Dünya Basını
Mihail Hazin’in ekonomi, kriz, jeostrateji görüşleri-1: “Sonuçta neden kaybettik?”

Mihail Hazin, önemli bir iktisatçı. İlk defa Andrey Kobyakov ile birlikte yazdıkları 2003 tarihli “Dolar İmparatorluğunun Günbatımı ve Pax Americana’nın Sonu” adlı kitabıyla popüler olmuştu. Kitap, 2008 krizinin habercisiydi ve birçok açıdan öngörüleri krizle tamamen örtüşmüştü.
Bununla birlikte Hazin’in felaket tellallığı hatta komplo teorisyenliğiyle suçlandığı da çok olmuştur. Bu büsbütün temelsiz değil. Ama Hazin’i onlardan ayıran çok önemli bir nokta var: ifrata varan iddialar ileri sürdüğünde bile bu, güçlü bir analizin sonuçlarının abartılması şeklinde ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, benim görüşüme göre öngörüler önemli, ama onları ortaya koyarken yapılan temellendirmeler çok daha önemli.
Aslında Hazin’e Rusya’daki siyasi önemini kazandıran da büyük ölçüde bu niteliği. Karar alıcılar arasında ilişkileri de var ve saygın; bu, benzer düşüncelerin onlar arasında da yaygın olduğuna yorulmalı.
Yazı, aslında bir youtube konferansının çözümü. Konferans 18 Mart’ta yayınlandı. Metne dökülmemişti — başka deyişle ben çeviriyi konferansı dinleyerek yaptım. Ancak çok tartışmalı ve nesnel olarak temellendirilmemiş gördüğüm üçüncü bölümünü (ABD ve Britanya arasında çatışmaların Güneydoğu Asya’da ve Kafkaslarda oynadığı rol) yayınlamayı gereksiz buldum.
* * *
Özel talebi devlet hesabından teşvike dayanan çağdaş iktisat model 1980’lerin başında ortaya çıktı ve “reaganomics” adını aldı. Oysa bu daha 1970’li yılların sonunda icat edilmişti. Özü şudur: 1970’li yıllarda ABD’de sermaye verimliliğinde düşüş krizi tekrar etmişti; bu, aslında üçüncü krizdi ve bu 10 yıl boyunca iktisadi büyüme olmamasına yol açmıştı.
Aslında iki düşme döngüsü vardı. İlki 70’lerin başında, ikincisi 70’lerin sonuna doğruydu. Bunlar sermaye verimliliğinde düşüşün önemsiz olduğu iki-üç yıllık görece sükûnet devresiyle bölünmüştü.
Çağdaş batı iktisat bilimi, küçük bir büyüme dönemiyle ayrılmış iki resesyon olduğunu iddia eder, oysa öyle değildir. Mesele şudur: çağdaş liberal iktisat teorisi resesyonun fazla uzun olmasını yasaklar; bu yüzden 10 yıllık bir çöküşü hiçbir şekilde kabul edemez. Şuna dikkat edelim: 30’lu yıllarda da durum çok benzerdi ve 10 yıl boyunca iktisadi büyüme görülmemişti. Bu dönem depresyon diye anılıyor. Depresyon kelimesi toplumu korkutmuştu; bu yüzden resesyon kelimesi uyduruldu. Daha sonra da bu kelimenin altına, her resesyonun hızla sona erdiğini ve 2-2,5 yıldan fazla sürmediğini iddia eden iktisat teorisi icat edildi.
Oysa burada koca bir 10 yıl var. İstatistik verilerini halen gözden geçiriyorum; bunlar bir iktisadi büyümeyle ayrılmış iki çöküş, iki resesyon gösteriyordu. Bir kez daha tekrar ediyorum: gerçekte iki çöküş dalgası vardı ve bunlar arasında da hiçbir büyüme olmamıştı.
Bu konuda uzun uzun tartışılabilir, çünkü istatistik verilerin değerlendirilmesi muazzam bir sanattır, özellikle de geriye dönük olduğunda. Ben olasılık teorisi ve matematiksel istatistik uzmanı eğitimim sırasında SSCB Merkez İstatistik İdaresi’nde, İstatistik Enstitüsü’nde çalıştım, bu nedenle bu durumu, başlangıç verilerine biçimsel olarak bağlı kalırken, yani biçimsel bir tahrifat yapmadan bile verilerin nasıl varyasyon gösterebileceğini çok iyi biliyorum. Zaten çağdaş istatistik tahrifatla suçlanamaz.
70’lerin sonunda ABD Fed başkanı Paul Walker yeni bir model geliştirdi, daha doğrusu onun yönetiminde iktisadi kalkınmayı sağlayabilecek bir model geliştirildi. Bu modelin muhtevasını… daha önce de anlatmıştım. Böylece tarihte ilk defa hane halkı ve özel kişilerin kredileri ödememesine izin verildi; yani bir sonraki krediyi ancak öncekini ödedikten sonra alabileceklerdi. Bunun tek istisnası da ipotekti. Bu, borcun devlet tarafından re-finansmanına izin verilmesiydi. Başlattıkları model borcun devamlı finanse edilmesiydi; bu da re-finansman sunulan kredinin devamlı surette artırılması, yani borcun artırılması suretiyle yapılıyordu.
Sonuçta 2008 krizi bugüne kadar sürdü. Amerikan hane halkının ortalama borcu reel gelirin yaklaşık yüzde 60’ından yüzde 130’dan fazlasına yükseldi. Fed faizleri de 1980-1981’de yüzde 18’den 2008 aralığında sıfıra düştü.
2008 krizi meydana geldi, çünkü borcun re-finansmanı artık mümkün değildi. Merkez Bankası faizi, mevduat faizinden farklı olarak, negatife düşemez.
O halde şu soru ortaya çıkıyor: ileride neler olacağını 70’lerin sonunda bilmiyorlar mıydı; neden açıkça işlevselliği zamanla sınırlı bir şemaya giriştiler? Üstelik de bu şemanın sonucunda tam bir felaket ortaya çıkacağını çok iyi biliyorlardı.
70’li yıllar boyunca Sovyetler Birliği iki sistemin rekabetinde başarı kazanmıştı. Bütün 70’li yıllar boyunca SSCB’de iktisadi büyüme devam ediyordu. Evet, yavaşlayarak; çünkü sermaye verimliliğinin düşme krizi SSCB’de de yaşanıyordu. Ama planlı ekonomi bu krizin sonuçlarını minimize etmeye imkân sağlıyordu.
