Bizi Takip Edin

Ortadoğu

“Türkiye-İsrail ilişkilerinde siyasi iletişim kanalları kapandı”

Yayınlanma

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 7 Ekim’de Hamas’ın başlattığı Aksa Tufanı operasyonunun ilk günlerinde yaptığı açıklamalarındaki ton, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının dozu arttıkça şiddetlendi. Aksa Tufanı’nın hemen ertesinde Hamas’ın operasyonunda sivil ayrımı gözetmemesini kınayan Erdoğan dün partisinin grup toplantısında, “Hamas bir terör örgütü değil toprağını koruma mücadelesi veren bir kurtuluş ve mücahitler grubudur” dedi.

İsrail’e ziyaret planıyla ilgili, “Hayatımda bir kere Netanyahu’nun elini sıktım, Türkevi’nde Amerika’da. İyi niyetimizi suiistimal etti. İsrail’e gitme projemiz vardı, iptal ettik” ifadelerini kullandı.

Erdoğan önce ateşkes ilan edilmesi çağrısını yineledi ardından Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın gündeme getirdiği garantörlük formülünü çözüm için önerdi: “Garantörlük meselesini gerçekçi çözüm getirmeye yönelik en etkili yöntem olarak görüyoruz. Siyasi ve askeri varlımızla Filistin tarafının garantörü olmaya hazırız.”

İsrail’e koşulsuz destek veren başta ABD olmak üzere Batılı ülkeleri de eleştirdi: “Saldırılara bahane üretmek batının kanlı tarihinden devraldığı mirastır. Gazze’de yaşanan katliamın gerisindeki failler İsrail’e sınırsız destek verenlerdir. Onları teşvik edenlere sesleniyorum. Gazze’de siviller öldükçe bölgemize gönderilen uçak ve gemi barış getirmeyecektir.”

İsrail Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lior Haiat, Erdoğan’ın sözlerini reddettiklerini açıkladı. İsrail Kültür ve Spor Bakanı Miki Zohar da sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımda, “Erdoğan terörü destekliyor” diye yazdı ve Türkiye ile ilişkileri yeniden hesaplama zamanı geldiğini söyledi.

Karşılıklı açıklamalar sonrası İsrail-Türkiye ilişkilerinin nasıl ilerleyeceğini ve savaşın İsrail siyasetine olası etkilerini Necmettin Erbakan Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Gökhan Çınkara ile konuştuk:

■ Erdoğan’ın açıklamaları ve enerji projelerinin iptali ile ilgili çıkan haberler göz önüne alındığında İsrail-Türkiye ilişkileri yeniden bir kopuşa mı gidiyor?

Bu açıklamanın oldukça erken yapılmış bir açıklama olduğunu düşünüyorum. Tabi ki ikili ilişkilerin artık kamusal alanda yürütülebileceğini sanmıyorum. Şu an için diplomatik ilişkilerin duraklamaya girdiğini söyleyebiliriz. Bu süreç devam ettiği sürece arka planda istihbaratçılar, askerler görüşebilir, konuşabilir ancak onun ötesinde İsrailli siyasetçilerle Türkiye’den siyasetçiler arasında herhangi bir iletişim kanalının açık olacağını düşünmüyorum.

Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Filistin konusunda yaptığı açıklamaların tamamının iç kamuoyuna da bir mesaj verme niteliği taşıdığını düşünüyorum.

Büyük devletlerin İsrail’e baskı yapmayacakları zaten anlaşıldı. Türkiye’nin bölgede tek başına mevcut statükoyu aşan bir adım atacağını düşünmüyorum. Belki Türk Devletleri Teşkilatını toplamak gibi adımlar atılabilir.

■ İsrailliler bu savaşta Netanyahu’yu destekliyor mu? Silahlar sustuğunda Netanyahu’yu neler bekliyor? 7 Ekim fiyaskosunun faturası Netanyahu’ya kesilecek mi?

