DÜNYA BASINI
The Economist: Yeni bir makroekonomik dönem beliriyor
Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini yaptığımız makale 6 Ekim 2022 tarihinde The Economist’te yayımlandı. The Economist’in yayın çizgisini ve önemini hatırlatmaya gerek bile yok; Marx, “mali aristokrasinin yayın organı” olarak tarif etmiş, Lenin ise “İngiliz milyarderleri adına konuşan dergi” demişti. Dolayısıyla, bu yayında dile getirilen görüşlerin uluslararası sermayenin orta ve uzun vadeli yönelimlerine işaret etmesini beklemek doğal. Çevirdiğimiz makalede de, aslında uzun zamandır dile getirilen “neoliberalizmin ölümü” tespitinin bir sağlamasının yapıldığını görüyoruz: yeni dönemde, hem iktisadi hem de jeopolitik nedenlerle, neoliberalizmin tu kaka ilan ettiği büyük devlet, yeniden hayatımıza girecektir. Stagnasyondan ve hatta resesyondan kurtuluş adresi olarak devlet ve devlet yatırımları gösterilmektedir; hele hele Rusya-Ukrayna savaşı sonrası artan enerji maliyetleri ve iklim krizi gerekçe gösterilerek, devletin enerji yatırımlarının öneminin altı çizilmektedir. Görünen o ki, 2000’li ve 2010’lu yıllarda beklenmedik bir güce kavuşan merkez bankalarının yetkilerine ilişkin de bir yeniden düzenleme önerilmektedir: Enflasyon hedeflerindeki yukarı yönlü “minik” bir revizyon ve aynı zamanda düşük faiz politikalarının devamı, yeni düzenin alametifarikalarındandır. Türkiye’de de son zamanlarda hararetle tartışılan politika faizi meselesinde, iktidarı “iktisadi ortodoksi” cephesinden eleştiren muhalefetin tezlerinin uluslararası planda, hatta emperyalist merkezlerde de sorgulandığı açıktır. Son olarak, metindeki köşeli parantezler bana aittir.
The biggest mistakes in economics are failures of imagination that reflect an assumption that today’s regime will last for ever. It never does. Change is coming. Get ready https://t.co/xqCqGqAvsP
— The Economist (@TheEconomist) October 12, 2022
Yeni bir makroekonomik dönem beliriyor. Bu dönem neye benzeyecek?
The Economist
6 Ekim 2022
Hükümetler ve merkez bankaları arasında büyük bir yeniden dengeleme yolda
Aylardır, finansal piyasalarda kargaşa ve dünya ekonomisinde artan stres belirtileri var. Bunların sadece ayı piyasasının ve yaklaşan durgunluğun normal işaretleri olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat, bu haftaki özel raporumuzun ortaya koyduğu gibi, aynı zamanda dünya ekonomisinde yeni bir rejimin acı verici ortaya çıkışına da işaret ediyorlar – İkinci Dünya Savaşından sonra Keynesçiliğin yükselişi ve 1990’larda serbest piyasalara ve küreselleşmeye yöneliş kadar önemli olabilecek bir değişim. Bu yeni dönem, zengin dünyanın 2010’ların düşük büyüme tuzağından kurtulabileceği ve yaşlanma ve iklim değişikliği gibi büyük sorunlarla başa çıkabileceği vaadine dayanıyor. Fakat finansal kaostan, çökmüş merkez bankalarına ve kontrol dışı kamu harcamalarına kadar şiddetli tehlikeleri de beraberinde getiriyor.
Piyasalardaki patırtılar bir nesildir görülmeyen büyüklükte. Küresel enflasyon yaklaşık 40 yıldır ilk kez çift haneli rakamlara ulaştı. Yanıt vermekte yavaş davranan [Amerikan Merkez Bankası] Fed, faiz oranlarını 1980’lerden beridir en hızlı şekilde artırırken, dolar yirmi yılın en güçlü seviyesinde ve Amerika dışında kaosa neden oluyor. Bir yatırım portföyünüz veya emekli aylığınız varsa, bu yıl korkunçtu. Küresel hisseler dolar bazında yüzde 25 düştü, en azından 1980’lerden bu yana en kötü yıl ve devlet tahvilleri 1949’dan bu yana en kötü yılına doğru ilerliyor. Yaklaşık 40 trilyon dolarlık kayıpların yanı sıra, küreselleşme geri çekilirken ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra enerji sistemi parçalanırken, dünya düzeninin alt üst olduğuna dair rahatsız edici bir his var.
Bütün bunlar, 2010’lardaki ekonomik durgunluk çağının kesin olarak sona erdiğini gösteriyor. 2007-09 küresel mali krizinden sonra zengin ekonomilerin performansı zayıf bir seyir izledi. Devasa kârlar elde eden özel şirketlerin bile yatırımları azalırken, boşluğu hükümetler doldurmadı: Kamu sermayesinin GSYİH’deki payı, Lehman Brothers’ın çöküşünden sonraki on yılda dünya çapında küçüldü. Ekonomik büyüme yavaş, enflasyon düşüktü. Özel ve kamu sektörlerinin daha fazla faaliyeti teşvik etmek için çok az şey yapmasıyla, merkez bankaları rakipsiz hale geldi. Faiz oranlarını en düşük seviyelerde tuttular ve herhangi bir sorun belirtisinde büyük miktarlarda tahvil satın alarak ekonomiye erişimlerini daha da artırdılar. Pandemi arefesinde Amerika, Avrupa ve Japonya merkez bankaları 15 trilyon dolarlık şaşırtıcı bir finansal varlığa sahipti.
