Bizi Takip Edin

Diplomasi

Trump’tan Rus petrolüne sert yaptırım tehdidi: Küresel kriz kapıda mı?

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, Ukrayna’da ateşkes sağlanamaması hâlinde Rus petrolü satın alan ülkelere yüzde 25 ila 50 arasında gümrük vergisi getirme tehdidinde bulundu. Uzmanlara göre bu adım, başlıca alıcılar olan Çin ve Hindistan’ı hedef alarak ya küresel bir ticaret krizine ya da petrol fiyatlarında fahiş artışlara yol açarak ABD ekonomisine de ciddi zarar verebilir. Bu nedenle analistler, Trump’ın bu tehdidi hayata geçirme olasılığını düşük görüyor ve bunu bir müzakere taktiği olarak değerlendiriyor.

ABD Başkanı Donald Trump, NBC News sunucusu Kristen Welker’a verdiği telefon mülakatında, tarafların Ukrayna’daki çatışmaları sona erdirecek bir anlaşmaya varamaması durumunda Rus petrolüne karşı en sert yaptırımları uygulamakla tehdit etti.

Trump, “Bu, Rusya’dan petrol alırsanız Amerika Birleşik Devletleri’nde iş yapamayacağınız anlamına gelecek. Tüm petrole yüzde 25 ila 50 arasında bir gümrük vergisi uygulanacak,” dedi.

Bu durum, Rus petrolünün iki ana alıcısı olan Hindistan ve Çin’in doğrudan hedef alınacağı anlamına geliyor.

Trump’ın bu adımı atmaya karar vermesi durumunda iki olası senaryo bulunuyor.

İlk senaryoda, Çin ve Hindistan Rus petrolünü almaktan vazgeçmiyor ve alımlarını yeni yöntemlerle gizlemeye çalışıyor.

Hindistan, indirimli Rus petrolünü işleyip petrol ürünlerini piyasa fiyatlarından ihraç ederek iyi bir kâr elde ediyor.

Çin’in ise ekonomik nedenlerin yanı sıra Rus petrolünü almaya devam etmek için ciddi siyasi gerekçeleri de bulunuyor.

Ulusal Enerji Enstitüsü Genel Müdür Yardımcısı ve sektörel medya kuruluşu InfoTEK‘in genel yayın yönetmeni Aleksandr Frolov, Vzglyad gazetesine verdiği demeçte “Rus petrolünden vazgeçmek, Çin’in deniz yoluyla petrol tedarikine olan bağımlılığını artıracak ve bu da Çin’i denizdeki olası çatışmalara karşı daha savunmasız hâle getirecektir. Örneğin, Çin’e petrol tedarikinin önemli bir kısmının yapıldığı Malakka Boğazı ile ilgili teorik olarak sorunlar ortaya çıkabilir. Yani Çin’in Rus petrolünden vazgeçmesi, Pekin üzerindeki dış politika baskısı olasılığını artırıyor,” dedi.

Frolov, Rusya’dan yapılan sevkiyatın büyük kısmının Doğu Sibirya-Pasifik Okyanusu boru hattı sistemi üzerinden gerçekleştiğini belirtti.

Eğer ABD, Çin ve Hindistan’a karşı tüm ürünlerine yüzde 50’ye varan gümrük vergileri şeklinde ikincil yaptırımlar uygularsa, küresel ticarette bir çöküş yaşanabilir.

Rusya Federasyonu Hükümeti Maliye Üniversitesi ve Ulusal Enerji Güvenliği Fonu (FNEB) uzmanı İgor Yuşkov da “Rus petrolünün yaklaşık yüzde 90’ı bu iki ülkeye, Hindistan ve Çin’e gidiyor. Ve bunlar Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyük ticaret ortaklarından. Bu da ABD’nin kendisini de riske attığı anlamına geliyor. ABD’ye giden mallara ithalat vergileri uygulanacak, bu mallar pahalılaşacak ve tedarikleri azalacak. Üstelik ABD’nin bu malları, özellikle Çin’den gelenleri ikame etmesi zor olacak,” şeklinde konuştu.

Aleksandr Frolov ise, “Çin’de monte edilen her iPhone, ABD’deki herhangi bir alıcıya şu ankinden daha pahalıya mal olacak. Bu durum, genellikle alternatifi olmayan Çinli üreticilerden çok ABD’li tüketicileri daha sert vuracaktır,” ifadelerini kullandı.