SSCB sıfır iktisadi büyüme ortamına ancak 80’lerin başında girdi; farklı değerlendirmelere göre tam da Brejnev’in öldüğü ve Andropov’un geldiği sırada. Ben İstatistik Enstitüsü’nde çalışırken anlatırlardı: Sovyet yaşlıları, yaşlılar yani uzman anlamında, 70’lerin sonlarında ve 80’lerin başlarında SSCB’de iktisadi büyümeyi yeniden hesaplamaya karar verdiler. Ve iktisadi büyümenin 1982, 1983, 1984’te sıfır olduğunu hesapladılar. Kesin olarak söylemek mümkün değildir, çünkü her istatistik veri varyasyon niteliği taşır. Doğal olarak bu değerlendirme resmi değildi, ama zaten bu yüzden ben buna inanma eğilimindeyim. Bu hiçbir yerde yayınlanmadı. Bana öğretmenim, bu sırada enstitünün başındaki iktisat öğretmenim Emil Borisoviç Yerşov söylemişti.
SSCB 1970’lerin başında bir karar almak zorundaydı. Ya batı gitgide daha derin bir stagnasyona düşerken dünya liderliğini alacak ya da başka bir senaryoyu seçecekti. Eğer batılı siyaset bilimcileri okursanız tam bu sırada, yani 60’ların sonunda ve 70’lerin başında, özellikle 70’lerin başında onlarda da görülür. Çünkü ABD’de kriz 70’lerin başında başlamıştı; herkes için açıktı bu, tam olarak 15 Ağustos 1971’de ABD Başkanı Richard Nixon ABD’de 20’nci yüzyılın son temerrüdünü açıklamış ve altına bağlı dolardan vazgeçmişti.
Meselenin ürkütücü yanı, bunların kısa adımlar konseptini geliştirmiş olmasıydı. Bu konseptin özü şuydu: eğer SSCB tedricen ve çok kısa, nükleer savaş için gerekçe olamayacak kadar kısa adımlarla yeni topraklar ele geçirirse, er ya da geç bütün dünyayı ele geçirmiş olacak. Bütün batıda böyle bir hissiyat vardı. Ve bu anda SSCB geri çekildi.
Tamamen benzer bir duruma daha dikkat çekeceğim. Sanırım Burns, geçen hafta Kongre’deki konuşmasında korktuğunu söylemişti. Tamamen aynı mantık, Sovyetler Birliği yönetiminde, Brejnev politbürosunda Kosıgin ve Podgornıy ile ekibinin de olduğu orta dönem Brejnev politbürosunda da vardı. Hatırlatmama izin verin: Brejnev SSCB iktidarındaki nihai zaferini 1976’da, Podgornıy’ın ekibini Politbüro’dan attığında kazandı. Podgornıy Yüksek Sovyet başkanıydı.
Üç istikamette de, küresel projelere karşı koymaya yönelik temel istikametlerde SSCB tavizler verdi. Askeri-iktisadi planda SSCB Nixon’la stratejik taarruz silahlarının sınırlandırılması anlaşmasını imzaladı; bu, Amerikan bütçesindeki baskıyı kaldırdı. Hatırlatırım; daha 1970’lerin başında ABD’de kriz başlamıştı zaten ve bütçe problemleri de korkunçtu. Ama SSCB’de henüz bu problem yoktu. İkincisi: petrol pazarındaki ciddi problemler devam ederken SSCB Samotlor petrol bölgesinde üretimle dünya petrol pazarına girdi, üstelik 70’lerin başındaki petrol krizinin hemen arkasından. Yani SSCB, batı için hayat şartlarını ağırlaştırmak yerine ona yardım etmeye girişti. Ve son olarak üçüncüsü, 1975’te Helsinki’de Helsinki nihai senedi imzalandı. SSCB sözleşmenin üçüncü insani sepetiyle savaş sonrası sınırların kesin tespit edileceğini düşünüyordu. [Üç sepet ilkesi, Helsinki nihai senedinin temelindeki ilkeydi; buna göre güvenlik için üç boyut saptanmıştı: siyasi-askeri iktisadi ve ekolojik, insani. — H.Y.] Üçüncü sepeti ise sanki tali tutmuşlardı, oysa batının insan hakları anlayışını da kapsayan bu sepeti imzalamakla, SSCB dünyada ideolojik egemenlikten fiilen vazgeçmişti, çünkü şöyle denebilirdi: baksanıza, imzaladınız işte. Tabii bu insan haklarını kendince yorumlayarak iddiaya devam etmek mümkündü ama aslında ilkesel hata yapılmıştı. Ve SSCB donakaldı.
Kapitalizmin krizine, dolayısıyla sosyalizmin mutlak zaferine dair resmi doktrin değişmeden kalıyordu, çünkü marksist bilimde öyle yazıyordu, ama küresel hâkimiyet yolunda gerçek adımlar atılmadı. Böyle bir adımın neden atılmadığını uzun süre anlamadım. Bugün birkaç neden görüyorum. Birincisi şu: Brejnev politbürosu üyeleri (bunlar teori açısından genelde büyük âlimler değildiler) sosyalizm nasılsa kazanacak diye düşünüyorlardı. Bu yüzden hızla kazanmakla ağır ağır ilerlemek farksız. Elinde kaynaklar varken olayları hızlandırma mantığı yoktu bunlarda. İkinci neden: Çin’in bağımsız bir siyaset yönünde hareket etmeye başlamış olduğunu, ona karşı koymaları gerekeceğini biliyorlardı. Hatırlatırım: Kültür Devrimi 60’ların sonundaydı, Nixon’un Pekin ziyareti ise sanırım 1972. Soru şöyle konulmuştu: SSCB 25 yıl sonra kendi kaynaklarıyla Çin’in üstesinden gelebilir mi? Cevap “hayır” şeklindeydi. Ve nihayet üçüncüsü: ABD, NATO ve o sırada mevcut diğer askeri-siyasi bloklar, bugün kimsenin hatırlamadığı CENTO, SEATO vb. ortadan kalkacak olursa SSCB kendi kaynaklarıyla ve Varşova Paktı kaynaklarıyla bütün dünyada barış ve düzeni sağlayabilir mi? Cevap “hayır, kaynaklar yetmez” şeklindeydi.
Mantıken, en azından siyasi mantık gereği, önce yenmek ve sonra halletmek gerekti ama Brejnev’in teknokrat politbürosu bunu benimsemedi. Ve sonuçta kaybettik.
Ama ekonomi şeması, reaganomics de icat edilmişti. Burada açıklamak gerek: ABD neden bugün çok açıkça krize yol açan bir konsepti kabul etti? Çok basit bir nedenden ötürü. Çünkü o sırada başlıca, kilit görev SSCB’yi tasfiye etmekti. Daha sonra çıkacak problemler umurlarında değildi. Çünkü SSCB kazanacak olsaydı batı eliti için hayat alanı kalmazdı zaten. Temel, kilit görevi görmeye, SSCB’nin tasfiyesine giriştiler. Ve yaptılar.
Ama işin ilginç tarafı bundan sonra başladı. 1980’lerin sonunda, tam olarak 1989’da doğu bloku, Varşova Paktı, Comecon vb. dağılmaya başladığında ilkesel bir mesele ortaya çıktı: ne yapmalı? Çünkü bu sırada 1980’lerin başından beri Amerikan ekonomisinde özel tüketimin teşviki ve dolayısıyla iç üretimin teşviki karşılığı muazzam bir borç birikmişti. Böylece hızlı bir iktisadi büyüme imkânı ortaya çıkmıştı ve bu sayede SSCB’yi yenmişlerdi. Bu borçla ve SSCB’yle ne yapacaklardı?
