Dünya Basını
Rusya’nın askeri doktrininde yeni bir konsept

Aşağıdaki, Rusçası da epey zor anlaşılan bir makalenin ilk yarısının neredeyse eksiksiz çevirisi. Stratejik Füze Kuvvetleri komutanı Tümgeneral İgor Fazletdinov ve emekli Albay V. Lumpov’un imzasını taşıyan makale, Savunma Bakanlığı’nın aylık teorik yayını Voennoya Mısl’ın mart sayısında çıktı.
Voennaya Mısl şu üst başlıkla yayınlanır: “Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetlerinin generalleri, amiralleri ve subayları için”.
Makalenin belirsiz göndermeleri, bu ve benzerlerinin aslında halen sürmekte olan yeni bir takım analitik çalışmaların parçası olduğu izlenimini doğuruyor. Makalenin ortaya koyduğu iddia şu: 21’inci yüzyılda nükleer caydırıcılığın niteliği geçtiğimiz yüzyıla göre kökten değişmiştir. Bunun iki temel nedeni var: 1) ABD’nin küresel füze savunma sisteminin varlığı, 2) yeni bir “stratejik üçlünün” eski konsepti değiştirmesi. Klasik stratejik üçlü, karada füze üsleri, denizde balistik füze denizaltıları ve havada stratejik bombardıman uçaklarıdır. Yeni stratejik üçlü ise dronlar, siber saldırılar ve özel operasyon kuvvetleri.
Dergi henüz çok taze, ama makale ciddi yayınların derhal ilgisini çekti. Nedensiz veya abartılı bir ilgi değil, zira Stratejik Füze Kuvvetleri Komutanı’nın nükleer silahlarla ilgili atacağı virgül bile önemsiz değildir. Argümantasyon ise elbette büyük önem taşıyor. Birincisi, ABD’nin Rusya’yı bir “çokkatmanlı küresel harekât” vasıtasıyla bozguna uğratmak istediğini ileri sürüyor. Makaleye göre ABD’nin bu saldırı planları, Rusya silahlı kuvvetlerinin “caydırıcı stratejik kuvvetleri harekâtı” konsepti üzerinde çalışmasını tetikledi. Konsept, olası saldırısı halinde Amerikalı saldırganın bozgunu için gerekli vasıtaları ve ilkeleri belirliyor. Bunlar en yeni teknolojiden başka nükleer olsun olmasın stratejik taarruz ve stratejik savunma silahlarını da kapsıyor.
Yeni konseptin hedefleri şunlar: 1) ABD ve NATO’nun ani küresel saldırısının Rusya’nın stratejik kuvvetleri asgari zararla püskürtülmesi; 2) ABD’nin küresel füze savunma sisteminin ezilmesi; 3) korunan nükleer potansiyelle saldırgana tahammül edemeyeceği zararlar verilmesi.
Demek ki makale, gerçekten yerkürenin kaderini ilgilendirecek kadar önemli bir olay, bir ölüm-kalım olayı açısından büyük bir önem taşıyor.
İlgili okur yazıyı okuduktan sonra mutlaka Rusya’nın nükleer doktrinini de incelemeli; zira yazı o doktrindeki ilkelere dayanıyor.
* * *
Stratejik Amaçlı Füze Kuvvetlerinin NATO’nun çokkatmanlı stratejik operasyonlarına karşı koymaktaki rolü
Nükleer silahlarla dolu bir dünyada, çatışan taraflarda güvenilir füze savunmasının bulunmaması yüzünden, tarafların ilişkilerinin kesin bir surette destabilizasyonuna karşı başlıca ve en ucuz caydırıcılık vasıtası nükleer silahlardı ve bugün de öyle.