Pandeminin olağanüstü zorluğu, günümüzün enflasyonunu serbest bırakmaya neden olan olağanüstü eylemlere yol açtı: çılgın hükümet teşvikleri ve şirket kurtarmaları, geçici süreliğine çarpık tüketici talebi örüntüleri ve kapanma kaynaklı tedarik zinciri karışıklıkları. Suudi Arabistan ile birlikte en büyük fosil yakıt ihracatçılarından Rusya, kendisini Batı’daki pazarlarından izole ettiğinden, bu enflasyonist dürtü o zamandan beri enerji krizi tarafından kuvvetlendirildi. Ciddi bir enflasyon sorunuyla karşı karşıya kalan Fed, faiz oranlarını şimdiden maksimum yüzde 0,25’ten yüzde 3,25’e yükseltti ve 2023’ün başında %4,5’e çıkarması bekleniyor. Küresel olarak da para politikası otoritelerinin çoğu [parasal olarak] sıkılaşıyor.
Sırada ne var? Şimdiki korku, düşük faiz oranlarına alışmış bir finansal sistem artan borçlanma maliyetine gözünü açtığı için, infilak etmektir. Orta ölçekli kredi veren Credit Suisse baskı altında olsa da, bankaların büyük bir sorun haline gelmesi pek olası değil: çoğu geçmişe göre daha büyük güvenlik tamponlarına sahiptir. Bilakis, tehlikeler başka yerde, bankalara daha az, akışkan piyasalara ve teknolojiye ise daha çok dayanan yeni bir görünüme sahip finansal sistemde yatıyor. İyi haber şu ki, mevduatlarınız yanıp kül olmak üzere değil. Kötü haberse, şirketleri ve tüketicileri finanse etmeye yönelik bu sistem şeffaf değil ve kayıplara karşı aşırı duyarlı.
Bunu halihazırda kredi piyasalarında görebilirsiniz. Borç satın alan şirketler riskten kaçındıkça, ipotek ve ıskarta tahvil faiz oranı yükseliyor. Kurumsal satın alımları finanse etmek için kullanılan “kaldıraçlı krediler” piyasası bozuldu. Elon Musk Twitter’ı satın alırsa ortaya çıkan borçlar büyük bir sorun haline gelebilir. Bu arada, emeklilik programları da dahil olmak üzere yatırım fonları, biriktirdikleri likit olmayan varlıkların portföylerinde kayıplarla karşı karşıya. Tesisatın bir kısmı çalışmayı durdurabilir. Avrupa enerji şirketleri, hedge’lerinde ezici ek teminat çağrıları ile karşı karşıya kalırken, Hazine piyasası daha düzensiz hale geldi (bkz. Buttonwood). İngiltere’nin tahvil piyasası, emeklilik fonları tarafından yapılan gizli türev bahisleri tarafından kaosa sürüklendi.
Piyasalar sorunsuz çalışmayı bırakırsa, kredi akışını engellerse veya [krizin] yayılma tehdidi olursa, merkez bankaları devreye girebilir: İngiltere Merkez Bankası şimdiden bir U dönüşü yaptı ve eşzamanlı faiz artırma taahhüdünü yarıda keserek yeniden tahvil almaya başladı. Diğer büyük korkunun arkasında, merkez bankalarının sert konuşmalarını takip etme kararlılığına sahip olmayacağına dair inanç var: dünyanın, yüksek enflasyonla 1970’lere döneceğine inanç. Bu, bir anlamda yaygaracı ve abartılı. Çoğu tahminci, enerji fiyatlarındaki artışın çekilmesi ve yüksek faizin acıtmasıyla birlikte Amerika’daki enflasyonun 2023’te mevcut durumdaki yüzde 8’den yüzde 4’e düşeceğini düşünüyor. Yine de, enflasyonun yüzde 20’ye çıkma ihtimali çok küçük olsa da, hükümetlerin ve merkez bankalarının enflasyonu yüzde 2’ye geri getirip getirmeyecekleri hakkında göze batan bir soru var.
Hareketli bir hedef
Nedenini anlamak için, hırgürün ötesine, uzun vadeli temellere bakın. 2010’lardaki büyük değişimle, hükümet harcamalarında ve yatırımlarında yapısal bir artış yaşanıyor. Yaşlanan yurttaşlar daha fazla sağlık hizmetine ihtiyaç duyacak. Avrupa ve Japonya, Rusya ve Çin kaynaklı tehditlere karşı koymak için savunmaya daha fazla harcayacak. İklim değişikliği ve güvenlik arayışı, yenilenebilir altyapıdan gaz terminallerine kadar devletin enerjiye yaptığı yatırımı artıracak. Ve jeopolitik gerilimler hükümetleri sanayi politikasına daha fazla yatırım yapmaya sevk ediyor. Fakat yatırımlar artsa bile, demografi zengin ekonomilere daha da yük olacak. İnsanlar yaşlandıkça daha fazla tasarruf ederler ve bu tasarruf fazlası, temeldeki reel faiz oranını düşürmeye devam edecektir.
