Dünya Basını
Sahra Wagenknecht ile yeni partisi ve Almanya’nın geleceği üzerine

Çevirmenin notu: Almanya’da Sol Parti’den ayrıldıktan sonra kendi partisini kuran ve anketlerde şimdiden %7,5 civarında oy alıyor görünen Sahra Wagenknecht, yayınlandıktan sonra büyük ilgi (ve hatta tepki) çeken New Left Review mülakatında, Almanya’nın iç ve dış siyasetinden AfD’nin yükselişine, Ukrayna ve Gazze savaşlarından kişisel formasyonunu oluşturan isimlere ve unsurlara kadar geniş bir alanı tarıyor. Hemen başlarda, Wagenknecht’in Alman ekonomisinin ‘belkemiği’ olarak nitelendirilen, tam olarak ‘KOBİ’ statüsünde olmayan (çünkü bazıları büyük ihracat pazarlarında önemli paylara sahiptir) ama büyük tekellere (finansmana erişim bağlamında) de benzemeyen Mittelstand şirketlerinin sözcülüğüne soyunması manidar; zira bu siteyi takip edenler daha önce Wagenknecht partisinin hedef ‘tabanının’ Mittelstand olacağına dikkat çektiğimizi hatırlayacaktır. Alman siyasetçinin Almanya’da işçi sınıfının ‘bilinç düzeyine’ dair söyledikleri de araştırılmaya muhtaçtır. Wagenknecht’in CDU ve SPD’nin geçmişine dair iyimser bakışı tartışmaya açıktır; ama bu partilerin ‘halk’ tabanının eridiğine, dahası anaakım siyasetin ‘halksız’ hale geldiğine dair tespitleri yerinde görünüyor. Buna rağmen, BSW’nin de bir ‘halk’ tabanından ziyade ‘seçmen’ tabanına sesleneceği, bu bağlamda neoliberal dönemde yerleşen siyaset yapma biçimini fazla zorlamayacağı da anlaşılıyor. Yeşil dönüşüme itiraz, sanayi altyapısının korunması, Mittelstand’ın sözcülüğü, göçün sınırlandırılması, ‘kimlikçi’ siyasetten uzaklaşmak, dışarıda ‘barış’ ve Rusya’nın dahil olduğu yeni bir Avrupa güvenlik mimarisi planı… Sahra Wagenknecht ve arkadaşlarının partilerine biçtikleri rol budur. Son olarak, metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Almanya’nın Durumu
Thomas Meaney & Joshua Rahtz
New Left Review
Mart/Nisan 2024
Almanya ekonomisi hem yapısal hem de konjonktürel olarak birbiriyle bağlantılı birçok krizle karşı karşıya. Rusya ile savaş nedeniyle artan enerji maliyetleri; yüksek enflasyon, yüksek faiz oranları ve düşen reel ücretlerle birlikte hayat pahalılığı şoku; Amerikalı rakipleri mali genişlemeye giderken anayasal borç freninin dayattığı kemer sıkma; otomobil endüstrisi, çelik ve kimyasallar gibi kilit sektörleri vuracak yeşil dönüşüm ve Almanya’nın en önemli ticaret ortaklarından biri olan Çin’in elektrikli araçlar gibi sektörlerde bir rakibe dönüşmesi. Öncelikle bize krizden en çok hangi bölgelerin etkilendiğini söyleyebilir misiniz?
Almanya’nın diğer büyük ekonomilerden daha kötü durumda olduğu, son on yılların en şiddetli genel krizi yaşanıyor. En çok etkilenen bölgeler, bugüne kadar Alman modelinin belkemiği olan sanayi bölgeleri – Büyük Münih, Baden-Württemberg, Ren-Neckar, Ruhr. Pandemi sırasında en kötü etkilenenler perakende ve hizmet sektörleriydi. Fakat şimdi Mittelstand firmalarımız büyük bir baskı altında. 2022 ve 2023 yıllarında enerji yoğun sanayi firmaları üretimde yüzde 25’lik bir düşüş yaşadı. Bu daha önce görülmemiş bir şey. Toplu işten çıkarmaları daha yeni duyurmaya başladılar. Birçoğu uzman mühendislik işleri ya da makine aletleri, otomobil parçaları, elektrikli ekipman üreticileri olan bu küçük ve orta ölçekli aile şirketleri Almanya için gerçekten çok önemli. Çoğunlukla sahiplerinin yönetiminde ya da aile tarafından işletiliyorlar, yani borsada işlem görmüyorlar ve genellikle oldukça sert bir karaktere sahipler. Fakat kendilerine has bir iş kültürleri var ve üç aylık getirilerden ziyade uzun vadeye, gelecek kuşağa odaklanıyorlar. Yerel topluluklarına bağlılar ve genellikle işletmeler arası ticaret yapıyorlar. Büyük şirketler gibi her boşluktan yararlanmak yerine çalışanlarını ellerinde tutmak istiyorlar – ki bunlardan bizde de çok sayıda var.
Mevcut krizden asıl zarar gören Mittelstand firmaları. Yüksek enerji fiyatlarının devam etmesiyle birlikte, imalat işlerinin büyük ölçekte yok olma tehlikesi bulunmaktadır. Ve endüstri yok olduğunda her şey yok olur; uygun ücretli işler, satın alma gücü, toplumsal uyum. Sadece İngiltere’nin kuzeyine ya da doğudaki eyaletlerin [Länder] sanayisizleşmesine bakmanız yeterli. Bu sağlam sanayi temeline sahip olmamız, hâlâ nispeten yüksek sayıda iyi ücretli işe sahip olduğumuz anlamına geliyor. Fakat Mittelstand firmaları uzun süredir baskı altında. Almanya’’da çok popüler oldukları için ana akım politikacılar onlara övgüler düzmeyi severler; şirket satın almaları ve küreselleşme baskılarına karşı bu küçük, yüksek vasıflı aile şirketlerini korumak büyük bir başarıdır. Kısmen ucuz avro ve düşük fiyatlı Rus doğalgazının da yardımıyla bu şirketlerden bazıları gizli şampiyonlar ve dünya pazarının liderleri haline geldi. Fakat küresel sermaye tarafından kışkırtılan Alman hükümetleri, bu şirketlerin faaliyet gösterdikleri koşulları sıkılaştırıyor. Bu, milenyumun başında Gerhard Schröder’in kırmızı-yeşil koalisyonu altındaki neoliberal dönüşün bir parçasıydı. Schröder, yerel bankaların yerel şirketlerde büyük bloklar halinde hisse sahibi olduğu eski modeli kaldırdı; bunun en azından hisselerin çoğunun serbestçe alınıp satılmaması gibi bir avantajı vardı, dolayısıyla finansal grupların ya da hedge fonların getirileri maksimize etmeye yönelik hissedar-değeri baskısı yoktu. Schröder ayrıca bankaları sanayi hisselerini satmaya teşvik etmek için kâr vergisi muafiyeti tanıdı; bunu yapmasaydı, model muhtemelen bozulmayacaktı.
Mittelstand’ı idealize etmek istemiyorum. Çalışanlarını oldukça acımasızca sömüren aile şirketleri de var. Fakat yine de bu kültür, sadece çift haneli getiri peşinde koşan uluslararası ve ağırlıklı olarak kurumsal yatırımcılara sahip borsada işlem gören şirketlerden farklı bir kültür. Mittelstand’ın yok olmasına izin vermek gerçek bir siyasi hata olur, çünkü ekonomik krizin pek çok yönünün kökleri kötü siyasi kararlara dayanıyor: Rusya ile savaş, yeşil dönüşümün ele alınış şekli, Çin’e karşı düşmanca tutum gibi kararlar, bunların hepsi açıkça Almanya’nın ekonomik çıkarlarına aykırı. Schröder, der Genosse der Bosse, yani bizim deyimimizle patronların yoldaşıydı ama en azından duruma baktı ve uygun fiyatlı boru hattı gazı akışının sağlanmasının önemini anladı. Mevcut hükümet tamamen siyasi nedenlerle yüksek fiyatlı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına geçiş yaptı. İktidardaki koalisyonda yer alan üç parti de (SPD, FDP ve Yeşiller) anketlerde dibe vurdu çünkü insanlar ülkenin yönetilme şeklinden bıkmış durumda.