Caydırıcılığın başlıca şartı, karşılıklı mücadele içindeki taraflar arasında nükleer paritenin, saldırganın savunmadaki tarafın misilleme saldırısında kabul edilemez zarar alması ihtimalini yüksek kılan karşılıklı kabul edilen asgari bir seviyede korunmasıdır. Nükleer paritenin caydırıcı etkisinin büyüklüğü, en objektif şekilde, misilleme saldırısında gerek duyulanla gerçek potansiyellerin ilişkisine bakarak değerlendirilebilir. Bu potansiyellerin büyüklüğü ise geniş bir parametreler dizisine bağlı olacaktır: silahların potansiyel karakteristikleri; tarafların kullandığı caydırıcı tedbir vasıtaların ne derece tamamlanmış olduğunu yansıtan dinamik karakteristikleri; stratejik kuvvetlerin önleyici ve misilleme eylemlerinde kullanım biçim ve tarzları. …
21’inci yüzyılda nükleer caydırıcılığın gerçekleşmesi için askeri-stratejik şartlar kökten değişti. Gayet belirgin nükleer kutuplara sahip çokkutuplu bir dünya düzeni objektif olarak şekillenmekte. ABD dünyadaki lider rolünü tedricen kaybediyor. Rusya’ya karşı askeri-siyasi çizgide saldırganlık artıyor. ABD, stratejik ve nükleer istikrarın temini sahasındaki temel bir dizi uluslararası mutabakattan çekilme faaliyetini de hızlandırdı. ABD, Anti-Balistik Füze Anlaşması (ABM) ve Orta ve Kısa Menzilli Füzelerin Tasfiyesi Anlaşması’nı (IRNFT) dondurdu; sırada stratejik taarruz silahlarının sınırlandırılması, nükleer silahların ve diğer kitle imha silahlarının yayılmasını önleme mutabakatlarının, nükleer deneme yasağının vb. dondurulması var. Stratejik nükleer kuvvetlerinin ve nükleer altyapılarının restorasyonuna ve modernizasyonuna, bunların kriz durumunda yeniden kurulmasına girişiyorlar. Deniz ve bölgelerde gelişmiş ve kademeli bir küresel füze savunma sistemi geliştiriliyor; bunun uzay ve yerdeki stratejik hedeflerin imhasına yönelik bir uzay kademesiyle güçlendirilmesi planlanıyor. Yeni stratejik caydırıcılık “üçlüsünün” Çin ve Rusya Federasyonu nezdinde nükleer olmayan taarruz bileşeninin kurulması, keza siber ve enformasyon savaşını efektif şekilde yürütecek kuvvetlerin şekillendirilmesi çalışmalarına hız veriliyor. Amerikan yönetimi tarafından “yeni stratejik üçlünün” kurulması planlarının gerçekleştirilmesi “nükleer eşiğin” üç kat düşürülmesine ve nükleer dünya savaşının başlaması tehdidinde şiddetli bir artışa yol açabilir.
ABD ve müttefikleri dış siyasetlerindeki saldırganlığı askeri strateji ve konseptleriyle de tespit etmiş oldular. ABD ve müttefikleri, stratejik kuvvetlerin geliştirilmesi planlarının yanısıra, kesinlikle saldırgan bir konsept olan silahlı kuvvetlerin prensip olarak yeni bileşenlerinin, geleceğe yönelik silah sistemlerinin, bunların münhasıran taarruz niteliği taşıyan kullanılma biçim ve tarzlarının kurulması ve oluşturulması üzerinde de çalışıyorlar. “Birleşik kuvvetler”, “olağan küresel saldırı”, “ağ merkezli” ve “hibrit” savaşlar, “harekâtın yürütüldüğü bölgelere erişim” gibi konseptler bunlar arasında.