Sonuç olarak, 2020’ler ve 2030’lardaki temel eğilimler, daha büyük hükümetlere fakat yine de düşük reel faiz oranlarına yöneliktir. Merkez bankaları için bu keskin bir ikilem yaratıyor. Enflasyonu kabaca yüzde 2’lik hedeflerine indirmek için, resesyona neden olacak kadar [parasal] sıkılaştırma gerekebilir. Bu, iş kayıpları şeklinde yüksek bir insan maliyetine neden olacak ve şiddetli bir siyasi tepkiyi tetikleyecektir. Ayrıca, ekonomi deflasyona uğrarsa ve 2010’ların düşük büyüme, düşük faiz tuzağına geri dönerse, merkez bankaları bir kez daha gerekli teşvik araçlarından yoksun kalabilir. Şimdi cezbedici olan şey başka bir çıkış yolu bulmaktır: son yılların yüzde 2’lik enflasyon hedeflerinden vazgeçmek ve onları mütevazı bir şekilde, diyelim ki, yüzde 4’e çıkarmak. Fed, 2024’te bir sonraki strateji değerlendirmesine başladığında menüde bunun olması muhtemel.
Biraz daha yüksek hükümet harcamaları ve biraz daha yüksek enflasyon içeren bu cesur yeni dünyanın avantajları olacaktır. Kısa vadede bu, daha az şiddetli bir resesyon veya hiç resesyon olmaması anlamına gelir. Uzun vadede ise, merkez bankalarının bir [ekonomik] gerileme döneminde faiz oranlarını düşürmek için daha fazla alana sahip olacağı, bir şeyler ters gittiğinde, ekonominin giderek daha fazla bozulmasına neden olan tahvil satın alma ve [şirket] kurtarma ihtiyacını azaltacağı anlamına gelir.
Ama aynı zamanda büyük tehlikeleri de beraberinde getiriyor. Merkez bankalarının güvenilirliği zarar görecek: eğer kale direkleri bir kez yerinden oynatılırsa, neden bir daha olmasın? Yüzde 2 enflasyon vaadi üzerine yapılan milyonlarca sözleşme ve yatırım bozulurken, biraz daha yüksek enflasyon, serveti alacaklılardan borçlulara yeniden dağıtır. Bu arada, eğer popülist politikacılar pervasız harcama taahhütlerinde bulunursa veya enerji ve sanayi politikasına yapılan devlet yatırımları kötü bir şekilde yürütülürse ve üretkenliği aşağı çeken şişirilmiş gösteriş projelerine dönüşürse, orta derecede daha büyük bir hükümet vaadi kolayca kontrolden çıkabilir.
Fırsatlar ve tehlikeler ürkütücü. Fakat bunları ve vatandaşlar ile şirketler üzerindeki etkilerini tartmaya başlamanın zamanı geldi. Ekonomideki en büyük hatalar, günümüzdeki rejimin sonsuza kadar süreceği varsayımını yansıtan hayal gücü eksiklikleridir. Asla sonsuza kadar sürmez. Değişim geliyor. Hazırlanın.
İlginizi Çekebilir
-
Güney Koreli şirketler Rusya’ya dönmek istiyor
-
Rus siyaset bilimci Makarkin’den Türkiye analizi
-
Kuzey Kore lideri Kim, yapay zeka donanımlı yeni intihar dronlarının testlerini denetledi
-
Birleşik Krallık hükümetinden büyük kemer sıkma paketi
-
Rusya’nın enerji ticareti yaptırımların hafiflemesinden nasıl etkilenir?
-
Rusya Merkez Bankası, petrol fiyatlarında çöküş uyarısı yaptı

İsrail’in en yüksek mahkemesi Netanyahu’yu durdurabilir mi?
Bibi’nin iki üst düzey yetkiliyi görevden alma hamlesinin ardından büyük hesaplaşma kapıda.
David E. Rosenberg / FP
Önümüzdeki haftalarda, İsrail demokrasisinin geleceğiyle ilgili büyük bir mücadele yaşanacak. Demokratik normları ve hukukun üstünlüğünü temsil eden tarafın bu mücadeleyi kazanacağının hiçbir garantisi yok.
Bir tarafta, devletin diğer organları zayıflatma ve sadık isimleri öne çıkarma hedefiyle geçen hafta iki kilit İsrailli yetkiliyi görevden almaya çalışan Başbakan Binyamin Netanyahu var. Diğer tarafta ise Yüksek Mahkeme yer alıyor. Teorik olarak Netanyahu’nun gündeminin bazı bölümlerini engelleme gücüne sahip olan mahkeme, pratikte ise kararlarını tanımamaya kararlı ve yetkilerini aşındırmaya çalışan bir hükümetle karşı karşıya.
Bu anayasal bir çıkmaza dönüşürse, Netanyahu’nun iktidara dönüşünden bu yana İsrail’i sarsan sokak protestoları yeniden alevlenebilir. Ülkeye dair genellikle temkinli açıklamalarda bulunan bazı etkili İsrailliler bile olası bir iç savaş konusunda uyarıyor.
