Dünya Basını
Sahra Wagenknecht ile yeni partisi ve Almanya’nın geleceği üzerine

Çevirmenin notu: Almanya’da Sol Parti’den ayrıldıktan sonra kendi partisini kuran ve anketlerde şimdiden %7,5 civarında oy alıyor görünen Sahra Wagenknecht, yayınlandıktan sonra büyük ilgi (ve hatta tepki) çeken New Left Review mülakatında, Almanya’nın iç ve dış siyasetinden AfD’nin yükselişine, Ukrayna ve Gazze savaşlarından kişisel formasyonunu oluşturan isimlere ve unsurlara kadar geniş bir alanı tarıyor. Hemen başlarda, Wagenknecht’in Alman ekonomisinin ‘belkemiği’ olarak nitelendirilen, tam olarak ‘KOBİ’ statüsünde olmayan (çünkü bazıları büyük ihracat pazarlarında önemli paylara sahiptir) ama büyük tekellere (finansmana erişim bağlamında) de benzemeyen Mittelstand şirketlerinin sözcülüğüne soyunması manidar; zira bu siteyi takip edenler daha önce Wagenknecht partisinin hedef ‘tabanının’ Mittelstand olacağına dikkat çektiğimizi hatırlayacaktır. Alman siyasetçinin Almanya’da işçi sınıfının ‘bilinç düzeyine’ dair söyledikleri de araştırılmaya muhtaçtır. Wagenknecht’in CDU ve SPD’nin geçmişine dair iyimser bakışı tartışmaya açıktır; ama bu partilerin ‘halk’ tabanının eridiğine, dahası anaakım siyasetin ‘halksız’ hale geldiğine dair tespitleri yerinde görünüyor. Buna rağmen, BSW’nin de bir ‘halk’ tabanından ziyade ‘seçmen’ tabanına sesleneceği, bu bağlamda neoliberal dönemde yerleşen siyaset yapma biçimini fazla zorlamayacağı da anlaşılıyor. Yeşil dönüşüme itiraz, sanayi altyapısının korunması, Mittelstand’ın sözcülüğü, göçün sınırlandırılması, ‘kimlikçi’ siyasetten uzaklaşmak, dışarıda ‘barış’ ve Rusya’nın dahil olduğu yeni bir Avrupa güvenlik mimarisi planı… Sahra Wagenknecht ve arkadaşlarının partilerine biçtikleri rol budur. Son olarak, metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Almanya’nın Durumu
Thomas Meaney & Joshua Rahtz
New Left Review
Mart/Nisan 2024
Almanya ekonomisi hem yapısal hem de konjonktürel olarak birbiriyle bağlantılı birçok krizle karşı karşıya. Rusya ile savaş nedeniyle artan enerji maliyetleri; yüksek enflasyon, yüksek faiz oranları ve düşen reel ücretlerle birlikte hayat pahalılığı şoku; Amerikalı rakipleri mali genişlemeye giderken anayasal borç freninin dayattığı kemer sıkma; otomobil endüstrisi, çelik ve kimyasallar gibi kilit sektörleri vuracak yeşil dönüşüm ve Almanya’nın en önemli ticaret ortaklarından biri olan Çin’in elektrikli araçlar gibi sektörlerde bir rakibe dönüşmesi. Öncelikle bize krizden en çok hangi bölgelerin etkilendiğini söyleyebilir misiniz?
Almanya’nın diğer büyük ekonomilerden daha kötü durumda olduğu, son on yılların en şiddetli genel krizi yaşanıyor. En çok etkilenen bölgeler, bugüne kadar Alman modelinin belkemiği olan sanayi bölgeleri – Büyük Münih, Baden-Württemberg, Ren-Neckar, Ruhr. Pandemi sırasında en kötü etkilenenler perakende ve hizmet sektörleriydi. Fakat şimdi Mittelstand firmalarımız büyük bir baskı altında. 2022 ve 2023 yıllarında enerji yoğun sanayi firmaları üretimde yüzde 25’lik bir düşüş yaşadı. Bu daha önce görülmemiş bir şey. Toplu işten çıkarmaları daha yeni duyurmaya başladılar. Birçoğu uzman mühendislik işleri ya da makine aletleri, otomobil parçaları, elektrikli ekipman üreticileri olan bu küçük ve orta ölçekli aile şirketleri Almanya için gerçekten çok önemli. Çoğunlukla sahiplerinin yönetiminde ya da aile tarafından işletiliyorlar, yani borsada işlem görmüyorlar ve genellikle oldukça sert bir karaktere sahipler. Fakat kendilerine has bir iş kültürleri var ve üç aylık getirilerden ziyade uzun vadeye, gelecek kuşağa odaklanıyorlar. Yerel topluluklarına bağlılar ve genellikle işletmeler arası ticaret yapıyorlar. Büyük şirketler gibi her boşluktan yararlanmak yerine çalışanlarını ellerinde tutmak istiyorlar – ki bunlardan bizde de çok sayıda var.
Mevcut krizden asıl zarar gören Mittelstand firmaları. Yüksek enerji fiyatlarının devam etmesiyle birlikte, imalat işlerinin büyük ölçekte yok olma tehlikesi bulunmaktadır. Ve endüstri yok olduğunda her şey yok olur; uygun ücretli işler, satın alma gücü, toplumsal uyum. Sadece İngiltere’nin kuzeyine ya da doğudaki eyaletlerin [Länder] sanayisizleşmesine bakmanız yeterli. Bu sağlam sanayi temeline sahip olmamız, hâlâ nispeten yüksek sayıda iyi ücretli işe sahip olduğumuz anlamına geliyor. Fakat Mittelstand firmaları uzun süredir baskı altında. Almanya’’da çok popüler oldukları için ana akım politikacılar onlara övgüler düzmeyi severler; şirket satın almaları ve küreselleşme baskılarına karşı bu küçük, yüksek vasıflı aile şirketlerini korumak büyük bir başarıdır. Kısmen ucuz avro ve düşük fiyatlı Rus doğalgazının da yardımıyla bu şirketlerden bazıları gizli şampiyonlar ve dünya pazarının liderleri haline geldi. Fakat küresel sermaye tarafından kışkırtılan Alman hükümetleri, bu şirketlerin faaliyet gösterdikleri koşulları sıkılaştırıyor. Bu, milenyumun başında Gerhard Schröder’in kırmızı-yeşil koalisyonu altındaki neoliberal dönüşün bir parçasıydı. Schröder, yerel bankaların yerel şirketlerde büyük bloklar halinde hisse sahibi olduğu eski modeli kaldırdı; bunun en azından hisselerin çoğunun serbestçe alınıp satılmaması gibi bir avantajı vardı, dolayısıyla finansal grupların ya da hedge fonların getirileri maksimize etmeye yönelik hissedar-değeri baskısı yoktu. Schröder ayrıca bankaları sanayi hisselerini satmaya teşvik etmek için kâr vergisi muafiyeti tanıdı; bunu yapmasaydı, model muhtemelen bozulmayacaktı.
Mittelstand’ı idealize etmek istemiyorum. Çalışanlarını oldukça acımasızca sömüren aile şirketleri de var. Fakat yine de bu kültür, sadece çift haneli getiri peşinde koşan uluslararası ve ağırlıklı olarak kurumsal yatırımcılara sahip borsada işlem gören şirketlerden farklı bir kültür. Mittelstand’ın yok olmasına izin vermek gerçek bir siyasi hata olur, çünkü ekonomik krizin pek çok yönünün kökleri kötü siyasi kararlara dayanıyor: Rusya ile savaş, yeşil dönüşümün ele alınış şekli, Çin’e karşı düşmanca tutum gibi kararlar, bunların hepsi açıkça Almanya’nın ekonomik çıkarlarına aykırı. Schröder, der Genosse der Bosse, yani bizim deyimimizle patronların yoldaşıydı ama en azından duruma baktı ve uygun fiyatlı boru hattı gazı akışının sağlanmasının önemini anladı. Mevcut hükümet tamamen siyasi nedenlerle yüksek fiyatlı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına geçiş yaptı. İktidardaki koalisyonda yer alan üç parti de (SPD, FDP ve Yeşiller) anketlerde dibe vurdu çünkü insanlar ülkenin yönetilme şeklinden bıkmış durumda.
Berlin’deki savaş karşıtı mitinge Sahra Wagenknecht partisi damga vurdu
Bu siyasi kararlara teker teker bakacak olursak. İlk olarak, Alman enerji maliyetlerindeki muazzam artış Ukrayna’daki savaşın doğrudan bir sonucu. Size göre Rus işgali önlenebilir miydi? Yaygın olarak söylenen, bunun rövanşist Büyük Rus milliyetçiliği tarafından yönlendirildiği ve ancak silah gücüyle durdurulabileceğidir.
Benim izlenimim Washington’un Rus işgalini askeri yöntemler dışında durdurmaya çalışmadığı yönünde. Ukrayna’nın AB ve NATO üyeliğine doğru hızla ilerlemesiyle birlikte, Rus devletinin ulusal güvenlik çıkarları için güvence olarak üzerinde anlaşılmış bir tür güvenlik rejimine ihtiyaç duyulduğu açık olmalıydı. Fakat ABD 2020’de tüm silah kontrol anlaşmalarını ve güven arttırıcı önlemleri sona erdirdi ve 2021-22 kışında Biden Yönetimi Rusya ile Ukrayna’nın gelecekteki statüsü hakkında konuşmayı reddetti. Rusya’nın Ukrayna’nın NATO için önemli bir üs haline getirilmesine neden daha fazla seyirci kalamayacağını düşündüğünü açıklamak için ‘rövanşist Büyük Rus milliyetçiliğine’ ihtiyacınız yok.
Almanya, Çin ile iktisadi bağlarını zayıflatması için ABD’den büyük baskı görüyor. Siz bu ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?
Durum Rusya’ya kıyasla biraz daha belirsiz. Çin’in bir rakip haline gelmesi Almanya’nın suçu değil, bu açık. Fakat kendimizi ucuz enerjiden mahrum bırakmanın yanı sıra Çin pazarından da mahrum bırakırsak, o zaman Almanya’da ışıklar gerçekten söner. Bu nedenle büyük şirketler arasında bile izolasyonist bir strateji benimsememe konusunda belli bir baskı var. GSYİH’nin yüzdesi olarak Çin’e ABD’den çok daha fazla ihracat yapıyoruz, dolayısıyla ekonomimiz Çin’e çok daha fazla bağlı. Fakat Yeşiller bu konuda fanatik bir tutum sergileyerek ABD’ye o kadar bağlı ki, şiddetle Çin karşıtı bir tutum benimsedi. Yeşil Dışişleri Bakanı [Annalena] Baerbock gerçek diplomatik hatalar yaptı. En azından bir örnekte, Saarland’da, çok sayıda istihdam sağlayan önemli bir Çin yatırımını korkuttu. Dolayısıyla bu endişe verici yeni bir gelişme. Çinliler Almanya’da çok sayıda şirkete sahipler ve bu şirketler genellikle Amerikan hedge fonları tarafından devralınan şirketlerden daha iyi durumda. Kural olarak Çinliler, birçok Amerikan finans şirketini karakterize eden üç aylık düşünme tarzını değil, uzun vadeli yatırımları planlıyorlar. Elbette kâr elde etmek istiyorlar ve teknolojiler de çıkarsız değil; ama aynı zamanda güvenli istihdam da sağlıyorlar.
