Bizi Takip Edin

Amerika

Trump ve yeni ulusal güvenlik stratejisi: ‘Monroe Doktrini’ izleri

Yayınlanma

Pentagon, Trump için hazırladıkları yeni ulusal güvenlik stratejisinde, bakanlığın ABD’nin içini ve Batı Yarımküre’yi korumaya öncelik vermesini öneriyor.

Bu, ordunun yıllardır Çin’den ve Rusya’dan gelen tehdide odaklanma hedefinden çarpıcı bir geri dönüş anlamına geliyor. Ayrıca “Batı Yarımküre’ye odaklanma”, kötü şöhretli Monroe Doktrini’nin de yeni bir versiyonu gibi görünüyor.

Eski ABD Başkanı James Monroe’nun 1823’te Kongrede yaptığı konuşma ile ilan edilen doktrin, Amerika ve Avrupa’yı iki ayrı “etki alanı bölgesi” olarak ilan ediyor ve Batı Yarımküre’deki toprakları “kolonize etme hakkının” yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’ne ait olduğunu vurguluyor ve Avrupa’yı Amerika kıtasına müdahaleden men ediyordu.

Geçen hafta Savunma Bakanı Pete Hegseth’in masasına gelen en yeni Ulusal Savunma Stratejisi (NDS) taslağı, raporun ilk versiyonları hakkında bilgi sahibi olan üç kişiye göre, Pekin ve Moskova gibi düşmanlara karşı mücadeleyi ikinci plana atarak iç ve bölgesel görevleri ön plana çıkarıyor.

Bu hamle, Donald Trump’ın ilk dönem başkanlığı da dahil olmak üzere, son Demokrat ve Cumhuriyetçi yönetimlerden önemli bir sapma anlamına geliyor. Trump, ilk dönem başkanlığı sırasında Pekin’i Washington’un en büyük rakibi olarak nitelendirmişti. 

Taslak belge hakkında bilgi sahibi olan kişilerden biri, “Bu, ABD ve birçok kıtadaki müttefikleri için önemli bir değişiklik olacak. Eski, güvenilir ABD vaatleri sorgulanıyor,” dedi.

NDS genellikle her yönetimin ilk aylarında yayınlanır ama ikinci Trump döneminde belgenin sunumu hayli gecikti.

Pentagon’da Asya-Orta Doğu ayrışması

Hegseth hâlâ planda değişiklikler yapabilir fakat birçok yönden, bu değişiklik zaten gerçekleşiyor. Pentagon, Los Angeles ve Washington’da kolluk kuvvetlerini desteklemek için binlerce Ulusal Muhafız’ı göreve çağırdı ve ABD’ye uyuşturucu akışını engellemek için Karayiplere birden fazla savaş gemisi ve F-35 savaş uçağı gönderdi.

Bu hafta ABD ordusunun düzenlediği bir saldırıda, Venezuela’nın Tren de Aragua çetesinin 11 üyesinin öldürüldüğü açıklandı. 

Pentagon ayrıca, Meksika ile güney sınırında, askerlerin sivilleri gözaltına almasına izin veren, normalde kolluk kuvvetlerinin görevi olan bir askeri bölge oluşturdu.

Yeni strateji, Çin’i caydırmayı Pentagon’un çabalarının ön saflarına yerleştiren ilk Trump yönetiminin 2018 NDS’nin odak noktasını büyük ölçüde değiştirecek.

Söz konusu belgenin giriş paragraflarında, “Çin ve Rusya’nın otoriter modelleriyle uyumlu bir dünya şekillendirmek istedikleri giderek daha açık hale geliyor,” deniyordu.

Rapora ilişkin brifing alan bir Cumhuriyetçi dış politika uzmanı, bu değişimin “Başkan Trump’ın Çin’e yönelik şahin görüşleriyle hiç uyumlu görünmediğini” söyledi.

Başkan, Pekin’e şaşırtıcı gümrük vergileri uygulamak ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’i, ülkenin başkentinde düzenlenen askeri geçit töreninde KDHC lideri Kim Jong Un ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüştükten sonra ABD’ye “komplo kurmakla” suçlamak da dahil olmak üzere, Çin’e karşı sert söylemlerini sürdürüyor.