Günümüzde ABD silahlı kuvvetlerinin genel savaş konseptleri arasında başlıca yeri ve sistem kurucu niteliği “çokkatmanlı harekât (muharebe) konsepti” kazandı. …
Bu konseptin … özü nihayetinde şunlardır:
— NATO’nun güçlü bir hasma karşı ABD liderliğinde bir koalisyon olarak askeri potansiyelinin kullanılmasının yeni yaklaşımlarla temellendirilmesi;
— bloğun, ortak ülkelerin, uluslararası teşkilatların ve STÖ’lerin askeri ve sivil imkânlarının çatışmanın ittifak tarafından dayatılan şartlarda çözülmesi için geniş bir şekilde harekete geçirilmesi;
— muhtelif coğrafi, jeofizik ve sanal ortamlarda (uzay, enformasyon ve siber alanlar dâhil) harekâta katılanlarının eylemlerinde mutabakat;
— çokkatmanlı harekâta katılanların enformasyon ve kontrol alanında yekpare eylemlerini temin edebilecek, şu ya da bu katmanda hâkim olan kıta (kuvvet) grubuna sahip olmak.
Çokkatmanlı harekâtın stratejik (küresel) veçhesi, “küresel entegre harekât” ve “harekâtın yürütüldüğü bölgelere erişim” konseptlerinden alınan tezlerle tayin olunur; bunlar, “yekpare kuvvetlerin” dünyanın muhtelif bölgelerinde konuşlandırılmış Amerikan komuta ve askeri üslerinden birinde kısa bir sürede oluşturulmasını, mobilite seviyesi yüksek, bir dizi tekil harekât ortamında yahut eşzamanlı olarak bütün harekât ortamlarında ortak bir yönetim altında ve yekpare bir plan ve programa bağlı olarak etkili şekilde faaliyet gösterebilecek ara-biçim formasyonlarını öngörür. Kıtaların (kuvvetlerin) stratejik çokkatmanlı harekâtın yürütülmesi için konuşlandırıldığı bölgeler, bu ülkenin bütün topraklarının askeri eylemlerle eşzamanlı olarak ele geçirilmesi imkânını sağlamak için hasım devletin sınırlarına azami ölçüde yakın olmalıdır.
ABD’nin mevcut askeri doktrininde dünya hakimiyetinin ve dünyadaki askeri-iktisadi ayrıcalıklı konumun kaybedilmesinin baş suçlusunun, dünyada hâkim güç olmanın önündeki baş engelin ve en büyük hasmın Rusya olduğu ilan ediliyor; Amerikan askeri siyasetinin başlıca amacı da, istenmeyen bir rejimin, toprak, doğal kaynak, üretim ve insan kaynakları korunarak askeri-siyasi veya fiziki olarak ortadan kaldırılması.
Kendileri tarafından yaratılmış hayali bir nükleer olmayan dünyada, kendi nükleer silahlarıyla orantılı, uzun menzilli, yüksek hassasiyetli ve hipersonik “geleneksel” teknolojilerin yegâne sahibi sıfatıyla dünya liderliğini koruma ve güçlendirme girişimlerindeki fiyaskonun ardından ABD, stratejik hedeflerine erişmek için nükleer enstrümanı bütün yönleriyle kullanmaya yönelik mevcut askeri stratejiye geri döndü, ama tamamen başka bir bağlamda.
ABD’nin askeri-siyasi yönetimi çağdaş büyük ölçekli savaşların sevk ve idaresine yönelik gaye ve planlarında (Rusya benzeri) güçlü bir hasmın bozgununda (kapitülasyona zorlanmasında) tayin edici rolü eskiden olduğu gibi stratejik nükleer kuvvetlere veriyorlar, ancak şu türden zaruri ve yeterli şartların yerine getirilmesinin temini durumunda:
— [karşılıklı] nükleer [çatışma] öncesi dönemde Rusya Federasyonu’nun caydırıcı nükleer potansiyelinden peşinen yoksun kılınmış olması;
— Rusya Federasyonu’ndan gelecek cevabi “nükleer misillemenin” geri püskürtülmesinin, Rusya’nın stratejik nükleer kuvvetlerinin elinde kalmış ve ABD tesislerine yönelmiş nükleer savaş başlıklarının hepsinin mutlak bir bozgunu yoluyla garanti edilmesi;
— dünyadaki askeri-iktisadi liderliğin ve askeri çatışmaya katılmamış nükleer merkezlerin caydırılması için yeterli derecede nükleer potansiyelin korunması.