Netanyahu, seçimden sonra iktidarda kalma olasılığı zor olan bir lider olarak gözüküyor. Anketlere baktığımız zaman kendisine verilen destek gün geçtikçe erozyona uğruyor. Bir sonraki seçimde siyasi kariyerinin biteceğini söyleyebiliriz. Çünkü 7 Ekim’de bir nevi o dümenin başındaydı. Hamas ve İslami Cihad’ın sınırları aşması, sınırdan 30 kilometre içeri girmesi, halkın saatlerce yardım alamaması tüm yaşananlar halkın öfkesini kabartmış durumda. Henüz olayın travmasını da tam atlatabilmiş değiller. Şu an rehinelerin kurtarılmasına dikkatlerini vermiş durumlar. Zaten Gazze operasyonunun henüz başlamamış olmasının bir nedeni de kamuoyundaki bu rehine hassasiyeti.

■ Belki konuşmak için erken ancak bu savaş, son dönemlerde İsrail siyasetinde yaşanan sağa kaymayı hızlandırabilir mi? Yoksa tam tersi bir etki olası mı?

Sağa kayma olası ancak daha güvenlikçi bir politika izleyeceği kesin. İsrail’in, eski genel kurmay başkanlarının, eski istihbaratçıların merkezde olduğu bir siyasi liderliği daha çok tercih edeceğini düşünüyorum.

“İsrail’de örtük bir OHAL var”

■ Pek gündeme gelmiyor ancak savaşla eş zamanlı olarak İsrail’in Arap vatandaşları üzerindeki baskısı da artmış durumda. İsrailli Arapları bekleyen tehlikeler neler?

Şimdilik İsrail’de Arap vatandaşları arasında bir ayaklanma vs. çıkmadığı için durumları daha stabil görünüyor. Tabi sanatçılar, aktivistler gibi göz önünde olan kişilerin yaptıkları açıklama ya da attıkları bir twet nedeniyle tutuklanmaları gibi sorunlar söz konusu. Açık konuşmak gerekirse İsrail’in korkutma stratejisi var. Filistinli vatandaşlarına, “eğer destek olur sokağa çıkarsanız işinizden olursunuz, tutuklanırsınız” diye gözdağı veriyor. Bir nevi şu an İsrail’de örtük bir OHAL var. Tabi kendilerini savaşta görüyorlar, savaş kabinesi falan da kurulduğu için o moda girmiş durumdalar.

■ ABD’nin bölgeye olağanüstü bir yığınağı söz konusu. Bu yığınağın temel hedefi ne? ABD Orta Doğu’ya geri mi dönüyor?

Temel hedefin İsrail’e karşı bölgeden yönelebilecek tehditleri engellemek olduğunu yani savaşın bölgesel bir niteliğe dönüşmemesi olduğunu düşünüyorum. Tabi Rusya ve Çin’e de bir mesaj olabilir. Bu bölgeye kendisinden başka gücün gelmesini engelleme gibi bir amacı da var. Eğer böyle bir adım atmasaydı diğer Arap ülkelerine de dinletemezdi kendisini. Böyle bir güç gösterisi yapıyor.

“Kritik mesele Gazze’yi kimin yöneteceği”

■ Olası kara harekâtı kısıtlı mı yoksa topyekûn mu olacak? Gazze’ye kara harekâtı Hamas’ı etkisiz hale getirir mi?

Bu aşamadan sonra Hamas’ın işi çok kolay değil. Hem Gazze’deki hem dışardaki unsurları açısından. Kuşatma altında olacakları ve bir kısmının tasfiye sürecine girileceği açık. Ancak Gazze’de ne kadarı ya da diğer ülkelerde hangi isimlerin hedef alınacağı biraz da ilgili ülkeleri de ilgilendirdiği için öngörülebilir değil. İsrail ve diğer Hamas’ı istemeyen ülkeler stratejik bir karar verecek, kimlerin kalıp kimlerin gitmesi gerektiğine ilişkin. Tabi bir de kendi kamuoylarına yönelik bazı Hamas liderlerinin tutuklanması ya da infazını gösterecekler ki kamuoylarını rahatlatsınlar.