Bu krizi tetikleyen olaylar, hükümetin son günlerde peş peşe aldığı iki karar oldu: İç güvenlik teşkilatı Şin-Bet’in Direktörü Ronen Bar’ın görevden alınması ve Başsavcı Gali Baharav-Miara’nın görevden alınma sürecinin başlatılması. Netanyahu, Bar’a olan güvenini kaybettiğini ve onu görev için “fazla yumuşak” bulduğunu belirterek kararı savundu. Adalet Bakanı Yariv Levin ise uzun süredir görevden almak istediği Baharav-Miara’yı “uygunsuz davranış” ve hükümetle “önemli ve uzun süredir devam eden görüş ayrılıkları” nedeniyle hedef aldı.
Hem Şin-Bet Direktörü hem de Başsavcı, hükümet tarafından atanan isimler olsa da onları görevden almak basit ve kolay bir prosedür değil.
Normal koşullarda, Şin-Bet Direktörü’nün görevden alınması idari hukuk çerçevesinde ele alınır; kararın gerekçelendirilmesi ve “makul” bulunması gerekir. Başsavcı ise ancak bir danışma komitesi kararıyla görevden alınabilir.
Ancak şu anda koşullar normal değil. Yasal düzenlemeler, hükümetin hem hukuki hem de ahlaki kurallara bağlı kalacağı varsayımıyla hazırlanmıştı. Netanyahu’nun geçmişteki hükümetleri de dahil önceki hükümetler de bu yetkililerle anlaşmazlıklar yaşanmıştı, fakat hiçbir zaman görevden alma yoluna gidilmemişti.
Ancak Netanyahu, tıpkı ABD Başkanı Donald Trump gibi, gücüne sınır koyan bu mekanizmalardan rahatsızlık duyuyor ve siyasi rakiplerini hedef almaktan geri durmuyor. Ve yine Trump gibi Netanyahu da liderlerinin iktidar hırsını kendi toplumlarını yeniden şekillendirmek için kullanan ideologların yardım ve desteğini alıyor.
Baharav-Miara, Yüksek Mahkeme’yi ve yargı organının diğer kurumlarını zayıflatacak “yargı reformu” projesi dahil hükümetin anayasaya aykırı olduğunu düşündüğü eylemlerini ısrarla reddettiği için bir engel olarak görülüyor.
Bar ise normalde hükümetin hedefi olmayacak bir güvenlik bürokratıydı. Ancak Şin-Bet’in görevleri arasında İsrail demokrasisini korumak ve ulusal güvenliğe yönelik tehditleri araştırmak da bulunuyor. Bu görevler onu hükümetle karşı karşıya getirdi.
İsrail’de “devlete sızma” tartışması: “Dün vatan haini ilan ettiniz yarın idam edersiniz”
Netanyahu hükümetinin demokratik normlara karşı açtığı savaş, Baharav-Miara ve Bar’ı görevden alma girişiminden çok önce başlamıştı. İlk adım, 2022 sonunda hükümetin kurulmasının hemen ardından Levin’in yargıyı siyasetin kontrolüne almayı hedefleyen kapsamlı “yargı reformu” planını açıklamasıyla atıldı. Bu reform girişimi, geniş çaplı sokak protestoları, Yüksek Mahkeme’nin iptal kararları ve 2023 Ekim’inde yaşanan Hamas saldırısıyla birlikte rafa kalktı.
Ancak hükümetin yargı reformunu yeniden gündeme getirmeyi beklediği açıktı. Levin uzun süredir yargıyı “yozlaşmış ve solcu” olmakla suçluyor. Hükümetin aşırı sağcı ve dindar ortakları ise Yüksek Mahkeme’yi, İsrail’i daha dindar ve muhafazakâr bir topluma dönüştürme çabalarının önündeki en büyük engel olarak görüyor.
Netanyahu bu görüşleri paylaşmasa da yargı reformu sayesinde hakkında devam eden yolsuzluk davalarından sıyrılma ihtimali vardı. Protestolar, davalar ve savaşın baskısıyla, zamanla o da aşırı sağın bürokratları düşman olarak gören önermesini yavaş yavaş kabul etmeye başladı. Netanyahu eskiden “derin devletin” kendisini yıkmaya çalıştığına dair iddiaları sosyal medyadaki destekçilerine bırakırdı şimdi artık bu ifadeleri bizzat kendisi de kullanıyor.
Netanyahu, Trump’ın izinde: Yargıya ‘derin devlet’ suçlaması
Yargı reformunu yeniden başlatmak için uygun zaman geçen sonbaharda geldi. Hamas, Hizbullah ve İran’a karşı savaşlarda İsrail üstün görünse de savaş atmosferi sokak protestolarını bastırmak için yeterince yoğun bir ortam sağladı. Ayrıca Trump’ın yeniden iktidara gelişiyle birlikte, Beyaz Saray artık demokratik olmayan adımlara ses çıkarmayacaktı.
Ancak bu kez hükümet, yeni protestolara yol açma olasılığı daha düşük olan kademeli bir yaklaşımı tercih etti. Bu ay başında, Meclis yargıçları disiplin altına alan kurulun kontrolünü koalisyon milletvekillerine devreden bir yasayı onayladı. Yargıç atamalarını siyasallaştıracak bir başka yasa tasarısı da şu an Meclis’te. Son adımlar ise Şin-Bet Direktörü ve Başsavcının görevden alınması oldu.