Pentagon, başlıca potansiyel hasmın kuvvet yoluyla ortadan kaldırılmasının teknolojik kapsamında şunları öngörüyor:
— mevcudu, askeri kabiliyeti ve muharebe hazırlığı bağlamında yeterli sayıda stratejik nükleer ve nükleer olmayan taarruz gruplarının ve savunma kuvvet ve vasıtalarının oluşturulması ve konuşlandırılması, keza bunların başarılı ve etkili kullanılması için zaruri şartların zamanında temin edilmesi;
— Rusya Federasyonu stratejik nükleer kuvvetlerinin (muharebe mevcudunun en az yüzde 65-70’inin) batı tarafından yenilgisi hedefine ulaşılmasında olağan ani küresel saldırı (PGS) kuvvet ve vasıtalarıyla milli güvenlik stratejik taarruz kuvvetleri tesislerinin ani ve kütlesel kuvvete maruz bırakılması.
— askeri uzay sahasında küresel füze savunma sistemleri kademelerinin (muharebe mevcudunun en azından yüzde 35-40’ının) yok edilmesi yoluyla, kalan nükleer füze başlıklarının onlara verilen “nükleer misilleme” hedeflerine ulaşmasının engellenmesi;
— diğer nükleer devletler karşısında stratejik üstünlük sağlamak için yeterli bir nükleer potansiyelin muhafaza edilmesi şartıyla, Rusya Federasyonu’nu fiziki olarak tasfiye etmek için, onu başsız bırakacak ve zayıf düşürecek asgari düzeyde yeterli bir kütlesellikte nükleer saldırıda bulunulması.
Belirtilen büyük ölçekli hedeflere ulaşılması ve Rusya’ya karşı tasarlanan gayenin gerçekleştirilmesi, Pentagon tarafından, görüldüğü kadarıyla, küresel stratejik çokkatmanlı harekât biçiminde planlanıyor. Rusya Federasyonu’na karşı bu operasyonun yürütülmesinde NATO bloğunun askeri eylemlerinin askeri-stratejik senaryosu yapısal olarak üç devreyi ihtiva edebilir: hazırlık (hibrit eylemler), nihai (karada askeri eylemler) ve temel (hava-uzay taarruz ve savunma harekâtları (muharebeleri)).
Konsepte göre hazırlık devresi epey uzun süreli olabilir, birkaç aydan bir yıl ve daha fazlasına uzayabilir. Bu devre, saldırganın Rusya Federasyonu topraklarına çokkollu bir istihbarat teşkilatı ve sabotaj ağıyla gizlice sızmasına ve iklime uyum sağlamasına, bu ağın daha sonraki temel (kuvvete dayanan) aşamada kullanılması için yerel şartlara adaptasyonuna yönelik eylemlerini, keza askeri kuvvetin kullanılması için uygun şartların oluşturulması hedefiyle “yumuşak kuvvet” vasıtasının aktif bir şekilde kullanılmasını kapsayabilir.
ABD silahlı kuvvetlerinin nükleer olmayan stratejik silahlar ve uzun menzilli hassas silahlar kullanarak aktif ve geniş kapsamlı faaliyete geçmesinden önce, Rusya Federasyonu topraklarına sızmış özel harekât birlikleri … “uyur” halde kalacaklardır.