Bu ekonomimiz için çok önemli. Scholz’un kendisini nasıl konumlandıracağına henüz tam olarak karar verdiğini sanmıyorum. FDP de Alman iş dünyasının güçlü baskısı altında manevralar yapıyor. Rusya’nın dondurulmuş döviz rezervleri konusunda paralel bir tartışma yürütüyorlar ve eğer bunlara, hatta sadece gelirlerine el koyarlarsa, Çin’e mümkünse avro cinsinden rezervlerden kaçınması için açık bir sinyal göndermiş olacaklar. Bazıları zaten altınla değiştiriliyor. ABD’nin Rus rezervlerine el koymamasının iyi bir nedeni var. Yani bir kez daha, kendilerini aptal yerine koyanlar sadece Avrupalılar. İktisadi beklentilerimizi mahvediyoruz ki Çinliler –çünkü aslında bunu hedefliyorlar– giderek daha fazla kendi kendilerine yetebilsinler. Ticarete hâlâ ihtiyaçları var ama belki de yirmi yıl içinde bizim onlara duyduğumuz ihtiyaçtan daha az ihtiyaç duyacaklar.
Sahra Wagenknecht ve arkadaşlarından ortak açıklama: Sol Parti’den neden ayrıldık?
Ekonomi Bakanı ve Yeşiller’in eski eş lideri Robert Habeck’e göre, Almanya’nın en büyük iktisadi meselesi, hem vasıflı hem de vasıfsız işçi açığı ve yaklaşık 700.000 boş pozisyon doldurulamadı. Yaşlanan toplumu göz önüne alındığında, hükümet 2035 yılına kadar ülkenin 7 milyon işçi açığı olacağını tahmin ediyor. Eğer Alman kapitalizminin selameti yeni partiniz BSW için bir öncelikse, bu önemli düzeyde bir göçü gerektirmez mi?
Alman eğitim sistemi içler acısı bir durumda. Okul diploması olmayan genç yetişkinlerin sayısı 2015’ten bu yana sürekli artıyor. 2022 yılında, 20 ila 34 yaş arasındaki 2,86 milyon kişi resmi bir yeterliliğe sahip değildi ve bunların arasında göçmen kökenli birçok kişi de bulunuyordu. Bu, bu yaş grubundaki tüm insanların neredeyse beşte birine karşılık gelmektedir. Almanya’da her yıl 50.000’den fazla öğrenci diploma almadan okuldan ayrılıyor ve bunun hem kendileri hem de toplum için dramatik sonuçları oluyor. Onlar için nitelikli eleman eksikliği tartışması bir alay konusu gibi geliyor. Bizim önceliğimiz bu insanları mesleki eğitime kazandırmak.
Bununla birlikte, Almanya’daki demografik durum göz önüne alındığında bir miktar göçe ihtiyaç var. Fakat bu göçün tüm tarafların çıkarlarını gözetecek şekilde yönetilmesi gerekmektedir – göç veren ülkeler, göç alan ülke nüfusu ve göçmenlerin kendileri. Bunun için hazırlık gerekiyor; şu anda böyle bir hazırlık yok. Herkesin istediği yere gidebildiği ve sonra da bir şekilde uyum sağlayıp hayatta kalmaya çalıştığı neoliberal bir göç rejiminin iyi bir fikir olduğunu düşünmüyoruz. Ülkemizde çalışmak ve yaşamak isteyen insanları hoş karşılamalıyız ve bunu yapmayı öğrenmeliyiz. Fakat bu, halihazırda burada yaşayanların hayatlarının altüst olmasıyla sonuçlanmamalı ve insanların uğruna çalışıp vergi ödediği kolektif kaynakları aşırı zorlamamalıdır. Aksi takdirde yerlici [nativist] sağ siyasetin yükselişi kaçınılmaz olacaktır. Aslında AfD bugünkü haliyle büyük ölçüde Angela Merkel’in mirasıdır. Almanya’da özellikle düşük gelirli insanlar için dramatik bir konut sıkıntısı yaşıyoruz ve devlet okullarındaki eğitim kalitesi yer yer korkunç bir hal aldı. Göçmenlere ekonomimize ve toplumumuza eşit katılım şansı verme kapasitemiz sonsuz değil. Ayrıca, insanların kendi ülkelerinde eğitim ve iş bulabilmelerinin çok daha iyi olduğunu düşünüyoruz ve demografik boşluklarımızı doldurmak için bu ülkelerdeki en girişimci ve yetenekli gençlerin bazılarını ekonomimize çekmek yerine, en azından yatırım sermayesine daha iyi erişim ve adil bir ticaret rejimi ile onlara bu konuda yardımcı olmak zorunda hissetmeliyiz. Ayrıca doktorlar gibi Almanya’ya taşınan yüksek vasıflı işçilerin eğitim masraflarını da menşe ülkelere geri ödemeliyiz. Ve göçün insan kaçakçılığı boyutunu, gerçekten sığınmaya ihtiyacı olmayan insanların Avrupa’ya girmesine yardım ederek milyonlar kazanan çeteleri ele almalıyız.
BSW’ye sempati duyabilecek pek çok kişi, geçtiğimiz kasım ayında Berlin’de düzenlenen göç politikası zirvesi hakkında yaptığınız yorumda olduğu gibi –”Almanya bunalmış durumda, Almanya’nın daha fazla yeri yok”– yabancı düşmanı bir atmosfere katkıda bulunduğunuzdan endişe duyuyor. Adil bir göç politikasının ne olabileceğini tartışırken ırkçılık veya yabancı düşmanlığı imalarından kaçınmak konusunda net olmak önemli değil mi?
Irkçılıkla her zaman mücadele edilmeli; ondan sadece kaçınılmamalı, aynı zamanda mücadele edilmeli. Fakat gerçek toplumsal eksikliklere –talebin kapasiteyi aşması– işaret etmek yabancı düşmanlığı değil. Bunlar sadece gerçekler. Örneğin Almanya’da 700.000 konut açığı bulunuyor. On binlerce öğretmenlik pozisyonu boş durumda. Elbette savaşlardan kaçan çok sayıda sığınmacının aniden gelmesi –2015’te Suriye, Irak ve Afganistan’dan bir milyon; 2022’de Ukrayna’dan bir milyon– kapasitede herhangi bir artışla karşılanmayan büyük bir talep artışı yaratıyor. Bu da kıt kaynaklar için yoğun bir rekabet yaratıyor ve yabancı düşmanlığını körüklüyor. Bu yeni gelenler için adil değil ama aynı zamanda uygun fiyatlı konuta ihtiyaç duyan ya da sınıfın yarısı Almanca bilmediği için çocukları öğretmenlerin tamamen bunaldığı okullara giden Alman aileler için de adil değil. Ve bu durum her zaman insanların zaten stres altında olduğu yoksul yerleşim bölgelerinde yaşanıyor.
Bu sorunları inkar etmenin ya da görmezden gelmenin bir faydası yok. Diğer partilerin yapmaya çalıştığı da buydu ve sonuçta AfD’yi güçlendirdi. Göç her zaman açık bir dünyada gerçekleşecektir ve çoğu zaman her iki taraf için de zenginleştirici olabilir. Fakat bunun ölçeğinin kontrolden çıkmaması ve ani göç dalgalarının kontrol altında tutulması çok önemlidir.
Irkçılıkla mücadele edilmesi gerektiğini söylüyorsunuz, fakat BSW Avrupa Parlamentosu manifestosu Fransa ve Almanya’da ‘çocukların Batı kültüründen nefret ederek büyüdüğü’ ‘İslamcı etkiye sahip paralel toplumlar’ olduğunu ilan ettiğinde, bu tamamen şeytanlaştırma gibi geliyor. Ama aynı zamanda, BSW’nin lider kadrosu ve parlamentodaki temsili şüphesiz Alman partileri arasında en çok kültürlülüğe sahip olanı. Buna nasıl yanıt verirsiniz?
Almanya’da da bu tür yerler var, İsveç ya da Fransa’daki kadar çok değiller ama dikkat çekiyorlar. İnsanları sadece üretim faktörleri, toplumu da sadece polis gücüyle korunan bir ekonomi olarak görürseniz, bunun sizi çok rahatsız etmesine gerek yok. Karşılıklı güvensizlik ve düşmanlık sarmalından kaçınmak istiyoruz. Grubumuzdaki sizin ‘çok kültürlü geçmişe sahip’ dediğiniz kişiler her iki tarafı da tanıyor ve tüm insanların sömürüden uzak, barış içinde bir arada yaşayabileceği bir toplumda hayati bir çıkara sahipler. Neoliberal göç politikalarının –“açık sınırlar” tam olarak budur– vaatleri yerine getirme konusunda ne kadar boş olduğunu ilk elden biliyorlar. Ve özellikle grubumuzdaki kadınlar, ataerkilliği büyük ölçüde aşmış bir ülkede yaşamaktan mutlular ve bunun arka kapıdan yeniden gündeme getirildiğini görmek istemiyorlar.
Almanya’da Sarah Wagenknecht partisinin başarı şansı var mı?
Yeşil dönüşüm politikalarının Almanya’nın iktisadi çıkarlarına aykırı olduğunu belirttiniz. Aklınızda ne vardı?