Pentagon’un politika şefi Elbridge Colby, stratejiyi yönetiyor. Colby, Trump’ın ilk döneminde 2018 versiyonunun yazılmasında önemli bir rol oynamış ve daha izolasyonist bir Amerikan politikasının sadık bir destekçisi olmuştu.

Trump’ın dış siyaset danışmanı Colby: Çin, Rusya’dan daha tehlikeli

“Çin şahini” olarak uzun bir geçmişe sahip olmasına rağmen Colby, ABD’yi dış taahhütlerinden kurtarma konusunda Başkan Yardımcısı JD Vance ile aynı görüşte.

Colby’nin politika ekibi, ABD güçlerinin dünya çapında konuşlandığı yerleri özetleyen ve ABD ile müttefiklerinin hava savunmalarını değerlendiren ve Amerikan sistemlerinin nereye yerleştirileceğine dair önerilerde bulunan, yakında yayınlanacak olan küresel duruş incelemesinden ve hava ve füze savunma incelemesinden de sorumlu.

Pentagon’un her iki incelemeyi de önümüzdeki ay yayınlaması bekleniyor.

Üç belge birçok yönden birbiriyle bağlantılı olacak. Her biri, ABD’nin kendi ülkesine daha yakın çabalarını konsolide ederken, müttefiklere kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk almaları gerektiğini vurgulayacak.

Müttefikler, küresel duruş incelemesinin, ABD birliklerini Avrupa ve Orta Doğu’dan çekip kritik güvenlik yardım programlarını kesebileceği için, özellikle bu incelemenin sonuçlarından endişe duyuyor.

Bir Pentagon yetkilisi ve Avrupalı diplomat, bakanlığın Letonya, Litvanya ve Estonya’ya savunma ve askeri altyapılarını güçlendirmeleri için yılda yüz milyonlarca dolar sağlayan Baltık Güvenlik Girişiminde bu yıl fon kesintisine gideceği yönündeki Financial Times haberini doğruladı.

Diplomat, bu girişimden sağlanan paranın Amerikan yapımı silahların satın alınması için kullanıldığını ve “güçlü destek gördüğünü, önemli yeteneklerin geliştirilmesini hızlandırmaya yardımcı olduğunu ve HIMARS gibi ABD sistemlerinin satın alınmasını mümkün kıldığını” belirtti.

NATO müttefikleri, Avrupa’da bulunan yaklaşık 80.000 Amerikan askerinin bir kısmının önümüzdeki birkaç yıl içinde ayrılmasını giderek daha fazla bekliyor. 

Öte yandan Polonya’nın yeni cumhurbaşkanının geçen çarşamba Beyaz Saray’a yaptığı ziyaret sırasında Trump, ABD’nin ülkeden askerlerini çekmeyeceğini söyledi ama kıtanın diğer bölgelerinde asker sayısını azaltmayı düşündüğünü kabul etti.

Trump, “Hatta, oraya daha fazla asker göndereceğiz,” dedi.

Amerika

Hasan Piker, Ocasio-Cortez’i başkan adayı olarak görmek istiyor

Yayınlanma

Yorumcu Hasan Piker, 2028 başkanlık seçimlerinde Demokratların adayı olarak Alexandria Ocasio-Cortez’i görmek istediğini söyledi.

Chicago’da düzenlenen 2026 Sosyalizm Konferansı’nda Fox News’e verdiği özel röportajda Piker, sözlerini seçerken “mümkün olduğunca dikkatli olmaya” çalıştığını fakat saatler süren canlı yayınlarının rakiplerine “viral medya anları yaratmak için mükemmel bir fırsat” sunduğunu söyledi.

Piker, “kışkırtıcı açıklamaları” iddiasıyla kendisini kınayan Demokratların giderek güçlenen seslerini duyduğunu söyledi ve “Benim görevim, Demokrat Parti’yi iyi göstermek değil,” dedi.

Türkiye kökenli olan 35 yaşındaki Piker, Amerika Demokratik Sosyalistleri’ne (DSA) yakınlığı ile ara seçimler öncesinde ana akım Demokratlar için potansiyel bir sorun teşkil ediyor.

Piker, Demokrat Parti yetkililerinin bir strateji belirlemek üzere kendisiyle iletişime geçmediklerini söyleyerek, “DNC’den [Demokratik Ulusal Konvansiyon] kimseyle konuşmadım. Bu çok eğlenceli olurdu,” diye konuştu.

Piker’in 2019 yılında yaptığı, Amerika’nın “11 Eylül’ü hak etti” şeklindeki açıklamasına yönelik yoğun tepkiler her iki siyasi kanattan politikacılar tarafından geniş çapta kınanmıştı.

Piker, “hak etti” kelimesini kullanmaması gerektiğini kabul etti fakat asıl vurgulamak istediği noktanın “[Amerika’nın] Orta Doğu’daki işlere karışmasının aslında bu korkunç olayları tetiklediği” olduğunu söyledi.

Piker, “Bu tartışmalı bir konu değil. Tartışmalı olan, kullandığım dil idi,” dedi.

Piker, Ağustos ayında parti yönetiminin desteklediği Michigan Kongre adayı Haley Stevens’e karşı büyük bir sürpriz zafer kazanan Abdul El-Sayed için yoğun bir kampanya yürüttü.

El-Sayed’e verdiği aktif destek, Piker’in tabanında yankı uyandırmış olsa da, aynı zamanda El-Sayed’in Piker ile olan ilişkisi hakkında bir dizi soru ve eleştiriyle karşı karşıya kalmasına da yol açtı.

Piker, son haftalarda kendisinden uzaklaşan El-Sayed’in bu sonbaharda kazanacağından emin olduğunu belirtirken, El-Sayed’in kaybetmesi durumunda “eğer insanlar beni suçlamak isterse, beni suçlayabilirler” dedi ve “bence amaç da bu” diye ekledi.

Piker, tutumunu yumuşatma ya da kenarda kalma gibi bir planı olmadığını belirtti. Demokrat Parti’nin başkanlık adaylığı için yarışa girerse, New York’tan Temsilci Alexandria Ocasio-Cortez’i destekleyeceğini söyledi.

Piker, “Bence o harika biri. Elbette bazı zorluklarla karşılaşacaktır, fakat engeller aşılabilir ve bence bunu başarabilir,” dedi.

Piker, etkisinin artmaya devam edeceğine inanıyor ve şu anda kendisini kınayan Demokratların bile 2028’de daha yüksek bir makama aday olmaları halinde “sahip olduğu platformdan yararlanmaya çalışacaklarını” öngörüyor.

Yorumcu, “Burada ideolojik müttefiklerimden ya da şu anda benimle ilişkili kişilerden bahsetmiyorum,” diye ekledi.

Okumaya Devam Et

Amerika

Gizlenen raporlar açıklandı: 11 Eylül sonrası Manhattan’da asbest yalanı

Yayınlanma

New York yönetimi, 11 Eylül saldırılarının ardından Aşağı Manhattan’daki havanın zehirli maddeler barındırdığını belgeleyen binlerce sayfalık gizli arşivi kamuoyuna açtı. Resmi raporlar, halka havanın güvenli olduğu söylenmesine karşın bölgede tehlikeli düzeyde asbest ve benzen tespit edildiğini gösteriyor. Arşivden çıkan veriler, saldırılara bağlı hastalıklardan kaynaklanan yeni tazminat davalarının yolunu açıyor.

New York yönetimi, 11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından Dünya Ticaret Merkezi çevresindeki hava kalitesine dair hazırlanan ve yirmi yılı aşkın süredir kamuoyundan gizlenen resmi belgeleri yayımlamaya başladı.

İncelemeye açılan kayıtlar, bölgedeki havanın güvenli olduğunu savunan resmi açıklamaların aksine, yıkılan kulelerin çevresinde aylarca tehlikeli oranlarda asbest ve kanserojen kimyasalların kaldığını gösteriyor.

The New York Times gazetesinin incelediği belgeler, bir belediye dairesinde 68 kutu içinde saklanan ve geçen yıl gün yüzüne çıkarılan 170 bin sayfayı aşkın hava kalitesi raporunu, kirlilik kaydını ve kurum içi yazışmayı kapsıyor.

Belediye Başkanı Zohran Mamdani, belgelerin saldırıların 25’inci yılı anısına açılan internet portalı üzerinden erişime sunulması talimatını verdi.

