Bizi Takip Edin

Diplomasi

Putin, Kore İşçi Partisi Merkez Komitesi’nin resmi gazetesine yazdı

Yayınlanma

Editörün notu: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bugün Pyongyang’a yönelik iki günlük dostluk ziyaretine başlayarak Kore İşçi Partisi Merkez Komitesi’nin resmi gazetesi Rodong Sinmun için bir makale kaleme aldı.

Beş sayfalık makalenin tam metnine, Kremlin’in internet sitesinde yer verildi. Pyongyang’da 1 Kasım 1945’ten bu yana yayımlanan gazetenin tirajı yaklaşık 1,5 milyon. Putin’in 18 Haziran akşamı Yakutsk’tan Pyongyang’a vardı. Rusya Devlet Başkanı, Kuzey Kore’yi en son 24 yıl önce Temmuz 2000’de ziyaret etmişti.


Rusya ve Kuzey Kore: Yıllara dayalı dostluk ve işbirliği gelenekleri

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne gerçekleştireceğim resmi ziyaret öncesinde, ülkelerimiz arasındaki ortaklık ilişkilerinin geleceği ve modern dünyadaki önemine ilişkin düşüncelerimi Rodong Sinmun gazetesinin Koreli ve yabancı okurlarıyla paylaşmak isterim.

Rusya ile Kuzey Kore arasında eşitlik, karşılıklı saygı ve güven ilkelerine dayanan dostluk ve iyi komşuluk ilişkileri yetmiş yıldan daha eskidir ve görkemli tarihsel geleneklerle zengindir. Halklarımız Japon militarizmine karşı verilen zorlu ortak mücadelenin anısını yaşatmakta ve şehit düşen kahramanları onurlandırmaktadır. Ağustos 1945’te Koreli yurtseverlerle omuz omuza savaşan Sovyet askerleri Kwantung Ordusunu mağlup ederek Kore yarımadasını sömürgecilerden kurtarmış ve Kore halkının bağımsız bir şekilde gelişmesinin yolunu açmıştır. Kore’nin Kızıl Ordu tarafından kurtarılması onuruna 1946 yılında Pyongyang’ın merkezinde Moranbong Tepesi’nde dikilen anıt, iki halkın kardeşliğinin bir sembolüdür.

Sovyetler Birliği, genç Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni dünyada ilk tanıyan ve onunla diplomatik ilişkiler kuran ülke olmuştur. Ve daha 17 Mart 1949’da, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Yoldaş Kim Il Sung’un Moskova’ya yaptığı ilk ziyaret sırasında, SSCB ile Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti arasında İktisadi ve Kültürel İşbirliği Anlaşması imzalanarak ikili işbirliğinin daha da güçlendirilmesi için yasal temel atılmıştır. Ülkemiz, Koreli dostlarımızın ulusal ekonomiyi inşa etmelerine, bir sağlık sistemi kurmalarına, bilim ve eğitimi geliştirmelerine, profesyonel idari ve teknik personel yetiştirmelerine yardımcı olmuştur.

1950-1953 yılları arasındaki Kurtuluş Savaşı’nın zor dönemlerinde Sovyetler Birliği de KDHC halkına yardım elini uzatmış ve bağımsızlık mücadelelerinde destek olmuştur. Daha sonra, genç Kore devletinin milli ekonomisinin restorasyonu ve güçlendirilmesinde ve barışçıl bir yaşamın tesis edilmesinde önemli yardımlarda bulunmuştur.

2000’de Pyongyang’a yaptığım ilk ziyaret ve ertesi yıl Kuzey Kore Devlet Savunma Komitesi Başkanı Yoldaş Kim Jong Il’in Rusya’ya yaptığı iade-i ziyaret, ülkelerimiz arasındaki ilişkilerde yeni önemli kilometre taşları oldu. Daha sonra imzalanan ikili deklarasyonlar, önümüzdeki yıllarda yapıcı ve çok boyutlu ortaklığımızın ana önceliklerini ve yönlerini belirlemiştir.

Kuzey Kore’nin şu anki lideri Kim Jong-un Yoldaş, selefleri olan seçkin devlet adamları ve Rusya halkının dostları Kim Il-sung ve Kim Jong-il Yoldaşlar tarafından çizilen yolu emin adımlarla takip etmektedir. Geçtiğimiz eylül ayında Rusya’da Vostoçnıy Kozmodrom’da gerçekleşen görüşmemizde buna bir kez daha ikna oldum.