Bu siyasi mücadele, Yüksek Mahkeme’de görülecek görevden alma davalarının arka planını oluşturacak. Ancak davaların içeriği, teknik olarak “çıkar çatışması” olup olmadığı sorusu etrafında şekillenecek.
Bar yönetimindeki Şin-Bet, Netanyahu’nun ofisinden sızdırıldığı iddia edilen gizli belgeler ile Katar’dan Netanyahu’ya yakın kişilere yapılan ödemeleri araştırıyordu. Ayrıca polis teşkilatına aşırı sağcı örgütlerin sızmasını da araştırdığı ortaya çıktı. Muhalifler, Netanyahu’nun Bar’ı görevden almasının yasal açıdan gerekçelendirilebilir görünse de asıl amacının bu soruşturmaları durduracak bir ismi atamak olduğunu savunuyor. Bu nedenle yargı müdahale etmeli.
Aynı durum başsavcı Baharav-Miara için de geçerli. Kendisi, Netanyahu’nun yolsuzluk, rüşvet ve güveni kötüye kullanma suçlamalarıyla yargılandığı davanın başsavcısı. Şu sıralar Netanyahu haftada iki kez Tel Aviv’deki mahkemede ifade veriyor. En azından teoride, sadık bir kişinin bu pozisyonda olması İsrail liderinin mahkumiyetten kaçmasını kolaylaştırabilir.
Yüksek Mahkeme, şimdiden Bar’ın görevden alınmasını durduran geçici bir tedbir kararı aldı ve konuyla ilgili temyiz başvurularını 8 Nisan’da dinleyecek. Mahkeme dört farklı karar verebilir: Temyiz başvurularını tamamen reddedebilir, hükümete kararını yasal çerçeveye uygun şekilde yeniden düzenlemesini emredebilir, Bar’ın birkaç ay içinde istifa etmesini öngören bir uzlaşma önerebilir ya da görevden alma kararını tamamen iptal edebilir. Sonuncusu olursa, büyük bir çatışma başlayacak demektir.
Yüksek Mahkeme Baharav-Miara’nın görevden alınmasına müdahale etmese bile süreç normalde aylar sürecek. Önce hükümetin oluşturduğu bir komitenin karar vermesi gerekiyor. Ancak hükümet, bu süreci hızlandırmak istiyor. Levin, Baharav-Miara’ya istifa etmesi yönünde baskı yapıyor ve son iki yıldır ona yönelik yıpratma kampanyasını sürdürüyor.
Yüksek Mahkeme harekete geçecek mi? Mahkeme Başkanı Isaac Amit kararlı bir isim ve Bar davasına bakan üç kişilik heyet hükümet aleyhine karar verme ihtimali yüksek olan daha liberal yargıçlardan oluşuyor. Öte yandan, Netanyahu, Levin ve hükümet üyeleri uzun süredir mahkemeyi itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Onlara göre mahkeme tarafsız olmadığı gibi hükümeti yargılama hakkına da sahip değil. Levin, Amit’in ocak ayında mahkeme başkanı olarak atanmasına karşı çıktı ve o zamandan beri onu boykot ediyor.
Normal şartlarda, Yüksek Mahkeme’nin kararı, ne kadar tatsız olsa da hükümet için bağlayıcı. Ancak bu kez hükümet kararları tanımama sinyalleri veriyor. Geçici tedbir kararının ardından bazı bakanlar, nihai kararın da tanınmayabileceğini açıkladı. Mahkemeyi ya geri adım atmaya zorlayacaklar ya da müdahil olmaktan caydıracaklar.
Bu durumda, hükümet ile yargı arasındaki güç dengesi İsrail halkı tarafından belirlenecek. Eğer anketler doğruysa, halk “derin devlet” argümanına inanmıyor. Yüksek Mahkeme’ye hükümetten daha fazla güveniyor. Geçen hafta sonu ülke genelinde 100 binden fazla kişi Bar’ın görevden alınmasına karşı protesto gösterileri düzenledi.
Ancak bu protestoların etkili olması için çok daha büyük ve uzun süreli olması gerekiyor. Bu da garanti değil. Gazze’deki savaşın yeniden alevlenmesi, aşırı sağcı Itamar Ben-Gvir’in hükümete dönüşü ve protestolara karşı sert polis müdahaleleri, 2023’teki gibi kitlesel protestoların tekrarını zorlaştırabilir. Aylar süren savaşlar ve krizlerin ardından, halk artık yorgun olabilir. Netanyahu’nun umudu da tam olarak bu.
DÜNYA BASINI
Batı medyası ve siyasetinden temkinli İmamoğlu değerlendirmeleri
Yayınlanma
5 gün önce24/03/2025
Yazar
Harici.com.tr
İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından Batı medyası ve siyasetinden ardı ardına değerlendirmeler geliyor.
Medyadaki değerlendirmeler, büyük oranda “jeopolitik dönüşümlerin” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a açtığı fırsat pencereleri ile ilgili.
Örneğin Politico’da ‘Erdoğan demokratik muhalefeti bastırmak için jeopolitik bir fırsat yakaladı’ başlıklı haberde, “Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yıllarını demokrasiyi aşındırmak, muhalefeti bastırmak ve ülkenin ordu ve kamu hizmetlerini tasfiye etmekle geçirdi. Şimdi de Türkiye Cumhuriyeti’nin laik kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasını gömmek için bu jeopolitik anı seçmiş gibi görünüyor,” deniyor.