Yeşillerin çevre politikasına yaklaşımı çoğu insan için iktisadi olarak cezalandırıcıdır. Yüksek CO2 fiyatlarından yanalar, fosil yakıtları daha pahalı hale getirerek bu yakıtlardan vazgeçmek için bir teşvik yaratıyorlar. Bu, elektrikli araba almaya gücü yeten varlıklı insanlar için işe yarayabilir, fakat fazla paranız yoksa, sadece daha kötü durumda olmanız anlamına gelir. Yeşiller daha yoksul insanlara karşı kibir yayıyor ve bu nedenle nüfusun büyük bir kısmı tarafından nefret ediliyor. Bu da AfD’nin Yeşiller’e ya da Yeşiller’in izlediği politikalara duyulan nefretten beslendiği bir şey. İnsanlar siyasetçiler tarafından ne yiyeceklerinin, nasıl konuşacaklarının, nasıl düşüneceklerinin söylenmesinden hoşlanmazlar. Yeşiller de sözde ilerici gündemlerini dayatırken bu misyoner tavrın tipik bir örneğini sergiliyorlar. Elbette, elektrikli bir araba alabiliyorsanız, bir tane almalısınız. Fakat başka bir şeye gücü yetmediği için eski bir dizel orta sınıf araba kullanan birinden daha iyi bir insan olduğunuza inanmamalısınız. Bugünlerde, Yeşil seçmenler çok varlıklı olma eğilimindeler: anketlere göre en ‘iktisadi olarak tatmin olmuş’ seçmenler, hatta FDP seçmenlerinden bile daha fazla. Geçim sıkıntısı çeken insanların hayat pahalılığını artırırken bile bir kendinden memnun olma duygusunu temsil ediyorlar: “Biz erdemli olanlarız, çünkü organik gıda almaya gücümüz yetiyor. Bir kargo bisikleti alabiliyoruz. Bir ısı pompası kurmaya gücümüz yetiyor. Hepsini karşılayabiliriz.”
Yeşiller’in yaklaşımını eleştiriyorsunuz ama siz olsaydınız hangi çevre politikalarını izlerdiniz?
Ülkemizdeki insanların büyük çoğunluğunun iktisadi ve toplumsal olarak birlikte yaşayabileceği politikalar. Şehir planlamasından ormancılığa, tarımdan toplu taşımaya kadar iklim değişikliğinin acil sonuçları için kapsamlı kamu hizmetlerine ihtiyacımız var. Bu pahalıya mal olacaktır. İklim değişikliğinin azaltılmasına yönelik kamu harcamalarını, örneğin ‘savunma’ bütçemizi GSYİH’nin %3’ü ya da daha fazlasına çıkarmaya tercih ediyoruz. Her şeyi aynı anda ödeyemeyiz. ‘Küresel ısınmaya’ karşı savaş ilan edebilmemiz için komşularımızla barışa ihtiyacımız var. Sadece keyfi emisyon standartlarını karşılamak için elektrikli otomobilleri zorunlu hale getirerek yerli otomobil endüstrisini yok etmek desteklediğimiz bir şey değil. Şu anda hayatta olan hiç kimse, karbon emisyonlarını ne kadar azaltırsak azaltalım, ortalama sıcaklıkların tekrar düştüğünü görecek kadar yaşamayacak. Öncelikle yaşlıların evlerini, hastaneleri ve çocuk bakım merkezlerini, masrafları kamu tarafından karşılanmak üzere klima ile donatın ve nehirlere ve akarsulara yakın yerleri sellere karşı güvenli hale getirin. İddialı emisyon azaltım tarihlerini takip etmenin maliyetinin, zaten geçimlerini sağlamakta zorlanan sıradan insanlara yüklenmemesini sağlayın.
Almanya aynı zamanda şu anda İsrail’in Gazze’de 30.000’den fazla Filistinliyi katletmesi nedeniyle kültürel bir krizle çalkalanıyor. Almanya’da İsrail’e yönelik eleştirilerin yasaklanmasına karşı çıkan ve ABD ve Birleşik Krallık ile birlikte Almanya’nın Netanyahu hükümetine silah sağlamasına karşı çıkan az sayıdaki siyasetçiden birisiniz. Mevcut Siyonist yanlısı kültürel saldırı Almanya’daki popüler görüşü temsil ediyor mu?
Elbette Almanya’nın farklı bir tarihi geçmişi var, bu nedenle İsrail ile diğer ülkelerden farklı bir ilişki içinde olmamız anlaşılabilir ve doğru. Almanya’nın Holokost’un faili olduğunu unutamazsınız, bu gerçeği asla unutmamalısınız. Fakat bu durum Gazze Şeridi’nde işlenen korkunç savaş suçları için silah temin etmemizi haklı çıkarmaz. Kamuoyu yoklamalarına bakarsanız, halkın çoğunluğunun bunu desteklemediğini görürsünüz. Elbette medya haberleri her zaman seçicidir, ama yine de insanların buradan ayrılamadığı, acımasızca bombalandıkları aşikârdır. İnsanlar açlıktan ölüyor, hastalıklar kol geziyor, hastaneler saldırı altında ve son derece yetersiz donanıma sahip. Tüm bunlar ortada ve Almanya’da sahada kesinlikle çok eleştirel pozisyonlar var. Fakat siyasette, eleştirilerini dile getiren herkes hemen antisemitizm sopasıyla dövülüyor. Aynı durum Berlinale [Berlin Film Festivali] ödül töreninde olduğu gibi toplumsal ve kültürel söylemde de geçerli: İsrail hükümetinin icraatlarını eleştirdiğiniz anda –ki elbette pek çok Yahudi eleştiriyor– antisemitik olarak damgalanıyorsunuz. Bu da doğal olarak korkutucu bir durum, çünkü kim antisemitik olmak ister ki?
Ekim 2021’de pek çok kişi, Merkel’in on altı yıllık başbakanlığının ardından, SPD liderliğindeki bir hükümetin sola dönüşü temsil edeceğini düşünüyordu. Bunun yerine Almanya sağa savruldu. ‘Trafik lambası koalisyonu’ savunma bütçesini 100 milyar avro arttırdı. Alman dış politikası agresif bir şekilde Atlantikçi bir hal aldı. Scholz’un Zeitenwende’si [dönüm noktası] sizin için sürpriz oldu mu? SPD’nin koalisyon ortakları bu yola itilmesinde nasıl bir rol oynadı?
Bu eğilimler bir süredir mevcuttu. SPD Almanya’yı 1999’da Yugoslavya’ya karşı savaşa, ardından 2001’de Afganistan’ın askeri işgaline sürükledi. Schröder en azından Irak’ın işgali konusunda Amerikalılara karşı çıktı ve SPD içinden güçlü bir destek aldı. Fakat SPD eski kişiliğini tamamen kaybetti ve şimdi bir tür savaş partisi haline geldi. Asıl korkutucu olan ise parti içinde çok az muhalefet olması. Partinin şu anki liderleri gerçekten de kendilerine ait hiçbir pozisyonları olmayan kişiler. CDU-CSU’da olabilirler, Liberallerle birlikte olabilirler. Bu yüzden SPD’nin kamuoyundaki imajı büyük ölçüde yok oldu. Artık hiçbir özgün yanı kalmadı. Artık toplumsal adaleti temsil etmiyor, aksine ülke giderek daha adaletsiz hale geldi, toplumsal uçurum büyüdü ve gerçekten yoksul olan ya da yoksulluk riski altında olan insanların sayısı giderek arttı. Ve yumuşama [détente] politikasını tamamen terk etti. Tabii ki SPD de Yeşiller ve FDP tarafından bu istikamette yönlendiriliyor. Yeşiller şu anda Almanya’daki en şahin parti konumunda. 1980’lerdeki büyük barış gösterilerinden doğan bir grup için dikkate değer bir gelişme. Bugün en büyük militaristler onlar; her zaman silah ihracatını ve savunma harcamalarının artırılmasını savunuyorlar. Bu da SPD içindeki eğilimi güçlendiriyor.
Rusya’ya karşı yapılanma bu dinamik tarafından yönlendirildi. Başlangıçta Scholz’un bazı konularda baskıya boyun eğdiği, ama diğerlerinde boyun eğmediği görülüyordu. Örneğin Ukrayna için özel bir fon oluşturdu ancak çatışmanın içine çekilmekten çekindi ve başlangıçta sadece 5.000 kask teslim etti. Fakat daha sonra bu durum değişti ve bir model ortaya çıktı. Scholz ilk başta tereddüt etti. Ardından CDU-CSU muhalefetinin lideri Friedrich Merz tarafından saldırıya uğradı. Ardından koalisyon ortakları Yeşiller ve FDP baskıyı artırdı. Sonunda Scholz bir konuşma yaparak bir kırmızı çizginin daha aşıldığını duyurdu. Tartışma zırhlı personel taşıyıcılarına, ardından savaş tanklarına, sonra da savaş uçaklarına taşındı. Scholz önce hep ‘Nein’ [Hayır] dedi, sonra hayır ‘Jein’e, [yani] ‘Havet’e ve bir noktada da ‘Ja’ya [Evet] dönüştü.
Şimdi iş, NATO ülkeleri ve Ukrayna’nın Almanya’dan Moskova’ya kadar uzaktaki hedeflere saldırabilen Taurus seyir füzeleri tedarik etmesini istediği noktaya geldi. Bunlar bugüne kadarki en tehlikeli tırmanışı temsil ediyor çünkü açıkça Rus hedeflerine karşı saldırı amaçlı kullanılacaklar. Almanya’nın bunları teslim etmesinin gerçekten Amerika’nın çıkarına olup olmadığından emin değilim çünkü risk son derece yüksek. Kırım ile anakara arasındaki Kerç Köprüsü gibi Rus hedeflerini imha etmek için Alman silahlarını tedarik edersek, Rusya Almanya’ya tepki gösterecektir. Umarım bu, onların tedarik edilmeyeceği anlamına gelir. Fakat Scholz’un omurgasızlığı ve pes etme eğilimi göz önüne alındığında emin olamazsınız. Bu kadar kötü bir sicile sahip bir şansölye düşünmek zor. Tüm koalisyon da öyle; Almanya’da sadece iki buçuk yıldır iktidarda olmasına rağmen bu kadar cansız bir hükümet hiç olmamıştı. Ve tabii ki CDU-CSU bir alternatif değil. Merz savaş ve barış konusunda daha da kötü ve iktisadi konularda da daha kötü. Sağın bir stratejisi yok ama hükümetin kötü sicilinden en çok yararlanan da o olacak.
Belki de Luftwaffe şeflerinin Taurus füzeleri için karada Alman botlarına ihtiyaç olup olmayacağını tartıştıkları ve İngiliz ve Fransız birliklerinin Ukrayna’da Storm Shadow ve Scalp füzelerini ateşleyerek zaten aktif olduklarını ortaya çıkaran dinleme kaydı bunu şimdilik askıya alacaktır. Fakat Merz’in stratejisi sağa kaymak, AfD seçmenlerini çekmek değil mi? Bunda oldukça başarılı olmadı mı?