Şu anda ABD, Çin’den parasal değer olarak ihraç ettiğinden daha fazla ithalat yapıyor. Bu durum bir dereceye kadar Trump’ın hayalini kurduğu ticaret açığının azaltılmasına yardımcı olabilir, ancak bunun bedeli ABD içinde fiyat artışları ve tüketim malları kıtlığı olacak.

Böyle bir durumun sıradan Amerikan vatandaşlarının hoşuna gitmesi pek muhtemel değil. Bu, enflasyonun artmasına ve ABD Merkez Bankası’nın (Fed) para politikasını sıkılaştırma ihtiyacına yol açacak ve ABD ekonomisi ciddi türbülans yaşayacak.

FNEB uzmanı Yuşkov, “Trump, eylemleriyle küresel bir ekonomik krize yol açacak küresel bir ticaret krizi yaratma riski taşıyor,” değerlendirmesinde bulundu.

Fakat Hindistan ve Çin’in ikincil yaptırımlardan korkup ABD’nin taleplerine uyarak mevcut hacimlerde Rus petrolü alımını durdurduğu ikinci bir senaryo da mümkün.

Bu durumda, bu ülkeler ABD’ye mallarını eskisi gibi yeni gümrük vergileri olmadan göndermeye devam ederler. Dünya petrol piyasası ise, beraberinde getireceği tüm sonuçlarla birlikte ciddi bir krize sürüklenir.

Yuşkov, “Şu anda Hindistan ve Çin’e günde yaklaşık 4 milyon varil petrol gidiyor. Sorun şu ki, mevcut koşullarda bu kadar büyük hacimleri başka hiçbir yere satamayız. Avrupa’ya deniz yoluyla tedarik yasak, ABD’ye de öyle. Bu hacimleri başka pazarlara yönlendirmek zor ve zaman alıcı. Piyasada, örneğin Hindistan’ın şu anda aldığı günde 1,5-2 milyon varilin tamamını tek bir alıcıya satabileceğimiz kadar büyük alıcılar yok,” bilgisini paylaştı.

Eğer Rusya, Trump’ın yaptırımları nedeniyle petrolünü satamazsa, şu anda Çin ve Hindistan’a tedarik ettiği günde tam 4 milyon varillik petrol üretimini kısmak zorunda kalacak.

Petrol ürünleri de hesaba katıldığında, piyasadan günde 5 milyon varilin çekilmesi söz konusu olacak. Frolov, “Bu, dünya tüketiminin yaklaşık yüzde 3-5’i demek ki bu devasa bir miktar. Bu tür hacimleri anında ikame etmek mümkün değil,” diye belirtti.

Elbette, başta OPEC üyeleri olmak üzere başka petrol üreticileri de var. Ancak uzmanlar, onların Trump’ın piyasada açtığı boşluğu doldurmak isteyeceklerinden şüpheli.

Aleksandr Frolov, “Mesele şu ki, Orta Doğu ülkeleri, başka bir büyük petrol üreticisini kendi elleriyle boğmak isteyen büyük petrol tüketicilerinin durumuna anlayış gösterip göstermeyecekleri. Bir dahaki sefere başka birinin eliyle kendilerinin de boğulabileceğini tam olarak anlıyorlar. Bunu 2022’de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin ‘Üzgünüz, ancak Rus hacimlerini ikame edecek teknik imkanımız yok,’ dediğinde zaten görmüştük,” ifadesini kullandı.

Uzmanlar, ABD’nin Rus petrol ve petrol ürünleri ithalatını yasakladığı, AB’nin ise henüz kendi yaptırımlarını uygulamadığı ancak Avrupalıların şimdiden korkup normalden daha az alım yaptığı 2022 yılıyla paralellik kuruyor.

İgor Yuşkov, “Rusya’nın ihracatı alternatif pazarlara yeniden yönlendirmesi yaklaşık bir ay sürdü. Ancak Hindistan pazarına girmeden önce, anlık olarak üretimi günde 1 milyon varil kısmak zorunda kaldık, çünkü petrolü koyacak yer yoktu. Ve bu, fiyatların varil başına 120 dolara yükselmesine neden oldu. Bu kısa sürdü ama yaşandı. Şimdi durum çok daha kötü olabilir, piyasadan hacimlerimizin yarısı bile -2 milyon varil petrol- çekilse bile. O zaman fiyatlar fırlayabilir,” dedi.

Frolov, “2022 yılındaki durumun modellenmesi, dünya piyasasından günde yaklaşık 3 milyon varil Rus petrolünün çekilmesinin fiyatları varil başına yaklaşık 350 dolara çıkaracağını gösterdi,” şeklinde konuştu.

Bu durum, hâlâ net petrol ithalatçısı konumunda olan ABD için de bir darbe olacak.

Ancak en önemlisi, bu durum Amerikan pazarında benzin ve dizel fiyatlarının artmasına yol açacak.

2022 yazında, dünya piyasasından sadece 1 milyon varil Rus petrolü çekildiğinde bile ABD’de akaryakıt fiyatlarında tarihi bir rekor kırılmıştı; daha büyük hacimlerin çekilmesi durumunda ne olacağı ise belirsiz.

Frolov, “ABD’de motorin ve dizel fiyatı doğrudan petrol fiyatına bağlıdır. Benzin fiyatının yüzde 50’ye kadarı petrol maliyeti. 2022’de ABD’de benzin fiyatları litre başına 1 dolar 35 sente kadar yükseldi. Bu, uzun yılların zirvesiydi ve halk arasında gerçek bir paniğe neden oldu ki seçimlere daha zaman olsa da bu göz ardı edilemez,” değerlendirmesini yaptı.

Öte yandan Yuşkov, 2022’de ithalatçı ülkelerin Rusya’dan bile daha fazla zarar gördüğünü de sözlerine ekledi. Zira Rusya, üretim ve ihracattaki azalmaya rağmen yaptırımlar öncesiyle hemen hemen aynı geliri elde etti ve şimdi de durumun aynı olacağını belirtiyor.

Bu nedenle uzmanlar, Trump’ın, en azından dile getirilen sert biçimiyle böyle bir adıma gideceğinden oldukça şüpheli.

Yuşkov, sözlerini şöyle tamamladı: “Trump, petrol yaptırımlarıyla Rusya’yı korkutmak istiyor. Böylece müzakere pozisyonunu güçlendirebileceğini düşünüyor. Ancak Rus petrolünü piyasadan çıkarma girişimleri, ABD’nin kendisi için de sonuçları ağır olabilecek riskler taşıyor. Burada Rusya üzerinde baskı kurmak için net, iyi düşünülmüş bir plana ihtiyaç var, ancak gördüğümüz kadarıyla böyle bir plan yok.”

Rusya Merkez Bankası, petrol fiyatlarında çöküş uyarısı yaptı

Diplomasi

Reuters: Barrack, Irak-Suriye boru hattı projesinde finansal çıkar sahibi

Yayınlanma

Thomas Barrack, Irak’tan Suriye’ye uzanan bir petrol boru hattının inşasına katılan şirkette finansal pay sahibi.

Reuters’ın haberine göre Temmuz ayında Irak ve Suriye, Hürmüz Boğazı’nı atlayacak olan boru hattının rehabilitasyonuna hazırlık amacıyla teknik ve finansal çalışmaların yürütülmesi için, söz konusu şirket, Kaliforniyalı yatırım grubu TI Capital ile Chevron ve Katar merkezli UCC Holding’den oluşan bir konsorsiyumla mutabakat zaptı imzaladı.

Hem Irak hem de Suriye’ye atanan ABD başkanlık özel temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Barrack’ın, TI Capital ve şirketin kurucusu Ziad Ghandour ile uzun süredir devam eden bir iş ilişkisi bulunuyor.

Kamu kayıtlarına göre, 2025 yılında yapılan onay duruşmaları sırasında, Kaliforniya’nın San Francisco kenti yakınlarında bulunan ve Ghandour’un genel müdürlüğünü yaptığı, TI Capital tarafından yönetilen bir gayrimenkul girişiminden elde edilen kârın beşte birine kadar hak kazandıran bir mali menfaati vardı ve bu menfaati elinde tutmayı planladığını belirtmişti.

İran’da savaşın başlamasının ardından Suriyeli ve Iraklı yetkililerle yapılan görüşmelerde Barrack, tartışmalar hakkında doğrudan bilgi sahibi olan iki kişinin ifadesine göre, Ghandour’un şirketinin projeye dahil edilmesi için baskı yaptı.

16 Haziran’da, konsorsiyum anlaşmasının imzalanmasından bir ay önce, Barrack ve Irak Başbakanı Ali el-Zeydi, Irak’ın “Kerkük-Banyas Boru Hattı’nı yeniden işler hale getirmek üzere TI Capital ile bir mutabakat zaptı hazırlama” kararını öven ortak bir bildiri yayınladılar. Bildiride, boru hattıyla bağlantılı olarak Chevron veya UCC’den hiç bahsedilmedi.

Reuters, Barrack’ın boru hattından veya diğer projelerden kazanç elde edeceğine dair herhangi bir kanıt bulamadı.

İki etik hukuku uzmanı Reuters’a, Barrack’ın Ghandour ile olan bağlarının, boru hattından doğrudan kazanç elde etmediği sürece cezai nitelikte bir çıkar çatışması oluşturmayacağını belirtti.

Fakat eski Beyaz Saray baş etik avukatı ve Minnesota Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörü Richard Painter, Barrack’ın Ghandour ile olan ilişkisinin, yetkililerin kişisel veya ticari ilişkiler nedeniyle tarafsızlıklarını sorgulanır hale getiren meselelere katılmasını yasaklayan düzenleme kapsamında bu tür bir savunuculuğu “ciddi bir sorun” haline getirdiğini belirtti.

Ceza kanunu niteliği taşımayan tarafsızlık kuralı, yetkilinin kendisinin mali menfaati olup olmadığına bakılmaksızın, bir iş ortağının projeye dahil olmasıyla devreye girebilir.

Santa Clara Üniversitesi Markkula Uygulamalı Etik Merkezi’nin geçici yönetici direktörü Ann Skeet, “Etik kaygı, çıkar çatışması izleniminin ortaya çıkmasıdır,” dedi.

Barrack’ın kurallara uymak için ne yapması gerektiği sorulduğunda Painter şöyle yanıt verdi:

“Bu boru hattıyla hiçbir ilgisi olmamalıydı. Kendini tamamen çekmeliydi. ‘Bu, benim katıldığım bir konu değil’ demeliydi.”

ABD Hükümet Etik Ofisi’nin eski genel danışmanı ve vekil direktörü Don Fox, Barrack’ın TI Capital’i tanıtmasının, yetkililerin görevlerini herhangi bir işletmeyi desteklemek veya bağlı oldukları kişilerin özel çıkarları için kullanmasını yasaklayan bir düzenlemeyi de ihlal edeceğini belirtti.

Reuters’ın bilgi edinme talebine göre, Barrack, projeye katılan şirketle olan bağları konusunda ABD Hükümet Etik Ofisi’ne herhangi bir çıkar çatışması feragatnamesi sunmadı.

Feragatnameler, potansiyel çıkar çatışması bulunan yetkililerin, aksi takdirde görevden çekilmesini gerektirecek konulara katılmalarına imkân tanır.

Geçen yılki onay duruşmalarından önce imzaladığı bir etik anlaşmasında, Barrack, önceden böyle bir feragat belgesi almadıkça, gayrimenkul girişiminin mali çıkarlarını doğrudan etkileyen konulardan çekileceğini taahhüt etmişti.

17 Temmuz’da X’te yayınlanan bir gönderide Barrack, ABD şirketlerinin Irak ve Suriye’deki faaliyetlerinin bölgeye netlik ve fırsat getirmeyi amaçlayan “yeni bir paradigma” olduğunu söylemişti.

Dördüncü bir etik avukatı, bir çalışanın mali varlıklarının potansiyel bir çıkar çatışması yaratıp yaratmadığının belirlenmesinin Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olduğunu belirtti.

Bir Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Reuters’a, “Büyükelçi Barrack’ın Kerkük-Banyas boru hattı projesiyle hiçbir bağlantısı, rolü veya mali menfaati bulunmamaktadır” derken, Barrack’ın TI Capital gayrimenkul girişimi ile olan ilişkisini de kabul etti.

Sözcü, boru hattı hakkındaki kamuoyuna yaptığı açıklamaların “bölgesel enerji entegrasyonuna yönelik uzun süredir devam eden ve kamuoyuna açıklanmış ABD politika çıkarlarını” yansıttığını belirterek, Barrack’ın etik kurallarına uygunluğunun onaylandığını da ekledi.

Barrack, diplomatik görevlerine başlamadan önce, Mart 2025’te ABD Hükümet Etik Ofisi’ne sunduğu mali beyanında, San Francisco yakınlarında büyük bir konut projesi inşa eden ACD-TI Oakley Investment LLC şirketinde hisseye sahip olduğunu beyan etti.