Rusya ile Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, daha önce olduğu gibi bugün de aktif bir şekilde çok yönlü bir ortaklık geliştirmektedir. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin Rusya’nın Ukrayna’daki özel askeri harekatına verdiği güçlü desteği, kilit uluslararası meselelerde bizimle dayanışma içinde olmasını ve Birleşmiş Milletler platformunda ortak öncelikleri ve görüşleri savunmaya hazır olmasını takdirle karşılıyoruz. Pyongyang, kolektif Batı’nın adalete, egemenliğe karşılıklı saygıya ve birbirlerinin çıkarlarını gözetmeye dayalı çok kutuplu bir dünya düzeninin kurulmasını engelleme arzusuna kararlılıkla karşı çıkmaya hazır, ikna olmuş bir destekçimiz olmuştur ve olmaya da devam etmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri, dünyaya sözüm ona kurallara dayalı bir düzen dayatmak için büyük çaba sarf etmektedir ki bu esasında çifte standartlara dayalı küresel bir neo-kolonyal diktatörlükten başka bir şey değildir. Bu yaklaşımı kabul etmeyen ve bağımsız politikalar izleyen ülkeler giderek daha şiddetli bir dış baskıyla karşı karşıya kalmaktadır. ABD liderliği, özerklik ve bağımsızlığa yönelik böylesi doğal ve meşru bir arzuyu, dünyadaki hakimiyetine yönelik bir tehdit olarak görmektedir.

ABD ve vekilleri, hedeflerinin Rusya’yı stratejik bir yenilgiye uğratmak olduğunu açıkça beyan etmektedir. 2014’te Kiev’deki silahlı darbeyi ve ardından Donbass’taki savaşı destekleyerek ve örgütleyerek kendilerinin kışkırttığı Ukrayna’daki çatışmayı uzatmak ve daha da alevlendirmek için her şeyi yapıyorlar. Aynı zamanda, tüm bu yıllar boyunca durumu barışçıl bir şekilde çözmeye yönelik tüm girişimlerimizi defalarca reddettiler. Rusya en zor konularda bile eşit diyaloğa açık olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Kısa bir süre önce Moskova’da Rus diplomatlarla yaptığım bir görüşmede bu konuyu tekrar dile getirmiştim.

Aynı zamanda, tam aksine, hasımlarımız Kiev’deki neo-Nazi rejimine para, silah ve istihbarat sağlamaya devam ediyor ve Rusya topraklarına saldırılar düzenlemek için modern Batı silah ve teçhizatını kullanmasına izin veriyor ve hatta buna zorluyor. Ve çoğu zaman da kasıtlı olarak barışçıl hedeflere saldırıyorlar. Askeri birliklerini Ukrayna’ya göndermekle tehdit ediyorlar. Aynı zamanda, giderek daha fazla yaptırımla ekonomimizi yıpratmaya ve ülke içinde sosyal ve siyasi gerilimin artmasına neden olmaya çalışıyorlar.

Fakat ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, Rusya’yı çevreleme ve tecrit etme çabaları başarısız oldu. İktisadi potansiyelimizi güvenle inşa etmeye, sanayi, teknoloji, altyapı, bilim, eğitim ve kültürümüzü geliştirmeye devam ediyoruz.

Koreli dostlarımızın, ABD’nin yıllardır süren iktisadi baskılarına, provokasyonlarına, şantajlarına ve askeri tehditlerine rağmen kendi çıkarlarını aynı etkinlikle savunuyor olmaları memnuniyet vericidir. Kuzey Kore halkının özgürlüğü, egemenliği ve milli gelenekleri için ne kadar güçlü, onurlu ve cesur bir şekilde mücadele ettiğini görüyoruz. Ülkenin savunma ve teknolojik, bilimsel ve endüstriyel gücünü güçlendirmede muazzam sonuçlar, gerçek atılımlar elde ediyorlar. Aynı zamanda, Yoldaş Kim Jong-un liderliğindeki ülke yönetimi, mevcut tüm farklılıkları barışçıl bir şekilde çözme arzusunu defalarca dile getirmişti. Fakat Washington, daha önce varılan anlaşmaları yerine getirmeyi reddederek sürekli olarak yeni, giderek sertleşen ve kasıtlı olarak kabul edilemez talepler ileri sürmektedir.