Analizde, Donald Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff’un Tucker Carlson’a verdiği mülakatta söylediklerine referans veriliyor. Witkoff, geçen hafta Carlson’a verdiği beyanda, iki lider arasında kısa süre önce gerçekleşen telefon görüşmesini “harika” ve “dönüm noktası niteliğinde” olarak nitelendirmişti.
Bloomberg: Erdoğan, NATO’nun Türkiye’ye olan ihtiyacı nedeniyle tutuklamaya ses çıkmayacağına güveniyor
Bloomberg’de yer alan ‘Erdoğan dünyanın Türkiye’deki kargaşayı görmezden geleceğine güveniyor’ başlıklı değerlendirmede ise, İmamoğlu’nun hapse atılmasının ardından Erdoğan’ın, “NATO müttefiklerinin Türkiye’ye, demokrasi kavgasından daha fazla ihtiyaç duyduklarına güvendiğini” öne sürüyor.
Analizde, “Türkiye Cumhurbaşkanı ve NATO’nun en büyük ikinci ordusunun komutanı, dünyanın kendisine, ülkenin demokrasisi için verilen mücadeleye katılma ihtiyacından daha fazla ihtiyaç duyduğuna güveniyor. ABD ve Avrupa güvenlik sorunlarıyla meşgulken, Erdoğan kendisini Ukrayna’dan Orta Doğu ve Afrika’daki çatışma bölgelerine kadar kilit bir güç simsarı olarak konumlandırdı,” deniyor.
Bloomberg, Avrupa başkentlerinden gelen birkaç itiraz dışında, İmamoğlu’nun tutuklamasının ardından uluslararası tepkinin yokluğunun dikkat çekici olduğuna işaret ediyor.
Yazıda, “Erdoğan muhtemelen Türkiye’nin artan stratejik öneminin demokratik eksikliklerinden daha ağır bastığını hesapladı. Yatırımcılar Türk varlıklarını terk ederken ve yabancı parayı ülkeye geri getirme yolunda son dönemde kaydedilen ilerlemeyi geri alma riskini taşırken bile, bu şimdiye kadar siyasi olarak karşılığını veren bir bahis,” ifadeleri kullanıldı.
Ekonomi yayını, özellikle Ukrayna’daki savaşın Avrupa’yı, Türkiye’ye giderek daha fazla bağımlı hale getirdiğini ileri sürüyor.
Economist: Geriye otokrasiye yakın bir yönetim kaldı
Ünlü ekonomi dergisi Economist ise İmamoğlu’nun tutuklanmasını ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan rakibini hapse attı ve Türkiye’nin demokrasisini tehlikeye attı’ başlığıyla verdi.
“Türkiye geri dönüşü olmayan bir noktaya yaklaşıyor,” iddiasında bulunan dergi, her şeye rağmen Türkiye’deki seçimlerin ‘çoğunlukla serbest’ kaldığını, ama İmamoğlu’nun tutuklanması ile birlikte “geriye çıplak otokrasiye yakın bir yönetim kaldığını” öne sürdü.
Tutuklamaların Türkiye’nin on yılı aşkın bir süredir gördüğü en büyük protestolara yol açtığına işaret eden Economist, protestolardaki gözaltıları ve polis şiddetini de sayfalarına taşıdı.
Euractiv: Erdoğan jeopolitik değişimi değerlendirerek zamanını iyi seçti
Euractiv’de yer alan değerlendirmede de, “İç siyasi çalkantılara rağmen, Ankara’nın AB ile daha yakın ilişkiler kurması ve bloğun savunma fonlarına erişim kazanması için daha iyi bir zamanlama olamazdı,” deniyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘zamanını iyi seçtiğini’ savunan Euractiv, ‘içeride demokratik muhalefeti bastırmak ve dışarıda jeopolitik puan toplamak için jeopolitik değişimi değerlendirdiğini’ yazıyor.
Bir süredir AB-Türkiye ilişkilerinin gergin seyrettiğini hatırlatan Euractiv, ABD’nin Kıta’dan çekilme işaretleri vermesi ve Rusya ile ilişkileri düzeltmek istemesi birlikte büyük bir silahlanma hamlesi başlatan Avrupa’da Türkiye’ye bakışın değişmeye başladığına işaret ediyor.
Bazı AB diplomatlarına göre ABD Başkanı Donald Trump’ın dönüşü ve jeopolitik değişimler Kıta’da Ankara ile daha yakın ilişkilere bakış açısını değiştirdi.
‘Brüksel’de Türkiye’nin benzer düşünen bir ortak ve müttefik olduğu söyleniyor’
Geçtiğimiz haftalarda Türkiye’nin, Avrupa’daki güvenlik zirvelerine giderek daha fazla katılmaya başladığını ve üst düzey yetkililerin de bu konuya ilgi duyduklarını açıkça ifade ettiğini vurgulayan Euractiv, “Brüksel’deki iktidar koridorlarında tekrarlanan bir söylem, Türkiye’nin benzer düşünen bir ortak ve müttefik olduğu ve uzun vadeli güvenlik çıkarlarının birkaç kişinin kısa vadeli çıkarlarının önüne geçmesi gerektiği yönünde,” diye yazıyor.