Beyan, hisse oranını açıklamasa da, kârın belirlenen asgari düzeye ulaştığı takdirde şirket kârının %20’sine hak kazandığını belirtti.

Kaliforniya eyaleti şirket kayıtlarına göre, ACD-TI, TI Capital tarafından yönetiliyor ve Ghandour tarafından yönetiliyor.

Beyannamede, kâr paylaşımı düzenlemesinin, Barrack’ın şirkete sağladığı hizmetlerin karşılığı olduğu belirtildi.

Barrack ayrıca, 2024 yılında bu girişimle ücretli bir danışmanlık görevi üstlendiğini OGE’ye bildirdi. Bildirimde, kendisine ödeme yapılıp yapılmadığı veya ne kadar ödeme aldığı belirtilmemiş.

Senato onay oturumundan üç hafta önce, 7 Mart 2025 tarihli ayrı bir imzalı etik anlaşmasında Barrack, ACD-TI Oakley’i satmak yerine elinde tutacağı varlıklar arasında listelemişti.

On yıllardır Irak ham petrolünü Suriye’nin Akdeniz kıyılarına taşıyan tarihi Kerkük-Banyas boru hattı, 1980’lerin başından itibaren ara sıra kesintilere maruz kaldı ve 2003’teki ABD’nin Irak işgalinden sonra hizmet dışı kaldı.

Boru hattını yeniden faaliyete geçirme yönündeki askıya alınmış planlar, bu yıl ABD’nin saldırısı altında İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği kısıtlayarak petrol fiyatlarını yükseltmesiyle yeni bir ivme kazandı.

Ağustos ayında birkaç kaynak Reuters’a, boru hattının inşasının en az dört yıl süreceğini ve 15 milyar dolara mal olacağını söylemişti.

TI Capital’i bu bölgesel projeye dahil etme fikri, Mayıs ayında Los Angeles’ta düzenlenen Milken Enstitüsü Küresel Konferansı’nda Barrack tarafından gündeme getirildi.

ABD’nin İran’a karşı sürdürdüğü savaşın şiddetini artırdığı bir dönemde, Barrack ve Ghandour konferansta sadece davetlilerin katılabildiği bir panele de katıldılar ve burada Orta Doğu’da yeni enerji tedarik hatlarına duyulan ihtiyacı daha genel hatlarıyla ele aldılar.

Milken Enstitüsü sözcüsü, panel tartışmasının basına kapalı olduğunu belirterek ayrıntıları paylaşmayı reddetti.

Barrack, en azından 2020 yılından beri Ghandour ile iş ilişkisi içindeydi. İki adam, o yıl 250 milyon dolarlık bir “blank-check” SPAC kurmuştu.

Fakat Barrack, 2021 yılında Birleşik Arap Emirlikleri’nin kayıt dışı temsilcisi olarak faaliyet gösterdiği suçlamasıyla tutuklandıktan sonra bu yapı feshedildi. Barrack, 2022 yılında beraat etti.

Irak kabinesi, Temmuz ayı sonlarında TI Capital’i, Irak’ın en büyük gelişmemiş rezervlerinden biri olan Akkas gaz sahasını değerlendirmek üzere UCC Holding ve ConocoPhillips ile oluşturulan başka bir konsorsiyumun parçası olarak atadı.

Şirket, internet sitesinde ayrıntılara girmeden Suriye’nin Tartus limanındaki projelerde yer aldığını iddia ediyor. Suriye liman idaresi, TI Capital ile ilgili sorulara yanıt vermedi ve Reuters, şirketin Tartus’taki rolünü doğrulayamadı.

Barrack’a yakın bir kişi, büyükelçinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak ve Suriye’yi ABD’ye yaklaştırma bölgesel stratejisinin uygulanmasında Ghandour’a güvendiğini söyledi.

Kaynak, “Ziad, seçilmiş adam. Barrack tarafından özenle seçildi,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Nobel Barış Ödülü Güney Afrikalı hukukçu Navi Pillay’e verildi

Yayınlanma

Bu yılki Nobel Barış Ödülü, barış ve uluslararası hukukun ilerletilmesine yönelik çalışmaları nedeniyle eski BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Navi Pillay’e verildi. Toplam 287 adayın gösterildiği ödülün para kısmı, 125. yıl dolayısıyla 12 milyon İsveç kronuna çıkarıldı.

2026 Nobel Barış Ödülü, eski Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesinin eski başkanı Güney Afrikalı hukukçu Navanethem “Navi” Pillay’e verildi.

Norveç Nobel Komitesinin Oslo’da yaptığı açıklamada, ödülün Pillay’e “barışın ve uluslararası hukukun ilerletilmesine yönelik çabaları” gerekçesiyle takdim edildiği kaydedildi.

Güney Afrika Cumhuriyeti doğumlu ve Hint kökenli olan Pillay, ülkesindeki avukatlık kariyeri boyunca apartheid karşıtı eylemcileri savundu, dönemin hükümetinin uyguladığı işkence ve baskı politikalarını ortaya çıkardı.

Güney Afrika Yüksek Mahkemesine atanan ilk beyaz olmayan kadın yargıç unvanını alan Pillay, 2003-2008 döneminde Uluslararası Ceza Mahkemesinde (UCM) yargıçlık, 2008-2014 döneminde ise BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği görevlerini yürüttü.

Komiteye bu yıl barış ödülü için 208 kişi ve 79 kuruluş olmak üzere toplam 287 aday gösterildi. Nobel Komitesi, aday listeleri ile müzakere kayıtlarını 50 yıl boyunca gizli tutuyor.

Trump’a yine ödül yok

Nobel Barış Ödülü, 2025 yılında Venezuela muhalefet lideri María Corina Machado’ya verildi. Komite, Machado’nun “Venezuelalıların demokratik haklarını geliştirme çabalarını” ve “diktatörlükten demokrasiye adil ve barışçıl geçiş mücadelesini” gerekçe gösterdi.

Bu karar Beyaz Saray’ın tepkisini çekti. Ödül için ismi geçen ancak seçilmeyen ABD Başkanı Donald Trump adına açıklama yapan Beyaz Saray İletişim Direktörü Steven Cheung, Nobel Komitesinin “siyaseti barışın önüne koyduğunu” savundu ve Trump’ın barış anlaşmaları yapmayı ve savaşları sona erdirmeyi sürdüreceğini ifade etti.

Machado, Ocak 2026’da Beyaz Saray’da gerçekleşen görüşmede Nobel madalyasını Trump’a takdim etti.

Norveç Nobel Komitesi, madalyanın verilmesinin ödülün hukuki statüsünü değiştirmediğini, ödülün geri alınamayacağını, paylaştırılamayacağını veya devredilemeyeceğini, resmi sahibinin Machado olarak kaldığını vurguladı.

Ödül, 2024 yılında Hiroşima ve Nagazaki atom bombası mağdurlarını temsil eden Japon kuruluşu Nihon Hidankyo’ya takdim edildi.

2023 yılında ise İran’daki kadın hakları mücadelesi nedeniyle karar anında cezaevinde olan İranlı insan hakları savunucusu Nergis Muhammedi ödüle layık görüldü. 2021’de ödülü alan Rus gazeteci Dmitriy Muratov ise Rusya’nın modern tarihinde bu ödülü alan tek kişi olmayı sürdürüyor.

Nobel Barış Ödülü 125 yaşında

İlk kez 1901’de verilen Nobel Barış Ödülü, diğer kategorilerden farklı olarak Norveç’te belirleniyor.

Ödül töreni her yıl Alfred Nobel’in ölüm yıl dönümü olan 10 Aralık’ta Oslo’da düzenleniyor.

Ödülün 125. yılı dolayısıyla Nobel Vakfı, para ödülünü 1 milyon İsveç kronu (yaklaşık 101 bin dolar) artırarak 12 milyon krona (yaklaşık 1,2 milyon dolar) çıkardı.

Komite kurallarına göre ödül tutarı birden fazla kazanana paylaştırılabiliyor ve bir ödülü en fazla üç kişi alabiliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Eritre ordusu sınır hattını geçerek Etiyopya’nın Tigray bölgesine girdi

Yayınlanma

Eritre ordusunun, sınırı geçerek Etiyopya’nın kuzeyindeki Tigray bölgesinde yer alan Adigrat kasabasına girdiği ve Mekelle yönünde ilerlediği bildirildi. Etiyopya ordusu ile TPLF arasında 23 Eylül’de yeniden başlayan çatışmaların ardından geçen ay diplomatik ilişkilerini kesen Addis Ababa ile Asmara arasındaki gerilimin bölgesel savaşa dönüşmesinden endişe ediliyor.