Yönetim, gelecek yıl boyunca belediye ve sigorta arşivlerinde yer alan zehirli atık belgelerini inceleyip kamuoyuyla paylaşmayı sürdürecek.

Kayıtlar, saldırıların üzerinden on ay geçmesine rağmen, Temmuz 2002’de uzmanların yıkılan İkiz Kuleler’e yaklaşık bir kilometre mesafedeki John Street’te yer alan bir binanın çatısında ve cephesinde asbest tespit ettiğini belgeliyor.

Aşağı Manhattan genelinde alınan çeşitli numunelerde asbest seviyesinin yasal sınırları aştığı, kulelerin enkaz çevresinde ise doğrudan kansere yol açabilen yüksek yoğunlukta benzen yer aldığı görülüyor.

Isıya dayanıklılığı nedeniyle geçmişte inşaatlarda yaygın kullanılan doğal mineral asbest, mikroskobik liflerinin solunarak akciğerlere yerleşmesi sonucu ölümcül hastalıklara yol açıyor.

Dönemin New York Belediye Başkanı Rudolph Giuliani ile halefi Michael Bloomberg, felaketin ardından bölge sakinlerine havanın solunabilir olduğunu ve yapılan tüm denetimlerin güvenli sınırlar içinde kaldığını defalarca söylemişti.

Ortaya çıkan arşiv kayıtları, yetkililerin sağlık risklerinin sürdüğünü bilmelerine karşın insanlara Dünya Ticaret Merkezi çevresine dönme izni verdiğini ortaya koyuyor.

Söz konusu belgeler, 9/11 Health Watch adlı sivil toplum örgütünün açtığı dava neticesinde kamuoyuna yansıdı. Dernek yöneticisi Ben Chevat, idarecilerin toksik maddelerin yarattığı ölümcül tehdidi bildikleri halde halka her şeyin yolunda olduğunu söylediklerini belirtti.

Yeni veriler, saldırılardan kaynaklanan kronik rahatsızlıklarla mücadele eden kişilerin federal tazminat programlarına erişimini kolaylaştıracak yeni yasal süreçlerin kapısını aralıyor.

Gazetenin paylaştığı verilere göre, geride kalan çeyrek asırda saldırı alanındaki zehirli toza bağlı hastalıklardan hayatını kaybedenlerin sayısı, 11 Eylül günü can veren yaklaşık 3 bin kişinin üzerine çıktı.

Brown Üniversitesi bünyesindeki Savaşın Maliyetleri (Costs of War) Projesi’nin verileri, saldırıların doğrudan yol açtığı ekonomik kaybın 35 ila 109 milyar dolar arasında kaldığını gösteriyor.

Buna karşılık ABD’nin terörle mücadele ve askeri harcamaları devasa boyutlara ulaştı.

Araştırma, 2022 yılına kadar yürütülen operasyonların 5,8 trilyon dolara mal olduğunu, gazilerin gelecek sağlık ve maluliyet harcamalarıyla birlikte toplam faturanın 8 trilyon doları aşacağını hesaplıyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

Arjantin, Falkland’da iş yapan enerji şirketi aleyhine ceza davası açacak

Yayınlanma

Arjantin hükümeti, İsrailli enerji şirketi Navitas Petroleum ve yöneticilerine, Falkland Adaları’nda faaliyet gösterdikleri gerekçesiyle cezai suç duyurusunda bulunacağını açıkladı.

Bu adım, cuma günü Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin, İngiliz denizaşırı toprağında sondaj yapan petrol şirketlerine yaptırım uygulayacağına dair yaptığı açıklamaların ardından geldi.

Devlet başkanlığından yapılan açıklamaya göre, Dışişleri Bakanı Pablo Quirno, söz konusu bölgede faaliyet gösteren birkaç Navitas iştiraki ve ortağı ile bunların şirket yöneticileri hakkında cezai şikayette bulunacak.

Hükümet, şirketlerin Kuzey Falkland Havzası’nda Birleşik Krallık tarafından verilen hidrokarbon arama ve çıkarma lisanslarına sahip olarak Arjantin yasalarını ihlal ettiklerini iddia ediyor.

Milei, geçen hafta Falkland Adaları’ndaki petrol ve gaz faaliyetlerinde yer alan şirketleri hedef alan önlemleri açıklarken Sea Lion açık deniz petrol projesini özellikle işaret etti.