ABD başkanı olan (1988’de kazandı, yani 1989 ocağından itibaren) baba Bush’un ileri sürdüğü fikir şöyleydi: SSCB’nin elindeki dış pazarları almak, bu parayla eski borçları kapatmak ve yeni iktisadi modeli borçsuz temiz bir sayfadan inşa etmeye başlamak gerek; bu sırada da SSCB batıyla ilişkilerinde dost bir devlet olur. Buna alternatif mantık ise şöyleydi: SSCB’yi ve sonra Rusya’yı un ufak etmek, parçalarına bölmek ve onun varlıkları üzerinde, reaganomics sayesinde yükselmiş olan mali elite yeni borçlar yaratmak gerek.
İkinci seçenek daha uygun görüldü, çünkü bu onların parasıydı, yani bu işten çok iyi para kazanıyorlardı. Mali elit de Washington’da egemen olmaya başlamıştı ve bu egemenlik ölçüsünde bu mantık kabul edildi.
Sıkıntı, Bush’un 1992 seçimlerinde de kazanması gerekmesiydi, çünkü muzaffer liderdi, bu onun birinci dönemiydi, ikinci dönem de adaylığını koyabilirdi ve halkın daha büyük kesimi onu destekliyordu. Ve mükemmel bir tezgâh kuruldu. … Bush’tan daha muhafazakâr olan Ross Perot adında biri ortaya çıktı. Ve sonuçta Ross Perot ultra-muhafazakârlardan epey oy topladı. Bush ve Perot’nun oyları birlikte Clinton’dan çok daha fazlaydı. Ross Perot, Bush’tan öyle çok oy aldı ki sonuçta Clinton birinci geldi. Ve SSCB’den geri kalanları da un ufak etme mantığı tam anlamıyla işlemeye başladı.
Dünya Basını
Profeseörler Mersheimer ve Karaganov: NATO’nun kışkırtmaları dünyayı felakete sürüklüyor

Chicago Üniversitesinden Prof. John Mearsheimer ve Rusya Dış İlişkiler ve Savunma Politikaları Konseyi Başkanı Prof. Sergey Karaganov, Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’ın programında Ukrayna savaşı, NATO’nun genişlemesi ve nükleer caydırıcılığın yeniden tesisi konularını tartıştı. Karaganov, Batı’nın saldırganlığına karşı nükleer caydırıcılığın “Tanrı’nın korkusuyla” yeniden kurulması gerektiğini belirtirken, Mearsheimer ise Batı dünyasının nükleer gerçekleri ve Soğuk Savaş derslerini tamamen unuttuğu uyarısında bulundu.
Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’ın yönetimindeki tartışma programında, Chicago Üniversitesinden Siyaset Bilimi Profesörü John Mearsheimer ve Rusya Dış İlişkiler ve Savunma Politikaları Konseyi Başkanı, aynı zamanda Mihail Gorbaçov, Boris Yeltsin ve Devlet Başkanı Vladimir Putin’in eski danışmanlarından Profesör Sergey Karaganov bir araya geldi.
Programda, Ukrayna’daki çatışmanın gidişatı, NATO’nun gerilimi tırmandıran adımları ve Rusya’nın nükleer doktrinini değiştirerek nükleer caydırıcılığı yeniden tesis etme arayışları çok yönlü olarak ele alındı.
“Avrupa insanlık tarihindeki tüm kötülüklerin kaynağıdır”
Prof. Sergey Karaganov, dünyanın son 15-17 yıldır tarihinin en tehlikeli dönemine girdiğini belirterek, eski sistemi ayakta tutan tektonik plakaların yerinden oynadığını vurguladı.
Karaganov, meselenin sadece Ukrayna’daki savaşı nükleer tehditlerle bitirmek olmadığını, insanlığın çok sayıda çatışmanın yaşanacağı bir dönemin eşiğinde durduğunu ifade etti.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından nükleer silahların varlığı sayesinde büyük güçlerin birbirleriyle doğrudan savaşmaktan kaçındığını söyleyen Karaganov, şu değerlendirmeyi yaptı:
“İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden ve bana göre Yüce Yaradan tarafından bizlere gönderilen nükleer silahların ortaya çıkmasından sonraki 60-70 yıl boyunca birbirimizle savaşmaktan kaçındık. Ancak şimdi bu süreç yeniden başlıyor. En can alıcı soru şu ki, şu anda bir dünya savaşının başlangıcındayız. Bu savaş tüm cephelerde patlak veriyor. Savaşın ana itici gücü, yaklaşık 500 yıldır dünya sisteminde elinde tuttuğu üstün konumu, küresel gayri safi yurt içi hasılayı sömürme imkanını ve kendi kültürel ile siyasi görüşlerini dayatma gücünü kaybetmekte olan Batı’nın karşı saldırısıdır.”
Avrupa’nın tarihsel rolünü sert bir dille eleştiren Karaganov, Avrupalıların sömürgecilik, ırkçılık ve soykırımlar gibi insanlık tarihindeki en kötü şeylerin müsebbibi olduğunu ifade etti.
Karaganov, “Avrupa, insanlık tarihindeki tüm kötülüklerin kaynağı olmuştur. Buna orta çağ savaşları, dünya savaşları, soykırımlar, ırkçılık ve sömürgecilik dahildir. Dolayısıyla dünya halkları ve liderleri için en iyi yol, Avrupa’yı tarihin öncü konumlarından uzaklaştırmaktır. Ben bunun için dua ediyorum. Bu sadece bir gerçekçilik meselesi değil, aynı zamanda ahlaki bir zorunluluktur” ifadelerini kullandı.
“Batı Soğuk Savaş’ın kırmızı çizgilerini tamamen unuttu”
Prof. John Mearsheimer, Soğuk Savaş dönemindeki nükleer dengeleri hatırlatarak günümüzdeki durumun çok daha büyük bir belirsizlik ve tehlike barındırdığını kaydetti. Soğuk Savaş sırasında ABD ile Sovyetler Birliği arasında son derece yoğun bir güvenlik rekabeti yaşandığını, ancak her iki tarafın da nükleer felaket riskinin farkında olarak çok net kırmızı çizgiler belirlediğini dile getiren Mearsheimer, “Soğuk Savaş’ta kuralları ve sınırları öğrenmiştik. Sovyetler Birliği 1956’da Macaristan’a, 1968’de Çekoslovakya’ya girdiğinde Batı stratejik nedenlerle hiçbir şey yapmadı. Çünkü kırmızı çizgilerin geçilmesi nükleer bir felaket demekti” dedi.