Merz’in çoğu konuda inandırıcı bir pozisyonu yok. AfD üç konuda destek kazandı: Birincisi göç, yani Almanya’daki sığınmacı sayısı; ikincisi pandemi sırasındaki sokağa çıkma yasakları; üçüncüsü de Ukrayna’daki savaş. Merz sığınmacılar konusunda çok farklı düşünüyor. Bazen AfD’liye dönüşüp küçük paşalar [pashas] hakkında atıp tutuyor, sonra saldırıya uğruyor ve her şeyi geri alıyor. Ama elbette bu Merkel’in mirasıydı, bu yüzden CDU bu açıdan inandırıcı değil. Covid krizinde de aynı şey oldu: CDU-CSU da sokağa çıkma yasakları ve zorunlu aşılamadan yanaydı ve herkes kadar kötü davrandı. Sonra barış meselesi ortaya çıktı ve bu Almanya’da fazlasıyla kalleşçe olan şey de budur. BSW’yi başlatmadan önce AfD, müzakere edilmiş bir çözümü tutarlı bir şekilde savunan ve doğudaki pek çok seçmen için hayati bir konu olan Ukrayna’ya silah sevkiyatına karşı çıkan tek partiydi. CDU-CSU daha fazla silah tedarik etmek istiyordu ve Sol Parti [Die Linke] bu konuda bölünmüş durumdaydı. Eğer yumuşama politikasına geri dönülmesini istiyorsanız, müzakere istiyorsanız, silah sağlayarak savaşın bir tarafı olmak istemiyorsanız, başvurabileceğiniz başka kimse yoktu. Elbette İsrail konusunda AfD daha da fazla silah sağlamaya kararlı çünkü İslam karşıtı bir parti ve orada yaşanan korkunç şeyleri açıkça onaylıyor. Nihayetinde yeni bir parti kurma adımını atmamızın temel nedenlerinden biri de buydu; böylece ana akımdan meşru bir şekilde memnun olmayan ama aşırı sağcı olmayan insanlar –ki AfD seçmenlerinin büyük bir kısmı da buna dahildir– başvurabilecekleri ciddi bir partiye sahip olacaklardı.
Peki şu anki CDU’yu Helmut Kohl’ün partisiyle nasıl kıyaslarsınız? Yeni eyaletleri entegre etmek için Grundgesetz’i [Anayasa] ayaklar altına alan oydu.
Kohl yönetimindeki CDU’nun her zaman güçlü bir sosyal kanadı, güçlü bir işçi kanadı olmuştur. Norbert Blüm ve ilk günlerinde Heiner Geißler’in savunduğu şey buydu. Sosyal hakları ve sosyal güvenliği savundular ve bu da CDU’yu bir tür halk partisi haline getirdi. Her zaman işçilerden, kleinen Leute olarak adlandırılan düşük gelirli sıradan insanlardan güçlü bir destek aldı. Merz, sadece BlackRock için çalıştığı için değil, siyasal iktisat açısından bu bakış açısını temsil ettiği için BlackRock kapitalizmini savunuyor. Emeklilik yaşını yükseltmek istiyor, bu da yeni bir emeklilik kesintisi anlamına geliyor. Sosyal yardımları azaltmak istiyor; refah devletinin çok büyük olduğunu ve parçalanması gerektiğini söylüyor. Daha yüksek bir asgari ücrete karşı çıkıyor – CDU’nun eskiden desteklediği şeylerin hepsi. Bu, CDU’da yeri olan Katolik sosyal doktrininin bir parçasıydı. Evcilleştirilmiş bir kapitalizmi, güçlü bir sosyal bileşene, güçlü bir refah devletine sahip bir iktisadi düzeni savunuyorlardı. Ve inandırıcıydılar çünkü Almanya’da sosyal haklara yönelik gerçek saldırı 2004 yılında Schröder ve SPD-Yeşiller hükümeti döneminde gerçekleşti. Yani İngiltere’den biraz farklı. CDU aslında neoliberal saldırıyı geciktirdi. Merz onlar için bir dönüm noktası.
Bunca yılın ardından Sol Parti’den ayrılmaya neden karar verdiğiniz açıklayabilir misiniz?
Asıl önemli olan Sol Parti’nin kendisinin değişmiş olmasıydı. Artık Yeşiller’den daha yeşil olmak istiyor ve onların modelini kopyalıyor. Kimlik siyaseti ağır basıyor ve sosyal konular bir kenara itilmiş durumda. Sol Parti eskiden oldukça başarılıydı –2009’da yüzde 12 ile 5 milyonun üzerinde oy almıştı– fakat 2021’e gelindiğinde oyları sadece 2,2 milyon ile yüzde 5 barajının altına düştü. Bu ayrıcalıklı söylemler, eğer böyle adlandırabilirsem, metropol akademik çevrelerinde popüler, fakat eskiden sola oy veren sıradan insanlar arasında popüler değiller. Onları uzaklaştırıyorsunuz. Sol Parti eskiden Doğu Almanya’da güçlü bir yere sahipti, fakat oradaki insanlar çeşitlilikle ilgili bu tartışmalarla, en azından bu tartışmaların yapıldığı dille başa çıkamazlar; bu tartışmalar düzgün emeklilik maaşları, düzgün ücretler ve elbette eşit haklar isteyen seçmenleri yabancılaştırıyor. Biz herkesin dilediği gibi yaşayabilmesi ve sevebilmesinden yanayız. Fakat abartılı bir kimlik siyaseti var ki, bir konu hakkında konuştuğunuzda eğer göçmen kökenli değilseniz özür dilemeniz gerekiyor ya da heteroseksüel olduğunuz için özür dilemeniz gerekiyor. Sol Parti bu tür bir söylemin içine daldı ve bunun sonucunda oy kaybetti. Bazıları oy vermeyenler kampına, bazıları da sağa kaydı.
Artık partide çoğunluğa sahip değildik çünkü Sol Parti’yi destekleyen çevre değişmişti. Partinin kurtarılamayacağı açıktı. Bir grubumuz kendi kendimize, ya partinin batışını izlemeye devam edeceğiz ya da bir şeyler yapmamız gerekecek dedik. Memnun olmayanların gidebilecekleri bir yer olması önemli. Pek çok insan artık kime oy vereceğimizi bilmiyoruz, AfD’ye oy vermek istemiyoruz ama başka kimseye de oy veremeyiz diyordu. Kendi başımıza bir şeyler yapalım ve yeni bir parti kuralım dememizin motivasyonu buydu. Hepimiz soldan gelmiyoruz; tabiri caizse sol bir dirilişten biraz daha fazlasıyız. Diğer gelenekleri de bir ölçüde bünyemize kattık. Bunu kitabım Die Selbstgerechten’de [Kendini Beğenmişler] ‘muhafazakâr-sol’ olarak tanımladım.
Başka bir deyişle: toplumsal ve siyasi olarak solda yer alıyoruz, fakat sosyal-kültürel açıdan insanlarla oldukları yerde buluşmak istiyoruz, onlara reddettikleri şeyler hakkında propaganda yapmak değil.
2018’de başlattığınız Aufstehen [Ayağa Kalk] hareketinin deneyimlerinden olumlu ya da olumsuz ne gibi dersler çıkardınız?
Aufstehen kurulduğunda 170.000’den fazla kişinin ilgisini çekerek büyük bir yankı uyandırdı. Beklentiler çok büyüktü. O zamanki en büyük hatam, buna gerektiği gibi hazırlanmamış olmamdı. Başladığımızda yapıların oluşacağı yanılsaması içindeydim; çok sayıda insan olur olmaz her şey çalışmaya başlayacaktı. Fakat çok geçmeden, işleyen bir hareket için gereken yapıların –eyaletler, şehirler, belediyeler– bir gecede kurulamayacağı anlaşıldı. Bunlar zaman ve özen gerektirir. Bu BSW’nin gelişimi için önemli bir dersti: tek bir kişi bir parti kuramaz, iyi organizatörlere, tecrübeli insanlara ve güvenilir bir ekibe ihtiyaç vardır.
BSW etkileyici bir parlamenter grubu tarafından hayata geçirildi. Ne tür uzmanlıklara sahipler, uzmanlıkları ve özel angajman alanları nelerdir?
Federal Meclis’teki BSW grubu güçlü bir kadroya sahip. Başkan yardımcısı Klaus Ernst, IG Metall’den deneyimli bir sendikacı, WASG’nin(*) ve daha sonra Sol Parti’nin kurucularından ve başkanlarından biri. Alexander Ulrich de bir başka sendikacı ve aynı zamanda deneyimli bir parti politikacısı. Sol Parti’nin parlamento grubuna başkanlık eden Amira Mohamed Ali, aktif siyasete atılmadan önce büyük bir firmada avukat olarak çalıştı. Sevim Dağdelen, Almanya ve dünya çapında geniş bir ağa sahip deneyimli bir dış siyaset uzmanıdır. Diğer BSW parlamenterleri Christian Leye, Jessica Tatti, Żaklin Nastić, Ali Al Dailami ve Andrej Hunko’dur. Federal Meclis dışında da önemli isimler var.
BSW’nin programı nedir?
Kurucu belgemizin dört temel maddesi var. Bunlardan ilki iktisadi sağduyu politikası. Bu kulağa bulanık geliyor ama Almanya’da hükümet politikalarının endüstriyel ekonomimizi yok ettiği durumu ele alıyor. Ve eğer sanayi yok olursa, bu aynı zamanda çalışanlar ve refah devleti için de kötü bir durumdur. Yani: mantıklı bir enerji politikası, mantıklı bir sanayi politikası; ilk öncelik budur.
Bu, 1970’lerde Tony Benn’in etrafındaki İngiliz solunun geliştirdiği gibi emek temelli alternatif bir iktisadi strateji anlamına mı geliyor, yoksa geleneksel bir milli-endüstriyel siyaset olarak mı düşünülüyor?
Almanya’da, bugün artık var olmasa da, 1970’ler ve 80’lerde madencilerin grevi sırasında Britanya’da olduğu gibi bir işçi sınıfı kimliği bilinci hiçbir zaman olmadı. Federal Cumhuriyet her zaman daha çok bir orta sınıf toplumuydu ve işçiler kendilerini orta sınıfın bir parçası olarak görme eğilimindeydi. Almanya’da önemli olan Mittelstand, yani kendilerini büyük şirketlere karşı konumlandırabilen küçük firmaların oluşturduğu güçlü bloktur. Bu karşıtlık, sermaye ve emek arasındaki karşıtlık kadar önemlidir. Almanya’da bunu ciddiye almak zorundasınız. İnsanlara sadece sınıf temelinde hitap ederseniz, bir yanıt alamazsınız. Fakat onlara, kârları hissedarlara ve üst düzey yöneticilere aktarılan, işçilere neredeyse hiçbir şey aktarılmayan dev şirketlerin aksine, mülk sahibi şirketler de dahil olmak üzere toplumun zenginlik yaratan kesiminin bir parçası olarak seslenirseniz, bu karşılık bulur. İnsanlar ne söylediğinizi anlayabiliyor, kendilerini bununla özdeşleştirebiliyor ve kendilerini savunmak için bu temelde harekete geçebiliyorlar. Küçük firmalarda aynı muhalefeti bulamazsınız, çünkü genellikle kendileri de mücadele ediyorlar. Büyük oyuncular tarafından kendilerine düşük fiyatlar dikte edildiği için ücretleri yükseltecek hareket alanlarına sahip değiller. Fakat Almanya’nın bu açıdan Fransa, İngiltere veya diğer ülkelere kıyasla biraz farklı olduğunu biliyorum. Dolayısıyla, sağduyulu bir enerji politikası ve sanayi politikası Mittelstand’ın ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak başlayacaktır; bu da şirket sahiplerini ve ailelerini, şirketlerini finansal yatırımcılara satmak yerine ayakta kalmaya teşvik edecektir.