Berlin’deki savaş karşıtı mitinge Sahra Wagenknecht partisi damga vurdu
Bu siyasi kararlara teker teker bakacak olursak. İlk olarak, Alman enerji maliyetlerindeki muazzam artış Ukrayna’daki savaşın doğrudan bir sonucu. Size göre Rus işgali önlenebilir miydi? Yaygın olarak söylenen, bunun rövanşist Büyük Rus milliyetçiliği tarafından yönlendirildiği ve ancak silah gücüyle durdurulabileceğidir.
Benim izlenimim Washington’un Rus işgalini askeri yöntemler dışında durdurmaya çalışmadığı yönünde. Ukrayna’nın AB ve NATO üyeliğine doğru hızla ilerlemesiyle birlikte, Rus devletinin ulusal güvenlik çıkarları için güvence olarak üzerinde anlaşılmış bir tür güvenlik rejimine ihtiyaç duyulduğu açık olmalıydı. Fakat ABD 2020’de tüm silah kontrol anlaşmalarını ve güven arttırıcı önlemleri sona erdirdi ve 2021-22 kışında Biden Yönetimi Rusya ile Ukrayna’nın gelecekteki statüsü hakkında konuşmayı reddetti. Rusya’nın Ukrayna’nın NATO için önemli bir üs haline getirilmesine neden daha fazla seyirci kalamayacağını düşündüğünü açıklamak için ‘rövanşist Büyük Rus milliyetçiliğine’ ihtiyacınız yok.
Almanya, Çin ile iktisadi bağlarını zayıflatması için ABD’den büyük baskı görüyor. Siz bu ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?
Durum Rusya’ya kıyasla biraz daha belirsiz. Çin’in bir rakip haline gelmesi Almanya’nın suçu değil, bu açık. Fakat kendimizi ucuz enerjiden mahrum bırakmanın yanı sıra Çin pazarından da mahrum bırakırsak, o zaman Almanya’da ışıklar gerçekten söner. Bu nedenle büyük şirketler arasında bile izolasyonist bir strateji benimsememe konusunda belli bir baskı var. GSYİH’nin yüzdesi olarak Çin’e ABD’den çok daha fazla ihracat yapıyoruz, dolayısıyla ekonomimiz Çin’e çok daha fazla bağlı. Fakat Yeşiller bu konuda fanatik bir tutum sergileyerek ABD’ye o kadar bağlı ki, şiddetle Çin karşıtı bir tutum benimsedi. Yeşil Dışişleri Bakanı [Annalena] Baerbock gerçek diplomatik hatalar yaptı. En azından bir örnekte, Saarland’da, çok sayıda istihdam sağlayan önemli bir Çin yatırımını korkuttu. Dolayısıyla bu endişe verici yeni bir gelişme. Çinliler Almanya’da çok sayıda şirkete sahipler ve bu şirketler genellikle Amerikan hedge fonları tarafından devralınan şirketlerden daha iyi durumda. Kural olarak Çinliler, birçok Amerikan finans şirketini karakterize eden üç aylık düşünme tarzını değil, uzun vadeli yatırımları planlıyorlar. Elbette kâr elde etmek istiyorlar ve teknolojiler de çıkarsız değil; ama aynı zamanda güvenli istihdam da sağlıyorlar.
Bu ekonomimiz için çok önemli. Scholz’un kendisini nasıl konumlandıracağına henüz tam olarak karar verdiğini sanmıyorum. FDP de Alman iş dünyasının güçlü baskısı altında manevralar yapıyor. Rusya’nın dondurulmuş döviz rezervleri konusunda paralel bir tartışma yürütüyorlar ve eğer bunlara, hatta sadece gelirlerine el koyarlarsa, Çin’e mümkünse avro cinsinden rezervlerden kaçınması için açık bir sinyal göndermiş olacaklar. Bazıları zaten altınla değiştiriliyor. ABD’nin Rus rezervlerine el koymamasının iyi bir nedeni var. Yani bir kez daha, kendilerini aptal yerine koyanlar sadece Avrupalılar. İktisadi beklentilerimizi mahvediyoruz ki Çinliler –çünkü aslında bunu hedefliyorlar– giderek daha fazla kendi kendilerine yetebilsinler. Ticarete hâlâ ihtiyaçları var ama belki de yirmi yıl içinde bizim onlara duyduğumuz ihtiyaçtan daha az ihtiyaç duyacaklar.
Sahra Wagenknecht ve arkadaşlarından ortak açıklama: Sol Parti’den neden ayrıldık?
Ekonomi Bakanı ve Yeşiller’in eski eş lideri Robert Habeck’e göre, Almanya’nın en büyük iktisadi meselesi, hem vasıflı hem de vasıfsız işçi açığı ve yaklaşık 700.000 boş pozisyon doldurulamadı. Yaşlanan toplumu göz önüne alındığında, hükümet 2035 yılına kadar ülkenin 7 milyon işçi açığı olacağını tahmin ediyor. Eğer Alman kapitalizminin selameti yeni partiniz BSW için bir öncelikse, bu önemli düzeyde bir göçü gerektirmez mi?
Alman eğitim sistemi içler acısı bir durumda. Okul diploması olmayan genç yetişkinlerin sayısı 2015’ten bu yana sürekli artıyor. 2022 yılında, 20 ila 34 yaş arasındaki 2,86 milyon kişi resmi bir yeterliliğe sahip değildi ve bunların arasında göçmen kökenli birçok kişi de bulunuyordu. Bu, bu yaş grubundaki tüm insanların neredeyse beşte birine karşılık gelmektedir. Almanya’da her yıl 50.000’den fazla öğrenci diploma almadan okuldan ayrılıyor ve bunun hem kendileri hem de toplum için dramatik sonuçları oluyor. Onlar için nitelikli eleman eksikliği tartışması bir alay konusu gibi geliyor. Bizim önceliğimiz bu insanları mesleki eğitime kazandırmak.
Bununla birlikte, Almanya’daki demografik durum göz önüne alındığında bir miktar göçe ihtiyaç var. Fakat bu göçün tüm tarafların çıkarlarını gözetecek şekilde yönetilmesi gerekmektedir – göç veren ülkeler, göç alan ülke nüfusu ve göçmenlerin kendileri. Bunun için hazırlık gerekiyor; şu anda böyle bir hazırlık yok. Herkesin istediği yere gidebildiği ve sonra da bir şekilde uyum sağlayıp hayatta kalmaya çalıştığı neoliberal bir göç rejiminin iyi bir fikir olduğunu düşünmüyoruz. Ülkemizde çalışmak ve yaşamak isteyen insanları hoş karşılamalıyız ve bunu yapmayı öğrenmeliyiz. Fakat bu, halihazırda burada yaşayanların hayatlarının altüst olmasıyla sonuçlanmamalı ve insanların uğruna çalışıp vergi ödediği kolektif kaynakları aşırı zorlamamalıdır. Aksi takdirde yerlici [nativist] sağ siyasetin yükselişi kaçınılmaz olacaktır. Aslında AfD bugünkü haliyle büyük ölçüde Angela Merkel’in mirasıdır. Almanya’da özellikle düşük gelirli insanlar için dramatik bir konut sıkıntısı yaşıyoruz ve devlet okullarındaki eğitim kalitesi yer yer korkunç bir hal aldı. Göçmenlere ekonomimize ve toplumumuza eşit katılım şansı verme kapasitemiz sonsuz değil. Ayrıca, insanların kendi ülkelerinde eğitim ve iş bulabilmelerinin çok daha iyi olduğunu düşünüyoruz ve demografik boşluklarımızı doldurmak için bu ülkelerdeki en girişimci ve yetenekli gençlerin bazılarını ekonomimize çekmek yerine, en azından yatırım sermayesine daha iyi erişim ve adil bir ticaret rejimi ile onlara bu konuda yardımcı olmak zorunda hissetmeliyiz. Ayrıca doktorlar gibi Almanya’ya taşınan yüksek vasıflı işçilerin eğitim masraflarını da menşe ülkelere geri ödemeliyiz. Ve göçün insan kaçakçılığı boyutunu, gerçekten sığınmaya ihtiyacı olmayan insanların Avrupa’ya girmesine yardım ederek milyonlar kazanan çeteleri ele almalıyız.
