Görüş
Venezuela’da siyasal düzenin ani değişimi ve Çin’in çıkarlarına yönelik riskler

Venezuela’da siyasal düzenin değişimi bölge, dünya ve Çin açısından ne anlama geliyor?
Zhang Lubo, Ma Xiaolin
3 Ocak’ta ABD “Delta Kuvvetleri”, Venezuela sınırları içinde bir askerî operasyon gerçekleştirerek görevdeki Devlet Başkanı Maduro’yu ve eşini kaçırmış, onları hızla ABD’ye götürerek doğrudan ABD Adalet Bakanlığı’na bağlı Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi’ne teslim etmiştir. ABD Başkanı Trump daha sonra, sözde bir “güvenli geçiş” sağlanana kadar ABD’nin Venezuela’yı “yöneteceğini” ifade etmiştir.
Mevcut durumda, Venezuela Yüksek Mahkemesi Başkan Yardımcısı Rodríguez’in geçici devlet başkanı olarak görev yapacağını ilan etmiştir. Mevcut iktidar yapısı hâlen ABD müdahalesini kabul etmeyi reddetmektedir. Biçimsel olarak bakıldığında, devlet aygıtı henüz çökmemiştir ve ordu sistemi de açıkça saf değiştirmiş değildir. Trump yönetiminin aylar süren planlamayı yalnızca Maduro’yu ele geçirmek için yapmış olması mümkün değildir; mutlaka daha ileri eylem planları bulunmaktadır. Venezuela muhalefeti devleti devralabilecek tekil ya da birleşik bir siyasal özne oluşturmamış olsa da, ABD tarafının “birleştirip kullanabileceği” siyasal parçalar işlevi görebilir. ABD’nin Venezuela’daki durumu büyük olasılıkla sürekli kontrol altında tutacağı ve bir tür “ortak geçiş hükümeti” düzenlemesini zorlamaya çalışacağı, Venezuela’nın ABD’ye yönelen bir siyasal dönüşüm yaşayabileceği değerlendirilmektedir. Bu ani değişim, yalnızca Latin Amerika’daki sağcı güçlere örnek ve ivme sağlamakla kalmamakta, aynı zamanda bölgedeki solcu ya da ABD yanlısı olmayan yönetimler üzerinde fiilî bir caydırıcılık oluşturmakta ve Çin’in Venezuela’da hatta tüm Güney Amerika’daki çıkarlarını etkilemektedir.
1. ABD’nin “Kelle Alma Operasyonu” Neden Bu Kadar Kolay Başarılı Oldu?
Uygulama düzeyinden bakıldığında, ABD’nin bu operasyonu açıkça uzun süredir planlanmış ve titizlikle hazırlanmıştır. Özel kuvvetlerin kısa süre içinde sızma, hedefi kontrol altına alma ve hızla geri çekilme başarısı, istihbarat ve ikna hazırlıklarının yeterli olduğunu göstermektedir. Bu, net siyasal hedefler etrafında yürütülen sistematik bir operasyondur. Odak noktası “hedefi ortadan kaldırmak” değil, Venezuela’yı kontrol etmek için gerçekçi koşulları, siyasal arayüzleri ve meşruiyet anlatılarını sistemli biçimde üretmektir.
Maduro’nun ülke dışına çıkarılmasının ardından, kamuoyu operasyonları hızla devreye sokulmuştur. Sosyal medyada Venezuela halkının “sevinçle karşıladığı” ve “kutlama yaptığı” çok sayıda video kesiti yayılmış, uluslararası kamuoyu düzeyinde “halk iradesi” vurgulanıp büyütülerek Maduro yönetiminin meşruiyet temeli azami ölçüde zayıflatılmıştır. Muhalefet ve sürgündeki siyasal güçler, meşruiyet ve gelecekteki siyasal roller için rekabet etmektedir.
Dikkat çekici olan, Associated Press’in aktardığına göre Maduro ve eşinin bir askerî kamp içindeki konutta yakalanmış olmasıdır. Bir ülkenin devlet başkanının yalnızca üç saat içinde bir askerî kamptan kaçırılabilmesi, çekirdek düzeyde devşirilmiş iç unsurların varlığını neredeyse kesin olarak ortaya koymaktadır. Bu durum, ABD’nin Venezuela ordusu içinde tamamen etkisiz olmadığını, en azından bazı düğüm noktalarında manevra alanına sahip olduğunu ve aynı zamanda sonraki gelişmeler üzerinde belirli bir hâkimiyet kurduğunu göstermektedir.
Bu nedenle dış çevreler, ABD’nin destekleyebileceği isimler arasında muhalefet lideri María Machado’yu ya da hâlihazırda yurt dışına kaçmış ve bazı Batılı ülkelerde “seçim meşruiyeti” onayı almış olan Edmundo Urrutia’yı saymaktadır. Trump’ın kendisi de “Venezuela’nın muhalefet lideri Machado tarafından yönetilip yönetilmeyeceğini değerlendireceğini” ifade etmiştir.