Bu, en azından son yirmi yıldaki hükümet politikasının zımni temeli ile –Mittelstand hakkındaki tüm parlak konuşmalara rağmen– Merkel’in stratejisinin açıkça büyük şirketlere ve biraz çevrecilikle birlikte büyük şehirlere yönelik olduğu bir ayrıma işaret edecektir. Aynı şey elbette FDP ve pratikte Yeşiller için de geçerli. Yani sizin için en önemli sınır mali sermaye ile bölgesel ya da orta kademe sermaye arasındaki fark mı?
Evet, ama dediğim gibi bunu da idealize etmek istemiyorum. Kesinlikle her seviyede sömürü var. Fakat yine de, örneğin Amazon ya da bazı DAX(**) şirketleriyle karşılaştırıldığında arada bir fark var. Örneğin bugün, ekonomi küçülüyor olsa da, DAX şirketleri her zamankinden daha fazla temettü dağıtıyor. Bazı durumlarda şirketler yıllık kârlarının tamamını, hatta daha fazlasını dağıtıyor. Almanya’nın yatırım oranı yıllardır çok düşük, çünkü küresel finans gruplarının baskısı nedeniyle çok fazla para ödeniyor. Mittelstand şirketleri oransal olarak çok daha fazla yatırım yapıyor.
BSW’nin programında yer alan diğer başlıklar nelerdir?
İkinci başlık sosyal adalet. Bu bizim için kesinlikle merkezi bir öneme sahip. Ekonominin iyi gittiği zamanlarda bile, artan yoksulluk ve sosyal eşitsizlikle birlikte büyüyen bir düşük ücretli sektörümüz vardı. Güçlü bir refah devleti hayati önem taşıyor. Alman sağlık hizmetleri muazzam bir baskı altında. Bir uzmana görünmek için bile aylarca bekleyebiliyorsunuz. Hemşirelik personeli korkunç derecede fazla çalıştırılıyor ve düşük ücret alıyor. 2021’deki grevlerini güçlü bir şekilde destekledik. Okul sistemi de başarısız. Daha önce de söylediğim gibi, Realschule veya Hauptschule’den(***) ayrılan gençlerin önemli bir kısmı çırak veya stajyer olarak işe alınabilecek temel bilgilere sahip değil. Almanya’nın altyapısı da giderek bakımsızlaşıyor. Onarılmayan ve bir noktada yıkılmak zorunda kalacak olan yaklaşık üç bin harap köprü var. Demiryolu hizmeti veren Deutsche Bahn devamlı kesintiye uğruyor. Kamu idaresi eski ekipmanlara sahip. Ana akım politikacılar tüm bunların farkında ama bu konuda hiçbir şey yapmıyorlar.
Üçüncü başlık ise barış. Alman dış siyasetinin askerileşmesine ve çatışmaların savaşa doğru tırmanmasına karşıyız. Hedefimiz, uzun vadede Rusya’yı da içermesi gereken yeni bir Avrupa güvenlik düzenidir. Nükleer bir güç olan Rusya ile çatışma masadan kalkmadıkça Avrupa’da barış ve güvenlik istikrarlı ve kalıcı bir şekilde garanti altına alınamaz. Ayrıca Avrupa’nın ABD ve Çin arasındaki herhangi bir çatışmanın içine çekilmesine izin vermemesi gerektiğini, fakat çeşitli ticaret ve enerji ortaklıkları yoluyla kendi çıkarlarını gözetmesi gerektiğini savunuyoruz. Ukrayna konusunda ise ateşkes ve barış müzakereleri çağrısında bulunuyoruz. Savaş, ABD ve Rusya arasında kanlı bir vekalet savaşı. Bugüne kadar Batı tarafından müzakere yoluyla sona erdirilmesi için ciddi bir çaba sarf edilmedi. Var olan fırsatlar da heba edildi. Sonuç olarak Ukrayna’nın müzakere pozisyonu önemli ölçüde kötüleşti. Bu savaş nasıl sona ererse ersin, Avrupa’ya yaralı, yoksullaşmış ve nüfusu azalmış bir ülke bırakacak. Fakat en azından mevcut insani acılar sona erdirilebilir.
Ve dördüncü başlık?
Dördüncü başlık ifade özgürlüğü. Burada izin verilen görüşlerin daralan spektrumuna uymak için giderek daha da ağırlaşan bir baskı var. Gazze hakkında konuştuk ama mesele bunun çok ötesinde. SPD’li İçişleri Bakanı Nancy Faeser, hükümetle alay etmeyi suç haline getirecek bir ‘Demokrasiyi Teşvik’ yasa tasarısı sundu. Biz buna doğal olarak demokratik gerekçelerle karşı çıkıyoruz. Federal Cumhuriyet’in her zaman yeni çiçekler açan çirkin bir geleneği var. ‘Aşırı solcuların’ kamu sektöründeki işlerden men edilmeye çalışıldığı 1970’li yıllardaki baskılara geri dönmeye gerek yok.(****) Pandemi sırasında ideolojik baskıya hemen başvurulmuştu ve şimdi Ukrayna ve Gazze’de daha da fazla başvuruluyor. İşte bunlar dört ana başlık. Genel hedefimiz yeni bir siyasi başlangıca ön ayak olmak ve hoşnutsuzluğun son yıllarda olduğu gibi sağa kaymaya devam etmemesini sağlamaktır.
BSW’nin önümüzdeki Avrupa Parlamentosu ve Eyalet seçimleri için seçim planları nelerdir? Eyalet parlamentolarında hangi koalisyonları göz önünde bulunduracaksınız?
Koalisyonlara gelince, dediğimiz gibi, ayı öldürülmeden postunu paylaşmayalım. Koalisyonlar ya da hoşgörü veya esnek çoğunluklar gibi yönetime katılımın diğer biçimleri hakkında yapmak isteyebilecekleri herhangi bir öneriyi değerlendirebilmek için diğer tüm partilerden yeterince farklıyız. Şimdilik sadece mümkün olduğunca çok sayıda yurttaşımızı çıkarlarının bizimle emin ellerde olduğuna ikna etmek istiyoruz. Yeni bir parti olarak, yeni siyaset yaklaşımımıza destek aramak için ilk fırsatımız olan Avrupa seçimlerinde güçlü bir performans sergilemek istiyoruz. Seçmenlere, Avrupa toplumlarının ve ekonomilerinin sorunlarının çözümünde Brüksel bürokrasisi ve jüristokrasisinin değil, AB’nin demokratik üye devletlerinin esas sorumlu olması gerektiğini anlatacağız.
Kendinizi ‘muhafazakâr-sol’ olarak tanımlamanızla ilgili olarak: eski CDU geleneğinden, onun sosyal doktrininden ve ‘evcilleştirilmiş kapitalizm’den sıcak bir şekilde bahsettiniz. Eğer Willy Brandt’ın dış siyasetiyle ittifak halinde olsaydınız, BSW’yi eski CDU’dan nasıl ayırırdınız?
Savaş sonrası Hıristiyan Demokrasisi neoliberal olmamak anlamında muhafazakârdı. Eski CDU-CSU hem muhafazakâr hem de radikal-liberal bir unsuru bir araya getiriyordu; bunu yapabilmesi Konrad Adenauer gibi bir adamın siyasi hayal gücüne bağlıydı – her ne kadar buna benzer bir şey İtalya ve bir dereceye kadar Fransa’da da mevcut olsa da. O dönemde muhafazakârlık, neoliberal (sözde) muhafazakârlıkta olduğu gibi toplumu kapitalizmin ihtiyaçlarına göre ayarlamanın aksine, toplumu kapitalist ilerlemenin girdabından korumak anlamına geliyordu. Toplumun bakış açısından neoliberalizm muhafazakâr değil devrimcidir. Bugün Merz gibi biri tarafından yönetilen CDU, ekonominin topluma hizmet etmesi gerektiği, bunun tersinin geçerli olmadığı şeklindeki eski Hıristiyan-Demokrat anlayışın kökünü başarıyla kazımıştır. Eskinin SPD’si olan sosyal demokrasi de muhafazakâr bir unsura sahipti ve merkezde bir bütün olarak toplum yerine işçi sınıfı vardı. Bu durum Birleşik Krallık’ta Üçüncü Yol ve Almanya’da Schröder’in işgücü piyasasını ve ekonomiyi küreselci-teknokratik bir piyasa demokrasisine teslim etmesiyle sona erdi. Tıpkı dış siyasette olduğu gibi, kendimizi hem savaş sonrası muhafazakârlığın ‘evcilleştirilmiş kapitalizminin’ hem de Brandt, Kreisky ve Palme döneminin hem iç hem de dış siyasetteki sosyal demokrat ilerlemeciliğinin günümüzün değişen siyasi koşullarına uygulanmış meşru mirasçıları olarak görmeye hakkımız olduğuna inanıyoruz.
Uluslararası alanda, AB’de –ya da ötesinde– hangi güçleri BSW için potansiyel müttefik olarak görüyorsunuz?
Bu konuda soru sormak için en uygun kişi ben değilim, zira benim odak noktam iç siyaset. İnsanların yurt dışından bizi genellikle çarpıtılmış bir şekilde gördüklerini biliyorum ve umarım ben de diğer ülkeleri çarpıtılmış bir şekilde görmüyorumdur. İlk günlerde La France insoumise [Boyun Eğmeyen Fransa] ile yakın ilişkilerimiz vardı ama son yıllarda nasıl gelişti bilmiyorum. Sonra İtalya’da Beş Yıldız Hareketi vardı, bu yine biraz farklı ama orada da bazı örtüşmeler var. Genel olarak, sosyal adalete güçlü bir şekilde yönelen ancak kimlikçi söyleme kapılmayan herhangi bir sol parti ile aynı dalga boyunda oluruz.