BSW’ye sempati duyabilecek pek çok kişi, geçtiğimiz kasım ayında Berlin’de düzenlenen göç politikası zirvesi hakkında yaptığınız yorumda olduğu gibi –”Almanya bunalmış durumda, Almanya’nın daha fazla yeri yok”– yabancı düşmanı bir atmosfere katkıda bulunduğunuzdan endişe duyuyor. Adil bir göç politikasının ne olabileceğini tartışırken ırkçılık veya yabancı düşmanlığı imalarından kaçınmak konusunda net olmak önemli değil mi?
Irkçılıkla her zaman mücadele edilmeli; ondan sadece kaçınılmamalı, aynı zamanda mücadele edilmeli. Fakat gerçek toplumsal eksikliklere –talebin kapasiteyi aşması– işaret etmek yabancı düşmanlığı değil. Bunlar sadece gerçekler. Örneğin Almanya’da 700.000 konut açığı bulunuyor. On binlerce öğretmenlik pozisyonu boş durumda. Elbette savaşlardan kaçan çok sayıda sığınmacının aniden gelmesi –2015’te Suriye, Irak ve Afganistan’dan bir milyon; 2022’de Ukrayna’dan bir milyon– kapasitede herhangi bir artışla karşılanmayan büyük bir talep artışı yaratıyor. Bu da kıt kaynaklar için yoğun bir rekabet yaratıyor ve yabancı düşmanlığını körüklüyor. Bu yeni gelenler için adil değil ama aynı zamanda uygun fiyatlı konuta ihtiyaç duyan ya da sınıfın yarısı Almanca bilmediği için çocukları öğretmenlerin tamamen bunaldığı okullara giden Alman aileler için de adil değil. Ve bu durum her zaman insanların zaten stres altında olduğu yoksul yerleşim bölgelerinde yaşanıyor.
Bu sorunları inkar etmenin ya da görmezden gelmenin bir faydası yok. Diğer partilerin yapmaya çalıştığı da buydu ve sonuçta AfD’yi güçlendirdi. Göç her zaman açık bir dünyada gerçekleşecektir ve çoğu zaman her iki taraf için de zenginleştirici olabilir. Fakat bunun ölçeğinin kontrolden çıkmaması ve ani göç dalgalarının kontrol altında tutulması çok önemlidir.
Irkçılıkla mücadele edilmesi gerektiğini söylüyorsunuz, fakat BSW Avrupa Parlamentosu manifestosu Fransa ve Almanya’da ‘çocukların Batı kültüründen nefret ederek büyüdüğü’ ‘İslamcı etkiye sahip paralel toplumlar’ olduğunu ilan ettiğinde, bu tamamen şeytanlaştırma gibi geliyor. Ama aynı zamanda, BSW’nin lider kadrosu ve parlamentodaki temsili şüphesiz Alman partileri arasında en çok kültürlülüğe sahip olanı. Buna nasıl yanıt verirsiniz?
Almanya’da da bu tür yerler var, İsveç ya da Fransa’daki kadar çok değiller ama dikkat çekiyorlar. İnsanları sadece üretim faktörleri, toplumu da sadece polis gücüyle korunan bir ekonomi olarak görürseniz, bunun sizi çok rahatsız etmesine gerek yok. Karşılıklı güvensizlik ve düşmanlık sarmalından kaçınmak istiyoruz. Grubumuzdaki sizin ‘çok kültürlü geçmişe sahip’ dediğiniz kişiler her iki tarafı da tanıyor ve tüm insanların sömürüden uzak, barış içinde bir arada yaşayabileceği bir toplumda hayati bir çıkara sahipler. Neoliberal göç politikalarının –“açık sınırlar” tam olarak budur– vaatleri yerine getirme konusunda ne kadar boş olduğunu ilk elden biliyorlar. Ve özellikle grubumuzdaki kadınlar, ataerkilliği büyük ölçüde aşmış bir ülkede yaşamaktan mutlular ve bunun arka kapıdan yeniden gündeme getirildiğini görmek istemiyorlar.
Almanya’da Sarah Wagenknecht partisinin başarı şansı var mı?
Yeşil dönüşüm politikalarının Almanya’nın iktisadi çıkarlarına aykırı olduğunu belirttiniz. Aklınızda ne vardı?
Yeşillerin çevre politikasına yaklaşımı çoğu insan için iktisadi olarak cezalandırıcıdır. Yüksek CO2 fiyatlarından yanalar, fosil yakıtları daha pahalı hale getirerek bu yakıtlardan vazgeçmek için bir teşvik yaratıyorlar. Bu, elektrikli araba almaya gücü yeten varlıklı insanlar için işe yarayabilir, fakat fazla paranız yoksa, sadece daha kötü durumda olmanız anlamına gelir. Yeşiller daha yoksul insanlara karşı kibir yayıyor ve bu nedenle nüfusun büyük bir kısmı tarafından nefret ediliyor. Bu da AfD’nin Yeşiller’e ya da Yeşiller’in izlediği politikalara duyulan nefretten beslendiği bir şey. İnsanlar siyasetçiler tarafından ne yiyeceklerinin, nasıl konuşacaklarının, nasıl düşüneceklerinin söylenmesinden hoşlanmazlar. Yeşiller de sözde ilerici gündemlerini dayatırken bu misyoner tavrın tipik bir örneğini sergiliyorlar. Elbette, elektrikli bir araba alabiliyorsanız, bir tane almalısınız. Fakat başka bir şeye gücü yetmediği için eski bir dizel orta sınıf araba kullanan birinden daha iyi bir insan olduğunuza inanmamalısınız. Bugünlerde, Yeşil seçmenler çok varlıklı olma eğilimindeler: anketlere göre en ‘iktisadi olarak tatmin olmuş’ seçmenler, hatta FDP seçmenlerinden bile daha fazla. Geçim sıkıntısı çeken insanların hayat pahalılığını artırırken bile bir kendinden memnun olma duygusunu temsil ediyorlar: “Biz erdemli olanlarız, çünkü organik gıda almaya gücümüz yetiyor. Bir kargo bisikleti alabiliyoruz. Bir ısı pompası kurmaya gücümüz yetiyor. Hepsini karşılayabiliriz.”
Yeşiller’in yaklaşımını eleştiriyorsunuz ama siz olsaydınız hangi çevre politikalarını izlerdiniz?
Ülkemizdeki insanların büyük çoğunluğunun iktisadi ve toplumsal olarak birlikte yaşayabileceği politikalar. Şehir planlamasından ormancılığa, tarımdan toplu taşımaya kadar iklim değişikliğinin acil sonuçları için kapsamlı kamu hizmetlerine ihtiyacımız var. Bu pahalıya mal olacaktır. İklim değişikliğinin azaltılmasına yönelik kamu harcamalarını, örneğin ‘savunma’ bütçemizi GSYİH’nin %3’ü ya da daha fazlasına çıkarmaya tercih ediyoruz. Her şeyi aynı anda ödeyemeyiz. ‘Küresel ısınmaya’ karşı savaş ilan edebilmemiz için komşularımızla barışa ihtiyacımız var. Sadece keyfi emisyon standartlarını karşılamak için elektrikli otomobilleri zorunlu hale getirerek yerli otomobil endüstrisini yok etmek desteklediğimiz bir şey değil. Şu anda hayatta olan hiç kimse, karbon emisyonlarını ne kadar azaltırsak azaltalım, ortalama sıcaklıkların tekrar düştüğünü görecek kadar yaşamayacak. Öncelikle yaşlıların evlerini, hastaneleri ve çocuk bakım merkezlerini, masrafları kamu tarafından karşılanmak üzere klima ile donatın ve nehirlere ve akarsulara yakın yerleri sellere karşı güvenli hale getirin. İddialı emisyon azaltım tarihlerini takip etmenin maliyetinin, zaten geçimlerini sağlamakta zorlanan sıradan insanlara yüklenmemesini sağlayın.