Mearsheimer, günümüzde Batı dünyasının nükleer silahların yarattığı tehlikeleri tamamen hafife aldığını belirterek hayretler içinde olduğunu ifade etti. Bu duruma iki somut örnek gösteren Mearsheimer, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Batı’da insanların nükleer silahların varlığı nedeniyle son derece tehlikeli bir dünyada yaşadığımızı unutmuş görünmelerine hayret ediyorum. Soğuk Savaş’ta belirlenen kırmızı çizgiler büyük ölçüde ortadan kalktı. Buna işaret eden ilk örnek, Ukrayna’nın Ağustos 2024’te Rusya’nın Kursk bölgesini işgal etmesidir. ABD destekli bir müttefikin Rusya toprağına girmesi ve ABD’nin bu operasyona yardım etmesi Soğuk Savaş döneminde akla bile gelemezdi. Sovyetler Birliği gibi devasa nükleer cephaneliğe sahip bir ülkenin varlığını tehdit etmek imkansız bir hamleydi. İkinci örnek ise 2025 yılında Ukraynalıların Rusya’nın stratejik nükleer üçlüsünün bir ayağına saldırmasıdır. Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği’nin stratejik nükleer savunma sistemlerine saldırmak kesinlikle düşünülemezdi. Ancak bu gerçekleşti ve ABD bunu en ufak bir şekilde eleştirmedi. Bu durum, Batı’nın Rusya’yı kolayca hırpalayabileceğini ve hiçbir ciddi kırmızı çizginin kalmadığını düşündüğünü gösteriyor.”
Batı’nın savaştan hemen önce ve savaşın başında Rusya’yı büyük güçler liginden tamamen çıkarmayı hedeflediğini belirten Mearsheimer, ekonomik yaptırımlar ve askeri yardımlarla Rusya’yı dize getirme planının çok riskli bir yaklaşım olduğunu vurguladı. Mearsheimer, “Büyük güçler çaresiz kaldıklarında son derece riskli stratejilere başvururlar. Rusya örneğinde bu, nükleer silah kullanmak anlamına gelirdi. Ancak biz bunu umursamadık. Rusya’yı büyük güçler arasından çıkarıp bu işten sıyrılabileceğimizi düşündük” eleştirisinde bulundu.
“Nükleer silah kullanımıyla zafer kazanmak ahlaki bir felakettir”
Karaganov, Rus devletinin nükleer caydırıcılığı yeniden canlandırmasının hayati bir zorunluluk olduğunu, ancak kendisinin de Rus hükümetini ve seçkinlerini bu konuda yeterince hızlı hareket etmedikleri için eleştirdiğini söyledi. Nükleer silahların fiilen kullanılmasının yaratacağı ahlaki yıkıma değinen Karaganov, şu ifadeleri kullandı:
“Nükleer silah kullanımıyla zafer kazanmak ahlaki bir felakettir. Devlet Başkanı Putin’in nükleer silah kullanma konusunda tereddüt etmesinin tek nedeni budur. Avrupa’da nükleer silahlarla bir savaşı kazanmak askeri açıdan kolaydır, ancak bu korkunç bir ahlaki günahtır ve Pandora’nın kutusunu açar. Çünkü o andan itibaren dünyadaki herkes kitle imha silahlarını kullanmaya başlar. Biz nükleer caydırıcılığın geçerliliğini yeniden tesis etmek zorundayız. Bu sadece Rusya’nın güvenliği için değil, dünyayı ve insanlığı intihara meyilli Batı’nın sürüklediği felaketten kurtarmak için gereklidir. Bizler insanlık tarihi boyunca birbirimizle savaşmamızı engelleyen o cehennem korkusunu, yani Tanrı korkusunu yeniden inşa etmeliyiz.”
Karaganov, nükleer savaşın kazanılamayacağına dair Batı’da üretilen teorilerin Soğuk Savaş döneminde bir dünya savaşını engellemek için kasıtlı olarak yayıldığını iddia etti. Sınırlı bir nükleer savaşın askeri olarak kazanılabileceğini kaydeden Karaganov, ancak bu ahlaki eşik bir kez geçilirse dünyanın tamamen farklı ve kuralsız bir kaosa sürükleneceğini kabul etti.
Mearsheimer ise nükleer bir savaşta gerçek anlamda bir galibin olamayacağını belirterek Karaganov’un tezini şu sözlerle analiz etti:
“Eğer her iki taraf da nükleer envanterlerini tam ölçekli olarak kullanırsa kimsenin kazanması mümkün değildir, hepimiz buharlaşırız. Ancak Sergey’in yazılarında sunduğu mantık farklı. Rusya’nın nükleer silahları askeri bir zafer kazanmak için değil, Batı’ya ne kadar ciddi olduğunu göstermek amacıyla sınırlı hedeflere karşı sembolik olarak kullanacağını öngörüyor. Rusya, nükleer tırmanma tehdidini kullanarak karşı tarafı kendi kırmızı çizgilerine saygı duymaya zorlamayı hedefliyor. Yani burada asıl mesele tırmanmanın kendisi değil, tırmanma tehdididir. Çünkü tırmanma genel bir termonükleer savaşa dönüşürse kimse bundan sağ çıkamaz.”
“Almanya nükleer silahlara yaklaşırsa haritadan silinmeli”
John Mearsheimer, Rusya’nın Avrupa’daki hedeflere yönelik sınırlı bir nükleer adım atması durumunda ABD ve diğer Avrupalı güçlerin nükleer bir yanıt vermekten çekinebileceğini, ancak bu senaryonun Almanya üzerinde çok tehlikeli bir etki yaratacağını belirtti.
Almanya’nın nükleer silahı olmadığını ve coğrafi olarak Rusya’ya çok daha yakın olduğunu hatırlatan Mearsheimer, “Eğer Rusya Doğu Avrupa’da nükleer silah kullanırsa, bu durum Almanya’yı kendi nükleer cephaneliğini edinmeye teşvik etmeyecek mi? Almanya artık ABD’ye güvenemeyeceğini anlayıp kendi nükleer silahını üretmeye karar verirse Rusya ne yapacak?” sorusunu yöneltti.
Karaganov, Almanya ve Japonya’nın insanlık tarihindeki en büyük tehditler olduğunu öne sürerek bu soruya çok sert bir yanıt verdi:
“Almanya, Japonya ile birlikte insanlık tarihindeki en kötü tehdittir ve nükleer silah kullanmalarına asla izin verilmemelidir. Eğer böyle bir şeye yeltenirlerse, yeryüzünden tamamen silinmelidirler. Alman ortaklarımıza bu sinyalleri gönderiyoruz. Umarım akıllarını başlarına toplarlar çünkü seçkinleri son derece cahil ve sorumsuz hale geldi. Almanya nükleer silahlara yaklaşırsa haritadan silinmeli. Aynı şey Japonya için de geçerlidir. Eğer Rusya gelecekte nükleer füze kullanmak zorunda kalırsa, birincil hedef Romanya ya da Polonya değil, Almanya olacaktır ve en büyük zararı Almanya görecektir. Bir nesilde iki dünya savaşı başlattılar ve bu yüzden asla affedilmemelidirler. Biz Ruslar cömert olduğumuz için onları neredeyse affetmiştik ama revizyonist hale geldiler. Bu yüzden nükleer silaha yaklaşırlarsa yok edilmelidirler.”