Sol Parti’nin toplumsal meseleleri marjinalleştirerek ‘Yeşillerden daha yeşil’ hale geldiğini söylüyorsunuz. Ama Yeşiller’in bir zamanlar güçlü bir toplumsal programı vardı; güçlü bir toplumsal bileşene sahip yeşil bir sanayi stratejisi ve elbette Avrupa’nın askerden arındırılması. Sizce 1990’larda ne oldu da bu boyutu kaybettiler?
Birçok eski sol parti için de durum aynıydı. Cevabın bir kısmı, destekleyici çevrenin değişmiş olmasıdır. Sol partiler, entelektüeller tarafından yönetiliyor olsalar bile geleneksel olarak işçi sınıfına dayanmaktaydı. Fakat seçmenleri değişmiştir. Piketty, Capital and Ideology [Sermaye ve İdeoloji] kitabında bunun izini ayrıntılı bir şekilde sürüyor. Son otuz yılda yeni, üniversite eğitimli, profesyonel bir sınıf kitlesel olarak genişledi, neoliberalizmden nispeten zarar görmedi çünkü iyi bir gelire ve artan servete sahip ve refah devletine bağımlı olmak zorunda değil. Bu ortamda yetişen gençler hiçbir zaman toplumsal korku ya da sıkıntı yaşamadı, çünkü en başından beri korunuyorlardı. Şu anda Yeşiller’in ana çevresi budur; nispeten iyi durumda, iklim konusunda endişeli –ki bu onların lehine bir durumdur– fakat sorunu bireysel tüketici kararlarıyla çözmeyi amaçlayan insanlar. Hiç yokluk çekmemiş insanlar, yokluk çekmenin günlük yaşamın bir parçası olduğu kişilere feragat vaaz ediyor.
Ama anaakım partiler için de durum böyle değil mi? Yeşiller belki de 1980’lerdeki durumlarına kıyasla en dramatik olanı. Fakat dediğiniz gibi CDU sosyal bileşenini terk etti. SPD neoliberal dönüşe öncülük etti. Bu sağa ya da mali veya küresel sermayeye doğru hareketin daha derin bir nedeni var mı?
Birincisi, Andreas Reckwitz gibi sosyologların çok iyi analiz ettiği gibi, burada kamuoyunun şekillenmesinde öncü rol oynayan güçlü ve büyüyen bir sosyal çevreyle karşı karşıyayız. Bu çevre medyada, siyasette ve kanaatlerin oluştuğu büyük şehirlerde baskındır. Bunlar büyük şirketlerin sahipleri değil; bu farklı bir katman. Fakat bu güçlü bir etki ve tüm siyasi partilerdeki oyuncuları şekillendiriyor. Burada, Berlin’de, tüm siyasetçiler bu çevre içinde hareket ediyor –CDU, SPD– ve bu da onlar üzerinde güçlü bir etki yaratıyor. Küçük insanlar, küçük kasaba ve köylerde yaşayanlar, üniversite mezunu olmayanlar, siyasete giderek daha az erişebiliyorlar. Eskiden partiler geniş tabanlı, gerçek halk partileriydi – kiliseler aracılığıyla CDU, sendikalar aracılığıyla SPD. Şimdi bunların hepsi yok oldu. Partiler çok daha küçük ve adayları daha dar bir tabandan, genellikle üniversite eğitimli orta sınıftan seçiliyor. Genellikle deneyimleri konferans salonu, düşünce kuruluşu ve genel kurul odasıyla sınırlı. Profesyonel siyasi hayatın ötesindeki dünyayı hiç tecrübe etmeden milletvekili oluyorlar.
BSW ile, bu ortamdan olabildiğince uzaklaşmak için, başka alanlarda, toplumun diğer pek çok alanında çalışmış yeni siyasetçiler getirmeye çalışıyoruz. Fakat eski halk partisi modeli ortadan kalktı, çünkü bunun tabanı artık mevcut değil.
Son olarak size kendi siyasi ve kişisel formasyonunuz hakkında sorular sorabilir miyiz? Dünya görüşünüz üzerinde en önemli etkilerin neler olduğunu düşünüyorsunuz – tecrübeye dayalı, entelektüel?
Hayatım boyunca çok okudum ve yeni bir yönde düşünmeye başladığım aydınlanma anları oldu. Goethe’yi derinlemesine inceledim ve o zaman siyaset ve toplum hakkında, insanların bir arada yaşaması ve olası gelecekler hakkında düşünmeye başladım. Rosa Luxemburg benim için her zaman önemli bir figür oldu, özellikle de mektupları; onunla özdeşleşebiliyordum. Thomas Mann, elbette bana belirgin bir biçimde nüfuz etti ve etkiledi. Gençliğimde yazar ve oyun yazarı Peter Hacks önemli bir entelektüel muhatabımdı. Marx benim üzerimde büyük bir etkiye sahipti ve kapitalist krizler ve mülkiyet ilişkileri üzerine yaptığı analizleri hâlâ çok faydalı buluyorum. Topyekûn millileştirme ya da merkezi planlamadan yana değilim, fakat özel mülkiyet ile devlet mülkiyeti arasında üçüncü seçenekleri araştırmakla ilgileniyorum. Örneğin, bir şirketin hissedarlar tarafından yağmalanmasını önleyen vakıflar veya vekillikler; Prosperity without Greed’de [Açgözlülükten Uzak Refah] tartıştığım noktalar.
Bir başka biçimlendirici deneyim de düzenlediğimiz etkinliklerde insanlarla etkileşimde bulunmak oldu. Ülkeyi dolaşmak, çok sayıda toplantı yapmak ve insanlarla konuşmak için her fırsatı değerlendirmek, onları neyin harekete geçirdiğini, nasıl düşündüklerini ve neden bu şekilde düşündüklerini anlamak için bilinçli bir karardı. Sadece bir balonun içinde dolaşmamak, sadece zaten tanıdığınız insanları görmemek çok önemli. Bu benim siyasetimi şekillendirdi ve belki de beni biraz değiştirdi. Bir siyasetçi olarak her şeyi seçmenlerden daha iyi anladığınızı düşünmemeniz gerektiğine inanıyorum. İlgi alanları ve bakış açıları arasında her zaman birebir olmasa da bir örtüşme vardır, fakat üzerinde düşünürseniz insanların yaptıkları şeyleri neden söylediklerini anlayabilirsiniz.
1990’lardan bu yana siyasi yolculuğunuzu nasıl tanımlarsınız?
Otuz yıldır siyasetin içindeyim. PDS(*****) ve Sol Parti’de önemli görevlerde bulundum. 2009’dan beri Federal Meclis üyesiyim ve 2015’ten 2019’a kadar Sol Parti’nin parlamento grubunun eş başkanlığını yaptım. Fakat siyasete ilk girdiğim hedeflere sadık kaldığımı söyleyebilirim. Kârı değil insanı merkeze koyan farklı bir iktisadi sisteme ihtiyacımız var. Günümüzde yaşam koşulları aşağılayıcı olabiliyor; yaşlı insanların geçimlerini sağlamak için çöp kutularını karıştırıp depozitolu şişe araması alışılmadık bir durum değil. Bu tür şeyleri görmezden gelmek istemiyorum, bunların altında yatan koşulları daha iyi hale getirmek istiyorum. Çok sık seyahat ediyorum ve nereye gidersem gideyim, artık hiçbir parti tarafından temsil edilmediğini düşünen çok sayıda insan olduğunu hissediyorum. Büyük bir siyasi boşluk var. Bu da insanların öfkelenmesine yol açıyor ki bu demokrasi için iyi bir şey değil. Yeni bir şey inşa etmenin ve ciddi bir siyasi müdahalede bulunmanın zamanı geldi. Bir noktada kendime şunu söylemek zorunda kalmak istemiyorum: Bir şeyleri değiştirebileceğin bir fırsat penceresi vardı ve sen bunu yapmadın. Yeni partimizi, Berlin balonunun beceriksizliği ve küstahlığıyla birlikte ülkemizi bölen ve geleceğini riske atan mevcut politikaların üstesinden gelebilmek için kuruyoruz.
(*) Alm. Arbeit und soziale Gerechtigkeit – Die Wahlalternative (WASG): Emek ve Sosyal Adalet – Seçim Alternatifi. 2005 yılında iktidardaki SPD-Yeşiller koalisyon hükümetinden hoşnut olmayanlar tarafından kurulan siyasi parti. WASG, 16 Haziran 2007 tarihinde Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) ile birleşerek Sol Parti’yi (Die Linke) oluşturdu. (ç.n.)
(**) Alm. Deutscher Aktien Index: Frankfurt Borsası’nda işlem gören en büyük 30 şirketi temsil eden endeks. (ç.n.)
(***) Alman eğitim sisteminde ortaöğretime tekabül eden okullar. Alman gençler Hauptschule veya Realschule türündeki okullardan sonra meslek öğrenimine başlayabiliyorlar. (ç.n.)
(****) 1972 yılında, dönemin SPD’li Şansölyesi Willy Brandt tarafından yürürlüğe konan ‘Radikaller Kararnamesi’ kastediliyor. Bu antikomünist kararnameden 3 milyonun üzerinde Federal Alman Cumhuriyeti yurttaşı etkilenmiş, onbinlerce insan hakkında soruşturma açılmış, yüzlerce kamu görevlisi mesleklerinden uzaklaştırılıp, kovuşturmaya tabi tutulumuş hatta hapis cezası ile cezalandırılmıştır. (ç.n.)
(*****) Alm. Partei des Demokratischen Sozialismus (PDS): Demokratik Sosyalizm Partisi. Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (DDR) yönetici partisi Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) devamcısıydı. 2005’te bazı başka partilerle de bir araya gelerek Sol Parti’yi oluşturdu. (ç.n.)
Dünya Basını
Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.
Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.
Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.
Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.
Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.
Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.
“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”
Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.
Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.
Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.
“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”
Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.
Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”
Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.
“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”
Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:
“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”
Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:
“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”
“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”
Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.
Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”
Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.
“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”
Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:
“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”
Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.
“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”
Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.
Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:
“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”
Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:
“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”
Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:
“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”
Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:
“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”
Dünya Basını
Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.
***
Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026
Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.
Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.
Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.
“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.
Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.
Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.
Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.
Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.
ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.
Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?
Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.
“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.
Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.
Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.
“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.
Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.
Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.
Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?
Dünya Basını
Tarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı

Fransız tarihçi ve sosyolog Emmanuel Todd, Le Figaro canlı yayınında Batı sisteminin hem askeri-sanayi kapasitesi hem de ahlaki değerler bakımından derin bir dağılma evresine girdiğini belirtti. Rusya tehdidinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu vurgulayan Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki gelişmelerin Amerikan hegemonyasını ve Avrupa ekonomisini tükettiğini dile getirdi.