Mevcut durumda Venezuela muhalefeti üç gerçek biçimde varlık göstermektedir. Machado sembolik muhalefet türüne aittir; ülke içinde, özellikle orta sınıf ve kentli kesimler arasında belirli bir toplumsal çağrı gücüne sahiptir ve siyasal seferberlik ile söylem üretiminde yetkindir. Ancak ordu, maliye ve enerji sistemleri üzerinde denetimi yoktur; daha çok bir “meşruiyet sembolü” olup bir yönetici olmaktan uzaktır. Edmundo ise sürgündeki teknokrat muhalefeti temsil etmektedir; avantajı, ABD ve AB siyasal sistemleri içinde zaten “meşrulaştırılmış” olmasıdır ve IMF, Dünya Bankası ve çokuluslu enerji şirketleriyle temas kurmak için kullanılabilir. En kritik ve en tehlikeli grup ise eski sistemin “kenarda kalmış” ya da kararsız kesimleridir; buna eski Chávezci sistem içindeki teknokratlar ile yerel askerî ve siyasal kadrolar dahildir. Bu grup yalnızca devlet aygıtının asgari düzeyde işlemesini sürdürmekle kalmaz, aynı zamanda “geçiş hükümetinin uygulanabilir olup olmadığını” belirleyebilecek temel değişkendir.
Tüm görüşler birlikte değerlendirildiğinde, Maduro sisteminin hemen çökeceği pek olası değildir. Yalnızca lider değişimi, yapısal iktidar ağını sona erdirmek için yeterli değildir. Ayrıca derin bölünmeler ve stratejik görüş ayrılıkları nedeniyle, kısa vadede devleti devralacak tekil ya da birleşik bir muhalefetin oluşması zordur; iktidar mücadelesini bitirecek koşullar mevcut değildir. Kısa vadede Venezuela’daki iktidar yapısının, eski iktidar çekirdeği ile muhalefet arasında tekrar eden çekişmeler ve yerel sarsıntılar etrafında şekillenmesi büyük olasılıktır.
Kesin olan şudur ki, Trump’ın başvurduğu aşırı eylemler net stratejik hedefler doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Temel niyetler en az üç düzeydedir: birincisi, uyuşturucu ve göç sorunlarının “kaynağını çözmek” ve ara seçimler için siyasal pazarlık gücü elde etmek; ikincisi, ekonomik ve enerji düzeyinde Venezuela’nın petrol kaynakları üzerindeki denetimi ele geçirmek ve yeniden şekillendirmek suretiyle ABD sermayesi ve kendi enerji güvenliği için somut çıkarlar sağlamak. Trump, ABD medyasına “Venezuela’nın petrol sektörüne derinlemesine müdahil olacağını” açıkça ifade etmiştir; üçüncüsü ise uluslararası alanda en düşük maliyetle ABD’nin Latin Amerika’daki hegemonya konumunu tesis etmek, bölge dışı güçleri dışlamak, Latin Amerika solunu caydırmak ve aynı zamanda ABD yanlısı sağcı güçlere açık bir siyasal dayanak ve güvenlik güvencesi sunmaktır.
2. Venezuela’daki Durumun Gelişimine İlişkin Olası Yönelimler
Çoğu gözlemciye göre, kurumsal yeniden yapılandırma tamamlanmadan önce Venezuela’nın mevcut iktidar yapısı, ordunun sadakat sistemi ile yargı ve istihbarat kurumları geleceğin fiilî yönünü belirlemeye devam edecektir. Bu anlamda, ordunun sadakati mevcut rejimin sürdürülmesini belirleyen temel değişkendir. Eğer ordu Maduro’ya ve onun haleflerine sadık kalmayı sürdürürse, ABD Venezuela’yı kontrol etme hedefine ulaşamayabilir.
Mevcut durumda Trump yönetiminin kara kuvvetleriyle büyük çaplı bir çıkarma ve işgal başlatması pek olası görünmemektedir. Bu hem ABD’nin mevcut iç siyasal taşıma kapasitesine uygun değildir hem de küresel ölçekte çok cepheli rekabet yürüttüğü stratejik gerçeklikle örtüşmemektedir. Bu operasyonun niteliği, daha çok en düşük askerî maliyetle siyasal yapıda değişim yaratmayı hedefleyen bir girişim olarak değerlendirilmektedir. Bazı analizlere göre, başkan yardımcısı ile askerî üst kademe arasındaki kırılgan güç iş birliği ilişkisi ciddi bir sınavdan geçmekte, durum yüksek derecede istikrarsız bir bölgeye girmiş bulunmaktadır. Genel değerlendirmeye göre, gelecekteki evrim esasen iki ana yol izleyebilir.