Nihai devreye temel niteliğini veren, öncelikle, ABD ve NATO’nun Rusya Federasyonu’na sınır muharebe alanlarında savunma kıtalarının (kuvvetlerin) kesinkes ezilmesi, demilitarizasyon, egemen devlet olmaktan çıkarma ve Rusya’yı askeri-siyasi olarak kendi iradelerine tabi kılma hedefleri güden çokkatmanlı ve devamlı harekâtlarıdır. …
… tarafların askeri çatışmasının nispeten birbirinden bağımsız üç aşaması (evresi, karakteristik sahası) şartlı olarak şöyle ayırt edilebilir:
Birincisi, ABD’nin olağan ani küresel saldırı vasıtalarıyla ani kütlesel saldırıları devam ederken Rusya Federasyonu ve ABD arasındaki askeri eylemler. “Püskürtme” aşaması.
İkincisi, ABD’nin küresel füze savunma sistemi vasıtalarıyla Rusya Federasyonu’nun nükleer olmayan stratejik kuvvet gruplarının bastırılması ve parçalanması. “Parçalama” aşaması.
Üçüncüsü, Rusya Federasyonu ve ABD’nin, tarafların ilk iki aşamadan sonra da kısmen korunan füze savunma sistemlerinin işlevselliği şartıyla karşılıklı nükleer misillemelerde bulunması. “Misilleme” aşaması. …
ABD başkanlık yönetiminin ve Pentagon’un açıklamalarına göre ABD silahlı kuvvetlerinin “yeni stratejik üçlüsünün” nükleer olmayan taarruz ve savunma bileşenlerinin stratejik kabiliyeti günümüzde tam kapsamlı bir konuşlandırmanın ardından Rusya Federasyonu’nun stratejik nükleer kuvvetlerinin nükleer savaş başlıklarının yüzde 55-60 kadarını olağan ani küresel saldırı kuvvet ve vasıtalarıyla, nükleer savaş başlıklarının yüzde 25-30’unu da küresel füze savunma sistemlerinin kademeleriyle yok etmeye imkân veriyor. Kendi toprak ve tesislerinin güvenliğini garanti etmek için bu oranların nükleer başlıkların PGS ile yüzde 60-65’ini, füze savunma sistemleriyle de yüzde 30-35’ini yok edecek seviyeye çıkartılması gerektiği öngörülüyor ki, bu ABD’ye, kendisine ve ülkenin jeopolitik statüsüne zarar vermeksizin üçüncü nükleer güçler üzerindeki önceliğini korurken başlıca siyasi ve askeri-teknik hasmını tasfiye etme imkânı kazandırıyor.
Önde gelen yerli askeri uzmanların görüşüne göre ABD ve NATO silahlı kuvvetleri tarafından stratejik çokkatmanlı bir harekâtın yürütülmesine başlanmasından ve tayin edici bir karşı karşıya gelişten caydıran başlıca vasıtanın bugün aktif bir şekilde geliştirilme aşamasında bulunan caydırıcı stratejik kuvvetler harekâtı (OSSS) olduğu mülahaza edilebilir. Rusya silahlı kuvvetlerinin ekipmanında stratejik (nükleer olsun veya olmasın) taarruz silahları (nükleer stratejik silahlar veya nükleer olmayan stratejik silahlar) bulunan bütün bileşenlerinin harekâtları (askeri eylemler) bunun içinde sayılabilir.
OSSS muhteva ve zamansal-mekânsal açısından, ABD tarafından bir anda girişilen büyük ölçekli askeri saldırganlıkta askeri-stratejik çatışmanın dizginlerini ele geçirmek için Rusya Federasyonu ile ABD arasında yapılması olası hava çatışmasının tamamını kapsayacaktır. Yapısal olarak OSSS’de … tarafların kuvvet kullanmasının nispeten birbirinden bağımsız üç aşaması (evresi, karakteristik sahası) şartlı olarak şu askeri görevlere göre ayrılabilir:
— düşmanın ani ve kütlesel hava-uzay saldırısının püskürtülmesi;
— ABD’nin kademeli küresel hava savunma sisteminin stratejik yapısının bütün derinliğine varıncaya kadar saldırı ve enformasyon-yönetim sistemlerinin kırılması (bastırılması);
— Rusya Federasyonu silahlı kuvvetleri stratejik nükleer kuvvetlerinin korunan vasıtalarıyla saldırgana cevabi nükleer “misillemede” bulunulması.