Almanya aynı zamanda şu anda İsrail’in Gazze’de 30.000’den fazla Filistinliyi katletmesi nedeniyle kültürel bir krizle çalkalanıyor. Almanya’da İsrail’e yönelik eleştirilerin yasaklanmasına karşı çıkan ve ABD ve Birleşik Krallık ile birlikte Almanya’nın Netanyahu hükümetine silah sağlamasına karşı çıkan az sayıdaki siyasetçiden birisiniz. Mevcut Siyonist yanlısı kültürel saldırı Almanya’daki popüler görüşü temsil ediyor mu?
Elbette Almanya’nın farklı bir tarihi geçmişi var, bu nedenle İsrail ile diğer ülkelerden farklı bir ilişki içinde olmamız anlaşılabilir ve doğru. Almanya’nın Holokost’un faili olduğunu unutamazsınız, bu gerçeği asla unutmamalısınız. Fakat bu durum Gazze Şeridi’nde işlenen korkunç savaş suçları için silah temin etmemizi haklı çıkarmaz. Kamuoyu yoklamalarına bakarsanız, halkın çoğunluğunun bunu desteklemediğini görürsünüz. Elbette medya haberleri her zaman seçicidir, ama yine de insanların buradan ayrılamadığı, acımasızca bombalandıkları aşikârdır. İnsanlar açlıktan ölüyor, hastalıklar kol geziyor, hastaneler saldırı altında ve son derece yetersiz donanıma sahip. Tüm bunlar ortada ve Almanya’da sahada kesinlikle çok eleştirel pozisyonlar var. Fakat siyasette, eleştirilerini dile getiren herkes hemen antisemitizm sopasıyla dövülüyor. Aynı durum Berlinale [Berlin Film Festivali] ödül töreninde olduğu gibi toplumsal ve kültürel söylemde de geçerli: İsrail hükümetinin icraatlarını eleştirdiğiniz anda –ki elbette pek çok Yahudi eleştiriyor– antisemitik olarak damgalanıyorsunuz. Bu da doğal olarak korkutucu bir durum, çünkü kim antisemitik olmak ister ki?
Ekim 2021’de pek çok kişi, Merkel’in on altı yıllık başbakanlığının ardından, SPD liderliğindeki bir hükümetin sola dönüşü temsil edeceğini düşünüyordu. Bunun yerine Almanya sağa savruldu. ‘Trafik lambası koalisyonu’ savunma bütçesini 100 milyar avro arttırdı. Alman dış politikası agresif bir şekilde Atlantikçi bir hal aldı. Scholz’un Zeitenwende’si [dönüm noktası] sizin için sürpriz oldu mu? SPD’nin koalisyon ortakları bu yola itilmesinde nasıl bir rol oynadı?
Bu eğilimler bir süredir mevcuttu. SPD Almanya’yı 1999’da Yugoslavya’ya karşı savaşa, ardından 2001’de Afganistan’ın askeri işgaline sürükledi. Schröder en azından Irak’ın işgali konusunda Amerikalılara karşı çıktı ve SPD içinden güçlü bir destek aldı. Fakat SPD eski kişiliğini tamamen kaybetti ve şimdi bir tür savaş partisi haline geldi. Asıl korkutucu olan ise parti içinde çok az muhalefet olması. Partinin şu anki liderleri gerçekten de kendilerine ait hiçbir pozisyonları olmayan kişiler. CDU-CSU’da olabilirler, Liberallerle birlikte olabilirler. Bu yüzden SPD’nin kamuoyundaki imajı büyük ölçüde yok oldu. Artık hiçbir özgün yanı kalmadı. Artık toplumsal adaleti temsil etmiyor, aksine ülke giderek daha adaletsiz hale geldi, toplumsal uçurum büyüdü ve gerçekten yoksul olan ya da yoksulluk riski altında olan insanların sayısı giderek arttı. Ve yumuşama [détente] politikasını tamamen terk etti. Tabii ki SPD de Yeşiller ve FDP tarafından bu istikamette yönlendiriliyor. Yeşiller şu anda Almanya’daki en şahin parti konumunda. 1980’lerdeki büyük barış gösterilerinden doğan bir grup için dikkate değer bir gelişme. Bugün en büyük militaristler onlar; her zaman silah ihracatını ve savunma harcamalarının artırılmasını savunuyorlar. Bu da SPD içindeki eğilimi güçlendiriyor.
Rusya’ya karşı yapılanma bu dinamik tarafından yönlendirildi. Başlangıçta Scholz’un bazı konularda baskıya boyun eğdiği, ama diğerlerinde boyun eğmediği görülüyordu. Örneğin Ukrayna için özel bir fon oluşturdu ancak çatışmanın içine çekilmekten çekindi ve başlangıçta sadece 5.000 kask teslim etti. Fakat daha sonra bu durum değişti ve bir model ortaya çıktı. Scholz ilk başta tereddüt etti. Ardından CDU-CSU muhalefetinin lideri Friedrich Merz tarafından saldırıya uğradı. Ardından koalisyon ortakları Yeşiller ve FDP baskıyı artırdı. Sonunda Scholz bir konuşma yaparak bir kırmızı çizginin daha aşıldığını duyurdu. Tartışma zırhlı personel taşıyıcılarına, ardından savaş tanklarına, sonra da savaş uçaklarına taşındı. Scholz önce hep ‘Nein’ [Hayır] dedi, sonra hayır ‘Jein’e, [yani] ‘Havet’e ve bir noktada da ‘Ja’ya [Evet] dönüştü.
Şimdi iş, NATO ülkeleri ve Ukrayna’nın Almanya’dan Moskova’ya kadar uzaktaki hedeflere saldırabilen Taurus seyir füzeleri tedarik etmesini istediği noktaya geldi. Bunlar bugüne kadarki en tehlikeli tırmanışı temsil ediyor çünkü açıkça Rus hedeflerine karşı saldırı amaçlı kullanılacaklar. Almanya’nın bunları teslim etmesinin gerçekten Amerika’nın çıkarına olup olmadığından emin değilim çünkü risk son derece yüksek. Kırım ile anakara arasındaki Kerç Köprüsü gibi Rus hedeflerini imha etmek için Alman silahlarını tedarik edersek, Rusya Almanya’ya tepki gösterecektir. Umarım bu, onların tedarik edilmeyeceği anlamına gelir. Fakat Scholz’un omurgasızlığı ve pes etme eğilimi göz önüne alındığında emin olamazsınız. Bu kadar kötü bir sicile sahip bir şansölye düşünmek zor. Tüm koalisyon da öyle; Almanya’da sadece iki buçuk yıldır iktidarda olmasına rağmen bu kadar cansız bir hükümet hiç olmamıştı. Ve tabii ki CDU-CSU bir alternatif değil. Merz savaş ve barış konusunda daha da kötü ve iktisadi konularda da daha kötü. Sağın bir stratejisi yok ama hükümetin kötü sicilinden en çok yararlanan da o olacak.
Belki de Luftwaffe şeflerinin Taurus füzeleri için karada Alman botlarına ihtiyaç olup olmayacağını tartıştıkları ve İngiliz ve Fransız birliklerinin Ukrayna’da Storm Shadow ve Scalp füzelerini ateşleyerek zaten aktif olduklarını ortaya çıkaran dinleme kaydı bunu şimdilik askıya alacaktır. Fakat Merz’in stratejisi sağa kaymak, AfD seçmenlerini çekmek değil mi? Bunda oldukça başarılı olmadı mı?