Kara harekatının sınırlı ve esas olarak kuzeyde olacağını zannediyorum. Gecikmesinin de sebeplerinden biri rehinelerse diğeri de orada neyle karşılaşacaklarından emin değiller. O yüzden daha iyi hazırlanmaya çalışıyorlar gibi.

Kara harekatının başladıktan sonra üç ay kadar sürebileceğini düşünüyorum. Ondan sonra Gazze’yi kim yönetecek sorusu sorulacak. Bazıları Ramallah merkezli Filistin otoritesi yönetsin diyecek bazıları Körfeze yakın Muhammed Dahlan yönetsin diyecek, bazıları Hamas’ın içinden daha ılımlı bir ekip yönetsin diyecek diğerleri başka bir şey söyleyecek. Asıl kritik yer kimin yöneteceği mevzusunda kilitlenecek?

■ Buna Gazze’deki mevcut silahlı oluşumlar izin verecek mi?

İşte orada çok kan dökülür. Bu operasyonu İsrail onun için yapıyor. Onların operasyonel yeteneğini zayıflatmak ve siyasal manzarayı değiştirmek için yapıyor.

Ortadoğu

Huckabee, “Barış Kurulu” planlarını uygulanabilir bulmuyor

Yayınlanma

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, daha fazla Amerikan desteği olmadan “Barış Kurulu”nun Gazze planını hayata geçirip getiremeyeceğini sorguladı.

POLITICO’nun eline geçen ve büyükelçiliğin perşembe günü Dışişleri Bakanlığı yönetimine gönderdiği bir telgraf, Huckabee tarafından imzalanmış.

Telgraf, söz konusu kuruluşun yanı sıra Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği’nin de Gazze’yi silahsızlandırma ve yeniden inşa etme planlarını ilerletmek için yeterli personele sahip olmadığına dair endişeleri dile getiriyor.

Telgrafta belirtildiği üzere, Huckabee’nin soruları, ABD, İsrail ve uluslararası ortaklar arasında koordinasyonu sağlamak üzere kurulan ana merkez olan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin (IGSC), Pentagon’un önümüzdeki yıl boyunca planlandığı gibi personelini azaltmasının ardından faaliyetlerini sürdürüp sürdüremeyeceğine odaklanıyor.

Telgrafta, mevcut planın bu görevlerin siviller tarafından üstlenilmesi olduğu belirtiliyor ve şöyle devam ediliyor:

“Kudüs Büyükelçiliği şu anda bu görevleri üstlenecek kadroya sahip değil fakat ihtiyaç duyulacak insan, mali ve lojistik kaynaklar konusunda bir fikir sahibi olursa bu mümkün olabilir. Barış Kurulu (BoP) personel sayısını artırmak için çalışıyor, ancak IGSC’deki tüm işlevleri yerine getirme kabiliyeti hâlâ belirsiz.”

Ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail’in saldırıları devam ediyor ve Filistinlilerin çoğunluğu hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Daha iki hafta önce Huckabee, Fox News’e verdiği demeçte Barış Kurulu’nun “kademeli olarak ilerleyebileceğini ama herhangi bir yavaşlamanın tek nedeninin Hamas olduğunu” ileri sürmüştü.

Elçi, Hamas’ın silahsızlanma taahhüdünü yerine getirmediğini belirtmişti.

ABD’nin liderliğinde ve İsrail’de bulunan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin, Barış Kurulu’nun Gazze Şeridi’ne konuşlandırmayı planladığı Uluslararası İstikrar Gücü’nde kilit bir rol oynaması bekleniyor.

“Hassas ama gizli olmayan” olarak işaretlenen telgrafta Huckabee, koordinasyon merkezindeki çalışmaları yöneten sivillerin, İsrail ordusuyla “özellikle istihbarat paylaşımı konusunda” koordinasyon dinamiklerini “karmaşık hale getirebileceğini” savundu.