Paris Ulusal Demografik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Fransız tarihçi, antropolog, sosyolog ve siyaset bilimci Emmanuel Todd, Le Figaro televizyonunda katıldığı canlı yayında Batı dünyasının büyük bir çöküş ve dağılma evresine girdiğini belirtti.
Küresel dengelerin altüst olduğunu söyleyen Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki çatışmaların Batı sisteminin yapısal zaaflarını görünür kıldığını kaydetti.
Stüdyoda strateji uzmanı François Heisbourg ile bir araya gelen Todd, Batı’nın Yenilgisi isimli çalışmasının devamı niteliğindeki yeni kitabı Kopuş üzerinden değerlendirmeler yaptı.
Gazeteci Diane Lagrange ile gerçekleştirdiği nehir söyleşilerden oluşan çalışmasını anlatan Fransız düşünür, Avrupa ve ABD ekseninde yaşanan kurumsal erozyonun küresel yansımalarını paylaştı.
“Avrupa liderleri tam bir hayal krallığı içinde yaşıyor”
Avrupa başkentlerinde dile getirilen Rusya tehdidinin nesnel bir temeli olmadığını dile getiren Todd, kıta siyasetçilerinin psikolojik bir yanılsamaya kapıldığını belirtti. Fransız antropolog, Avrupa’nın kendi iç bunalımlarını dışarıya yansıtarak yapay korkular ürettiğini dile getirdi.
Todd, Avrupa’daki karar alıcıların tutumuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupalı liderlerin Rusya ile açık bir savaş arzusu taşıdığı görülüyor. Açıkça söylemek gerekirse karşımızdaki tablo, Avrupa’nın tam anlamıyla bir hayal krallığı haline geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmek istediği yönündeki tüm bu anlatı gerçeği yansıtmayan bir fanteziden ibarettir.”
Moskova yönetiminin askeri hedeflerinin sınırlı olduğunu vurgulayan tarihçi, Rusya’nın stratejik sınırlarını net biçimde çizdi. Rusya’nın Dinyeper nehrine kadar ilerlemek ve Odessa limanını kontrol altına almak istediğini hatırlatan Todd, daha ötesine geçecek demografik ve lojistik gücün olmadığını kaydetti.
Todd, Rusya’nın niyetleri hakkında şu ifadeleri kullandı: “Rusya’nın savaş hedeflerini kitabımda çok açık biçimde tanımladım. Dinyeper hattına ulaşmak, Odessa’yı almak ve belki Ukrayna’nın geriye kalan kısmını bir uydu devlete dönüştürmek istiyorlar. Ancak orada duracaklar çünkü daha ileriye gitmek gibi bir niyetleri yok. Ne bunu sağlayacak demografik kaynaklara ne de böyle bir stratejik amaca sahipler.”
“Rusya içimizdeki derin sancının yansıtıldığı bir hedeftir”
Avrupa’da egemen olan söylemin tahlil edilmesi gerektiğini vurgulayan Todd, karar alıcıların ruh halinin toplumsal bir kaygıyı yansıttığını ifade etti. Avrupa ve ABD’nin kendi iç bütünlüğünü kaybettiğini, bu durumun da dış dünyayı algılama biçimini zehirlediğini dile getirdi.
Sorunun temelinde Batı medeniyetinin dağılması olduğunu kaydeden Todd, “Bu tehdit söylemini kısmen psikiyatrik terimlerle açıklamak mümkün çünkü bunu dile getirenlerin önemli bir kısmı tamamen samimi. Evet, ortada kontrol mekanizmalarını ele geçirmiş ciddi bir paranoya var. Asıl mesele sadece Avrupa’nın değil, Almanya’nın, Fransa’nın, genel Batı sisteminin ve ABD’nin içten içe dağılması sürecidir. Bu dağılma süreci dünyaya paranoyakça bakan bir algı üretiyor. Dolayısıyla Rusya, içimizdeki derin sancının ve huzursuzluğun yansıtıldığı bir hedeften ibarettir” şeklinde konuştu.
Kitabında geniş yer ayırdığı konulara atıfta bulunan Todd, küresel sistemin merkezinde Batı’nın kendi kimliğini kaybetmesi gerçeğinin yattığını belirtti. Yabancı düşmanlığı ve güvenlik paranoyasının, içeride yaşanan değer kaybının doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.
“Trump bu savaşta galip gelen değil yenilen taraftır”
Ukrayna’daki çatışmanın Batı açısından geri dönülemez bir noktaya ulaştığını belirten Todd, sahadaki gerçekliğin propaganda yoluyla gizlenemeyeceğini kaydetti. Çatışmanın gidişatının bu yıl içinde kesinleşeceğini ifade eden düşünür, cephe hattında Rusya lehine yaşanan hızlanmaya dikkat çekti.
Savaşın sonuna yaklaşıldıkça Avrupalı liderlerin hesap verme korkusuyla tedirginleştiğini aktaran Todd, “Bu yıl Ukrayna’daki tablonun netleştiği dönem olacak. Cephelerde dengeler süratle değişiyor ve makas kapanıyor. Bu çatışma giderek daha kirli bir hal alıyor. Avrupalı liderlerin bu kadar telaşlı davranmasının sebebi tam olarak budur. Herkes savaş bittiğinde kendi siciliyle yüzleşmek zorunda kalacak. Ukraynalılar için gerçekte ne yaptığımızı, onları intihara mı sürüklediğimizi yoksa gerçekten yardım mı ettiğimizi tarih yazacak” dedi.
ABD Başkanı Donald Trump ile Vladimir Putin arasında gizli bir ortaklık olduğu yönündeki iddiaları bütünüyle reddeden Todd, Washington’ın sahadaki başarısızlığına işaret etti. Amerikan askeri sanayisinin Kiev ordusunu besleyecek mühimmatı üretemediğini ve çatışmanın bu nedenle kaybedildiğini vurguladı.
Todd, Beyaz Saray’ın durumunu şu sözlerle aktardı: “ABD ve Avrupa’nın iki karşıt kampa ayrıldığı, ABD ile Rusya’nın Avrupalıları soymak için dost olduğu yönündeki kurgu tamamen bir yanılsamadır. Donald Trump bir yenilgi başkanıdır. Amerikalılar bu savaşı kaybetti çünkü Ukrayna ordusuna yeterli silah sağlayamadılar. Amerikan askeri-sanayi kompleksi son derece vahim bir durum içindedir. Trump yönetimi bu Amerikan yenilgisini unutturmaya çalışıyor; Avrupalıları hırpalaması, siyasi tiyatrolar sahnelemesi ve dikkat dağıtma operasyonlarına girişmesi bu yüzdendir.”
“Merz döneminde Almanya yeniden silahlanma sürecine girdi”
Batı ittifakı içinde yaşanan en köklü kırılmanın Almanya’da gerçekleştiğini vurgulayan Todd, Berlin’in ihtiyatlı dış politika çizgisini terk ederek çatışmacı bir konuma yerleştiğini ifade etti. Hristiyan Demokrat Friedrich Merz liderliğindeki hükümetin silahlanma politikalarına odaklandığını belirtti.
Alman sanayisinin Amerikan askeri açığını kapatmak üzere devreye sokulduğunu kaydeden Todd, “Önceki kitabım Batı’nın Yenilgisi’nden bu yana sahnedeki en temel gelişme, Almanya’nın savaş için seferber olmasıdır. Sosyal Demokratların ihtiyatlı çizgisinin ardından Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratların iktidara gelmesi, kıtanın lider sanayi gücü olan Almanya’yı doğrudan yeniden silahlanma sürecine soktu. Amerikan sanayisi yetersiz kalınca Alman sanayisi devreye girdi ve bu durum Trump’a yeniden umut verdi. Merz iktidara geldiğinden beri Trump, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatına Ukrayna füzelerini doğrudan Rusya hedeflerine yönlendirme yetkisi verdi. Dolayısıyla Trump ile Putin’in el ele yürüdüğü fikri koca bir saçmalıktır” diye konuştu.
“Ruslar değer dayatmayan stratejik gerçekçilerdir”
Rusya’nın yayılmacı emellerle değil, devlet güvenliği ve egemenlik saikleriyle hareket ettiğini dile getiren Todd, Moskova’nın Batı merkezli değer hiyerarşisini tanımadığını söyledi. Rusya’nın stratejik yaklaşımının Amerikan gerçekçiliğiyle örtüştüğünü savunan düşünür, uluslararası ilişkilerde ahlaki vaazların geçerliliğini yitirdiğini kaydetti.
Rus devlet aklının çok kutuplu bir dünya tasavvuruna dayandığını belirten Todd, şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya’nın stratejik teorisi, Amerikalı John Mearsheimer’ın yaklaşımıyla neredeyse aynı doğrultudadır. Onlar ulusal egemenlik ve devlet aklıyla düşünen stratejik gerçekçilerdir. En belirgin özellikleri, ortaklarına kendi ahlaki veya kültürel değerlerini dayatmama ilkesidir. Ruslar çok kutuplu dünyadan bahsederken yalnızca güç dengesini değil, değerler alanındaki çeşitliliği kastediyor. Hatta açıkça Batılıların istedikleri gibi yaşayabileceğini, kendilerini bunun ilgilendirmediğini söylüyorlar.”
Todd, bu tespitleri yaparken Rusya sempatizanı olmadığını özellikle vurgulayarak, “Burada sanki Rusya’yı savunuyormuşum gibi tuhaf bir konuma düşmekten neredeyse rahatsızlık duyuyorum. Oysa böyle bir niyetim yok. Kitabımda İran halkına derin bir sempati beslediğimi açıkça itiraf ediyorum ancak Ruslara karşı hiçbir zaman böyle bir yakınlık hissetmedim” dedi.
“İran savaşı Washington için bir tür Vietnam felaketidir”
Donald Trump tarafından Şubat 2025’te başlatılan İran müdahalesinin küresel bir ekonomik açmaza yol açtığını belirten Todd, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın Batı ekonomilerini boğduğunu dile getirdi. Washington’ın stratejik körlükle hareket ettiğini ifade eden yazar, bu kararın büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.
İran operasyonunun Ukrayna hezimetini örtbas etmek amacıyla kurgulanan bir saptırma hamlesi olduğunu aktaran Todd, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortada sistematik bir başarısızlık dinamiği bulunuyor. Ukrayna’da yaşanan Amerikan yenilgisi sonrasında Washington yönetimi sürekli dikkat dağıtma hamlelerine başvurdu. Önce Grönland’ı alma hayalleri kurdular, Avrupalılara baskı yaptılar, Venezuela’yı dize getirmeye çalıştılar, Küba’yı ve İran’ı kuşatmak istediler. Venezuela’daki görece başarı Amerikalıların gözünü boyadı. Ukrayna yenilgisini unutturmak için İran’a yöneldiler ancak İran tamamen farklı bir ülkedir. Orası mühendislerle dolu, son derece hızlı kültürel değişim geçiren bir toplumdur.”