Bu durumda OSSS’in aşamalarını, tarafların hava-uzay çatışmasının muhtevası ve gidişatının özellikleri de dikkate alınarak, bir öncekinin tamamlanmasıyla bir sonrakine geçilen sıralı aşamalar şeklinde klasik şemaya uygun ayırmak değil de anlamsal değerlendirme ve önceki bir aşamanın neticelerinin sonraki üzerindeki etkilerini hesaplama ilkesiyle ayırmak daha uygun olacaktır. Bu yaklaşım, harekât planını yorumlamaya ve … pratiğe geçirilmesinin planlanmasına daha somut bir yaklaşıma imkân verir. …
Dünya Basını
Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.
Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026
Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.
Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.
Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.
Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.
Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.
Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.
Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.
Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.
Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.
Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.
Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.
Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.
Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.
Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.
Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.
Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.
Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.
Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.
Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.
Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.
Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.
Dünya Basını
“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.
Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.
“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”
Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.
Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.
Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.
“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”
Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.
Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.
Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.
Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”
Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.
Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:
“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”
Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.
Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.
“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”
Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.
OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.
Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.
Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.
“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”
Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.
Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.
Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.
Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.
Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.
“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”
Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.
OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.
Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.
Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.
San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.
“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”
Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.
OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.
Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.
Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.
Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.
Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.
Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.
Dünya Basını
İktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek

İktisatçı Ann Pettifor, ABD yönetiminin ekonomi politikalarının küresel finansal sistemi yıkıcı bir çöküşe sürüklediğini açıkladı. Pettifor, borç krizlerinin ve piyasaların denetimsizliğinin dünya genelinde otoriterleşmeyi tırmandırdığını belirterek kamu otoritelerinin piyasaları yeniden kontrol altına alması gerektiğini vurguladı.
Progressive Economy Forum ve Goldsmith’s College Political Economy Research Center’dan iktisatçı Ann Pettifor, Substack platformundaki “System Change” adlı bülteninde 26 Ağustos 2026 tarihinde yayımladığı makalede, küresel finans sisteminin benzeri görülmemiş bir borç yükü altında yeni ve yıkıcı bir çöküşün eşiğinde olduğunu belirtti.
Pettifor, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin dış politika ve ekonomi alanındaki adımlarının bu istikrarsızlığı daha da derinleştirdiğini kaydetti.
“Trump küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor”
Risk Management News bültenine atıfta bulunan Pettifor, kamuoyunda dolaşan sahte bir videoda Trump’ın Jeffrey Epstein dosyalarının açılması ve kendisinin batması halinde herkesi beraberinde götüreceğini söylediği iddiasına değindi. Bu videonun kurgu olabileceğini belirten Pettifor, asıl tehlikenin farklı bir alanda yaşandığını vurguladı.
Makalede, “İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan feci ve aşağılayıcı askeri kayıpların ardından Trump, yalnızca İran’ı çökertmekle kalmayıp Hazine Bakanı Scott Bessent’ın geçen hafta bilinçdışı bir ifadeyle ifşa ettiği gibi küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor” denildi.
Pettifor, Bessent tarafından ilan edilen “Economic Parya Operasyonu”nun İran ekonomisini boğmayı ve Çin dahil olmak üzere İran ile ticaret yapan her ülkeye zarar vermeyi amaçladığını aktardı. Dünyanın korkunç boyutlarda orman yangınlarıyla sarsıldığı bir dönemde “boğmak” ifadesinin kullanılmasını eleştiren Pettifor, bu yaklaşımı biyosfere ve toplumun yaşam destek sistemine yönelik sorumsuz bir cehalet olarak nitelendirdi.
“Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek”
Küresel finans sisteminin tarihte benzeri görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle yakında yeniden patlak vereceğini savunan Pettifor, yapay zeka sektöründeki aşırı borçlanmaya dikkat çekti. BlueSky platformunda Æðelwułf adlı kullanıcının “Giderek borçlanan yapay zeka sektörünün halka arzları kötü karşılanırsa bu süreç şiddetle sonuçlanabilir ve yüz milyarlarca dolarlık finansman kısa sürede değersizleşebilir” değerlendirmesini aktaran Pettifor, yaklaşan çöküşün tarihsel köklerine işaret etti.
Pettifor, 1873 yılındaki ilk küresel finans krizinden bu yana krizlerin temelinde hükümet müdahalesinden ve denetiminden kaçınan serbest para piyasalarının yattığını belirtti. Yüksek reel faiz oranlarının devasa borç balonuna yöneltilmiş hançerler gibi işlev gördüğünü belirten iktisatçı, 2006 ve 2007 yıllarında ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Alan Greenspan’in tutsat (subprime mortgage) balonunu söndürmek amacıyla faiz artırmakta ısrar etmesinin krizi patlattığını hatırlattı.
“Merkez bankalarının düşük enflasyon hedefi alacaklıları koruyor”
Makalede Donald Trump’ın Fed fonlama oranını düşürme baskısına geniş yer verildi. Pettifor, “Trump her zaman başkalarının parasıyla zenginleşti ve borç yükümlülüklerini sınırlamak için düşük faiz oranlarına ihtiyaç duyuyor” tespitinde bulundu. ABD’de milyonlarca insanın kredi kartı ve konut kredisi borcuyla yaşadığını belirten yazar, ABD kredi kartı borcunun 2025’in son çeyreğinde 1,277 trilyon dolarla rekor kırdığını ve 2021’in ilk çeyreğine kıyasla yüzde 63 arttığını bildirdi.
Trump’ın vergi indirimlerinin kamu borcunu artırdığını ancak iktisatçı Dean Baker gibi kendisinin de kamu borcunu birincil tehdit olarak görmediğini belirten Pettifor, asıl sorunun alacaklılar ile borçlular arasındaki güç dengesizliği olduğunu yazdı.
Pettifor, merkez bankalarının düşük enflasyon hedefini şu sözlerle eleştirdi: “Bütün merkez bankaları temel görevlerinin düşük enflasyon olduğunu iddia ediyor. Enflasyonun tüketicilere ve sabit gelirlilere zarar verdiği kısmen doğrudur. Ancak asıl gerçek, enflasyondan en çok zarar görenlerin alacaklılar olduğudur. Merkez bankalarının enflasyonla mücadele görevi, tam istihdam ve finansal istikrar gibi diğer hedeflerin önüne geçiyor; çünkü enflasyon, dünya alacaklıları olan yüzde 1’lik kesime borçlu olunan paranın değerini aşındırıyor. Yüzde 99’u oluşturan borçlu çoğunluk ise merkez bankacılarının daha az umurunda.”
Enflasyonun borcun reel değerini düşürerek borçlulara fayda sağladığını 1970’li yıllardaki kendi deneyimleriyle aktaran Pettifor, alacaklıların gelirleri ve fiyatları düşüren kemer sıkma politikalarını tercih ettiğini, 1960’lardan bu yana ekonomi politikalarının alacaklıların çıkarları doğrultusunda şekillendiğini kaydetti.
“Bessent tahvil piyasasına müdahale ederek kendine zarar verdi”
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın tahvil piyasasındaki geri alım hamlesini değerlendiren Pettifor, Hazine bakanlarının likiditeyi yönetmek amacıyla piyasaya müdahale etme hakkı bulunduğunu ve önceki Hazine Bakanı Janet Yellen döneminde de benzer adımlar atıldığını hatırlattı. Janney Baş Sabit Getiri Stratejisti Guy LeBas’ın verilerine yer veren Pettifor, Yellen yönetiminde 2024 yılında yalnızca 7 aylık dönemde 32 milyar dolar, 2025’te yaklaşık 78 milyar dolar ve 2026 yılında şu ana kadar yaklaşık 50 milyar dolarlık tahvil geri alımı yapıldığını aktardı.