Merz’in çoğu konuda inandırıcı bir pozisyonu yok. AfD üç konuda destek kazandı: Birincisi göç, yani Almanya’daki sığınmacı sayısı; ikincisi pandemi sırasındaki sokağa çıkma yasakları; üçüncüsü de Ukrayna’daki savaş. Merz sığınmacılar konusunda çok farklı düşünüyor. Bazen AfD’liye dönüşüp küçük paşalar [pashas] hakkında atıp tutuyor, sonra saldırıya uğruyor ve her şeyi geri alıyor. Ama elbette bu Merkel’in mirasıydı, bu yüzden CDU bu açıdan inandırıcı değil. Covid krizinde de aynı şey oldu: CDU-CSU da sokağa çıkma yasakları ve zorunlu aşılamadan yanaydı ve herkes kadar kötü davrandı. Sonra barış meselesi ortaya çıktı ve bu Almanya’da fazlasıyla kalleşçe olan şey de budur. BSW’yi başlatmadan önce AfD, müzakere edilmiş bir çözümü tutarlı bir şekilde savunan ve doğudaki pek çok seçmen için hayati bir konu olan Ukrayna’ya silah sevkiyatına karşı çıkan tek partiydi. CDU-CSU daha fazla silah tedarik etmek istiyordu ve Sol Parti [Die Linke] bu konuda bölünmüş durumdaydı. Eğer yumuşama politikasına geri dönülmesini istiyorsanız, müzakere istiyorsanız, silah sağlayarak savaşın bir tarafı olmak istemiyorsanız, başvurabileceğiniz başka kimse yoktu. Elbette İsrail konusunda AfD daha da fazla silah sağlamaya kararlı çünkü İslam karşıtı bir parti ve orada yaşanan korkunç şeyleri açıkça onaylıyor. Nihayetinde yeni bir parti kurma adımını atmamızın temel nedenlerinden biri de buydu; böylece ana akımdan meşru bir şekilde memnun olmayan ama aşırı sağcı olmayan insanlar –ki AfD seçmenlerinin büyük bir kısmı da buna dahildir– başvurabilecekleri ciddi bir partiye sahip olacaklardı.
Peki şu anki CDU’yu Helmut Kohl’ün partisiyle nasıl kıyaslarsınız? Yeni eyaletleri entegre etmek için Grundgesetz’i [Anayasa] ayaklar altına alan oydu.
Kohl yönetimindeki CDU’nun her zaman güçlü bir sosyal kanadı, güçlü bir işçi kanadı olmuştur. Norbert Blüm ve ilk günlerinde Heiner Geißler’in savunduğu şey buydu. Sosyal hakları ve sosyal güvenliği savundular ve bu da CDU’yu bir tür halk partisi haline getirdi. Her zaman işçilerden, kleinen Leute olarak adlandırılan düşük gelirli sıradan insanlardan güçlü bir destek aldı. Merz, sadece BlackRock için çalıştığı için değil, siyasal iktisat açısından bu bakış açısını temsil ettiği için BlackRock kapitalizmini savunuyor. Emeklilik yaşını yükseltmek istiyor, bu da yeni bir emeklilik kesintisi anlamına geliyor. Sosyal yardımları azaltmak istiyor; refah devletinin çok büyük olduğunu ve parçalanması gerektiğini söylüyor. Daha yüksek bir asgari ücrete karşı çıkıyor – CDU’nun eskiden desteklediği şeylerin hepsi. Bu, CDU’da yeri olan Katolik sosyal doktrininin bir parçasıydı. Evcilleştirilmiş bir kapitalizmi, güçlü bir sosyal bileşene, güçlü bir refah devletine sahip bir iktisadi düzeni savunuyorlardı. Ve inandırıcıydılar çünkü Almanya’da sosyal haklara yönelik gerçek saldırı 2004 yılında Schröder ve SPD-Yeşiller hükümeti döneminde gerçekleşti. Yani İngiltere’den biraz farklı. CDU aslında neoliberal saldırıyı geciktirdi. Merz onlar için bir dönüm noktası.
Bunca yılın ardından Sol Parti’den ayrılmaya neden karar verdiğiniz açıklayabilir misiniz?
Asıl önemli olan Sol Parti’nin kendisinin değişmiş olmasıydı. Artık Yeşiller’den daha yeşil olmak istiyor ve onların modelini kopyalıyor. Kimlik siyaseti ağır basıyor ve sosyal konular bir kenara itilmiş durumda. Sol Parti eskiden oldukça başarılıydı –2009’da yüzde 12 ile 5 milyonun üzerinde oy almıştı– fakat 2021’e gelindiğinde oyları sadece 2,2 milyon ile yüzde 5 barajının altına düştü. Bu ayrıcalıklı söylemler, eğer böyle adlandırabilirsem, metropol akademik çevrelerinde popüler, fakat eskiden sola oy veren sıradan insanlar arasında popüler değiller. Onları uzaklaştırıyorsunuz. Sol Parti eskiden Doğu Almanya’da güçlü bir yere sahipti, fakat oradaki insanlar çeşitlilikle ilgili bu tartışmalarla, en azından bu tartışmaların yapıldığı dille başa çıkamazlar; bu tartışmalar düzgün emeklilik maaşları, düzgün ücretler ve elbette eşit haklar isteyen seçmenleri yabancılaştırıyor. Biz herkesin dilediği gibi yaşayabilmesi ve sevebilmesinden yanayız. Fakat abartılı bir kimlik siyaseti var ki, bir konu hakkında konuştuğunuzda eğer göçmen kökenli değilseniz özür dilemeniz gerekiyor ya da heteroseksüel olduğunuz için özür dilemeniz gerekiyor. Sol Parti bu tür bir söylemin içine daldı ve bunun sonucunda oy kaybetti. Bazıları oy vermeyenler kampına, bazıları da sağa kaydı.
Artık partide çoğunluğa sahip değildik çünkü Sol Parti’yi destekleyen çevre değişmişti. Partinin kurtarılamayacağı açıktı. Bir grubumuz kendi kendimize, ya partinin batışını izlemeye devam edeceğiz ya da bir şeyler yapmamız gerekecek dedik. Memnun olmayanların gidebilecekleri bir yer olması önemli. Pek çok insan artık kime oy vereceğimizi bilmiyoruz, AfD’ye oy vermek istemiyoruz ama başka kimseye de oy veremeyiz diyordu. Kendi başımıza bir şeyler yapalım ve yeni bir parti kuralım dememizin motivasyonu buydu. Hepimiz soldan gelmiyoruz; tabiri caizse sol bir dirilişten biraz daha fazlasıyız. Diğer gelenekleri de bir ölçüde bünyemize kattık. Bunu kitabım Die Selbstgerechten’de [Kendini Beğenmişler] ‘muhafazakâr-sol’ olarak tanımladım.
Başka bir deyişle: toplumsal ve siyasi olarak solda yer alıyoruz, fakat sosyal-kültürel açıdan insanlarla oldukları yerde buluşmak istiyoruz, onlara reddettikleri şeyler hakkında propaganda yapmak değil.
2018’de başlattığınız Aufstehen [Ayağa Kalk] hareketinin deneyimlerinden olumlu ya da olumsuz ne gibi dersler çıkardınız?
Aufstehen kurulduğunda 170.000’den fazla kişinin ilgisini çekerek büyük bir yankı uyandırdı. Beklentiler çok büyüktü. O zamanki en büyük hatam, buna gerektiği gibi hazırlanmamış olmamdı. Başladığımızda yapıların oluşacağı yanılsaması içindeydim; çok sayıda insan olur olmaz her şey çalışmaya başlayacaktı. Fakat çok geçmeden, işleyen bir hareket için gereken yapıların –eyaletler, şehirler, belediyeler– bir gecede kurulamayacağı anlaşıldı. Bunlar zaman ve özen gerektirir. Bu BSW’nin gelişimi için önemli bir dersti: tek bir kişi bir parti kuramaz, iyi organizatörlere, tecrübeli insanlara ve güvenilir bir ekibe ihtiyaç vardır.