Ankara’nın, Avrupa’nın savunma planları için kendisine ihtiyaç olduğunu çok iyi anladığını savunan yayın, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin de Erdoğan ile daha yakın işbirliği için AB nezdinde lobi yaptığını aktarıyor.
Yazıda şunlar söyleniyor:
“Türkiye’nin stratejik coğrafi konumu, Karadeniz’den Akdeniz’e ulaşımı sağlayan önemli bir nakliye ve ticaret yolu olan ve savaşın ilk günlerinde Rus savaş gemilerine kapatmakta tereddüt etmediği İstanbul Boğazı’nın kontrolünde kilit rol oynuyor. Gelecekte Avrupa savaş gemilerinin Karadeniz’e erişimine ihtiyaç duyulması halinde, anahtar Ankara’nın elinde olacak. Yerli Kırım Tatarlarının Osmanlı İmparatorluğu ile bir dizi tarihi bağı olan Kırım Yarımadası’nda kalıcı bir Rus varlığı Ankara’nın çıkarına olmayabilir.”
Euractiv’e konuşan AB yetkililerine göre Türk askeri teçhizatı, blok dışından temin edilebilecek en ucuz seçenekler arasında yer alıyor ve Ukrayna ve Azerbaycan da dahil olmak üzere savaş bölgelerinde sahada test edildi.
‘AB, Türk askerine Ukrayna’da güveniyor’
Yine habere göre, Gelecekte Ukrayna’da yapılacak bir barış anlaşmasında Avrupalı barış gücü askerlerinin ateşkesi sağlaması halinde Türkiye’nin askeri gücü de işe yarayabilir.
AB savunma fonlarına erişim konusunda, giderek artan sayıda AB diplomatı, Avrupa’nın ‘gerçekleri görmesi’ ve ABD’ye bağımlılığının yerini alacak ortak tabanını genişletmesinin sadece bir zaman meselesi olduğuna inanıyor.
Bir AB diplomatı, AB’nin “bir noktada, hızlı bir şekilde yeniden silahlanma konusunda ciddiysek bu ülkelere ve endüstrilerine ihtiyacımız olduğu konusunda pragmatik bir durum değerlendirmesine varması gerektiğini” söyledi. Euractiv’e göre bu görüşler Brüksel’de giderek daha fazla yankı buluyor.
Bir AB yetkilisi, Fransa’nın savunma konusundaki ‘Avrupalı Satın Al’ rağmen, savunma konusunda Türkiye gibi tüm bu ülkelere yaklaştıklarını söyledi.
Avrupa’nın yeni silahlanma fonuna AB dışından katılım için, üçüncü ülkelerin AB ile savunma anlaşması imzalaması gerekiyor. Öte yandan böyle bir savunma anlaşması için ‘nitelikli çoğunluk’ yeterli olduğundan, Kıbrıs ve Yunanistan’ın itirazlarına rağmen Brüksel ile Ankara arasında böyle bir anlaşmanın imzalanmasının önünde engel yok.
Bu hafta başında masaya yatırılan ve üye devletler tarafından şartları daha da sıkılaştırmak ya da gevşetmek üzere değiştirilebilecek olan taslak metne göre, ikinci anlaşma doğrudan üçüncü ülke ile Avrupa Komisyonu arasında imzalanacak.
Bazı AB diplomatlarına göre, Türkiye’de dengeler değişirse, Polonya’nın AB dönem başkanlığı daha hızlı bir anlaşma için oybirliği arayışından vazgeçebilir.
Yine Euractiv’e göre, Türkiye’nin Rusya’ya karşı Batı’yla aynı safta yer almak arasında ince bir ipte yürümesi ikinci derecede önemli bir mesele gibi görünüyor.
Scholz’un İmamoğlu tepkisine rağmen Berlin, Ankara ile yakın savunma işbirliği istiyor
Dolayısıyla, özellikle Almanya’dan gelen bazı tepkilere rağmen, İmamoğlu’nun tutuklanmasına yönelik Kıta’dan gelecek tepkilerin genellikle “görmezden gelmek” olacağına vurgu yapılıyor.
Dahası, Almanya Şansölyesi Olaf Scholz’un sert eleştirilerine rağmen, Alman yetkililer Berlin’in daha yakın bir savunma işbirliğinin önünde durmayacağını vurgulamakta gecikmedi. Fransız Elysee yetkilileri ise kamuoyu önünde yorum yapmaktan kaçındı.
Üst düzey AB yetkilileri Türk yetkilileri demokratik standartlara uymaya çağırırken, “temel haklara saygı ve hukukun üstünlüğünün AB’ye katılım süreci için elzem” olduğunu belirttiler fakat AB liderlerinin çoğunluğu sessiz kaldı.
Bazı AB diplomatları, stratejik gereklilikler lehine konuyu görmezden gelebileceğine inanıyor. Fakat diğer alanlarda AB-Türkiye ilişkilerinin yakınlaşması konusunda yaşanan siyasi tıkanıklık farklı görünüyor.
Görüşmeler hakkında bilgi sahibi olan kişiler, Ankara’nın yıllardır iki temel talebi olan AB-Türkiye Gümrük Birliği’nin modernizasyonu ve vize serbestisinin, ‘reform eksikliği’ nedeniyle ilerleme ihtimalinin çok düşük olduğunu söylüyor.