Ancak Bessent’ın son müdahalesinin tam bir fiyaskoya dönüştüğünü belirten Pettifor, tahvil getirilerinin düşmek yerine yükseldiğini ve yapay zeka hisselerine odaklanan borsada panik yarattığını yazdı.
Financial Times tahvil piyasası uzmanı Katie Martin’in değerlendirmesine atıfta bulunan Pettifor, Martin’in şu sözlerini aktardı: “Bugün piyasalara hükmetmeye ve onlara haksız olduklarını söylemeye yönelik çaba istenen etkiyi yaratmıyor. Dürüst olmak gerekirse hiçbir zaman yaratmaz. Güveni tesis etmek için acilen bir rota düzeltmesine ihtiyaç var.”
Pettifor; Paul Krugman, The New Yorker ve The Wall Street Journal gibi yayınların da Bessent’ın piyasa karşısındaki başarısızlığına dikkat çektiğini belirterek hükümetin güven sarsıcı yönetim tarzını eleştirdi.
“Kamu otoriteleri piyasalara yeniden hükmetmek zorundadır”
Piyasaların hükümetlere hükmetme gücünü ne zaman devraldığını sorgulayan Pettifor; Michael Hudson’ın “The Arc of Time: Pro-creditor history” çalışmasına, Adam Smith ve David Hume’un 18. yüzyıldaki liberal piyasa teorilerine ve Alexander Zeven’ın The Economist dergisi üzerine yaptığı incelemeye atıf yaptı.
Denetimsiz para piyasalarının yalnızca ekonomik çöküşlere değil, yapay zeka gibi teknolojilerin denetlenememesine de yol açtığını belirten Pettifor, Geoff Mulgan’ın kurumsal güç ile kamusal güç arasındaki asimetriye dair tespitlerine ve Demis Hassabis’in özdenetim savunularına değindi.
Tarihteki en zalim yönetimlerin bile somut toplumsal yapılar içinde hesap verebilir olduğunu, günümüzde ise seçilmiş liderlerin The Economist verilerine göre 1,5 ila 3 trilyon dolar büyüklüğe ulaşan gölge bankacılık ve özel kredi piyasalarına boyun eğmek zorunda bırakıldığını savunan Pettifor, bu tablonun küresel ölçekte otoriterleşmeyi körüklediğini belirtti.
Makalede, “Bu yaklaşım otoriterliği ve gücün dizginlerini görünmez piyasalardan çekip alacak ‘güçlü bir lider’ talebini körüklüyor; bu gücü Başkan Trump, Başkan Putin, Başbakan Modi, Başbakan Meloni ve potansiyel olarak Cumhurbaşkanı Le Pen’e iade ediyor” ifadelerine yer verildi.
Karl Polanyi’nin 1930’lardaki altın standardı ve “kurgusal metalar” analizine dikkat çeken Pettifor, paranın bir meta değil, düzenleme ve yasalarla güvence altına alınması gereken toplumsal bir borç ödeme vaadi olduğunu vurguladı. Pettifor, krizlerin önlenmesi için kamu otoritelerinin piyasaları gecikmeden ve yetkin bir şekilde yeniden denetim altına alması gerektiği çağrısıyla makalesini sonlandırdı.
‘2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç şüphem yok’
Dünya Basını2 hafta önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Amerika2 hafta önceKıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor
Ortadoğu2 hafta önceMekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor
Rusya2 hafta önceTürkiye’den Rusya’ya ilk deniz yolu benzin sevkiyatı yola çıktı
Avrupa2 hafta önceAlman tarihçi Kittel, savaştan Hitler’i değil Stalin’i sorumlu tuttu
Görüş1 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Ortadoğu2 hafta önceSDG’nin feshi için yapılan anlaşmanın ayrıntıları
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”