“DoW’nin [Pentagon] varlığını azaltmasıyla birlikte roller ve sorumluluklar Dışişleri Bakanlığı ve Barış Kurulu’na nasıl devredilecek?” diye soran ve Dışişleri Bakanlığı’ndan bu soruya yanıt vermesini isteyen elçi şöyle devam etti: “IGSC’nin kritik iş akışlarını nasıl devam ettireceğiz ve bu geçiş başlamadan önce hangi koşulların karşılanması gerekiyor?”

Huckabee ayrıca, Barış Kurulu’nun 11 Ekim’de IGSC’nin finansmanını devralmasının ardından merkezin yeniden yapılandırıldığını da belirtti  Barış Kurulu ise bu yeniden yapılandırmayı doğrulamadı.

Merkez, geçen yıl ABD Merkez Komutanlığı tarafından Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi olarak faaliyete geçirilmiş ve daha sonra yeniden adlandırılmıştı.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, söz konusu telgraf hakkında bilgisi olmadığını ve “Gazze’de insani yardım, güvenlik, yönetişim, hukukun üstünlüğü, altyapı geliştirme ve yeniden yapılanmanın iyileştirilmesi için geliştirilen son derece ayrıntılı planlara güven duyduğunu” belirtti ve “Mevcut kapasitelerimiz ve sistemlerimiz güçlü ve uygulamaya hazır,” dedi.

Telgrafta ayrıca, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere kurulan ve “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi” (NCAG) olarak adlandırılan Filistinli teknokratik yapının, Gazze Şeridi’ndeki yeniden inşa çalışmalarındaki gecikmeler nedeniyle zayıflayabileceği belirtiliyor.

Huckabee, “İnsani yardım, NCAG ve idarenin öncelikleri doğrultusunda artırılmalıdır. Ayrıca, gerilemeyi önlemek ve NCAG’nin güvenilirliğini göstermek için uzun vadeli yeniden inşa çabalarını tamamlayıcı nitelikte olmalıdır,” diye yazdı ve ABD’nin yabancı bağışçılara “insani ihtiyaçları karşılamak için üzerlerine düşen payı yerine getirmeleri” konusunda baskı yapacağını ekledi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Almanya, Lübnan’da Hizbullah karşıtı misyona hazırlanıyor

Yayınlanma

Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), AB kararı doğrultusunda Lübnan’da Hizbullah karşıtı bir yurtdışı görevi üstlenmeye hazırlanıyor.

German Foreign Policy’nin aktardığı diplomatlara göre Almanya, AB dışişleri bakanlarının geçen hafta karar verdiği, ülkede planlanan AB müdahalesine büyük olasılıkla katılacak.

Bu müdahalenin, yıl sonunda görevini tamamlayacak olan BM gücü UNIFIL’in yerini alması amaçlanıyor.

Bundeswehr, 2006 yılından bu yana UNIFIL’in bir parçası ve bu görevde deniz birimleriyle yer alıyor.

Gelecekteki AB misyonunun amacı, Lübnan’daki Hizbullah’ın etkisini sistematik olarak azaltmak ve “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğunun” oluşmasını önlemek için Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik aygıtını güçlendirmek.

Bu amaçla, misyonun hem askeri hem de sivil bir bileşeni olacak. Özellikle Fransa, uzmanların değerlendirmesine göre, eski himaye bölgesinde daha fazla nüfuz kaybını önlemek ve Orta Doğu’daki konumunu güçlendirmek amacıyla, bir süredir bu misyonu şiddetle savunuyor.

Planlanan AB misyonu, aynı zamanda gelecekte İsrail birliklerinin Lübnan’da “şahitler olmadan” istedikleri gibi hareket etmelerini engellemeyi de amaçlıyor.

Bundeswehr’in katılımı halinde, İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacak.

UNIFIL sona yaklaşıyor

Lübnan’daki BM barış gücü misyonu (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü, UNIFIL), Mart 1978’de İsrail’in o dönemde ülkeye yaptığı işgale yanıt olarak kuruldu.

Misyon, İsrail’in geri çekilmesini izlemek ve Lübnan’ın bölge üzerindeki kontrolünü sağlamaya yardımcı olmak amacıyla güney Lübnan’a barış gücü birliklerinin konuşlandırılmasını öngörüyordu.

UNIFIL’in görev tanımı, 2006 Lübnan Savaşı’nın ardından genişletildi. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararı uyarınca, görev tanımı artık Hizbullah’a silah sevkiyatını önleme hedefini de içeriyordu.

Ayrıca BM barış gücü askerleri, Lübnan hükümetiyle işbirliği içinde, Hizbullah’ın ülkenin güneyinde silah depolayamamasını ve İsrail topraklarına saldırı düzenleyememesini sağlamakla görevlendirildi. Bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı. 

Fakat uzmanlar, UNIFIL’in defalarca küçük çaplı çatışmaları kontrol altına almayı ve kontrolsüz tırmanışları önlemeyi başardığını belirtiyor.

Gazze işgalinin başlamasından bu yana İsrail, BM misyonunu sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. İsrail birlikleri UNIFIL mevzilerini defalarca saldırdı.

Sonunda, 28 Ağustos 2025 tarihinde, ABD’nin baskısı altında BM Güvenlik Konseyi, UNIFIL birliklerinin 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren ülkeden çekilmesi gerektiğine karar verdi. Bu tarih hâlâ geçerli.

Alman donanmasının UNIFIL’deki faaliyetleri

2006 yılından bu yana Bundeswehr, öncelikle Hizbullah’a silah sevkiyatını önlemek amacıyla Lübnan’ın deniz sınırını kapatmakla görevli UNIFIL Deniz Görev Gücü’ne katılıyor.

Ayrıca, İsrail silahlı kuvvetlerinin o zamandan beri büyük ölçüde tahrip ettiği, Lübnan’ın güney kıyısındaki bir kasaba olan Nakura’daki UNIFIL karargahına personel sağladı.

Buna ek olarak, Bundeswehr’e göre Alman donanması, “genel denizcilik ve seyir” konularına odaklanarak Lübnan donanması personeline ikili bir çerçeve içinde eğitim verdi.

Son olarak, Lübnan deniz kuvvetlerine maddi destek sağladı ve bu kuvvetlerin donanımını modernize etti. Örneğin, toplam dokuz adet kıyı radar istasyonunun inşasına destek verdi. 

Bildirildiğine göre bu istasyonlar şu anda “Lübnan sularının gerçek zamanlı görüntüsünü sunuyor” ve böylece izinsiz silah sevkiyatlarının tespit edilmesine yardımcı oluyor.

Buna ek olarak devriye botları da Almanya tarafından temin edildi.

Almanya Federal Meclisi (Bundestag), UNIFIL görev süresini en son 6 Mayıs 2026 tarihinde uzattı.

Bu görev, hâlâ en fazla 300 askerin konuşlandırılmasını içeriyor ve 31 Aralık’ta sona eriyor.

Görev, 1 Ocak 2027’den itibaren kademeli olarak sonlandırılmak durumunda ve bu amaçla en fazla 80 Alman askeri personeli Lübnan’da kalmaya devam edebilir.

Fransa, Lübnan’ı kaybetmek istemiyor

Bir süredir, özellikle Fransa tarafından bir takip misyonu üzerinde çalışılıyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, 25 Haziran’da Fransa’nın güneyindeki Antibes’te düzenlenen bir toplantıda, UNIFIL’in çekilmesinin ardından Lübnan’da faaliyete geçecek ve ülkenin “egemenliğini ve silahlı kuvvetlerini güçlendirecek” bir koalisyon planladıklarını açıkladılar.

Bunun amacı, Lübnan topraklarının “bölgesel gerginliğin alevlenme noktası” haline gelmesini veya “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğu” oluşmasını önlemek.