BSW etkileyici bir parlamenter grubu tarafından hayata geçirildi. Ne tür uzmanlıklara sahipler, uzmanlıkları ve özel angajman alanları nelerdir?
Federal Meclis’teki BSW grubu güçlü bir kadroya sahip. Başkan yardımcısı Klaus Ernst, IG Metall’den deneyimli bir sendikacı, WASG’nin(*) ve daha sonra Sol Parti’nin kurucularından ve başkanlarından biri. Alexander Ulrich de bir başka sendikacı ve aynı zamanda deneyimli bir parti politikacısı. Sol Parti’nin parlamento grubuna başkanlık eden Amira Mohamed Ali, aktif siyasete atılmadan önce büyük bir firmada avukat olarak çalıştı. Sevim Dağdelen, Almanya ve dünya çapında geniş bir ağa sahip deneyimli bir dış siyaset uzmanıdır. Diğer BSW parlamenterleri Christian Leye, Jessica Tatti, Żaklin Nastić, Ali Al Dailami ve Andrej Hunko’dur. Federal Meclis dışında da önemli isimler var.
BSW’nin programı nedir?
Kurucu belgemizin dört temel maddesi var. Bunlardan ilki iktisadi sağduyu politikası. Bu kulağa bulanık geliyor ama Almanya’da hükümet politikalarının endüstriyel ekonomimizi yok ettiği durumu ele alıyor. Ve eğer sanayi yok olursa, bu aynı zamanda çalışanlar ve refah devleti için de kötü bir durumdur. Yani: mantıklı bir enerji politikası, mantıklı bir sanayi politikası; ilk öncelik budur.
Bu, 1970’lerde Tony Benn’in etrafındaki İngiliz solunun geliştirdiği gibi emek temelli alternatif bir iktisadi strateji anlamına mı geliyor, yoksa geleneksel bir milli-endüstriyel siyaset olarak mı düşünülüyor?
Almanya’da, bugün artık var olmasa da, 1970’ler ve 80’lerde madencilerin grevi sırasında Britanya’da olduğu gibi bir işçi sınıfı kimliği bilinci hiçbir zaman olmadı. Federal Cumhuriyet her zaman daha çok bir orta sınıf toplumuydu ve işçiler kendilerini orta sınıfın bir parçası olarak görme eğilimindeydi. Almanya’da önemli olan Mittelstand, yani kendilerini büyük şirketlere karşı konumlandırabilen küçük firmaların oluşturduğu güçlü bloktur. Bu karşıtlık, sermaye ve emek arasındaki karşıtlık kadar önemlidir. Almanya’da bunu ciddiye almak zorundasınız. İnsanlara sadece sınıf temelinde hitap ederseniz, bir yanıt alamazsınız. Fakat onlara, kârları hissedarlara ve üst düzey yöneticilere aktarılan, işçilere neredeyse hiçbir şey aktarılmayan dev şirketlerin aksine, mülk sahibi şirketler de dahil olmak üzere toplumun zenginlik yaratan kesiminin bir parçası olarak seslenirseniz, bu karşılık bulur. İnsanlar ne söylediğinizi anlayabiliyor, kendilerini bununla özdeşleştirebiliyor ve kendilerini savunmak için bu temelde harekete geçebiliyorlar. Küçük firmalarda aynı muhalefeti bulamazsınız, çünkü genellikle kendileri de mücadele ediyorlar. Büyük oyuncular tarafından kendilerine düşük fiyatlar dikte edildiği için ücretleri yükseltecek hareket alanlarına sahip değiller. Fakat Almanya’nın bu açıdan Fransa, İngiltere veya diğer ülkelere kıyasla biraz farklı olduğunu biliyorum. Dolayısıyla, sağduyulu bir enerji politikası ve sanayi politikası Mittelstand’ın ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak başlayacaktır; bu da şirket sahiplerini ve ailelerini, şirketlerini finansal yatırımcılara satmak yerine ayakta kalmaya teşvik edecektir.
Bu, en azından son yirmi yıldaki hükümet politikasının zımni temeli ile –Mittelstand hakkındaki tüm parlak konuşmalara rağmen– Merkel’in stratejisinin açıkça büyük şirketlere ve biraz çevrecilikle birlikte büyük şehirlere yönelik olduğu bir ayrıma işaret edecektir. Aynı şey elbette FDP ve pratikte Yeşiller için de geçerli. Yani sizin için en önemli sınır mali sermaye ile bölgesel ya da orta kademe sermaye arasındaki fark mı?
Evet, ama dediğim gibi bunu da idealize etmek istemiyorum. Kesinlikle her seviyede sömürü var. Fakat yine de, örneğin Amazon ya da bazı DAX(**) şirketleriyle karşılaştırıldığında arada bir fark var. Örneğin bugün, ekonomi küçülüyor olsa da, DAX şirketleri her zamankinden daha fazla temettü dağıtıyor. Bazı durumlarda şirketler yıllık kârlarının tamamını, hatta daha fazlasını dağıtıyor. Almanya’nın yatırım oranı yıllardır çok düşük, çünkü küresel finans gruplarının baskısı nedeniyle çok fazla para ödeniyor. Mittelstand şirketleri oransal olarak çok daha fazla yatırım yapıyor.
BSW’nin programında yer alan diğer başlıklar nelerdir?
İkinci başlık sosyal adalet. Bu bizim için kesinlikle merkezi bir öneme sahip. Ekonominin iyi gittiği zamanlarda bile, artan yoksulluk ve sosyal eşitsizlikle birlikte büyüyen bir düşük ücretli sektörümüz vardı. Güçlü bir refah devleti hayati önem taşıyor. Alman sağlık hizmetleri muazzam bir baskı altında. Bir uzmana görünmek için bile aylarca bekleyebiliyorsunuz. Hemşirelik personeli korkunç derecede fazla çalıştırılıyor ve düşük ücret alıyor. 2021’deki grevlerini güçlü bir şekilde destekledik. Okul sistemi de başarısız. Daha önce de söylediğim gibi, Realschule veya Hauptschule’den(***) ayrılan gençlerin önemli bir kısmı çırak veya stajyer olarak işe alınabilecek temel bilgilere sahip değil. Almanya’nın altyapısı da giderek bakımsızlaşıyor. Onarılmayan ve bir noktada yıkılmak zorunda kalacak olan yaklaşık üç bin harap köprü var. Demiryolu hizmeti veren Deutsche Bahn devamlı kesintiye uğruyor. Kamu idaresi eski ekipmanlara sahip. Ana akım politikacılar tüm bunların farkında ama bu konuda hiçbir şey yapmıyorlar.
Üçüncü başlık ise barış. Alman dış siyasetinin askerileşmesine ve çatışmaların savaşa doğru tırmanmasına karşıyız. Hedefimiz, uzun vadede Rusya’yı da içermesi gereken yeni bir Avrupa güvenlik düzenidir. Nükleer bir güç olan Rusya ile çatışma masadan kalkmadıkça Avrupa’da barış ve güvenlik istikrarlı ve kalıcı bir şekilde garanti altına alınamaz. Ayrıca Avrupa’nın ABD ve Çin arasındaki herhangi bir çatışmanın içine çekilmesine izin vermemesi gerektiğini, fakat çeşitli ticaret ve enerji ortaklıkları yoluyla kendi çıkarlarını gözetmesi gerektiğini savunuyoruz. Ukrayna konusunda ise ateşkes ve barış müzakereleri çağrısında bulunuyoruz. Savaş, ABD ve Rusya arasında kanlı bir vekalet savaşı. Bugüne kadar Batı tarafından müzakere yoluyla sona erdirilmesi için ciddi bir çaba sarf edilmedi. Var olan fırsatlar da heba edildi. Sonuç olarak Ukrayna’nın müzakere pozisyonu önemli ölçüde kötüleşti. Bu savaş nasıl sona ererse ersin, Avrupa’ya yaralı, yoksullaşmış ve nüfusu azalmış bir ülke bırakacak. Fakat en azından mevcut insani acılar sona erdirilebilir.