DÜNYA BASINI
İmamoğlu’nun tutuklanması Batı basınında yankı buldu
Yayınlanma
6 gün önce23/03/2025
Yazar
Harici.com.tr
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması Batı basınında geniş yankı buldu. Pek çok Batılı yayın kuruluşu, tutuklamanın Türkiye’deki ‘demokrasi ilkeleri üzerindeki endişeleri artırdığını’ ve siyasi motivasyon taşıdığını ileri sürdü. Batı basını, Türkiye genelinde İmamoğlu’na destek gösterilerini ve uluslararası kuruluşların tepkisini de haberleştirdi.
Batı basını, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasına geniş yer ayırarak, Türkiye’nin “demokratik ilkelerine dair endişeleri ve tutuklamanın potansiyel siyasi nedenlerini” ele aldı
The Times (Birleşik Krallık): Gazetenin bir köşe yazısında, İmamoğlu’nun tutuklanması ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 1999’daki hapis cezası alması arasında paralellikler kuruldu. Yazıda, Erdoğan’ın önde gelen siyasi rakibi İmamoğlu’na karşı mevcut eylemlerinin, Erdoğan’ın daha önceki demokratik vaatlerinden uzaklaşmayı yansıttığı öne sürüldü.
The Guardian (Birleşik Krallık): The Guardian, İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından Türkiye genelinde yayılan geniş çaplı protestoları haberleştirdi. Gösterilerin “demokrasi, hukuk devleti ve eşit haklar için daha geniş bir harekete dönüştüğünü” yazdı. Makale, Birleşmiş Milletler (BM) ve ABD gibi kuruluşlardan gelen cılız tepkilerle uluslararası yanıtın sınırlı kaldığına da dikkat çekti.
Associated Press (ABD): Associated Press, İmamoğlu’nun yolsuzluk suçlamalarıyla tutuklanmasına yol açan hukuki süreci ele aldı. Tutuklamanın yaklaşan seçimler öncesinde gerçekleştiği zamanlamasına ve Türkiye’nin siyasi ortamı üzerindeki potansiyel etkisine dikkat çekti. Haber, muhalefet figürlerinden ve uluslararası kuruluşlardan gelen tutuklamanın siyasi çıkarımlarını eleştiren yorumlara da yer verdi.
Euronews (Avrupa): Euronews, İstanbul ve diğer şehirlerdeki kitlesel protestoları detaylı bir şekilde aktardı. Protestocuların gösteri yasaklarına ve yol kapatmalara karşı gelmesini vurguladı. Haber, “protestocular arasında tutuklamanın Erdoğan’ın ana rakibini saf dışı bırakmak için siyasi amaçlı olduğu” algısının yaygın olduğunu belirtti.
El País (İspanya): El País, İmamoğlu’nun geçici tutukluluğuna yol açan yargı sürecini haberleştirdi. Muhalefetin tutuklamayı 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde bir rakibi ortadan kaldırma amaçlı siyasi bir girişim olarak gördüğünü kaydetti.
Die Welt (Almanya): Die Welt, mahkemenin İmamoğlu’nu tutuklama kararını ve ardından başlayan kitlesel protestoları haberleştirdi. İmamoğlu’nun asılsız ve iftira niteliğinde olduğunu ifade ederek reddettiği teröre destek iddialarına da değindi.
Diğer yandan Avrupa Komisyonu: Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, İmamoğlu’nun tutuklanmasından derin endişe duyduğunu ifade etti.
Von der Leyen, Ankara’ya özellikle seçilmiş yetkililerin hakları olmak üzere “demokratik değerleri koruma yükümlülüğünü” hatırlattı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) ise kararı “adaletin trajedisi” ve demokratik sürece yönelik bir saldırı olarak kınadı.
Kuruluş, tutuklamanın “İstanbul seçmenlerinin seçtikleri temsilciden mahrum bırakılarak haklarının ihlal edildiğini” savundu.

Gagavuzya lideri Gutsul hakkında 20 gün tutuklama kararı

Fransa, savunma sanayisi için 450 milyon avroluk fon kuruyor

Tutuklanmasına rağmen Filipinler’deki ara seçimlerde yarışacak olan Duterte’ye destek artıyor

Güney Koreli şirketler Rusya’ya dönmek istiyor

İsveç’ten Soğuk Savaş sonrası en büyük savunma harcaması artışı
Çok Okunanlar
-
GÖRÜŞ2 hafta önce
Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri – 1
-
GÖRÜŞ2 hafta önce
Suriye federasyona mı gidiyor?
-
GÖRÜŞ2 hafta önce
Avrupa’nın ABD ile ilişkileri stratejik bağımlılıktan stratejik özerkliğe dönüşüyor
-
ORTADOĞU21 saat önce
Suriye İnsan Hakları Takip Komitesi: Sahil bölgesinde soykırım işlendi
-
DİPLOMASİ2 hafta önce
İngiltere, Ukrayna’ya binlerce asker göndermeye hazırlanıyor
-
AVRUPA2 hafta önce
Alman partilerinin ‘savaş’ anlaşması borsayı uçurdu
-
ORTADOĞU2 hafta önce
Witkoff’un yeni ateşkes önerisine Hamas’tan itiraz
-
DÜNYA BASINI1 hafta önce
Ekrem İmamoğlu’na gözaltı dünya medyasının gündeminde