Mearsheimer, Karaganov’un bu yaklaşımının Almanya’daki Rusya korkusunu besleyeceğini ve durumu daha da kötüleştireceğini belirterek, “Almanların doğuştan saldırgan olduğunu savunmak, Batı’daki bazı çevrelerin Rusların genetik olarak saldırgan olduğunu iddia etmesi kadar temelsizdir. Almanya 1933-1945 arasındaki Almanya değil. Bu tür radikal söylemler gelecekte iki ülke arasında çok daha büyük çatışmalara zemin hazırlayabilir” uyarısında bulundu.
“Geleceğin dünyasında Avrupa tamamen devre dışı bırakılmalıdır”
Karaganov, Rusya’nın yönünü tamamen Doğu’ya ve Güney’e çevirmesi gerektiğini belirterek Sibirya’nın kalkındırılmasının önemine değindi.
Rusya’nın jeostratejik ve kültürel olarak Avrasyalı bir devlet olduğunu söyleyen Karaganov, “Geleceğin dünyasında Avrupa tamamen devre dışı bırakılmalıdır. Rusya, Çin, Hindistan, İran, Türkiye ve ABD’nin yer aldığı, ancak Avrupa’nın, özellikle de kuzeybatı Avrupa’nın dışlandığı yeni bir dünya yapısı kurulmalıdır. Biz yüzyıllar boyunca Avrupalılaşmaya çok fazla odaklanarak hata yaptık. Bizim geleceğimiz Asya’dadır” dedi.
Mearsheimer ise coğrafyanın kalıcı olduğunu ve Rusya’nın hemen yanı başındaki Avrupa’yı tamamen göz ardı edemeyeceğini belirtti.
Ukrayna’daki savaşın dondurulmuş bir çatışmaya dönüşse bile Doğu Avrupa’nın uzun süre istikrarsız kalacağını vurgulayan Mearsheimer, “Doğu Avrupa istikrarsız bir yer olarak kalırsa Ruslar burayı görmezden gelemez. Yeni bir savaşın patlak vermemesi için dikkatlerini buraya odaklamak zorunda kalacaklar” şeklinde konuştu.
Programın sonunda her iki uzman da küresel bir nükleer felaketten kaçınılması gerektiği konusunda uzlaşırken, Mearsheimer Batılı liderlerin Rusya’yı kışkırtmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bir an önce anlamalarını umduğunu ifade etti.
Karaganov ise kötümser tabloya rağmen küresel bir nükleer savaşı önlemek için nükleer caydırıcılık tartışmalarını sürdüreceğini ve geleceğe iyimser baktığını dile getirdi.
Dünya Basını
Ya ABD-İran anlaşması gerçek olamayacak kadar iyiyse?

ABD-İran anlaşması ve Orta Doğu’nun geleceğine dair muhtemel seçenekler
The Jerusalem Post, Seth J. Frantzman
15 Haziran 2026
ABD ve İran, bir tür anlaşmaya doğru ilerleyecek bir yol üzerinde uzlaşmaya hazır görünüyor. Neyin üzerinde mutabakata varıldığı ya da önümüzdeki günlerde neyin ortaya çıkabileceği tam olarak net değil.
Son birkaç ayda, bir anlaşmanın imzalanmak üzere olduğuna dair buna benzer birçok iddia ortaya atıldı. Pek çok durumda, üzerinde anlaşılan somut maddeler gerçek bir anlaşma değil, daha çok gelecekte bir anlaşmaya varmak için hazırlanmış bir mutabakat metni niteliğindeydi.
Ortaya çıkmakta olan anlaşmadan çıkarılabilecek birçok sonuç var.
ABD’nin eski İsrail Büyükelçisi Dan Shapiro, X/Twitter’da şunları yazdı: “ABD-İran anlaşmasının metni imzalanıp yayımlanana kadar iki taraftan da çok fazla algı yönetimi gelecek. Ama işte benim ilk değerlendirmem.”
Shapiro şöyle devam etti: “Bu savaş bir hataydı ve sona ermesi gerekiyor. Başkan, İran rejiminin hızla çökeceğini düşündü ama bu gerçekleşmedi.”
“Tam tersine, rejim ağır bir ABD-İsrail saldırısından sağ çıkması ve bazı etkili karşı saldırılar düzenlemesi sayesinde stratejik olarak güçlendi” diye ekledi. “Bölgedeki birçok ülke şimdi İran’a yanaşıyor, gerilimi azaltmaya ve ilişkileri yeniden kurmaya çalışıyor. Bu da rüzgârın hangi yönden estiğinin bir işareti.”
Önümüzdeki birkaç gün ve ay içinde ne olabilir? Bildiklerimiz ve bilmediklerimiz üzerinden birçok ihtimal söz konusu. Bu noktada, eski ABD Savunma Bakanı Don Rumsfeld’in meşhur “bilinen bilinmeyenler” ve “bilinmeyen bilinenler” sözünü hatırlamak için uygun bir zaman.
Ya bir anlaşma olur ve iki taraf açısından da iyi giderse?
Bir senaryo, İsviçre’de bir Mutabakat Zaptı’nın kabul edilip imzalanmasıdır. İyimser bir senaryoda hem İran hem de ABD bir şey kazandıklarına inanır; hatta İsrail bile bekleyip görmeye razı olur.
İsviçre’deki imzanın ardından İslamabad, Doha ve diğer yerlerdeki arabulucular bir anlaşma üzerinde çalışmaya başlar. İran, Hürmüz Boğazı’ndaki ablukayı sona erdirir; ABD de İran’a yönelik ablukayı kaldırır. İran’daki zenginleştirilmiş uranyumun ülkeden çıkarılması konusunda bir anlaşmaya varılır. İran yaptırım muafiyeti elde eder.
Orta Doğu’da her şey normale döner ve istikrar sağlanır. Savaşın geride kalmasıyla ABD bölgede yeni bir dönem için çalışabilir ve Avrupa ile Asya’daki diğer meselelere odaklanmak üzere yönünü çevirebilir. Boğaz’ın açılmasıyla bölge ekonomileri iyileşir; İsrail ve Körfez ülkeleri daha yakın entegrasyon için çalışabilir.
Ya İsviçre’de bir anlaşma imzalanmazsa?
Bununla birlikte, Pakistan, Katar ve diğer aktörlerin iki ülke arasında bir Mutabakat Zaptı’na varılması yönündeki çabalarına rağmen, İran ve ABD’nin bu hafta anlaşamaması ve anlaşmayı bir kez daha ertelemesi ihtimali hâlâ var.
Bu senaryoda bölge, nisan ayından bu yana gördüğü düşük yoğunluklu çatışma ortamına geri döner. İsrail Lübnan’da Hizbullah’a karşı operasyonlarını sürdürür. İran, Beyrut’a yönelik herhangi bir İsrail saldırısına karşı misilleme tehdidinde bulunmaya devam eder.