Eritre ordusunun, sınırı geçerek Etiyopya’nın kuzeyinde yer alan Tigray bölgesine girdiği bildirildi. Etiyopya ordusu ile Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) arasında yeniden başlayan çatışmaların daha geniş bir bölgesel savaşa dönüşme riski taşıdığı kaydedildi.

Fransız haber ajansı AFP’nin yerel kaynaklara dayandırdığı bilgilere göre, Eritre askerleri Tigray’ın kuzeyindeki Adigrat kasabasını kontrol altında tutuyor ve güneydeki Mekelle kentine doğru ilerliyor. Etiyopya ordusu ile TPLF güçleri arasındaki çatışmaların iki hafta önce, 23 Eylül’de başladığı aktarıldı.

Eritre güçlerinin Mekelle istikametinde ilerlediği öne sürülüyor

Etiyopya ordusunun yanında savaşan yerel milis grubunun komutanı Gebreigziabher Beyene, Eritre askerlerinin kendi üniformaları ve ağır silahlarla donatılmış halde Tigray’a girdiğini açıkladı. Beyene, Eritre yönetiminin çatışmaların kendi topraklarına yayılmasını engellemek amacıyla güçlerini bilinçli olarak Tigray içine konuşlandırdığını ifade etti.

AFP’ye konuşan yerel bir yetkili, Eritre askerlerinin günlerdir Adigrat’ta kaldığını ve halkın büyük endişe duyduğunu kaydetti. Bir görgü tanığı ise büyük kamyonlar, devriye araçları ve askeri taşıtlarla donatılan Eritre birliklerinin ağır silahlar taşıyarak güneye yöneldiğini aktardı.

Oslo New University College bünyesinde görev yapan Kjetil Tronvoll, ajansa yaptığı değerlendirmede, “Eritre için kuzey Tigray’da stratejik derinliği ve bir tampon bölgeyi korumak, Etiyopya ordusunu Tigray topraklarında karşılamak ve onunla orada savaşmak hayati önem taşıyor” görüşünü dile getirdi.

Addis Ababa ile Asmara arasındaki diplomatik ilişkiler kesildi

Etiyopya, 2020-2022 döneminde TPLF’ye karşı yürüttüğü ve yaklaşık 500 bin kişinin öldüğü tahmin edilen iç savaşta Eritre ile müttefik oldu. Ancak Addis Ababa yönetimi güncel süreçte Eritre’yi TPLF’ye destek vermekle suçluyor.

Eritre yönetimi ise denize kıyısı olmayan Etiyopya’nın, TPLF ile yaşanan çatışmaları gerekçe göstererek Kızıldeniz’e ulaşmak amacıyla kendi topraklarını ele geçirmesinden endişe ediyor. Bu gerilimlerin ardından Addis Ababa ile Asmara yönetimleri geçen ay diplomatik ilişkilerini tamamen kesti.

Hafta sonunda Etiyopya ordusu TPLF güçlerini Mekelle kentinden çıkardı. TPLF unsurlarının çatışmaya girmeden şehirden uzaklaştığı belirtildi. AFP, Eritre birliklerinin Tigray’a girme gerekçesinin, TPLF güçlerinin sınıra doğru çekilmesi durumunda savaşın Eritre içine taşınmasını önlemek olduğunu kaydetti.

Kızıldeniz’e erişim anlaşmazlığı gerilimi artırıyor

Eritre, 1993 yılında Etiyopya’dan ayrılarak resmi bağımsızlığını kazandı; iki ülke 1998-2000 yıllarında geniş çaplı bir sınır savaşı verdi. 2018’de ilişkilerin düzelmesi, 2020-2022 çatışmalarında Eritre’nin Etiyopya ordusunun yanında yer almasını sağlamıştı.

The Washington Post gazetesinin aktardığı değerlendirmelere göre, iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden kopmasında Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in Kızıldeniz’e çıkış talepleri etkili oldu. Ahmed, Etiyopya’nın denize erişim sağlamasını “kaçınılmaz ve varoluşsal” bir mesele olarak nitelendiriyor.

Eritre’nin 1991’de fiilen bağımsızlığını elde etmesiyle birlikte Etiyopya, Kızıldeniz kıyısındaki Assab Limanı’nın kontrolünü yitirmişti. Etiyopya, bu tarihten itibaren dış ticaret taşımacılığını komşu ülke Cibuti üzerinden yürütmek zorunda kaldı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English