Fakat liderler, koalisyonun tam olarak nasıl bir yapı alacağının o sırada henüz belirsiz olduğunu da belirttiler.

Uzmanlar daha önce, 1920’den 1943’e kadar Lübnan’da manda gücü olan ve sonrasında da başlangıçta ülkede hâlâ oldukça güçlü bir konuma sahip olan Fransa’nın, uzun süredir üzerinde önemli bir etki kurduğu UNIFIL’in sona ermesini, Beyrut’taki konumuna büyük zarar verecek bir gelişme olarak değerlendirdiğini belirtmişti.

Lübnanlı gazeteci Suheyb Cevher, Haziran ayında Al Jazeera’ya verdiği demeçte, Fransa’nın şu anda, özellikle de ABD’nin Lübnan’ın iç işlerine giderek daha sert bir şekilde müdahale etmesi ışığında, ülkedeki konumunu yeniden tesis etmenin yollarını aradığını belirtmişti.

AB misyonu UNIFIL’in yerini alabilir

Fransa’nın oluşumunda önemli bir rol oynadığı planlanan AB misyonu, önümüzdeki yılın başlarında başlaması planlanıyor ve ilk etapta üç yıllık bir görev süresine sahip.

Avrupa Komisyonu’na göre, misyonun temel amacı, Hizbullah’a karşı Lübnan’ın “istikrarını, egemenliğini [ve] devlet kurumlarını” desteklemek.

Misyon, özellikle Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik kurumlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Bu amaçla, “birbirini tamamlayıcı görevler üstlenecek” askeri ve sivil iki ayak planlanıyor.

Avrupa Komisyonu’na göre askeri ayak, örneğin “sınır gözetimi ve kontrolü, istihbarat, gözetleme ve keşif, insan kaçakçılığıyla mücadele ve operasyonel koordinasyon” alanlarında danışmanlık desteği ve eğitimi içeriyor.

Yurtiçi kolluk kuvvetleri, siber suçlar ve insan kaçakçılığıyla mücadele gibi alanlarda ve ayrıca liman güvenliği yönetimi konusunda –özellikle Beyrut Limanı’nda– eğitilecek.

Şu an için AB misyonunun planlanan personel sayısının yaklaşık 160 olduğu belirtiliyor. Fransa ve İtalya’nın önemli bir rol oynayacağı söyleniyor. Ayrıca, Almanya’nın katılımı da kesin olarak planlanıyor.

AB, İsrail’le askeri olarak karşı karşıya mı gelecek?

Falat misyon, yalnızca Hizbullah’a yönelik değil.

Lübnan hükümeti, örgütün silahsızlandırılması için uğraşıyor. Örneğin geçen hafta, Lübnan yetkilileri 250 kilogram TNT ve 250 kilogram C4 patlayıcı taşıyan bir aracı ele geçirdi. Aracın Hizbullah’a ait olduğunu öne sürülüyor.

Hizbullah’ın silahsızlandırılması, gelecekte AB tarafından desteklenecek. Bununla birlikte, AB misyonunun bir diğer amacı da, UNIFIL’in çekilmesinden sonra İsrail silahlı kuvvetlerinin Lübnan’da tamamen serbest hareket etmesini ve gözlemcilerin uyardığı gibi “şahit olmadan istediklerini yapabilmelerini” engellemek.

Buna karşı, AB üye devletlerinden askerlerin görevlendirilmesi planlanıyor.

Almanya’nın misyona katılması halinde, bu durum Alman askeri personeli için de geçerli olacak.

Bu da Bundeswehr’i İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya getirecek. Bu durum, şimdiye kadar hiç görülmedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Yayınlanma

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.

Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.

“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.

Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.

Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.

İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek

Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.

Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.

Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.

Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.

Mélenchon: Biz unutulmuşların, aşağılanmışların sesiyiz

“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim

LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.

Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.

“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.

Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.

Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.

Sağdan salvolar, soldan eleştiriler

Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.

Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.

Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.

Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.

Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.

Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.

Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.

Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English