Ve dördüncü başlık?
Dördüncü başlık ifade özgürlüğü. Burada izin verilen görüşlerin daralan spektrumuna uymak için giderek daha da ağırlaşan bir baskı var. Gazze hakkında konuştuk ama mesele bunun çok ötesinde. SPD’li İçişleri Bakanı Nancy Faeser, hükümetle alay etmeyi suç haline getirecek bir ‘Demokrasiyi Teşvik’ yasa tasarısı sundu. Biz buna doğal olarak demokratik gerekçelerle karşı çıkıyoruz. Federal Cumhuriyet’in her zaman yeni çiçekler açan çirkin bir geleneği var. ‘Aşırı solcuların’ kamu sektöründeki işlerden men edilmeye çalışıldığı 1970’li yıllardaki baskılara geri dönmeye gerek yok.(****) Pandemi sırasında ideolojik baskıya hemen başvurulmuştu ve şimdi Ukrayna ve Gazze’de daha da fazla başvuruluyor. İşte bunlar dört ana başlık. Genel hedefimiz yeni bir siyasi başlangıca ön ayak olmak ve hoşnutsuzluğun son yıllarda olduğu gibi sağa kaymaya devam etmemesini sağlamaktır.
BSW’nin önümüzdeki Avrupa Parlamentosu ve Eyalet seçimleri için seçim planları nelerdir? Eyalet parlamentolarında hangi koalisyonları göz önünde bulunduracaksınız?
Koalisyonlara gelince, dediğimiz gibi, ayı öldürülmeden postunu paylaşmayalım. Koalisyonlar ya da hoşgörü veya esnek çoğunluklar gibi yönetime katılımın diğer biçimleri hakkında yapmak isteyebilecekleri herhangi bir öneriyi değerlendirebilmek için diğer tüm partilerden yeterince farklıyız. Şimdilik sadece mümkün olduğunca çok sayıda yurttaşımızı çıkarlarının bizimle emin ellerde olduğuna ikna etmek istiyoruz. Yeni bir parti olarak, yeni siyaset yaklaşımımıza destek aramak için ilk fırsatımız olan Avrupa seçimlerinde güçlü bir performans sergilemek istiyoruz. Seçmenlere, Avrupa toplumlarının ve ekonomilerinin sorunlarının çözümünde Brüksel bürokrasisi ve jüristokrasisinin değil, AB’nin demokratik üye devletlerinin esas sorumlu olması gerektiğini anlatacağız.
Kendinizi ‘muhafazakâr-sol’ olarak tanımlamanızla ilgili olarak: eski CDU geleneğinden, onun sosyal doktrininden ve ‘evcilleştirilmiş kapitalizm’den sıcak bir şekilde bahsettiniz. Eğer Willy Brandt’ın dış siyasetiyle ittifak halinde olsaydınız, BSW’yi eski CDU’dan nasıl ayırırdınız?
Savaş sonrası Hıristiyan Demokrasisi neoliberal olmamak anlamında muhafazakârdı. Eski CDU-CSU hem muhafazakâr hem de radikal-liberal bir unsuru bir araya getiriyordu; bunu yapabilmesi Konrad Adenauer gibi bir adamın siyasi hayal gücüne bağlıydı – her ne kadar buna benzer bir şey İtalya ve bir dereceye kadar Fransa’da da mevcut olsa da. O dönemde muhafazakârlık, neoliberal (sözde) muhafazakârlıkta olduğu gibi toplumu kapitalizmin ihtiyaçlarına göre ayarlamanın aksine, toplumu kapitalist ilerlemenin girdabından korumak anlamına geliyordu. Toplumun bakış açısından neoliberalizm muhafazakâr değil devrimcidir. Bugün Merz gibi biri tarafından yönetilen CDU, ekonominin topluma hizmet etmesi gerektiği, bunun tersinin geçerli olmadığı şeklindeki eski Hıristiyan-Demokrat anlayışın kökünü başarıyla kazımıştır. Eskinin SPD’si olan sosyal demokrasi de muhafazakâr bir unsura sahipti ve merkezde bir bütün olarak toplum yerine işçi sınıfı vardı. Bu durum Birleşik Krallık’ta Üçüncü Yol ve Almanya’da Schröder’in işgücü piyasasını ve ekonomiyi küreselci-teknokratik bir piyasa demokrasisine teslim etmesiyle sona erdi. Tıpkı dış siyasette olduğu gibi, kendimizi hem savaş sonrası muhafazakârlığın ‘evcilleştirilmiş kapitalizminin’ hem de Brandt, Kreisky ve Palme döneminin hem iç hem de dış siyasetteki sosyal demokrat ilerlemeciliğinin günümüzün değişen siyasi koşullarına uygulanmış meşru mirasçıları olarak görmeye hakkımız olduğuna inanıyoruz.
Uluslararası alanda, AB’de –ya da ötesinde– hangi güçleri BSW için potansiyel müttefik olarak görüyorsunuz?
Bu konuda soru sormak için en uygun kişi ben değilim, zira benim odak noktam iç siyaset. İnsanların yurt dışından bizi genellikle çarpıtılmış bir şekilde gördüklerini biliyorum ve umarım ben de diğer ülkeleri çarpıtılmış bir şekilde görmüyorumdur. İlk günlerde La France insoumise [Boyun Eğmeyen Fransa] ile yakın ilişkilerimiz vardı ama son yıllarda nasıl gelişti bilmiyorum. Sonra İtalya’da Beş Yıldız Hareketi vardı, bu yine biraz farklı ama orada da bazı örtüşmeler var. Genel olarak, sosyal adalete güçlü bir şekilde yönelen ancak kimlikçi söyleme kapılmayan herhangi bir sol parti ile aynı dalga boyunda oluruz.
Sol Parti’nin toplumsal meseleleri marjinalleştirerek ‘Yeşillerden daha yeşil’ hale geldiğini söylüyorsunuz. Ama Yeşiller’in bir zamanlar güçlü bir toplumsal programı vardı; güçlü bir toplumsal bileşene sahip yeşil bir sanayi stratejisi ve elbette Avrupa’nın askerden arındırılması. Sizce 1990’larda ne oldu da bu boyutu kaybettiler?
Birçok eski sol parti için de durum aynıydı. Cevabın bir kısmı, destekleyici çevrenin değişmiş olmasıdır. Sol partiler, entelektüeller tarafından yönetiliyor olsalar bile geleneksel olarak işçi sınıfına dayanmaktaydı. Fakat seçmenleri değişmiştir. Piketty, Capital and Ideology [Sermaye ve İdeoloji] kitabında bunun izini ayrıntılı bir şekilde sürüyor. Son otuz yılda yeni, üniversite eğitimli, profesyonel bir sınıf kitlesel olarak genişledi, neoliberalizmden nispeten zarar görmedi çünkü iyi bir gelire ve artan servete sahip ve refah devletine bağımlı olmak zorunda değil. Bu ortamda yetişen gençler hiçbir zaman toplumsal korku ya da sıkıntı yaşamadı, çünkü en başından beri korunuyorlardı. Şu anda Yeşiller’in ana çevresi budur; nispeten iyi durumda, iklim konusunda endişeli –ki bu onların lehine bir durumdur– fakat sorunu bireysel tüketici kararlarıyla çözmeyi amaçlayan insanlar. Hiç yokluk çekmemiş insanlar, yokluk çekmenin günlük yaşamın bir parçası olduğu kişilere feragat vaaz ediyor.
Ama anaakım partiler için de durum böyle değil mi? Yeşiller belki de 1980’lerdeki durumlarına kıyasla en dramatik olanı. Fakat dediğiniz gibi CDU sosyal bileşenini terk etti. SPD neoliberal dönüşe öncülük etti. Bu sağa ya da mali veya küresel sermayeye doğru hareketin daha derin bir nedeni var mı?
Birincisi, Andreas Reckwitz gibi sosyologların çok iyi analiz ettiği gibi, burada kamuoyunun şekillenmesinde öncü rol oynayan güçlü ve büyüyen bir sosyal çevreyle karşı karşıyayız. Bu çevre medyada, siyasette ve kanaatlerin oluştuğu büyük şehirlerde baskındır. Bunlar büyük şirketlerin sahipleri değil; bu farklı bir katman. Fakat bu güçlü bir etki ve tüm siyasi partilerdeki oyuncuları şekillendiriyor. Burada, Berlin’de, tüm siyasetçiler bu çevre içinde hareket ediyor –CDU, SPD– ve bu da onlar üzerinde güçlü bir etki yaratıyor. Küçük insanlar, küçük kasaba ve köylerde yaşayanlar, üniversite mezunu olmayanlar, siyasete giderek daha az erişebiliyorlar. Eskiden partiler geniş tabanlı, gerçek halk partileriydi – kiliseler aracılığıyla CDU, sendikalar aracılığıyla SPD. Şimdi bunların hepsi yok oldu. Partiler çok daha küçük ve adayları daha dar bir tabandan, genellikle üniversite eğitimli orta sınıftan seçiliyor. Genellikle deneyimleri konferans salonu, düşünce kuruluşu ve genel kurul odasıyla sınırlı. Profesyonel siyasi hayatın ötesindeki dünyayı hiç tecrübe etmeden milletvekili oluyorlar.
BSW ile, bu ortamdan olabildiğince uzaklaşmak için, başka alanlarda, toplumun diğer pek çok alanında çalışmış yeni siyasetçiler getirmeye çalışıyoruz. Fakat eski halk partisi modeli ortadan kalktı, çünkü bunun tabanı artık mevcut değil.
Son olarak size kendi siyasi ve kişisel formasyonunuz hakkında sorular sorabilir miyiz? Dünya görüşünüz üzerinde en önemli etkilerin neler olduğunu düşünüyorsunuz – tecrübeye dayalı, entelektüel?
Hayatım boyunca çok okudum ve yeni bir yönde düşünmeye başladığım aydınlanma anları oldu. Goethe’yi derinlemesine inceledim ve o zaman siyaset ve toplum hakkında, insanların bir arada yaşaması ve olası gelecekler hakkında düşünmeye başladım. Rosa Luxemburg benim için her zaman önemli bir figür oldu, özellikle de mektupları; onunla özdeşleşebiliyordum. Thomas Mann, elbette bana belirgin bir biçimde nüfuz etti ve etkiledi. Gençliğimde yazar ve oyun yazarı Peter Hacks önemli bir entelektüel muhatabımdı. Marx benim üzerimde büyük bir etkiye sahipti ve kapitalist krizler ve mülkiyet ilişkileri üzerine yaptığı analizleri hâlâ çok faydalı buluyorum. Topyekûn millileştirme ya da merkezi planlamadan yana değilim, fakat özel mülkiyet ile devlet mülkiyeti arasında üçüncü seçenekleri araştırmakla ilgileniyorum. Örneğin, bir şirketin hissedarlar tarafından yağmalanmasını önleyen vakıflar veya vekillikler; Prosperity without Greed’de [Açgözlülükten Uzak Refah] tartıştığım noktalar.
Bir başka biçimlendirici deneyim de düzenlediğimiz etkinliklerde insanlarla etkileşimde bulunmak oldu. Ülkeyi dolaşmak, çok sayıda toplantı yapmak ve insanlarla konuşmak için her fırsatı değerlendirmek, onları neyin harekete geçirdiğini, nasıl düşündüklerini ve neden bu şekilde düşündüklerini anlamak için bilinçli bir karardı. Sadece bir balonun içinde dolaşmamak, sadece zaten tanıdığınız insanları görmemek çok önemli. Bu benim siyasetimi şekillendirdi ve belki de beni biraz değiştirdi. Bir siyasetçi olarak her şeyi seçmenlerden daha iyi anladığınızı düşünmemeniz gerektiğine inanıyorum. İlgi alanları ve bakış açıları arasında her zaman birebir olmasa da bir örtüşme vardır, fakat üzerinde düşünürseniz insanların yaptıkları şeyleri neden söylediklerini anlayabilirsiniz.
1990’lardan bu yana siyasi yolculuğunuzu nasıl tanımlarsınız?
Otuz yıldır siyasetin içindeyim. PDS(*****) ve Sol Parti’de önemli görevlerde bulundum. 2009’dan beri Federal Meclis üyesiyim ve 2015’ten 2019’a kadar Sol Parti’nin parlamento grubunun eş başkanlığını yaptım. Fakat siyasete ilk girdiğim hedeflere sadık kaldığımı söyleyebilirim. Kârı değil insanı merkeze koyan farklı bir iktisadi sisteme ihtiyacımız var. Günümüzde yaşam koşulları aşağılayıcı olabiliyor; yaşlı insanların geçimlerini sağlamak için çöp kutularını karıştırıp depozitolu şişe araması alışılmadık bir durum değil. Bu tür şeyleri görmezden gelmek istemiyorum, bunların altında yatan koşulları daha iyi hale getirmek istiyorum. Çok sık seyahat ediyorum ve nereye gidersem gideyim, artık hiçbir parti tarafından temsil edilmediğini düşünen çok sayıda insan olduğunu hissediyorum. Büyük bir siyasi boşluk var. Bu da insanların öfkelenmesine yol açıyor ki bu demokrasi için iyi bir şey değil. Yeni bir şey inşa etmenin ve ciddi bir siyasi müdahalede bulunmanın zamanı geldi. Bir noktada kendime şunu söylemek zorunda kalmak istemiyorum: Bir şeyleri değiştirebileceğin bir fırsat penceresi vardı ve sen bunu yapmadın. Yeni partimizi, Berlin balonunun beceriksizliği ve küstahlığıyla birlikte ülkemizi bölen ve geleceğini riske atan mevcut politikaların üstesinden gelebilmek için kuruyoruz.
(*) Alm. Arbeit und soziale Gerechtigkeit – Die Wahlalternative (WASG): Emek ve Sosyal Adalet – Seçim Alternatifi. 2005 yılında iktidardaki SPD-Yeşiller koalisyon hükümetinden hoşnut olmayanlar tarafından kurulan siyasi parti. WASG, 16 Haziran 2007 tarihinde Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) ile birleşerek Sol Parti’yi (Die Linke) oluşturdu. (ç.n.)
(**) Alm. Deutscher Aktien Index: Frankfurt Borsası’nda işlem gören en büyük 30 şirketi temsil eden endeks. (ç.n.)
(***) Alman eğitim sisteminde ortaöğretime tekabül eden okullar. Alman gençler Hauptschule veya Realschule türündeki okullardan sonra meslek öğrenimine başlayabiliyorlar. (ç.n.)
(****) 1972 yılında, dönemin SPD’li Şansölyesi Willy Brandt tarafından yürürlüğe konan ‘Radikaller Kararnamesi’ kastediliyor. Bu antikomünist kararnameden 3 milyonun üzerinde Federal Alman Cumhuriyeti yurttaşı etkilenmiş, onbinlerce insan hakkında soruşturma açılmış, yüzlerce kamu görevlisi mesleklerinden uzaklaştırılıp, kovuşturmaya tabi tutulumuş hatta hapis cezası ile cezalandırılmıştır. (ç.n.)
(*****) Alm. Partei des Demokratischen Sozialismus (PDS): Demokratik Sosyalizm Partisi. Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (DDR) yönetici partisi Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) devamcısıydı. 2005’te bazı başka partilerle de bir araya gelerek Sol Parti’yi oluşturdu. (ç.n.)
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’