Rusya, Kuzey Kore’yi ve kahraman Kore halkını, bu sinsi, tehlikeli ve saldırgan düşmanla yüzleşmelerinde, bağımsızlık, kimlik ve kendi gelişim yollarını seçme hakkı için verdikleri mücadelede her zaman desteklemiştir ve desteklemeye devam edecektir.

Ayrıca uluslararası ilişkileri daha demokratik ve istikrarlı hale getirmek için birlikte çalışmaya hazırız. Bu amaçla, ticaret ve karşılıklı anlaşmalar için Batı’nın kontrolü dışında alternatif mekanizmalar geliştirecek ve gayri meşru tek taraflı kısıtlamalara birlikte karşı çıkacağız. Aynı zamanda Avrasya’da eşit ve bölünmez bir güvenlik mimarisi inşa edeceğiz.

Elbette ülkelerimiz arasında insani işbirliğini de geliştireceğiz. Rusya ve Kore üniversiteleri arasındaki akademik hareketliliği yoğunlaştırmayı planlıyoruz. Karşılıklı turistik gezileri, kültür, eğitim, gençlik ve spor değişimlerini daha da arttıracağız. Ülkeler ve halklar arasındaki iletişimi ‘insanileştiren’ her şey, güveni ve karşılıklı anlayışı güçlendirir.

Ortak çabalarımızla ikili etkileşimi daha da yüksek bir seviyeye çıkarabileceğimize, bunun da Rusya ve Kuzey Kore arasında karşılıklı yarar sağlayan ve eşit işbirliğinin gelişmesine, egemenliğimizin güçlenmesine, ticari ve ekonomik bağların derinleşmesine, insani alandaki temasların gelişmesine ve nihayetinde iki ülke vatandaşlarının refahının artmasına katkıda bulunacağına kesinlikle inanıyorum.

Yoldaş Kim Jong-un’a ve Kuzey Kore’nin tüm dost halkına sağlık, barış ve kalkınma yolunda büyük başarılar diliyorum.

Diplomasi

Stavridis: Suudiler Pakistan, Türkiye, Avrupa ve İsrail ile ittifak kurmalı

Yayınlanma

Eski NATO Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı James Stavridis, Suudi Arabistan’ın “ciddi bir Husi sorunu” olduğunu savundu ve yeni bir ittifak önerdi.

Bloomberg için yazan ABD’li emekli general, Suudi Arabistan’ın, güneyindeki “geniş, dağlık ve elverişsiz komşusu Yemen’de Husi isyancılarla ciddi bir sorun yaşadığını” söyledi.

Riyad’ın “uluslararası alanda tanınan Yemen hükümetini desteklemek amacıyla” on yılı aşkın bir süredir bu ülkede savaştığını hatırlatan eski NATO komutano, “Fakat İran’dan muazzam destek alan inatçı Husi isyancılar, Yemen’in istikrarını tehdit etmeye ve Suudi Arabistan’a doğrudan saldırmaya devam ediyor,” diye yazdı.

Yemen direnişinin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının küresel ekonomi için büyük bir tehdit teşkil ettiğini öne süren Stavridis, dünya deniz taşımacılığının %12-15’inin Bab el-Mendeb boğazından geçtiğini hatırlattı.

Alternatif rotaların kullanılmasının, deniz yoluyla taşınan mallara önemli maliyetler eklediğinin altını çizen Stavridis, Suudi Arabistan için ise riskler daha da büyük olduğunu hatırlattı:

“Hürmüz Boğazı’ndaki ulaşımın kesintiye uğramasıyla, Kızıldeniz’deki Yanbu limanı ve buraya kaynak sağlayan Doğu-Batı boru hattı, Suudi Arabistan’ın ana ihracat can damarı haline gelmiştir ve Husi milisleri bu noktalara çoktan saldırı düzenlemiştir.”

Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın yardım için kime başvurması gerekiğini soran Stavridis, en mantıklı cevabın ABD gibi göründüğünü ama ABD silahlı kuvvetlerinin İran’la süren savaşta yoğun bir şekilde meşgul durumda olduğuna ve Trump yönetiminin şu ana kadar Suudilere yardım etmekten kaçındığına işaret etti.

“Bu gerçek göz önüne alındığında, Suudi Arabistan’ın diğer ortaklara daha fazla güvenmesi gerekecek,” diyen Stavridis, öncelikle Türkiye ve Pakistan’a fakat potansiyel olarak Avrupa’ya ve hatta İsrail’e de bakmasını tavsiye etti.

Krallığın Ağustos ayında Türkiye ve Pakistan ile “akıllıca hazırlanmış bir bölgesel savunma anlaşması” imzaladığını hatırlatan Stavridis, “Bu iki Sünni ülke, tıpkı NATO’nun meşhur 5. Maddesi gibi, ‘birine yapılan saldırı hepsine yapılan saldırıdır’ şeklindeki Mekke Savunma Antlaşması’ndaki taahhüdü yerine getirmeleri halinde önemli bir askeri güç ortaya koyacaktır,” diye yazdı.

Suudiler için sorunun, Ensarullah’ın zorlu bir araziye yerleşmiş olmaları olduğunu iddia eden eski NATO komutanı, Ensarullah hareketinin doğduğu Yemen dağlarının “gerilla savaşçılarını destekleyen üsler, mağaralar ve tünellere ev sahipliği yaptığını” hatırlattı.

Stavridis, “Suudiler, Husilere karşı dağ savaşında zorlanmaktadır ama Pakistanlılar bu konuda derin bir deneyime sahiptir,” dedi.

NATO’da görev yaptığı süre boyunca, Pakistan Sınır Muhafızları’na ve diğer dağ birliklerine hayranlık duyduğunu kaydeden Stavridis, bu birliklerin Afganistan ile Pakistan arasındaki dağlık bölgelerde ve Hindistan’la süregelen anlaşmazlıkların yaşandığı “dünyanın zirvesinde” geniş çaplı operasyonlar yürüttüklerini ve dağlık arazilerde isyanla mücadele konusunda özel bir uzmanlığa sahip olduklarını söyledi.

2015 yılında, Pakistan parlamentosunun Yemen’de tarafsız kalma kararı aldığında İslamabad’ın, Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyona katılmayı reddettiğini hatırlatan ABD’li asker, “Fakat yeni anlaşma bu hesaplamayı değiştirmelidir. Veliaht prens, Pakistanlılardan yardım istemekle akıllılık eder,” dedi.

Yeni anlaşmanın diğer üyesi olan Türkiye’den de çok farklı bir tür destek gelebileceğini vurgulayan Stavridis, bu desteğin Kızıldeniz’in açık kalmasını sağlamak için görev yapacak deniz kuvvetlerinden oluşabileceğini ileri sürdü:

“Türkler, yeni ve gelişmiş fırkateynler ve korvetler kullanıyor ve bu sularda bol miktarda deneyime sahip. Onlar, Somali korsanlarıyla mücadele etmek için NATO’nun oluşturduğu koalisyonun son derece yetkin üyeleriydi. Ankara’dan, Suudi Arabistan’ın batı kıyısındaki limanları üs olarak kullanarak Kızıldeniz’e önemli bir filo göndermesini istemek mantıklı olacaktır.”

Veliaht prensten ayrıca kuzeye, Avrupa’ya da yönelmesini isteyen Stavridis, Avrupalılar şu ana kadar Hürmüz Boğazı’ndaki İran’la savaşın dışında kalmış olsalar da, Ensarullah’a karşı Suudi Arabistan’ı desteklemek için geçerli nedenleri olduğunu savundu.

Süveyş Kanalı’nın Avrupa ekonomileri için hayati önem taşıyan bir darboğaz olduğuna işaret eden yazar, ayrıca Avrupa Birliği’nin malların akışını ve Süveyş Kanalı’nın açık kalmasını sağlamak amacıyla, şu anda savunma görevine sahip sadece birkaç gemiden oluşan Kızıldeniz’deki mevcut Aspides deniz misyonunu genişletebileceğine işaret etti.

Stavridis, İngilizlerin Sky Sabre hava savunma sistemleri ve Suudi Typhoon uçaklarına yakıt ikmali yapmak üzere bir RAF yakıt ikmal uçağıyla Suudi hava sahasının savunulmasına şimdiden destek olduğunu hatırlattı.

Yazara göre Fransa da Yanbu’yu korumak için asker ve hava savunma sistemleri gönderiyor; Yunanistan tarafından işletilen Patriot sistemleri ise krallık üzerinde İran füzelerini önledi.

Stavridis, “Daha geniş çaplı bir AB deniz veya hava misyonu, bu temele dayanarak geliştirilebilir,” dedi.

Stavridis’e göre son olarak ve “en tartışmalı olan” öneri, Suudi Arabistan’ın İsrail’e yönelmesi.

Stavridis’in aktardığı haberlere göre Kudüs ile Riyad arasında füze savunması, siber güvenlik ve özel kuvvetler konularında halihazırda bir düzeyde gizli işbirliği bulunuyor.

Yazar, “Bu işbirliği, Akabe Körfezi’ndeki Eilat’ta bulunan İsrail deniz üssünden sağlanacak deniz işbirliğini de içerecek şekilde genişletilebilir,” dedi.

Stavridis, bu ittifakın Ensarullah’ı “yeniden masaya oturtmak” amacıyla kurulması gerektiğine işaret ederek yazısını bitirdi:

“Suudiler, Husilerle uğraşmakla açıkça ellerinden geleni yapıyorlar ve kısa süre önce önemli yıllık yatırım konferansları olan, ‘Çöldeki Davos’ olarak adlandırılan etkinliği 2027 yılına ertelediler. Husileri yeniden müzakere masasına oturtmaları gerekiyor. Bunun bir parçası da, Yemenli isyancılara karşı güçlü bir cephe oluşturmak için dış aktörleri devreye sokmak olacaktır. Bu cephe ne kadar güçlü olursa, müzakereler yeniden başladığında Riyad’ın elindeki koz da o kadar güçlü olacaktır.”

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Fransa’nın nükleer hamlesi Avrupa’da yayılıyor ama ABD’nin yerini tutmuyor

Yayınlanma

Fransa nükleer caydırıcılık projesine on Avrupa ülkesini dahil etti; ancak uzmanlar girişimin Amerikan güvenlik garantilerinin yerini alamayacağını belirtiyor. Savaş uçaklarının konuşlanmasını öngören planda Paris, nükleer silah kullanma yetkisini tek başına elinde tutuyor.

Fransa’nın Avrupalı müttefikleriyle kurduğu nükleer caydırıcılık işbirliği kıtada karşılık buluyor; ancak uzmanlar ve Avrupalı siyasetçiler bu adımın ABD’nin nükleer şemsiyesinin yerini alamayacağı görüşünde birleşiyor.

The Wall Street Journal gazetesine konuşan uzmanlar, Paris’in hamlesinin Rusya açısından yeni hesaplar yarattığını ama Washington’ın sağladığı güvenlik garantilerini ikame edemeyeceğini belirtiyor.

Joe Biden yönetiminde Pentagon’un nükleer politikasını yöneten, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) profesörü Vipin Narang, girişimi “hiç yoktan iyi” olarak nitelendirdi.

Narang, “Bu hiç yoktan iyi mi? Muhtemelen. Fakat ABD’nin genişletilmiş caydırıcılığının bir alternatifi değildir ve öyle görülmemelidir. Fransızlar da zaten bu konuda gayet açık konuşuyor” dedi.

Norveç Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide de Paris’in adımının tamamlayıcı bir nitelik taşıdığına dikkat çekti. Eide, girişimin hiçbir şeyin yerini almadığını, var olan Amerikan nükleer garantilerini desteklediğini vurguladı.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “ileri caydırıcılık” olarak adlandırdığı proje, nükleer silah taşıma kapasitesine sahip Rafale savaş uçaklarının diğer Avrupa ülkelerine konuşlandırılabilmesini öngörüyor.

Plan kapsamında altyapı yatırımları, güvenli iletişim ağları, erken uyarı sistemleri ve istihbarat paylaşımının geliştirilmesi hedefleniyor.

Gazeteye konuşan Avrupalı yetkililer, ABD’nin NATO müttefiklerini korumaması halinde bu askeri mekanizmaların konvansiyonel savunma için de kullanılabileceğini aktarıyor.

Varşova’daki bir güvenlik konferansında konuşan Macron’un strateji danışmanı Xavier Chatel, girişimin Moskova üzerinde ek bir belirsizlik yarattığını kaydetti.

Chatel, “Bu durum hasım taraf için yeni bir zorluk doğuruyor; çünkü Rusların hesaba katması gereken yeni bir katman ekliyor” dedi.

Chatel ayrıca olası bir gerilim tırmanışında projenin Fransa’ya nükleer güçlerini farklı noktalara dağıtma imkanı sağladığını ifade etti.

Girişime farklı katılım düzeyleriyle on ülke dahil oldu: İngiltere, Almanya, Hollanda, Belçika, Polonya, Yunanistan, Finlandiya, Norveç, İsveç ve Danimarka. Baltık ülkeleri henüz bu grupta yer almıyor; İtalya ise projede yer almayı reddetti.

Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, barış döneminde ülke topraklarına nükleer silah yerleştirme planları olmadığını söyledi.

Stubb, “Fakat Rusya için stratejik bir ikilem yaratma planımız var” diyerek projede yer almanın Finlandiya’nın güvenliğine katkı sunduğunu ve girişimin gelişiminin 10 ila 15 yıl sürebileceğini belirtti.

Fransa karar yetkisini devretmiyor

Paris yönetimi, nükleer silah kullanma yetkisini tamamen kendi tekelinde tutmayı sürdürüyor.

Fransız nükleer doktrini cephaneliğin “hayati çıkarları” korumak için kullanılmasına izin veriyor; ancak bu çıkarların coğrafi sınırları kasten belirsiz bırakılıyor.

Fransa müttefiklerine doğrudan bir savunma garantisi vermiş değil. Projede yer alan ülkelerden birinin ismi belirtilmeyen bakanı gazeteye yaptığı açıklamada, “Fransızlar onların nükleer caydırıcılığına katılmamıza ancak Amerikalılar kadar izin verecektir” ifadesini kullandı.

Gazete, Paris’in ortak bir nükleer ittifak kurmak yerine katılımcı ülkelerle on ayrı koordinasyon grubu oluşturduğunu ve ikili temaslar yürüttüğünü yazdı.

Üst düzey savunma yetkilileri, uygulamada ortak ülkelerin Fransa’dan aldıkları bilgileri birbirleriyle telefon görüşmeleri yaparak teyit etmek zorunda kaldıklarını aktardı.

Macron, Ekim 2025’te nükleer doktrini yenileme üzerinde çalıştığını duyurmuş, yeni caydırıcılık yaklaşımını ise bu yılın mart ayında kamuoyuna sunmuştu.

Fransa Cumhurbaşkanı savaş başlığı sayısının artırılması talimatını verirken ülkesinin cephaneliğe dair verileri açıklamayı bırakacağını bildirmişti.

Paris, doktrinin savunma amaçlı niteliğini koruduğunu ve nükleer silah kullanımıyla ilgili nihai kararın sadece Fransa cumhurbaşkanına ait kalacağını yineliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB dış yardım şefi: Afrika’da hiçbir şey değişmiyor

Yayınlanma

AB Uluslararası Ortaklıklar Komiseri Jozef Síkela, Afrika’da sanayileşme ya da katma değer yaratımının söz konusu olmadığını savundu.

Avrupa kıtasının güney komşusuna ilişkin açık sözlü bir iktisadi değerlendirmede bulunan Síkela Rapporteur’e verdiği demeçte şunları söyledi:

“Afrika’daki kalkınmaya ve küresel imalat katma değerine baktığınızda, bu rakamın neredeyse yirmi yıldır %2’nin altında durgunlaştığını görüyorsunuz. Sahel’de ise bu oran %1’in biraz üzerinde. Yani hiçbir şey değişmiyor. Afrika’da elektrifikasyon yok, sanayileşme yok, değer yaratma yok.”

Çek komisyon üyesi, Avrupa’nın yardım edebileceğini ama bunun Avrupa’ya da fayda sağlayacağı durumlarda mümkün olacağını savundu.

Ona göre, sektörün ABD ve AB üye devletleri tarafından yapılan keskin harcama kesintileri nedeniyle sarsıldığı bir ortamda, Avrupa’nın yardım politikası hakkındaki tartışmayı iki kamp şekillendiriyor.

Síkela şöyle devam etti:

“Bir grup, Çinliler ve Amerikalılar gibi olabildiğince çıkar odaklı hareket etmemiz gerektiğini söylüyor. Diğerleri ise ‘Hayır, doğru olan bu olduğu için temel değerlerimize sadık kalmalıyız’ diyor. Bence bu stratejilerin hiçbiri işe yaramayacak.”

Komisyon üyesi bunun yerine, hem yardım verenlerin hem de alıcıların “kendi sorunlarını ve kendi vizyonlarını ele almalarını” sağlayan “daha fazlası için daha fazlası” [more for more] yaklaşımını tercih ediyor:

“Bu yeni ortaklık biçimini oluşturmak, bize şunu da söyleme imkânı veriyor: ‘Arkadaşlar, bizim de bazı sorunlarımız var – yasadışı balıkçılık, bildirilmemiş balıkçılık veya göç akımları gibi. Ve eğer bu konularda bize yardım etmeye hazırsanız, sizinle birlikte daha da fazlasını başarabiliriz. Tecrübelerime dayanarak, en iyi sonuçların bu şekilde elde edildiğini söyleyebilirim.”

Eski Çek sanayi bakanı ve bankacının bu açıklamaları, AB’nin 2028-2034 bütçesi kapsamında dış yardıma ne kadar harcama yapacağını müzakere ettiği bir dönemde geldi.

Síkela, geçen hafta Avrupa Parlamentosu üyelerine gönderilen ve İrlanda Konsey başkanlığının, Avrupa Komisyonu’nun ilk önerisine kıyasla bloğun yurt dışı harcamalarını %17 oranında kısmayı öngören son planını eleştiren bir mektubu imzalamıştı.

Komisyon üyesi, önerilen kesintilerin nihai bütçeye girmesi halinde insanların hayatını kaybedeceğinden “emin” olduğunu söyledi.

Síkela’nın “yeni ortaklık biçimi”, AB kalkınma politikasındaki son dönemdeki dönüşümü yansıtıyor.

Uluslararası İşbirliği ve Kalkınma Genel Müdürlüğü (DEVCO), 2021 yılında Uluslararası Ortaklıklar (INTPA) olarak yeniden yapılandırıldı.

2021’in sonlarında Komisyon, “Global Gateway” (Küresel Geçit) girişimini başlattı. Çin’in “Kuşak ve Yol Girişimi”ne bir alternatif olarak lanse edilen bu plan, büyük ölçekli ve uzun vadeli altyapı projelerini öne çıkarırken, birliğin kalkınma bütçesini Avrupalı şirketlerin yeni iş fırsatları elde etmesine yardımcı olmak için kullanmayı hedefliyordu.

Bu durum, Komisyon’u, dünyanın en yoksul ülkelerindeki sağlık ve eğitim gibi geleneksel kalkınma konularının savunucularının eleştirilerine maruz bıraktı.

Bu kişiler, söz konusu projelerin kenara itildiğini öne sürüyor.

Síkela, görev süresinin başlarında, kırılgan ülkelerin orantılı olarak daha az AB yardımı aldığını kabul etmişti.

2025 yılının başlarında, Avrupa Parlamentosu milletvekillerine “kırılgan ülkelere ayrılan fon payı azalıyor: Toplam ikili [yardım] fonu içindeki payı [2014-2020 döneminde] %40 iken, bu Çok Yıllı Mali Çerçeve [AB’nin uzun vadeli bütçesi] döneminde %30’a düşmüştür,” demişti.

Bu değişimi, “özel sektöre ve iktisadi ortaklıklara daha fazla odaklanılmasına” ve AB’nin ilişkilerinin bozulduğu hükümetlere fon sağlayamamasına bağlamıştı.

Fakat geçen hafta Síkela farklı bir tavır sergiledi. Rapporteur’e verdiği demeçte, “kırılgan ülkelere ayrılan tutarların temelde azaldığı” görüşüne katılmadığını belirterek, Komisyon’un “çok sayıda kırılgan ülkede” çalışma girişimine atıfta bulundu.

Uzmanlar ise aynı görüşte değil. Alman Kalkınma ve Sürdürülebilirlik Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı Niels Keijzer, “Komisyon’un Küresel Avrupa Aracı’na ilişkin önerisinde, kırılgan devletler ya da en az gelişmiş ülkeler grubu için özel (ayrılmış) bir fon öngörülmemişti,” dedi ve şöyle devam etti:

“Bu devletler grubuna yönelik fonun sağlanıp sağlanmayacağı ya da esnek bir şekilde tahsis edilip edilmeyeceği, yönetmelik metni üzerinde yapılacak gelecekteki müzakerelere bağlı olacak.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English