Amerikan yönetiminin İran’da çarptığı direncin küresel dengeleri dönüştürdüğünü vurgulayan Todd, “Amerikalılar için bu savaş ilk dereceden stratejik bir felakettir. Beş veya altı yıla yayılarak kaybedilen bir Vietnam Savaşı’nın, bu kez birkaç gün içinde kaybedilmiş haline benziyor. Bu tam anlamıyla bir fiyaskodur ve aslında Trump hariç herkes bunun farkındadır” dedi.
“Ukrayna ve İran artık tek bir savaşa dönüştü”
Medyanın kurguladığı söylem ile cephedeki maddi güç dengesi arasında derin bir uçurum açıldığını dile getiren Todd, Batı’nın endüstriyel tabanının aşındığını kaydetti. Ukrayna ile İran cephelerinin pratikte birleştiğini ve Batı karşıtı güçleri tek bir blok haline getirdiğini belirtti.
Todd, sahadaki askeri gerçekliği şu ifadelerle açıkladı: “Yaşadığımız süreçte en çarpıcı unsur, medyadaki tartışmalar ile sahadaki savaşın somut gerçekliği arasındaki derin farktır. Batı’da sürekli konuşan, yorumlayan bir kitle var ancak savaş sahadaki askeri-sanayi kapasitesiyle yürütülüyor. Gelinen noktada Ukrayna Savaşı ile İran Savaşı fiilen tek bir savaşa dönüşmüştür. Her iki sahada da Batı’nın askeri-sanayi kapasitesinin yetersizliği ortaya çıktı. Bir tarafta füze açığı yaşanırken diğer tarafta mühimmat tükeniyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu saldırganlıklar; Rusya, İran ve Çin’den oluşan üçlü bir gücün kenetlenmesini sağladı. Bu ülkeler fevkalade sıkı bir işbirliği yürütüyor. Amerikalılar Ukrayna füzelerini yönlendirirken Ruslar da İran füzelerinin hedeflerini belirliyor.”
Amerikan cephaneliklerinin tükenişinin sadece İran savaşıyla sınırlı olmadığını hatırlatan Todd, Pentagon ve düşünce kuruluşu Rand Corporation raporlarının hava savunma krizini İran saldırısından çok önce belgelediğini sözlerine ekledi.
“Bizim sürekli saldırganlığımız İran’daki muhafazakar çizgiyi sertleştirdi”
İran siyasal sisteminin Batı baskısı karşısında aldığı biçimi antropolojik açıdan inceleyen Todd, Tahran rejiminin sertleşmesinde dış müdahalelerin belirleyici rol oynadığını ifade etti. Kendi gözlemlerini aktaran düşünür, 2000’li yılların başından bu yana İranlı diplomatlarla yürüttüğü temasları anlattı.
Mahmud Ahmedinejad döneminde bir diplomatın kendisine aktardığı görüşü paylaşan Todd, “O dönemde genç bir İran elçilik müsteşarı bana şu sözleri söylemişti: ‘Amerikalıların attığı her akıldışı adım İran’ın bölgedeki stratejik elini güçlendiriyor. Ancak diğer yandan Amerikan saldırıları, İran milli bilincini muhafazakarlık etrafında birleştirerek yönetimdeki sertlik yanlılarının konumunu tahkim ediyor.’ Benim kitapta tarif ettiğim durum tam olarak bu uzun vadeli dinamiktir” dedi.
Rusya ile İran arasındaki toplumsal yapı farklarını antropolojik aile modelleriyle açıklayan Todd, “Antropolog kimliğimle aile sistemleri, siyasi ideoloji ve siyasal mizaç arasındaki bağları inceliyorum. Rus ve İran siyasal mizaçları birbirinden köklü biçimde farklıdır. Rusya, iktidarın dikey olarak örgütlendiği otoriter bir kültüre sahiptir. Putin sistemi var etmemiş, bu cemaatçi Rus aile kültürü Putin’i yaratmıştır. Buna karşılık İran ailesi çekirdek ve bireyci bir yapıya sahiptir. Bireycilik, Şii düşünce geleneğinde de görüldüğü üzere tartışmaya ve müzakereye açık bireyler yetiştirir. Şayet Batı’nın bitmek bilmeyen saldırganlığı olmasaydı, bu dinamik kendi doğal seyrinde gelişebilirdi. Bizim müdahalelerimiz süreci tersine çevirdi” dedi.
Kendisinin eski kuşak bir Batılı olduğunu dile getiren düşünür, “Ben özgür tartışma ortamına ve çoğulculuğa inanan eski bir Batılıyım. Cambridge’de yetişmiş, Paris’te yaşayan bir araştırmacıyım. Ancak bugün Batı dediğimiz yapı, geçmişin değerlerinden bütünüyle kopmuş, dünyaya karşı tahammülsüzlük üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bir tarihçi meselelere kimin hatalı olduğu üzerinden bakmaz; tarihsel dinamikleri analiz eder” değerlendirmesini yaptı.
“Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi tarihi bir tehlikedir”
Batı ittifakının dağılma sürecinde ulus devletlerin kendi kadim reflekslerine geri döndüğünü dile getiren Todd, Almanya’daki siyasi dönüşümün kaygı verici boyutlara ulaştığını ifade etti. Alman siyasetindeki radikalleşmeyi ve savaş söylemini eleştiren tarihçi, hafızanın silinmek istendiğini vurguladı.
Almanya’daki seçim dinamiklerini değerlendiren Todd, “Kitabımda Almanya üzerine oldukça detaylı bir bölüm ayırdım. Orada gerçekten tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Aşırı sağcı, nasyonal sosyalist mirasın uzantısı olan bir parti yüzde 45 seviyelerine ulaştı. Bundan yalnızca benim endişe duyduğumu kimse söyleyemez. Diğer tarafta ise zemin kaybeden ancak ülkesini hızla Rusya ile doğrudan çatışmaya sürükleyen bir Şansölye var. Konuşmalarında Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden gücün Alman ordusu olduğu gerçeğini unutuyorlar. Tarihsel dinamiklerin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi görmeyi başarmalıyız” dedi.
“Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları boş bir işaretler evrenidir”
ABD’nin ekonomik üstünlüğü ve yapay zeka alanındaki liderliği üzerinden yürütülen büyüme anlatısını yanıltıcı bulan Todd, ekonomik göstergelerin gerçek toplumsal refahı yansıtmadığını kaydetti. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılasının kağıt üzerinde yükselmesine karşın temel göstergelerde çürüme yaşandığını savundu.
İktisadi göstergelerin sahadaki gerçekle uyuşmadığını vurgulayan Todd, şu tespitleri paylaştı: “ABD’de yapay zeka alanında çalışan beyinlerin büyük kısmı Amerikan kökenli değildir; dışarıdan gelen yüksek nitelikli işgücüne muhtaçtırlar. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılası sürekli büyüyor görünüyor ancak bu ölçüm yöntemleri gerçekliği yansıtmıyor. ABD’de ortalama yaşam süresi Avrupa’nın gerisine düştü. Fransa’ya gelen Ukraynalı mülteci çocukların Fransız liselerinde matematik derslerinde yerli öğrencileri geride bıraktığını gördük. Tamamen karşılığı olmayan bir işaretler evreninde yaşıyoruz. Bu illüzyondan uyanış, kapıdaki enerji krizi ve Avrupa ekonomisinin çöküşüyle birlikte oldukça sarsıcı olacak.”
Amerikan ekonomisinin dış ticaret açığı üzerinden ayakta kaldığını ifade eden düşünür, “Amerikan ekonomisinin gerçek dışılığının en somut kanıtı, durmaksızın büyüyen dış ticaret açığıdır. Amerika artık kendi tükettiğini üretemiyor. Hatta tarım alanında dahi dış ticaret açığı vermeye başladı. Gıda ürünlerinde Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine bağımlı durumdalar; yani Amerikalıları biz doyuruyoruz. Sorumsuz enerji politikalarıyla Washington, hayatta kalmak için muhtaç olduğu çevre ekonomileri de çökertiyor” ifadelerini kullandı.
“Fransa’da yaşlı nüfusun sandıktaki hakimiyeti bir gerontokrasi üretti”
Batı toplumlarındaki nüfus yaşlanmasının stratejik bir çöküş göstergesi olduğunu dile getiren Todd, Fransa’daki demografik kırılmaya dikkat çekti. Fransa’da bebek ölüm oranlarının yeniden yükselişe geçtiğini ve bunun Sovyetler Birliği’nin son dönemini andırdığını belirtti.
Fransa’nın siyasal yapısının yaşlı nüfusun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini vurgulayan yazar, “Diane Lagrange ile yaptığım tartışmalara hazırlanırken demografik istatistikleri derinlemesine inceledim. Fransa’da bebek ölüm oranları yeniden artmaya başladı. Bu veri Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini hatırlatıyor. Öte yandan Avrupa, doğum ve çocuk sayısında gerilerken 60 yaş üstü bireylerin yaşam beklentisinde yüksek rakamlara ulaşıyor. Toplumun metabolizması yavaşlıyor ve yaşlıların değerleri egemen hale geliyor” dedi.
Siyasal iktidarın yaşlı kuşaklar tarafından rehin alındığını aktaran Todd, sözlerini şöyle tamamladı: “Fransa, İtalya veya Almanya kadar yaşlı bir nüfusa sahip değilken nasıl oldu da bu kadar yaşlı odaklı bir sisteme teslim oldu? Çünkü yaşlıların temel gücü sandıktır, verdikleri oylardır. Demokrasiyi ve oy verme mekanizmasını kaldırsanız, yaşlıların ayrıcalıklarını korumak için sokaklara dökülmeyeceğini görürsünüz. Güçlü liberal demokratik gelenek, yaşlı kuşağın sandık gücünü azami düzeyde kullanmasını sağladı ve Fransa bir gerontokrasi rejimine sürüklendi.”
Piyasa kapitalizminin ve bireyci ekonomik insan anlayışının aileyi yok ettiğini dile getiren Fransız düşünür, doğum oranlarındaki küresel düşüşün ekonomik bencillikten kaynaklandığını belirtti. Çocuk sahibi olmanın özveri ve fedakarlık gerektirdiğini, piyasa değerlerinin ise bu içgüdüyü tahrip ettiğini sözlerine ekledi.
Yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olduğunu ifade eden Todd, bu teknolojinin nükleer silahlar gibi türün devamlılığını tehdit eden varoluşsal riskler barındırdığı uyarısında bulundu.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası









