bunu göreceğini düşünmüştüm.
Oysa artık karada, daha 2003’te Bağdat’ta yaptığımız gibi savaşamazsınız; bunu tekrarlamak mümkün değil. Sahaya toplu birlikler ve zırhlı araçlar yığdığınız an, tanklarınız ne kadar gelişmiş olursa olsun havaya uçacaktır. Aynı durum zırhlı birlikler için de geçerli; artık toplu halde intikal edemezsiniz. Dolayısıyla savaşmak için yeni yöntemler geliştirmek zorundasınız.
Şaşırtıcı biçimde Rusya da bu dersi hemen kavrayamadı; 2022’de Ukrayna’ya yönelik ilk harekâtlarında çağın gerisindeydiler. O aşamada Ukrayna aslında daha ilerideydi; nitekim ilk safhalarda Bayraktar TB2 İHA’larını kayda değer bir etkiyle kullandılar.
Fakat Rusya toparlandı, vaziyeti kesin olarak çözdü ve bana göre şu anda küresel ölçekte lider konuma yerleşti. Ukrayna da bu konuda çok yakın ve son derece yetkin; ancak Rusya özellikle hacim ve ölçek bakımından onların önüne geçti. Biz ise fersah fersah gerideyiz. Hâlâ yirminci yüzyılda çakılı kaldık, arayı kapatamadık bile. Durumu özetlemek gerekirse: 2027 sonuna kadar muhtelif türlerde yaklaşık 300 bin İHA edinmeyi planlıyoruz.
Rusya bu miktarı ne kadar sürede üretiyor dersiniz? İki haftada, belki de daha kısa bir sürede. Kısıtlı imkânlarına rağmen Ukrayna da öyle; üstelik katbekat daha ucuza mal ediyorlar. Asıl can alıcı nokta da bu. Bizim zihniyetimiz ise hâlâ salyangoz hızıyla ilerliyor; olup biteni kavrayamıyoruz.
Artık herkese ne yapacağını dikte edemeyiz fakat hâlâ bunu deniyoruz. Bu yüzden Başkan Trump, elindeki nüfuzu Rusya-Ukrayna savaşını sonlandırmak için kullanmaya yanaşmıyor.
Ukrayna’nın Rusya’nın içlerini vurmasına yardım etmeyi sürdürebileceğimize ve işleri zorlaştırarak bir hayal dünyasında Rusya’ya “Pekala, ne haliniz varsa görün, Ukrayna ne istiyorsa yapalım, savaşı onların şartlarıyla bitirelim” dedirtebileceğimize dair bir kuruntuya sarılıyor. Bunu dile getirmek bile abes, ancak tam olarak bu hayal doğrultusunda hareket ediyoruz.
Belirli bir açıdan bakıldığında, İran’a karşı yürüttüğümüz savaş çok daha anlamsız. Daha savaş başlamadan önce bas bas bağırıyor, askeri yollarla bir zafer kazanılamayacağını haykırıyordum.
İran’ın savunma düzenine, balistik füzeleri ve İHA’larıyla kurduğu taarruz sistemlerine ve Rusya’dan alıp geliştirdikleri -ki Rusya da bu teknolojileri ilerletip muhtemelen bir kısmını geri aktarmıştır- donanıma bakmanız yeterli.
İran bu kabiliyete sahip; 2003’te yürüttüğümüz savaştan ders çıkardılar. Bütün fabrikalarınızı Amerikan füzelerinin kolayca vurabileceği açık hedefler halinde yer üstünde tutmayın, erişemeyeceğimiz dağların altına gömün dediler ve bunu harfiyen uyguladılar.
Sonuç olarak, PAC-3 veya THAAD önleme sistemlerimizle kurduğumuz savunma gücü ne olursa olsun, ateşledikleri her hedefi vurabileceklerini gösterdiler. Savunmamız yetersiz kalıyor; İran nişan aldığı yeri vuruyor.
İran’ın bugüne kadar sergilediği itidal hayret verici; zira isteselerdi Orta Doğu’yu çoktan ateşe verebilirlerdi. Bu durum hem ulusal güvenliğimizi hem de küresel ekonomik dengeleri yerle bir ederdi. Şimdilik bunu yapmadılar.
Fakat görüyorsunuz, Başkan Trump geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda o cafcaflı konuşmasını yaptı. Belki aranızdan görenler olmuştur; hemen ertesinde buna dair bir değerlendirme yayımladım.
Bir Amerikalı olarak hem utandım hem de öfkelendim. Çünkü aklıma John F. Kennedy ve Eisenhower gibi, insanlarla ortak bir zemin bulmayı, barış için çabalamayı telkin eden o büyük Amerikalı liderler ve yaptıkları unutulmaz konuşmalar geliyor.
Oysa Trump burada kendini adeta tanrı yerine koyup İran’a ya barış ve güvenlik bahşedeceğini ya da ülkeyi haritadan sileceğini söylüyor. Elbette bunu konvansiyonel silahlarla başaramayacağınıza göre, kastettiği neredeyse kesin olarak nükleer silahlar.
Bunu açıkça telaffuz etmedi belki; fakat zihninden ne geçerse geçsin, bunu yapabileceğimizi varsayıyor. Oysa yapamayız. Çok sayıda İranlıyı katledebiliriz, bundan şüphe yok; ancak ne askeri kapasitelerini yok edebilir ne de diğer bölgelerde yaratacakları yıkıcı etkinin önüne geçebilirsiniz.
Tanrı’ya dua ediyorum, dilerim Amerika Birleşik Devletleri aklıselime kavuşur ve artık 1992’de yaşamadığımızı, insanlara öylece buyruk veremeyeceğimizi nihayet idrak eder.
Hâlâ bir çıkış yolu var. Aklımızı başımıza toplarsak, hem Rusya-Ukrayna savaşında hem de İran krizinde bir çıkış kapısı mevcut. Üstelik teslim olmak zorunda da değiliz; yalnızca gerçekleri kabul etmemiz yeterli.
Ancak bunu yapmaz, hâlâ tek hâkim güç olduğumuz, takvimlerin 1992’yi gösterdiği ve herkesin emirlerimize boyun eğmek zorunda kaldığı zannıyla bu yolda körü körüne ilerlersek, neticesi herkes adına bir felaket olacak.
Amerikalılardan ziyade Avrupalıların tavrına şaşıyorum. Birçok Amerikalı liderin tutumu midemi bulandırıyor; fakat Avrupalılar beni asıl hayrete düşüren taraf, çünkü bütün bu gerçekler gün gibi ortada. Görmek hiç de zor değil.
Ne yapmaya kalkıştığımızı, nerede çuvalladığımızı görüyorsunuz. Rusya-Ukrayna savaşında geçen neredeyse beş yıllık süreçten, İran’da harcanan onca yıldan bahsediyorum; askeri açıdan hiçbir şey sonuç vermiyor. Buna rağmen bir sonraki seferde işe yarayacağını iddia edip duruyoruz.
Trump kalkıp “Şunu yapmazlarsa ben de bunu yapmam” diyor. Yapamazsınız. Bakın, Suudi Arabistan bu işin yürümeyeceğini anladı; son gerilimde Trump’a saldırmaması için yalvardılar, zira namlunun ucunda olduklarını ve yerle bir edilebileceklerini biliyorlardı. Petrol üretim altyapılarını kaybettiklerinde ayakta kalıp kalamayacakları meçhul.
Artık vaktimiz geldi. Buradaki buluşmanın beni bu denli heyecanlandırmasının, daveti tereddüt etmeden kabul etmemin sebebi de bu: İstediği her şeyi anında yapabilecek baskın bir askeri güç olmadığımızı kabullenmek zorundayız.
Bu kabulleniş hayırlı bir şey; zira her şeyi yapabileceğinizi sandığınızda, “Dediğimi yapmazsan seni öldürürüm” kibrine kapılıyorsunuz ve çok fazla insan canından oluyor. Oysa bunun adı diplomasi değil.
İran’a karşı sergilediğimiz tavırların çoğu diplomasiyle uzaktan yakından uyuşmuyor. “Şartlarımızı kabul ederseniz canınızı bağışlarız” diyoruz; diplomasi bu değil.
Artık onların da direnme kabiliyeti var ve direnecekler. Rusya da bu baskıya boyun eğip “Madem bizi vuracaksınız, o halde her dediğinizi yapalım” demeyecektir. Bunu asla yapmazlar; çünkü bu durum onlar için de varoluşsal bir tehdit teşkil ediyor.
Bütün bu hakikatler apaçık ortada. Tanrı’dan tek dileğim, iş işten geçmeden önce yeniden akıl ve mantık çizgisine dönecek bir yol bulabilmemiz.
Zira hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da nükleer eşiğin aşılma ihtimali haddinden fazla yüksek. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, böyle bir gelişme tüm insanlık adına felaket anlamına gelir.
Diplomasi6 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Diplomasi2 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Rusya1 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri
Ortadoğu2 hafta önceKörfez ülkeleri, İran ile ilişkilerin “resetlenmesini” istiyor