Cezalar hissedarlara, yöneticilere ve tedarikçilere kadar uzanabilir.

Sea Lion sahası, Tel Aviv Borsası’nda işlem gören ve %65 hisseye sahip Navitas Petroleum tarafından işletiliyor.

LSEG verilerine göre, İsrail enerji sektörünün önde gelen isimlerinden biri olan ve şirketin yönetim kurulu başkanı Gideon Tadmor, hisselerin yaklaşık %9’una sahip.

Arjantin, Falkland/Malvinas defterini tekrar açtı

İsrail’de, İngiltere ile yükselen gerilim nedeniyle Falkland/Malvinas üzerindeki Arjantin egemenliğini tanıma çağrıları yükselirken, Tel Aviv’in kararlı müttefiki Milei’nin İsrailli bir şirkete yönelik böyle bir adım atması da ilginç bulunuyor.

Geçen hafta Milei, Donald Trump’ın adalar üzerindeki İngiliz egemenliğine yönelik ABD desteğini yeniden gözden geçirdiğini ima etmişti.

Arjantinli lider, Falkland Adaları’na ilişkin Arjantin’in iddiası lehine “değişim rüzgarları”nın dünya çapında esmeye başladığını ileri sürmüştü.

Resmi olarak ABD, adalar üzerinde meşru egemenliğin kime ait olduğu konusunda tarafsız bir tutum sergiliyor.

Bu adalar, İngiltere tarafından ilk olarak 17. yüzyılın sonlarında talep edilmiş ve 1833’ten bu yana neredeyse kesintisiz olarak İngiltere’nin kontrolü altında kalmıştı.

Uygulamada ise Washington, 1982’de Arjantin’in işgali ve ardından İngiltere ile yaşanan askeri çatışmaya konu olan bu bölge üzerindeki İngiliz idaresini tanıyor.

Falkland Adaları konusunda ABD’nin tutumunu gözden geçirip geçirmediğine dair bir soruya yanıt olarak Trump, geçen hafta şöyle demişti: “Her tutumu her zaman gözden geçiririm; bu da pek çok tutumdan sadece biri.”

Milei, Trump’ın yanıtını “zararsız olmayan” bir “tehdit” olarak nitelendirmişti.

Milei şöyle devam etmişti:

“ABD bu tutum değişikliğini değerlendiriyor çünkü Arjantin’in, Batı değerleriyle uyumlu, stratejik açıdan önemli bir konumda bulunan ve önümüzdeki on yıllarda değerli bir müttefik olabilecek güvenilir bir ortak olduğunu biliyor.”

Ayrıca Milei, “Arjantin hükümetinin arkasından” petrol arama faaliyetleri yürüten şirketlerin Arjantin’de iş yapmasının yasaklanacağını da belirtmişti.

İngiltere’deki bakanlar, Milei’nin açıklamalarını derhal kınadılar ve Falkland Adaları’nda yaşayan halkın istediği sürece adaların İngiliz toprağı olarak kalacağını belirttiler.

Adalar konusunda ABD’nin taraf değiştirmesine dair spekülasyonlar aylardır dolaşıyor.

Nisan ayında, sızdırılan bir Pentagon e-postası, İngiltere’nin İran’la savaşa girme kararına destek vermemesi üzerine, İngiltere’nin hak iddiasının gözden geçirilmesini öneriyordu.

Trump ayrıca, NATO müttefikleri tarafından savunmaya ayrılan bütçenin yetersiz olduğunu öne sürerek bu durumdan memnun değil.

The Guardian’a göre ABD’nin tutumunda bir değişiklik, İngiltere’nin Falkland Adaları üzerindeki egemenliğine psikolojik bir darbe anlamına gelir.

1982’de Arjantin’in adaları müdahale etmesinin ardından, Margaret Thatcher hükümetinin adaların geri alınmasıyla sonuçlanan bir deniz görev gücü gönderme kararı, Washington’un Arjantin’deki iktidardaki askeri cunta ile de müttefik olmasına rağmen İngiltere’nin tarafını tutan Ronald Reagan’ın kararlı diplomatik desteğiyle güçlendirilmişti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English