Bölge düşük yoğunluklu bir kargaşa içinde kalır. Hürmüz Boğazı’nın kapalı olması, ülkelerin alternatif ticaret yollarına ihtiyaç duyması anlamına gelir; bu da Suriye üzerinden daha fazla kara ticaretinin geliştirilmesi sonucunu doğurur.
Beyaz Saray, savaşın sona ermeyeceğini ama aynı zamanda daha geniş bir alana da yayılmayacağını kabullenir. Yeni statüko, düşük yoğunluklu bir çatışma halidir.
Ya bu hafta bir anlaşmaya varılır ama nihai anlaşma sağlanamazsa?
Üçüncü senaryo, bu hafta bir Mutabakat Zaptı’nın imzalanmasını, ancak İran ile ABD arasındaki müzakerelerin yaz boyunca uzamasını öngörüyor. İran ve ABD nihai bir anlaşmaya varamaz. İran muhtemelen bunu tercih eder. Tahran, geçici bir anlaşmaya varıldığında Beyaz Saray’ın daha fazla çatışmadan kaçınmanın faydalarını göreceğini; Katar, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi ABD’nin bölgedeki ortaklarının da savaşı yeniden başlatmaması için Washington’a baskı yapacağını varsayar.
Böyle bir senaryo, müzakerelerin uzaması ve çatışmanın gerçekten sona erip ermediğine dair ucu açık bir soru bırakması anlamına gelir. İsrail, Lübnan’da hareket serbestisini korur ve Kudüs gelecekte İran’a yönelik daha fazla saldırı için baskı yapar.
Bunlar yeni çatışma “turlarına”, yani İsrail ile İran’ın birkaç ayda bir kısa süreli çatışmalara girdiği yeni bir normale dönüşür.
ABD’nin İsrail’de askeri tanker uçakları bulundurmaya devam etmesi gerekir ve Ben Gurion Havalimanı bu nedenle seyahat kaosu yaşamayı sürdürür. Ardından ABD’nin üslenmesini Körfez yerine İsrail’e kaydırması yönünde bir baskı oluşur. İsrail’de sonbaharda seçimler yaklaşırken İran, Hizbullah ve Hamas’la daha fazla çatışma turu yaşanır.
Ya İran’da bir iç darbe olursa?
İran hükümeti bir Mutabakat Zaptı’nı kabul edip ABD ile görüşmelerde ilerlese bile, savaş nedeniyle zayıflayan ve askeri komutanları birbirinden kopuk hale gelen bölünmüş İran sistemi, Tahran’da bir darbeye açık durumdadır.
Bu darbe, bir anlaşmaya karşı çıkan Devrim Muhafızları ve sözde “sertlik yanlılarından” gelebilir. Aynı zamanda, sertlik yanlısı bir darbeyi önlemek isteyen ordudan da gelebilir. İran’daki mevcut düşük yoğunluklu kaos, belirsizlik yaratıyor. ABD artık İran’ın nihai bir anlaşma imzalayacağına güvenemeyeceğini biliyor; çünkü kimin kontrolü elinde tuttuğu net değil.
Ya ABD İran’la çatışmaya geri dönerse?
İran bu hafta bir anlaşma imzalayabilecek olsa da nihai statü anlaşmasına ulaşmak zor olacaktır.
Nihai statü anlaşmasına varılamaması halinde Trump yönetimi, yaz ya da sonbahar aylarında İran’ı yeniden barış masasına zorlamak için güç kullanmaya karar verebilir. Bu da ABD’nin yaşadığı sıkıntıların karşılığında bir bedel talep etmesiyle sonuçlanır.
ABD bölgede daha büyük bir rol üstlenir ve Körfez ülkelerinin kendilerini savunmasına yardımcı olması yönünde baskı görür. İsrail Hizbullah’a yönelik saldırılarını sürdürür; bu da İran’ın İsrail’e yönelik saldırılarına devam etmesine yol açar.
Nihai bir anlaşma olmadan mutabakat metni çok fazla değer taşımaz ve gerçek bir anlaşmayla sonuçlanmaz. Bununla birlikte, boğazların açılması herkesin çıkarınadır; bu nedenle boğazlar açık kalır.
Dünya Basını
Dolarsızlaşmayı Çin mi engelliyor?

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, küresel ekonomideki ilginç bir açmaza işaret ediyor: Özellikle Ukrayna ve İran savaşları ile birlikte yaygınlaşan yaptırım ekonomisinin tetiklediği tüm “dolarsızlaşma” iddialarına rağmen, Çin’in finansal piyasalara yönelik kısıtlayıcı tutumu ve renminbiyi konvertibl kılmaması doların küresel rezerv para olma statüsünü koruyor. Dolayısıyla ABD’ye ve dolarına rakip olduğu düşünülen Çin ve renminbi, aslında dolara karşı küresel bir alternatif ortaya çıkmasının önündeki en büyük engel gibi görünüyor. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
İktidarda Kalmak
Ho-fung Hung
NLR/Sidecar
5 Haziran 2026
Küresel ekonomi her kargaşaya sürüklendiğinde, dolar hegemonyasının sonunun yaklaştığına dair tartışmalar yeniden gündeme gelir. Mart 1978’de –Bretton Woods sisteminin çöküşünün ardından ve ABD’de stagflasyonun hüküm sürdüğü bir dönemde– New York Times, Sovyet ekonomist Stanislav M. Menşikov’un “Dolar Krizine Marksist Bir Bakış” başlıklı bir köşe yazısını yayınladı. Kızıl Ordu üniforması giymiş bir ayının bir dolar banknotunu büyüteçle incelediği bir karikatürle birlikte yayınlanan makale, ABD tekelci kapitalizminin çelişkileri ve krizlerinin doların küresel hakimiyetine son verdiğini ve büyük ekonomilerin değer saklama aracı olarak altına ve daha güvenli para birimlerine yönelmeye başladığını ilan ediyordu.
2008 finans krizi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Trump’ın gümrük vergileri ve ABD’nin müttefiklerini işgal etme tehditleri ile İran’la devam eden savaş, hepsi de dünyanın savaş sonrası para düzenine olan sabrının tükenmekte olduğuna dair benzer tahminlere ilham verdi. Dünya ekonomisindeki hiçbir büyük aktörün, ticareti ve birikimleri için dengesiz bir gücün para birimine bağımlı kalmak istemeyeceği mantıklı görünüyor. ABD dolarının itibari para birimi statüsü –Nixon’un 1971’de doların altınla değiştirilebilirliğini sona erdirmesinden bu yana herhangi bir değerli metal ile desteklenmiyor– ABD’nin kötüleşen cari hesap ve mali açıkları göz önüne alındığında uzun süredir kırılgan olarak görülüyor. Yine de dolar, küresel ticaret ve finans alanında en yaygın kullanılan para birimi olmaya devam ederken, avro ise çok geride ikinci sırada yer alıyor. Çin, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi ve “dünyanın atölyesi” haline gelmiş olsa da, renminbinin uluslararası kullanımı buna kıyasla hâlâ çok az; İngiliz sterlini ve Japon yeninin bile çok gerisinde kalıyor. Bu durum, renminbinin bir sonraki hegemon para birimi olmak üzere olduğunu savunanları hayal kırıklığına uğratıyor.
Doların küresel hakimiyeti, ABD’ye dünyanın dört bir yanından kendi para birimiyle borçlanma konusunda “fahiş bir ayrıcalık” sağlamıştır. Teorik olarak ABD, Washington’un her zaman borcunun faizini ödemek ve geri ödemek için daha fazla para basabileceği için temerrüde düşemez. Karşılığında eşdeğer miktarda ürün ve hizmet sunmaya gerek kalmadan, yoktan var ettiği dolarlarla dünyanın dört bir yanından ürün ve hizmet satın alabilir. Başka hiçbir ülke, iflasla karşı karşıya kalmadan bu ölçekte mali ve ticaret açıklarını sürdüremez. Aynı zamanda, dolara bağımlı olan tüm ülkeler, özellikle de gelişmekte olan ülkeler, ABD faiz oranlarındaki dalgalanmaların insafına kalmıştır. Faiz oranlarını yüzde 20’nin üzerine çıkaran ve uluslararası bir borç krizini tetikleyen 1979 Volcker şoku, dolar bağımlılığının tehlikelerini acı bir şekilde ortaya koymuştur. Yine de, zaman zaman ortaya çıkan hoşnutsuzluk patlamalarına rağmen, dolar, hegemonyasının altınla desteklendiği dönemin (1945–1971) iki katından fazla bir süre boyunca (1971–2026) bir itibari para birimi olarak hegemonyasını sürdürmüştür.
Bu hegemonyayı ne sürdürmektedir, hangi koşullarda sona erebilir ve ondan sonra ne gelebilir? Ana akım iktisatçılar, dolar sisteminin devamlılığını açıklamak için genellikle “ağ dışsallıkları”na veya “sürü psikolojisi etkisine” odaklanmaktadır. Çoğu ülke ve şirket dolara güvendiği için, tek bir aktörün kopup başka bir para birimini kullanmaya başlaması zordur. İktisat literatürü ayrıca dolar varlık piyasalarının benzersiz derinliğini, kurumsal gelişmişliğini ve istikrarını vurgular. Yine de bu faktörler bir para biriminin hegemonyasını sürdürmek için yeterli olsaydı, İngiliz sterlininin hegemonya dönemi sona ermezdi. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, 1944’teki Bretton Woods Konferansı’nda 35 doların bir ons altına sabitlenmiş uluslararası bir para sistemi kurulmuş olmasına rağmen, sterlin hâlâ önde gelen para birimiydi. İngiliz İmparatorluğu, çoğu kendi para birimine bağlı olan geniş topraklar üzerinde kontrolünü sürdürüyordu. 1947’de, dünyadaki döviz varlıklarının neredeyse %90’ı hala sterlin cinsindendi. Ne var ki, İngiliz İmparatorluğu’nun dağılmasıyla birlikte, yeni bağımsızlığını kazanmış eski İngiliz kolonileri ve himayesi altındaki ülkeler de dahil olmak üzere şirketler ve ülkeler dolara geçtikçe sterlinin hegemonyası hızla çöktü. Londra önde gelen bir finans merkezi olmaya devam etti fakat şehrin bankaları sterlin işlemlerini dolar işlemlerine dönüştürdü. Aslında, Londra’nın bir offshore dolar merkezi olarak yükselişi, doların küresel hakimiyetine ivme kazandırdı.
Dolayısıyla, doların kalıcılığı yalnızca mevcut avantajına ve New York’taki dolar finans piyasalarının derinliğine dayanamaz. Kurumsal faktörler ve özel finans alanındaki mevcut tercihler normal zamanlarda önemlidir. Ama kriz anlarında, ABD’nin askeri gücü sıklıkla devreye girmiştir. Araştırmam, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana küresel dolar sisteminin temel direklerinden birinin, ABD’nin en zengin kapitalist ekonomilere (Avrupa ve Japonya) ve emtia üreticilerine (özellikle Orta Doğu’daki petrol ihracatçıları) sağladığı güvenlik şemsiyesi olduğunu gösteriyor. Dünyanın en büyük silah ihracat mekanizmasına ve en geniş üs ağına sahip olan ABD, müttefiklerinin büyük miktarda dolar varlığı bulundurmasını ve koruma karşılığında ticaretlerini dolar üzerinden yürütmesini sağlıyor. Bir ülkenin Amerikan silah alımlarına ve topraklarında Amerikan askerlerinin varlığına dayanan savunma konusunda ABD’ye bağımlılığı, ABD Hazine tahvillerinin ve diğer dolar varlıklarının sahipliği ile yüksek oranda ilişkili. Benim “dolar-güvenlik bağı” olarak adlandırdığım bu düzen altında, en zengin kapitalist ülkeler ve önde gelen petrol ihracatçıları dolar sistemine sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Bu düzenleme, bu pazarlara veya enerji kaynaklarına erişmek isteyen diğer ülkelerin de dolar kullanmak zorunda olduğu anlamına gelir.
Soğuk Savaş’ın doruk noktasından bu yana, büyük iktisadi aktörler zaman zaman rezervlerini çeşitlendirmeye ve diğer para birimlerinde ticaret yapmaya çalışmıştır. Örneğin Batı Almanya, 1950’lerin sonlarında ABD’nin ödemeler dengesinin bozulmasıyla birlikte dolar rezervlerini altınla değiştirmeye başlamıştı. Arap petrol üreticileri ise 1970’lerde petrol ihracatlarının faturalandırılmasını bir para birimi sepeti üzerinden yapmayı düşünmüştür. 2000’li yılların başında, Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak, BM’nin “Petrol Karşılığı Gıda” programındaki satışlarını dolar yerine avro cinsinden gerçekleştirmeye başladı. Her durumda Washington, bu ülkeleri tekrar kendi safına çekmek için –teşvik, zorlama veya doğrudan işgal yoluyla– askeri baskıya başvurdu.
Elbette, dolar hegemonyasının dayanıklılığı, onun kalıcılığını garanti etmez. 2000 yılından bu yana, küresel olarak tutulan ABD Hazine tahvillerinin çoğunluğu, askeri açıdan ABD’ye bağımlı ülkelerde kalmaya devam etse de, giderek artan bir payı, Cayman Adaları gibi offshore finans merkezlerindeki hesaplara ve Washington’un güvenlik şemsiyesinden bağımsız olmasının yanı sıra jeopolitik bir rakip olan ilk büyük güç olan Çin’e kaymıştır. Dolar-güvenlik bağına yönelik bu erozyon –artan ABD mali ve cari açıklarıyla birleşince– küresel ölçekte bu para biriminden uzaklaşma sürecini tetikleyebilirdi. Fakat şu ana kadar bu gerçekleşmedi. Bunun yerine, ABD’nin kendisinde başlayanlar da dahil olmak üzere arka arkaya yaşanan krizlerin ardından doların küresel ekonomi üzerindeki hakimiyetinin daha da pekiştiğine tanık olduk.
Bu geçişin durmasının önemli bir nedeni, uygulanabilir bir alternatifin olmamasıdır. Avronun tasarım kusurları, özellikle merkezi mali ve siyasi otoritenin eksikliği, Avrupa dışında kullanımını kısıtlıyor. Renminbi daha makul bir aday gibi görünüyor. ABD’nin güvenlik şemsiyesi dışındaki en büyük ekonomi olarak Çin, küresel olarak dolar hegemonyasına meydan okuyabilecek en güçlü konuma sahip. RMB’nin [renminbi] uluslararası kullanımını teşvik etmek, 2008 küresel finans krizinden bu yana Çinli politika yapıcıların açıkça belirtilen bir hedefi olmuştur. Ne var ki, Çin Komünist Partisi, finansal açıklığa karşı temkinli davranmaya devam ederek sermaye kaçışını önlemek için sıkı bir sermaye kontrol rejimi sürdürdü. Bu durum, RMB’nin serbestçe konvertibl hale gelmesini engelleyerek para birimine yönelik küresel talebi bastırıyor. RMB’nin dönüştürülemezliği nedeniyle, ABD yaptırımları nedeniyle dolar sisteminden dışlanan ve Çin ile ticaretinin büyük bir kısmını RMB üzerinden yürüten Rusya da dahil olmak üzere RMB sahipleri, RMB’yi Rus merkez bankası raporlarında “düşman devletlerin para birimleri” (yani ABD doları ve diğer Batı para birimleri) olarak adlandırılan para birimlerine dönüştürmek için maliyetli ve genellikle şeffaf olmayan yollar bulmak zorundalar. Birçok ortodoks iktisatçı ve IMF yetkilisi, Çin’in finansal sisteminin DTÖ’ye katılımının ardından giderek daha açık hale geleceğini varsaymıştı. Fakat sistemin kapalı olmasının sadece iktisadi bir durum olmadığını fark edemediler. Bu, ÇKP yönetiminin doğasında kök salmış bir siyasi düzenleme.
Bu beklentilerin aksine, Çin’in finansal sistemi tam tersi yönde ilerledi. Anayasa ile güvence altına alınmış devlet mülkiyetinin üstünlüğü göz önüne alındığında, Çinli özel servet sahipleri varlıklarının güvenliği konusunda temkinli davranmakta ve bunları özel mülkiyetin daha güçlü koruma altında olduğu yargı bölgelerine taşımaya istekli bulunuyorlar. Bu hedefler çoğunlukla Hong Kong, Singapur, Cayman Adaları ve ABD gibi köklü ortak hukuk [common law] geleneklerine sahip eski veya mevcut İngiliz toprakları. Çin ekonomisinin son on yılda derinleşen bir kriz dönemine girmesiyle ve bu krizin sonunun görünmemesiyle sermaye kaçışının baskısı artmıştır. Bu durum da ÇKP’nin sermaye kontrollerini sıkılaştırma isteğini yoğunlaştırdı.
Hong Kong’un en büyüğü olduğu offshore RMB piyasalarının, serbestçe dönüştürülebilir bir renminbi havuzu sağlayarak uluslararasılaşmanın başlangıç noktası olarak hizmet etmesi bekleniyordu. Fakat Pekin’in, offshore ve onshore RMB arasındaki faiz oranları ve değerlemelerdeki genişleyen uçurum ve bunun sonucunda ortaya çıkan finansal istikrarsızlık riskleri konusundaki endişesi, bu piyasaların genişlemesini yavaşlattı. Offshore mevduatlar şu anda onshore mevduatların yüzde 0,5’inden azını oluşturuyor. Karşılaştırma yapmak gerekirse, ABD dışında tutulan dolar mevduatları, ABD içindekinden daha fazla.
Çin ticaretinin giderek artan bir kısmı, Rusya ile ticaretin büyümesinin de etkisiyle, artık ABD doları yerine RMB ile gerçekleştiriliyor. Fakat Çin, ticaret ortaklarının çoğuyla büyük ticaret fazlası verdiğinden, bu durum offshore RMB’nin önemli ölçüde birikmesine yol açmadı. Çin dışındaki iki ülke –örneğin Suudi Arabistan ve Brezilya– birbirleriyle büyük ölçekte renminbi cinsinden ticaret yapmak isteseydi, offshore piyasalarda renminbi kıtlığı sorunuyla hemen karşı karşıya kalırlardı. İşlemlerini Çin’de onshore olarak gerçekleştirselerdi, sınırlı yatırım fırsatları ve paralarını ülke dışına çıkarmada önemli kısıtlamalarla karşılaşırlardı.
Çin daha fazla finansal açıklık seçmiş ve renminbiyi tam olarak konvertibl hale getirmiş olsaydı, muhtemelen doların üstünlüğünde önemli bir erimeye tanık olurduk. Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Çin’e bağımlı olanlar da dahil olmak üzere Asya’daki birçok ekonomi, Çin’den RMB cinsinden krediler alarak ve ticarette RMB kullanımını artırarak dolarizasyondan çıkma sürecini başlatmış olabilirdi. Bu, en azından son yıllarda Amerika’nın Asya’daki jeopolitik etkisinin azalmasıyla birlikte hızla genişleyen Çin’in etki alanı içindeki dolar hegemonyasının sonunu işaret ederdi.
Böylece, dolar hegemonyasının uzun süredir devam eden temeli olan ABD’nin küresel askeri şemsiyesi zayıflama belirtileri gösterirken, ÇKP’nin parti-devleti istemeden de olsa doların hakimiyetini uzatıyor. Çin’de köklü bir finansal reform yapılmadığı sürece, dünyanın isteksizce dolar sistemine hapsolduğu mevcut çıkmazın devam etmesi muhtemel. ABD-Çin rekabetinin yoğunlaşmasıyla birlikte, Çin’in ekonomisi üzerindeki kontrolünün Amerikan imparatorluğunun ayakta kalmasında kilit bir faktör haline gelmesi ironiktir.
Görüş2 hafta önceXi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3
Dünya Basını2 hafta önceABD’li iktisatçı Wolff: Küresel güney artık yeni bir dünya düzeni kuruyor
Diplomasi2 hafta önceErmenistan ve ABD, Trump koridoru projesi için anlaşma imzaladı
Dünya Basını1 hafta önceİktisatçı Michael Hudson: Mevcut savaşın tüm detayları elli yıl önce planlandı
Asya2 hafta önceÇin, Japonya ve Filipinler’in sınır görüşmelerine genişletilmiş deniz devriyeleriyle karşılık verdi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2