Bir olasılık, ordunun fiilî baskılar karşısında uzlaşmayı tercih etmesidir. Bazı üst düzey askerî yetkililer, kazanılmış çıkarlar ve kişisel güvenlik kaygıları temelinde, direnişi sürdürmenin artık somut bir getirisinin ya da anlamının kalmadığına hükmedebilir; hatta genel direniş iradesinin ve toplumsal dayanağın hızla eridiğini düşünerek mevcut iktidar yapısından kopmayı ve kişisel çıkarlarını azami düzeye çıkarmayı seçebilirler.
Bu senaryoda ABD, Maduro sistemindeki bazı eski unsurlarla örtük bir mutabakata vararak uzlaşmacı bir koalisyon hükümetinin kurulmasını teşvik edebilir; ya da “denetçi” veya “güvenlik garantörü” rolüyle geçici bir geçiş hükümetinin oluşturulmasına öncülük edip sözde “demokratik seçimleri” dayatarak usul ve söylem düzeyinde meşruiyet inşa edebilir. Sonuç, neredeyse hiç sürpriz olmaksızın ABD yanlısı güçlerin zaferiyle neticelenecektir.
Bir diğer olasılık ise ordunun Maduro hükümetine sadık kalarak ABD ile karşı karşıya gelmeyi seçmesidir. Bu tutuklama, devlet egemenliğine yönelik açık bir ihlaldir. Başkan yardımcısı millî çıkar ve meşruiyet adına askerî üst kademeyi koordine edebilir ve ordu üzerindeki denetim dayanıklılığını koruyabilirse, durum hızla daha yüksek yoğunluklu bir belirsizlik aşamasına girecektir. Bu yol altında ABD’nin en az üç tür operasyonel seçeneği bulunmaktadır.
Birincisi, ABD “kelle alma stratejisini” sürdürmeye devam edebilir. Trump bizzat kamuoyuna, “gerekirse ABD ikinci bir saldırı dalgası başlatmaya hazırdır” açıklamasında bulunmuştur. ABD’nin kilit şahısları ve düğüm noktalarını hedef almaya devam etmesi büyük olasılıktır.
İkincisi, ABD Venezuela içinde ya da çevresinde vekil silahlı güçleri destekleyebilir veya harekete geçirebilir ve mevcut rejimi “iç savaşlaştırma” yoluyla sürekli yıpratabilir.
Üçüncüsü ise görece “düşük yoğunluklu” bir varyanttır. Bu senaryoda muhalefet, oluşan momentumu kullanarak halkı seferber eder, muhalefetin birleşmesini teşvik eder ve siyasal meşruiyet saldırıları yoluyla mevcut rejime sürekli meydan okur; böylece aşamalı ve yerel biçimlerde ABD’ye fiilî boyun eğmeye yol açan bir “çekişmeli karşıtlık” oluşur.
Buna ek olarak, Maduro’nun rehine olarak kullanılması ve mevcut Venezuela yönetimiyle hatta diğer çıkar sahipleriyle müzakere edilmesi ihtimali de tamamen dışlanmamaktadır. Bu, en “barışçıl” yol olabilir. Koşullu değişimler yoluyla karşı tarafın iktidar yapısı, politika yönelimi ya da uluslararası strateji alanlarında taviz vermesi zorlanabilir.
Ancak yukarıdaki yollar nasıl evrilirse evrilsin, Venezuela fiilen ABD’nin güçlü etkisi ve kısıtlaması altına girmiş durumdadır; stratejik özerklik alanı sistematik biçimde daraltılmaktadır.
3. Çin’in Çıkarlarına Yönelik Olumsuz Etkiler
Doğrudan etkiler. Venezuela’daki mevcut hükümetin sürmesi, dönüşmesi ya da devrilmesi fark etmeksizin, Çin üzerindeki etkiler açıktır. Bu durum, güçlü taşma etkilerine sahip sistemik bir şok niteliği taşımakta; personel güvenliği, jeopolitik konumlanma, diplomatik ilkeler ve ekonomik çıkarlar dâhil olmak üzere birçok düzeyi eş zamanlı olarak etkilemektedir.
Birincisi, personel ve varlık güvenliği riskleri belirgin biçimde artmıştır. En doğrudan ve en acil etki personel ve varlık güvenliği alanında ortaya çıkmaktadır. Çin Büyükelçiliği hâlihazırda vatandaşlara “şimdilik Venezuela’ya gitmemeleri” yönünde acil uyarıda bulunmuş ve ülkede bulunanlardan “çatışma bölgelerinden uzak durmalarını” istemiştir. Bu aşırı olay, bölgedeki Çin sermayeli işletmelerin faaliyetlerinin aksamasına, projelerin durmasına ve varlıkların değer kaybetmesine yol açacaktır; denizaşırı Çinlilerin mal güvenliği de garanti altına alınamayacaktır. Güvenlik belirsizliğinin artması, orta ve uzun vadeli işbirliği beklentilerini zayıflatacak, zaten yavaş ilerleyen projelerin sürekliliğini daha da bozacaktır. Durumun kötüleşmesi hâlinde, Çin’in büyük ölçekli tahliye mekanizmalarını devreye sokması ihtimali dışlanmamaktadır; bu hem kayda değer kısa vadeli ekonomik kayıplar doğuracak hem de Çinli şirketlerin Venezuela’ya ve hatta tüm bölgeye yatırım konusundaki risk değerlendirmelerini ciddi biçimde yükseltecektir.
İkincisi, jeopolitik ve Latin Amerika stratejisi açısından büyük bir gerileme yaşanmaktadır. 2023 yılında Çin ile Venezuela ikili ilişkilerini “her koşulda stratejik ortaklık” düzeyine yükseltmişti; bu tanım Çin’in Latin Amerika diplomasisinde oldukça nadirdir ve belirgin siyasal ve stratejik sembolik anlam taşımaktadır. Maduro’nun doğrudan yakalanması, bu üst düzey ortaklığa fiilî düzeyde doğrudan bir darbe vurmakta ve Latin Amerika’daki “sıkı dostlar” kampının ağır bir yara aldığını göstermektedir. Eğer Venezuela rejimi zorla yeniden yapılandırılır ya da açık biçimde Çin karşıtı, Çin’den uzaklaştırma eğilimleri taşıyan yeni bir hükümet ortaya çıkarsa, Çin’in bölgede yıllar içinde biriktirdiği siyasal güven, politika eşgüdümü ve stratejik derinlik kısa sürede sistematik biçimde zayıflayabilir.
Üçüncüsü, diplomatik ilkeler ve uluslararası düzen açısından meydan okumalar söz konusudur. Venezuela Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne başvuruda bulunmuş, esasen Çin ve Rusya’dan yardım talep etmiştir. Ancak ABD’nin veto hakkına sahip olması nedeniyle, kurumsal düzeyde manevra alanı zaten sınırlıdır. İlke düzeyinde ise “iç işlerine karışmama” ilkesi, “ben karışmam” anlayışından “hiçbir gücün başka ülkelerin iç işlerine karışmaması gerektiğini savunurum” noktasına evrilmiş; bu yaklaşım ülkelerin kendi kalkınma yollarını bağımsız biçimde seçmesini desteklemeyi ve dış müdahaleye karşı çıkmayı amaçlamaktadır. ABD’nin askerî yöntemlerle Çin’in tanıdığı egemen bir devletin görevdeki liderini tutuklaması, bu ilkeye doğrudan bir darbe niteliğindedir. Çin’in bu olaya verdiği yanıt yeterince güçlü olmazsa, gelişmekte olan ülkeler nezdindeki ahlaki çekim gücü zayıflayacaktır. Bu olayın arka planında Trump, Küba’ya yönelik tehditlerini sürdürmekte; yönetiminin yeni ulusal güvenlik stratejisinde “Batı Yarımküre’de ABD liderliğini yeniden tesis etmek” açıkça hedef olarak belirtilmekte ve Çin’in etkisini sınırlamak önemli bir amaç olarak tanımlanmaktadır.
Dördüncüsü, enerji güvenliği ve borç geri dönüşü üzerinde doğrudan etkiler ortaya çıkmaktadır. Venezuela hâlen Çin’in önemli ham petrol kaynaklarından biridir. Siyasi çalkantılar enerji tedarikinde kesinti riskini önemli ölçüde artıracak ve Çin’in enerji ithalat yapısındaki istikrarsızlığı derinleştirecektir. Uzun yıllar boyunca Çin, Venezuela’ya onlarca milyar dolar ölçeğinde yatırım ve kredi sağlamış, çok sayıda altyapı ve enerji geliştirme projesine katılmıştır. Bu projeler, Venezuela’nın ekonomik krizi nedeniyle zaten yavaş ilerlemekteydi; şimdi ise siyasal belirsizliğin son derece yüksek olduğu koşullarda tamamen durma ya da reddedilme riskiyle karşı karşıyadır. Gerek devlet petrol şirketleri gerekse ilgili projelere katılan özel sermaye, yatırım geri dönüş sürelerinin uzaması, varlık değerlerinin düşmesi hatta kayıplar gibi somut baskılarla yüzleşecektir.
Ma Xiaolin, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Profesörü, Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü Direktörü
Zhang Lubo, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü Yardımcı Araştırmacısı; Guangxi Yabancı Diller Üniversitesi Avrupa ve Amerikan Dilleri ve Kültürleri Fakültesi Latin Amerika Araştırmaları Merkezi Başkan Yardımcısı
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa5 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek










