Amerika
Yarbay Palantir ve kişisel verilerin Batının hizmetine sunulması

Geçen haziran ayında, Pentagon’dan ilginç bir açıklama geldi. Bir ordu sözcüsü, dört teknoloji yöneticisini yarbay rütbesine atayacağını ve onlara Yedek Kuvvetler içinde yeni bir ordu inovasyon birimini yönetme görevini vereceğini duyurdu.
“Detachment 201”(1) adı verilen yeni birimin, orduya “kabiliyet yönetimi, teknoloji odaklı kişilerin ordunun saflarına nasıl kazandırılacağı ve onların nasıl eğitileceği gibi daha geniş kavramsal konularda yardımcı olmak üzere” teknoloji inovasyon yöneticilerini bir araya getirmek için oluşturulduğunu söylüyordu Albay Dave Butler.
Yöneticilerinin yarbay yapıldığı şirketler Palantir, Meta ve OpenAI idi.
Bu ilk yönetici grubu, Palantir teknoloji direktörü Shyam Sankar, Meta teknoloji direktörü Andrew Bosworth, OpenAI ürün direktörü Kevin Weil ve Kasım 2024’e kadar OpenAI araştırma direktörü olarak görev yapan Bob McGrew’dan oluşuyor.
Bu ordusuz generaller, Trump yönetiminin Pentagon’u Silikon Vadisinin ve risk sermayesinin (VC) emrine sunma planıyla örtüşüyor. Örneğin Beyaz Saray’ın ordunun ikinci sivil yetkilisi olarak atadığı Michael Obadal, bir Anduril çalışanı.
Genelkurmay Başkanı General Randy George ve Ordu Bakanı Dan Driscoll da teknoloji girişimlerine ve “geleneksel olmayan” savunma şirketlerine hizmet içinde daha önemli bir rol vermeye odaklanmış durumda.
Öyle ki Driscoll, büyük bir ana yüklenicinin daha verimli bir şekilde çalışmaya başlayamazsa önümüzdeki yıllarda kapılarını kapatmasını bir “başarı” olarak nitelendirecek kadar ileri gitmişti.
Detachment 201 programı da, özel sektörden yarı zamanlı danışmanlar getirerek, hizmetin drone ve robot gibi ticari teknolojileri benimseyip bu teknolojileri oluşumlarına entegre etmesine yardımcı olmayı amaçlıyor.
Amerikan ordusu ve savunma sanayiinden haberler veren Task and Purpose’ın haberine bakılırsa, özel sektör uzmanlığını dahil etme fikri, Ukrayna’dan çıkmış. Orada, gündüzleri mühendis veya bilgisayar bilimcisi olarak çalışan askerler, Rusya’ya karşı cephede kullanmak üzere geçici drone’lar veya 3D baskı parçaları üretiyor.
Sivil kullanım ile askeri kullanım, sivil üretim ile askeri üretim, sivil çalışan ile askeri çalışan arasındaki ayrım, Silikon Vadisi-Pentagon işbirliği ile ortadan kaldırılıyor. Bu ayırmın kaldırılması, Birinci Dünya Savaşı ile yaygınlaşan “topyekûn savaş” kavramı ile, “savaş ideolojisi” ile uyumlu görünüyor.
Elbette, yarbay olmak kolay değil: Sözcü Butler, dört teknoloji yöneticisinin Georgia’daki Fort Benning’de fiziksel uygunluk, nişancılık ve ordu gelenekleri ve görgü kuralları, rütbe yapısı ve üniforma giyimi gibi “temel askerlik görevleri” konusunda iki haftaya kadar çevrimiçi ve yüz yüze eğitim alacaklarını vurguluyor.
Yine de, Palantir’in de içinde yer aldığı şirketlerin yöneticileri, çoğu subayın askeri kariyerinin ikinci on yılında ulaştığı ve koruduğu bir rütbe olan yarbay rütbesiyle göreve başladı. Yarbay rütbesinin, tabur büyüklüğündeki birimleri, genellikle 300 ila 1.000 askerden oluşan birimleri komuta ettiğini de hatırlatalım. Artık ordusuz değil, ordulu generaller diye de düzeltmek koşuluyla…
***
2018 yılında Bloomberg’de yayınlanan bir makale, “Palantir Sizin Hakkınızda Her Şeyi Biliyor” başlığını taşıyordu.
Bir süredir piyasa değeri, Pentagon’a iş yapan geleneksel silah şirketleri olarak bilinen “5’li çete”nin önüne geçen Palantir, ABD’nin “teröre karşı savaş” döneminin çocuğuydu. Veri madenciliği şirketi olarak yola koyulan Palantir, Irak ve Afganistan’da Amerikan askerlerine mayın tarama faaliyetleri kapsamında hizmet sunuyordu.
2003 yılında Peter Thiel ve “PayPal mafyası”nın başka elemanları tarafından kurulan şirket, adını Yüzüklerin Efendisi serisindeki uzakları gören taşlardan alıyor. CIA’nın yatırım/risk sermayesi kolu olan In-Q-Tel, ilk yatırımcıydı.
Bloomberg makalesinde Palantir’in işleyişi şöyle anlatılıyor:
“Şirketin mühendisleri ve ürünleri kendileri casusluk yapmazlar; daha çok bir casusun beyni gibidirler, ellerden, gözlerden, burundan ve kulaklardan gelen bilgileri toplar ve analiz ederler. Yazılım, finansal belgeler, uçak rezervasyonları, cep telefonu kayıtları, sosyal medya paylaşımları gibi farklı veri kaynaklarını tarar ve insan analistlerin gözden kaçırabileceği bağlantıları arar. Ardından, bu bağlantıları örümcek ağına benzeyen renkli ve kolay anlaşılır grafiklerle sunar. ABD casusları ve özel kuvvetleri bu yazılımı hemencecik sevdiler; Palantir’i savaş alanındaki yoğun istihbarat bilgilerini sentezlemek ve sıralamak için kullandılar. Bu yazılım, planlamacıların yol kenarındaki bombaları önlemesine, suikast için isyancıları takip etmesine ve hatta Usame bin Ladin’i yakalamasına yardımcı oldu. Askeri başarı, sivil alanda federal sözleşmelere yol açtı. ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı, Palantir’i Medicare dolandırıcılığını tespit etmek için kullanıyor. FBI, suç soruşturmalarında kullanıyor. İç Güvenlik Bakanlığı, hava yolcularını kontrol etmek ve göçmenleri takip etmek için kullanıyor.”
“Sivil” sözleşmeler bununla da kalmıyor. Örneğin Palantir’in JPMorgan’a 2009 yılından bu yana “hizmet” verdiğini, bu hizmetin kapsamının bankanın çalışanlarının her anını gözetlemek olduğunu da ilgili makaleden öğreniyoruz. Bankanın istihdam ettiği bir “iç tehdit” tespit etme birimi, Palantir’in de yardımıyla, e-postaları ve tarayıcı geçmişlerini, şirket tarafından verilen akıllı telefonlardan GPS konumlarını, yazıcı ve indirme etkinliklerini ve dijital olarak kaydedilmiş telefon görüşmelerinin transkriptlerini topluyordu. Devamını yine Bloomberg makalesinden aktarıyorum:
“Palantir’in yazılımı bu kayıtları topladı, aradı, sıraladı ve analiz ederek [iç tehdidi araştıran eski Gizli Servis Ajanı] Cavicchia’nın ekibinin kurumsal varlıkların kötüye kullanılması ihtimaline karşı işaretlediği anahtar kelimeleri ve davranış kalıplarını ortaya çıkardı. Örneğin, Palantir’in algoritması, bir çalışan iş yerine her zamankinden geç geldiğinde, potansiyel bir hoşnutsuzluk belirtisi olarak iç tehdit ekibini uyardı. Bu, banka güvenlik personeli tarafından mesai saatleri dışında daha ayrıntılı inceleme ve muhtemelen fiziksel gözetim yapılmasına neden olacaktı.”
İşin ironik yanı, bu işçi gözetleme faaliyeti, işlerin yöneticileri de gözetlemeye doğru gitmesi üzerine kesilmiş. Bu meselenin daha önce haberleştirilmediğini aktaran Bloomberg, şaşırıyor: Silikon Vadisinin en değerli girişimlerinden biri olan Palantir, “küresel terörle mücadele” için tasarlanmış bu güzide istihbarat platformu, ülkedeki sıradan vatandaşlara karşı bir silaha dönüşmüştü!(2)
Oysa aynı haber New York, New Orleans, Chicago ve Los Angeles polis ve şerif departmanlarının da bu sistemi kullandığını ve “suç işlediğinden şüphelenilmeyen” kişilerin de dijital ağlara sık sık yakalandığını kabul ediyor.
Bloomberg’den öğreniyoruz: Palantir yazılımının ekranında, diğer kutulara radyal çizgilerle bağlanan kutular içinde kişiler ve nesneler beliriyor. Bu çizgiler, kişilerin arasındaki ilişkiyi belirtiyor: “İş arkadaşı”, “Birlikte yaşıyor”, “[Cep telefonu numarası] operatörü”, “[Araç] sahibi”, “Kardeşi”, hatta “Sevgilisi” gibi etiketler çıkıyor.
Yetkililerin elinde bir fotoğraf varsa, gerisi kolay: Daha 2018 yılında, ehliyet ve kimlik fotoğraflarının bulunduğu veritabanlarına erişen kolluk kuvvetleri, ABD’deki yetişkin nüfusun yarısından fazlasını tespit edebiliyordu.
Dolayısıyla dört dörtlük bir devlet-sermaye işbirliği ile karşı karşıyayız. Ordu, istihbarat, finans sermayesi ve polis ortaklığı dışarıda işgal (“teröre karşı savaş”) ve içeride başta işçilere olmak üzere tüm topluma boyun eğdirme girişimi ile kol kola gidiyordu.(3)
***
Mart ayında Başkan Donald Trump, federal hükümetin kurumlar arasında veri paylaşımını öngören bir başkanlık emri imzaladı.
Emrin imzalanmasıyla birlikte, Amerikan vatandaşlarının kişisel verilerinin toplandığı tek bir havuz endişe de baş gösterdi. Bu endişe yersiz de değildi: Trump yönetiminin son aylarda ilişkisini bir hayli geliştirdiği en önemli şirket, Palantir’di.
New York Times’ın aktardığı devlet kayıtlarına göre şirket, Trump’ın göreve gelmesinden bu yana federal hükümetten 113 milyon dolardan fazla harcama aldı (ilgili haberin 30 Mayıs 2025 tarihli olduğunu hatırlatalım)
Üstelik bu tutara, Pentagon’un daha önce şirkete verdiği 795 milyon dolarlık sözleşme dahil değildi.
Altı hükümet yetkilisi ve görüşmelerden haberdar olan Palantir çalışanlarına göre, Palantir temsilcileri, teknolojisinin satın alınması konusunda en az iki başka kurumla (Sosyal Güvenlik İdaresi ve İç Gelir İdaresi) da görüşüyordu.
Bu girişim, Palantir’in “Foundry” adlı önemli bir ürününün, İç Güvenlik Bakanlığı ve Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı da dahil olmak üzere en az dört federal kuruma girmesini sağladı.
Foundry veri analizi platformu olarak hizmet verirken, “Gotham” isimli ürün verileri düzenlemeye ve bunlardan sonuçlar çıkarmaya yardımcı olan, güvenlik ve savunma amaçlı bir tasarım.
Elon Musk’lı DOGE döneminde, Palantir mühendisleri İç Gelir Servisi (IRS) çalışmalarına dahil olup Foundry’yi kullanarak Amerikan vergi mükellefleri hakkında toplanan verileri düzenlemeye başlamış.
Çalışmala, IRS için tek bir arama yapılabilir veritabanı oluşturmak amacıyla başlamış, ama daha sonra genişlemiş.
Palantir’in IRS ile kalıcı bir sözleşme imzalamak için görüşmelerde bulunduğu da hatırlatılıyor. O vakitler Hazine Bakanlığı temsilcisi, IRS’in Amerikan vergi mükelleflerine hizmet vermek için sistemlerini güncellediğini ve Palantir’in IRS mühendisleriyle birlikte bu işi tamamlamak üzere sözleşme imzaladığını söylüyordu.
Yine Palantir kısa süre önce Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza’nın (ICE) uygulama ve sınır dışı etme operasyonları ekibine de yardım etmeye başladı. Bu çalışma, ICE’nin nisan ayında Palantir ile göçmen hareketlerini gerçek zamanlı olarak takip etmek için bir platform oluşturmak üzere imzaladığı 30 milyon dolarlık sözleşmenin bir parçası.
Times haberinde her nedense, Amerikan vatandaşlarının verilerinin Trump’ın eline geçmesinden duyulan endişeye vurgu yapılıyor. Oysa birincisi, bunun bir şirketin elinde olmasına yönelik hiçbir endişenin altı çizilmiyor. Üstelik ikincisi, haberde, COVID-19 pandemisi sırasında Biden yönetiminin, CDC aracılığıyla aşı dağıtımını yönetmek için Palantir ile bir sözleşme imzaladığına değiniliyor. Bu sözleşme, Times’ı endişelendirmiyor.
Ama biz tekrar başkanlık emrine dönelim. Beyaz Saray, “Bilgi Silolarını Ortadan Kaldırarak İsraf, Dolandırıcılık ve Suistimali Önleme” başlıklı emirle, federal çalışanların hükümet verilerine erişimindeki “gereksiz engelleri” kaldırmak ve “kurumlar arası veri paylaşımını” teşvik etmek, “bürokratik mükerrerlik ve verimsizliği ortadan kaldırırken, hükümetin fazla ödemeleri ve dolandırıcılığı tespit etme yeteneğini geliştirmek” için önemli adımlar atmayı hedeflediğini söylüyor.
Sanki Beyaz Saray değil de Silikon Vadisi konuşuyor. Amerikan (belki de dünya?) vatandaşlarının verileri, “bürokrasiyi azaltmak” adı altında, Palantir’in malı oluyor. Kişisel verilerle birlikte, gelecek de satılıyor.
***
Geçen şubat ayında yatırımcılarla yaptığı telefon görüşmesinde, Palantir CEO’su Alex Karp coşku dolu bir biçimde bağırarak, “Başarıyoruz! Eminim siz de benim kadar keyif alıyorsunuzdur!”
Söz konusu “başarı” neydi? Mother Jones’un aktardığına göre bu, Trump yönetiminin yurt içinde toplu sınır dışı etme ve polis gözetimi uygulamalarını gerçekleştirmesine ve aynı zamanda küresel olarak “Batı”ya yardım etmesine olanak sağlamayı ifade ediyor gibi görünüyordu.
Karp, görüşmede “bazen” bu eylemlerin “öldürme” gerektirebileceğini de söylüyordu:
“Bu yolculukta sizinle birlikte olmaktan çok mutluyum. Başarılıyız. Şirketimizi Batı ve ABD’nin hizmetine adadık ve özellikle üzerine konuşamayacağımız alanlarda oynadığımız rolden çok gurur duyuyoruz. Palantir, düzeni bozmak için var. Ve gerektiğinde düşmanlarımızı korkutmak ve bazen de öldürmek için.”(4)
Savaş ideolojisi, başta Palantir’in ortakları Karp ve Thiel olmak üzere, Silikon Vadisi zenginlerinin maymuncuğu haline gelmiş durumda. Karp ve Thiel’in dünya görüşünü merak eden okurlar, buraya ve buraya bakabilirler.(5) Ama Karp hakkında bir hatırlatma daha yapmak gerekiyor: Yukarıda değindiğimiz habere göre Palantir CEO’su, hissedarlara yönelik mektubunda, Hispaniklerin Amerikan toplumuna asimile olamayacağını yazan ünlü siyaset bilimci Samuel P. Huntington’dan alıntı yapıyordu. Karp, mektubunda, “Batının yükselişi, ‘fikirlerinin, değerlerinin veya dininin üstünlüğüyle’ değil, ‘organize şiddeti uygulama konusundaki üstünlüğüyle’ mümkün oldu,” diyordu.(6)
Karp, DOGE’nin testeresini överek, bir devrim yaşadıklarını ve “bazı insanların kellelerinin gittiğini” söylüyordu. Artık yarbay diyeceğimiz CTO Shyam Sankar ise, “DOGE’nin hükümete meritokrasi ve şeffaflık getireceğini düşünüyorum ve bu tam da bizim ticari faaliyetimizin amacıdır,” diyordu.
Meritokrasi meselesinde küçük bir es verelim. Yeni Sağ, liberteryenizm ve Silikon Vadisini birleştiren meritokrasi, aslında “bilimsel ırkçı” düşüncenin yenilenmiş bir versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Genetik ve “IQ araştırmaları” ile desteklenen bu vizyon, hem ABD’deki göçmen karşıtlığına hem de “Batının düşüşü” edebiyatına eşlik eden “etnoekonomi”(7) arayışına altlık oluyor. “Bilimsel” olarak yüksek zekalı olduğu kanıtlanmış “kültürler” (bazıları “nöro kastlar” da diyor, siz “ırklar” anlayın), kendilerini diğerlerinden ayrıştırmalı; demokrasi tiyatrosu yerine artık oyun veya siyasetin bir öneminin kalmayacağı meritokratik bir yönetime geçmeliydi. Thiel’in pek gürültü koparan “demokrasinin özgürlükle bağdaştığına artık inanmıyorum” tezinin bir kaynağı da bu türden bir meritokrasiye olan inancı.
DEI düşmanlığı, refah devletine duyulan tiksinti, kadınlara/çocuklara/yoksullara yardıma yönelik umursamazlık burada türüyor. Bu nefret, şiddetli bir dili de körüklüyor: Thiel, “woke” düşüncenin kökenleri üzerine bir kitap yazan Richard Hanania’dan ilhamla, “DEI sözlerle asla yok olamaz – Hanania, çeşitlilik şeytanını kovmak için devlet şiddetinin sopa ve taşlarına ihtiyacımız olduğunu gösteriyor,” diye yazıyordu.
Filme de çekilen Kevin Hakkında Konuşmalıyız’ın yazarı Lionel Shriver, bir başka romanı Mania’da, yüksek IQ’lu “beyin-kibirli”lerin “beyin üstünlükçüsü” olarak görüldüğü ve “Zihinsel Eşitlik” kampanyalarının herkesin beklentilerini düşürdüğü ve başarı ve mükemmelliği damgaladığı bir Amerika’yı tasvir ederek, tam da Palantir önderliğindeki Büyük Teknoloji-Silikon Vadisi liberteryenizminin “endişelerini” yakalıyordu.
***
Palantir’in “siyonist bir gözetim devleti” yaratmasının hikayesini bir sonraki bölümde analatacağız. Ama bitirmeden, “şirket olur da hırsızlık olmaz mı” dedirtecek bir anekdot var.
Bloomberg’in aktardığı efsaneye göre, Thiel’in kurucu ortaklarından Stephen Cohen, Palantir’in yazılımının ilk prototipini iki hafta içinde programladı fakat istihbarat analitiği pazarının uzun süredir lideri olan I2 adlı yazılım şirketinden müşterileri kapmak yıllarını aldı.
Palantir’in parlak yükselişinin anlatıldığı hikayelerde yer almayan bu olayda, I2, Palantir’i, Palantir’in bir yöneticisinin ailesine kayıtlı Florida’daki bir paravan şirket aracılığıyla fikri mülkiyet haklarını suistimal etmekle suçluyordu.
Özel dedektiflik şirketi olduğunu iddia eden bir şirket, I2’nin yazılım ve geliştirme araçlarının lisansını satın almış ve bunları dört yıldan fazla bir süre boyunca Palantir’e aktarmıştı.
I2, bu şirketin Palantir’in iş geliştirme direktörü Shyam Sankar’ın ailesine kayıtlı olduğunu tespit etmişti.
Şirket, Palantir’i federal mahkemede dolandırıcılık, komplo ve telif hakkı ihlaliyle suçladı.
Palantir’in yanıtı ile bitiriyorum, emperyalist canavarın nasıl işlediğine dair, yoruma yer bırakmayacak bir ibret vesikası:
“Palantir, yasal yanıtında, daha büyük bir iyilik için I2’nin kodunu kullanma hakkına sahip olduğunu savundu. Palantir, I2’nin davasını reddetme talebinde, ‘Burada söz konusu olan, kritik ulusal güvenlik, savunma ve istihbarat kurumlarının kendi verilerine erişebilme ve vatandaşları en etkili şekilde korumak için seçtikleri platformlarda bu verileri birbiriyle uyumlu olarak kullanabilme yeteneğidir,’ dedi.
Talep reddedildi. Palantir, davanın çözümü için I2’ye yaklaşık 10 milyon dolar ödemeyi kabul etti. I2, 2011 yılında IBM’e satıldı.”
(1) Andrew Bosworth, X’te yaptığı açıklamada “201”in, “201” yanıtının yeni bir programlama kaynağının oluşturulduğunu belirten bir HTTP kodlama komutuna atıfta olduğunu söyledi.
(2) JPMorgan’ın kullandığı Palantir yazılı “Metropolis” kurulup geliştirildikçe, Wall Street bankası veri madeni şirketine sermaye yatırımı yapmış ve şirketi İnovasyon Salonuna dahil ederken, yöneticileri basında Palantir’den övgüyle bahsetmiş, yine Bloomberg yazıyor: O dönem JPMorgan’ın bilgi teknolojileri direktörü olan Guy Chiarello, 2011 yılında Bloomberg Businessweek dergisine verdiği röportajda, Metropolis’in “veri çöplüklerini altın madenlerine dönüştürdüğünü” söylemiş.
(3) Thiel, 2011 yılında Bloomberg’e verdiği demeçte, sivil özgürlük savunucularının Palantir’i desteklemesi gerektiğini, çünkü veri madenciliğinin 11 Eylül’den sonra önerilen “çılgın suistimaller ve acımasız politikalar”dan daha az baskıcı olduğunu söylüyordu. Ona göre, polis devletine dönüşmeden başka bir felaket saldırısını önlemenin en iyi yolu, “devlete mümkün olan en iyi gözetim araçlarını sağlamak ve bunların suistimaline karşı önlemler almak” idi.
(4) Karp bir başka yerde, “Şirketimizi Batıyı desteklemek için kurduk” diyordu. Bu amaçla Palantir, ABD ve müttefiklerine düşman olarak gördüğü ülkelerle, yani Çin ve Rusya ile iş yapmadığını belirtiyor. Şirketin ilk günlerinde Palantir çalışanları, JRR Tolkien’den alıntı yaparak misyonlarını “Shire’ı kurtarmak” olarak tanımlamışlardı.
(5) Palantir halka açık bir şirket haline geldikten sonra, genel merkezini Palo Alto’dan Denver’a taşıdığını ve Silikon Vadisinden ayrıldığını resmen açıklamıştı. Karp, tanıtım mektubunda bu konuyu vurgulamak için kullandı; “Silikon Vadisinin mühendislik elitleri” olarak adlandırdığı kesimi sert bir şekilde eleştirdi, Palantir’in teknoloji sektörünün değerlerinden giderek uzaklaştığını ve şirketin ABD ordusuyla çalışmaya ve Batıyı savunmaya olan bağlılığını yeniden teyit etmişti. Karp, “Biz tarafımızı seçtik” diye yazarak, Silikon Vadisinin “karşı tarafı” seçtiğini ima eden bir yorumda bulunuyordu.
(6) New York Times’ta 2020 yılında yayınlanan uzun bir makaleye göre Karp, Palantir’in Google ve diğer Silikon Vadisi devlerinden daha fazla ABD kamuoyunun görüşleriyle uyumlu olduğunu ısrarla vurguluyordu. “Batı kurumlarını güçlendiriyoruz ve bazı durumlarda hakim konuma getiriyoruz,” diyor ve şöyle devam ediyordu: “Bu bizim anlatımız. Şimdi, bu muhtemelen Silikon Vadisinde popüler bir anlatı değil. Amerika’nın geri kalanında ise çok popüler bir anlatı. Google’ın anlatısı nedir? ‘Medyayı yok ediyoruz, ülkeyi bölüyoruz, işlerinizi elinizden alıyoruz, zengin oluyoruz ve bu arada, ülke size ihtiyaç duyduğunda ortada yok oluyoruz. Google standardı yerleşirse, Amerika’nın sahip olduğu en büyük stratejik varlık olan yazılım platformları üretme kabiliyetimiz, savaşçılarımızın elinden alınacak. Ve bu, fiilen düşmanlarımızın çok daha güçlü bir konuma geleceği anlamına geliyor.” Makalede hoş bir “tesadüf” de var: Karp’ı Palantir çalışanları Dave Glazer, Sara Peletz ve Mayer Schein ile birlikte gösteren bir fotoğrafta, duvarda Fransız filozof Michel Foucault’nun büyük bir portresine rastlıyoruz.
(7) Etnoekonomi terimini, Quinn Slobodian’ın Hayek’s Bastards: Race, Gold, IQ, and the Capitalism of the Far Right [Hayek’in Piçleri: Irk, Altın, IQ ve Aşırı Sağın Kapitalizmi] kitabından ilhamla kullanıyorum.
Amerika
ABD sağında veri merkezi ve yapay zeka çatlağı büyüyor

ABD’de veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç sağ siyasi kulvarda ve Başkan Donald Trump’ı seçen koalisyonda bölünmelere yol açarken, teknoloji odaklı muhafazakarlar ile yerel toplulukları korumak isteyen popülist kesim karşı karşıya geliyor. Trump yönetiminde etkili olan teknoloji yatırımcıları yapay zeka yarışında geri kalmamak için kısıtlamaların kaldırılmasını talep ederken, muhafazakar kanaat önderleri tesislerin çevreye ve kaynaklara etkilerine yönelik endişeleri dile getiriyor.
Veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç uzun süredir ağırlıklı olarak sol kesimden gelirken, bu durum son dönemde sağ siyaseti ve Başkan Donald Trump’ın seçilmesini sağlayan koalisyonu bölen bir konu haline geliyor.
Trump yönetiminde nüfuz sahibi olan teknoloji odaklı muhafazakarlar, ABD’nin yapay zeka alanında hakimiyet kurmak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğini, aksi takdirde yabancı rakiplerine karşı zemin kaybedeceğini savunuyor.
Trump’ın Bilim ve Teknoloji Danışmanları Konseyi Eş Başkanı ve teknoloji yatırımcısı David Sacks, Çin’in yeni yapay zeka modelinin etkinliğine dikkat çekerek bu argümanı öne sürdü.
Daha önce Trump’ın yapay zeka koordinatörü olarak da bilinen Sacks, sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, “Bu sırada Amerika kendi kendini kısıtlıyor: Siyasetçiler ve bürokratlar yeni veri merkezlerini yasaklıyor, eyalet düzenlemelerini artırıyor ve yeni sınır modelleri önceden onaylayacak yeni federal kurumlar kurulması için baskı yapıyor. Yapay zeka yarışı böyle kaybedilir. Kendimizi çıkmaza sokarsak dünyanın geri kalanı bizim kurallarımızla oynamayacaktır” ifadelerini kullandı.
Diğer taraftan, yerel topluluklar üzerindeki etkilerden endişe duyanlar ile mahremiyet savunucularının sesleri, halkın veri merkezlerine yönelik tepkileriyle paralel olarak daha gür çıkmaya başlıyor.
Heritage Foundation Başkanı Kevin Roberts, Shenandoah Nehri kıyılarına kurulması planlanan veri merkezlerine işaret etti.
Roberts, Fox Business kanalında yaptığı açıklamada, “Oradaki insanlar kendilerinden bir şeylerin alındığını hissediyor. Serbest piyasa karşıtı değiller. Sadece burada bir uzlaşı sağlanıp sağlanamayacağını veya bu durumun getireceği kayıpların değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini soruyorlar” dedi.
Roberts ayrıca, şüpheyle yaklaşan ancak bu teknolojinin faydalarından yararlanmaya devam edebilmek için ortak bir çözüm bulunmasını isteyen insanlarla aynı safra yer aldığını ekledi.
Trump’ın eski danışmanı Steve Bannon da uzun süredir teknoloji sektörünün Trump yönetimi üzerindeki etkisine ve yapay zeka politikasını şekillendirme biçimine karşı çıkan popülist sağın seslerinden biri olarak biliniyor.
Sunucu Tucker Carlson ise Trump’ın ülke genelinde Amerikalıların daha fazla gözetlenmesine ve izlenmesine zemin hazırlayan veri merkezlerini desteklediğini savundu.
Kamuoyu araştırmaları, Amerikalıların çoğunluğunun bölgelerinde bir veri merkezi kurulmasını istemediğini gösteriyor.
Demokratların yerel veri merkezlerine “kesinlikle karşı çıkma” eğilimi Cumhuriyetçilere kıyasla daha yüksek seyrediyor. Demokrat seçmenler şüphelerinin gerekçesi olarak kaynak kullanımı ve çevre üzerindeki etkileri gösteriyor.
Tepkiler tamamen parti sınırlarıyla sınırlı kalmıyor. Gallup’un mayıs ayında gerçekleştirdiği araştırma, Demokratların yüzde 56’sının, Cumhuriyetçilerin ise yüzde 39’unun yakınlarında bir veri merkezi kurulmasına “kesinlikle karşı olduğunu” ortaya koyuyor.
Trump yönetimine yakın üst düzey isimler, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik şüpheleri tamamen benimsemeden, bu tesislerin beraberinde getirdiği politika sorunlarını kamuoyu önünde kabul ediyor.
Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı James Blair, Roberts’ın televizyon programındaki açıklamalarına doğrudan yanıt vererek, asıl sorunun veri merkezleri değil enerji sağlayıcıları olduğunu savundu.
Blair, X sosyal platformunda yaptığı paylaşımda, “Sorun, Kevin’ın bölgesine elektrik üretimi sağlaması gereken kesimlerden kaynaklanıyor. Elektrik talebi yüksek ancak tedarikçiler üretim yapma konusunda yetersiz kalıyor” diye yazdı.
Popülist-muhafazakar eğilimli Bull Moose Project Başkanı Aiden Buzzetti, enerji konularının bu düzeyde tartışılmasının, veri merkezlerine yönelik tepkiler büyürken yapay zeka ve veri merkezi savunucularının da mevcut siyasi koşullara uyum sağlamak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.
Buzzetti, “Bu başlıklar bir yıl önce standart konuşma konuları değildi. Bu tesislerin inşasını savunabilmenin tek yolu bu olduğu için bu söylemler hızla yaygınlaşıyor” değerlendirmesini yaptı.
Bull Moose Project, geçen hafta bu bölünmede ortak bir zemin bulmayı amaçlayan bir yasa önerisi sundu. Öneri, teknoloji şirketlerinin veri merkezleri için gereken enerji kaynağını kendilerinin inşa etmesi veya satın alması yönündeki Trump yönetiminin tüketici koruma taahhüdünü yasal güvenceye kavuşturmayı hedefliyor.
Cumhuriyetçi Temsilci Gabe Evans tarafından sunulan benzer bir tasarıdan farklı olarak, Bull Moose önerisi bir zorunluluk getirmiyor, bunun yerine Enerji Bakanlığına şirketlerin gönüllü olarak imzaladığı anlaşmaları uygulama yetkisi veriyor.
Buna rağmen, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik tabandan gelen direncin boyutu konusundaki tartışmalar devam ediyor.
Eski Çay Partisi (Tea Party) lideri Amy Kremer tarafından kurulan yapay zeka karşıtı “Humans First” grubu, cumartesi günü yerel, eyalet düzeyindeki ve federal siyasetçilere yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmaları için baskı yapmak amacıyla ülke genelinde protestolar düzenledi.
Reuters’ın aktardığına göre, 42 eyalette hem Cumhuriyetçi hem Demokrat eğilimli bölgelerde toplam 142 protesto gerçekleştirilmesine rağmen katılım beklenenin altında kaldı.
Kremer ve diğer organizatörler, veri merkezlerinin tamamen durdurulmasını desteklemediklerini, kararı yerel toplulukların vermesini istediklerini belirtti.
Kremer, veri merkezlerine karşı oluşan bu ivmeyi 2010’lardaki Çay Partisi hareketine benzetse de, eyaletlerdeki protestoları düzenleyenlerin farklı siyasi partilere mensup olduğu bildirildi.
Birçok muhafazakar yorumcu ise protestoları ve düzenleyen grubu eleştirerek, Humans First grubunun Silikon Vadisi tarafından finanse edilen ve ilericilerle bağlantılı bir “sol operasyonu” olduğunu öne sürdü ve katılımın düşük olduğu protestoların fotoğraflarını paylaştı.
Amerika
Trump yanlısı “Maga Inc” ara seçimler için 400 milyon dolarlık bir fon oluşturdu

Donald Trump’ın en büyük bağışçı grubu Maga Inc, Kongre ara seçimler için 400 milyon dolardan fazla bir seçim fonu biriktirdi.
Pazartesi günü yayınlanan federal belgelere göre, bu Süper PAC (Siyasi Eylem Komitesi) haziran ayında 19 milyon dolar topladı.
Bu tutarın 10 milyon doları, bağışlarını karşılamak için bitcoinlerini nakde çeviren milyarderler Tyler ve Cameron Winklevoss’tan geldi.
Maga Inc, başkanlık seçimi yapılmayan bir yılda diğer tüm PAC’lerden daha fazla fon topladı.
2018 ve 2022 ara seçimleri öncesinde, Trump ve eski başkan Joe Biden’ı destekleyen PAC’lerin biriktirdiği fon, Maga Inc’in mevcut nakit rezervinin yüzde 5’inden azdı.
Bu grup, kasım ayındaki ara kongre seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin Demokratlardan daha fazla bağış toplama çabalarını güçlendirdi.
Fakat bazı Demokrat Temsilciler Meclisi ve Senato adayları, Cumhuriyetçi rakiplerinden çok daha fazla bağış toplamış durumda.
Maga Inc’in elindeki nakit, Cumhuriyetçi Ulusal Komite’nin elindeki 129 milyon doların üç katından ve Demokratik Ulusal Komite’nin seçim fonundan neredeyse 25 kat daha fazla.
Geçen ay Maga Inc’e en az 1 milyon dolar bağışta bulunan diğer isimler arasında NASA yöneticisi Jared Isaacman, iş adamı ve Georgia eyalet valiliği adayı Rick Jackson, Trump’ın Kennedy Center yönetim kuruluna atadığı hayırsever Patricia Duggan, yatırımcı Konstantin Sokolov ve Trump’ın danışmanı David Sacks tarafından kurulan bir PAC yer alıyor.
Trump’ın son seçim kampanyasını destekleyen diğer PAC’ler de para toplamaya devam etti. Never Surrender Inc, 2026’nın ilk çeyreğinde çoğunlukla küçük meblağlı bağışlar yoluyla 5,5 milyon dolar topladı. Grubun elinde yaklaşık 60 milyon dolar bulunuyor.
Öte yandan Maga Inc, hâlâ benzersiz bir güç olmaya devam ediyor. En son açıklanan verilere göre, Temsilciler Meclisi ve Senato’daki Cumhuriyetçi liderlik kadrosuyla uyumlu dört siyasi grup (Senato Liderlik Fonu – SLF, Kongre Liderlik Fonu – CLF, Ulusal Cumhuriyetçi Kongre Komitesi ve Ulusal Cumhuriyetçi Senato Komitesi) toplam 529 milyon dolarlık nakit kaynağa sahip.
2026’da Kongre’nin kontrolünü ele geçirmeye odaklanan Demokratik PAC’ler ise 336 milyon dolara sahip.
Milyarderler, bu seçim döngüsünde ABD siyasi sistemini etkilemek için yine bol miktarda para akıttı.
2026 Kongre seçimlerinin en büyük iki ABD’li bağışçısı, Susquehanna ticaret şirketinin kurucu ortağı Jeff Yass ile Trump’ın müttefiki ve İsrail destekçisi olan, aynı zamanda merhum kumarhane devi Sheldon Adelson’ın eşi Miriam Adelson.
Miriam Adelson, bu yıl Maga Inc, SLF ve CLF’ye en az 65 milyon dolar bağışladı.
Yass, çeşitli muhafazakâr gruplara 87 milyon dolardan fazla bağışta bulundu. Bu tutarın 20 milyon doları, Ohio’da Vivek Ramaswamy’nin valilik kampanyasını destekleyen bir Super PAC’a aktarıldı.
Bu PAC ayrıca Elon Musk’tan 5 milyon dolar ve hedge fon yöneticisi Bill Ackman’dan 1 milyon dolar bağış aldı.
Wall Street’ten Citadel kurucusu Ken Griffin ve Blackstone CEO’su Stephen Schwarzman, sırasıyla Cumhuriyetçi kongre seçim kampanyası gruplarına 15 milyon dolar ve 13 milyon dolar bağışladı.
Schwarzman ve Griffin, Maine’de Cumhuriyetçi senatör Susan Collins’i destekleyen bir Super PAC olan Pine Tree Results’a da sırasıyla 10 milyon dolar ve 2,5 milyon dolar daha bağışladı.
ABD yasaları, Super PAC’lerin siyasi kampanyalar için sınırsız fon toplamasına izin veriyor.
Kripto ve yapay zeka sektörleri de ABD siyasi sistemine nakit akışını sürdürdü. Kripto yanlısı bir Super Pac olan Fairshake, haziran sonu itibarıyla 127 milyon dolar biriktirirken, daha esnek düzenlemeleri destekleyen yapay zeka yanlısı bir Super Pac olan Leading the Future’ın kasasında ise 31 milyon dolar bulunuyor.
OpenAI başkanı Greg Brockman ve eşi Anna, aralık ayında Maga Inc ve Leading the Future’a toplam 50 milyon dolar bağışladı.
Milyarder Marc Andreessen, Leading the Future, Maga Inc ve Fairshake’e yaklaşık 43 milyon dolar bağışladı.
Mayıs ayında, Anthropic CEO’su Dario Amodei, daha fazla yapay zeka güvenlik düzenlemesi yanlısı bir Super PAC olan Public First’e, ilk önemli federal bağışı olarak 1 milyon dolar bağışladı. Fakat bu PAC’ın kasasında yarım milyon dolardan az para bulunuyor.
Partinin ulusal düzeyde bağış toplama performansı Cumhuriyetçi Parti’nin gerisinde kalsa da, bazı öne çıkan Demokrat adaylar Cumhuriyetçi rakiplerinden daha fazla bağış topladı.
Teksas Senatosu adayı Demokrat James Talarico, Haziran ayı sonunda Cumhuriyetçi rakibi Ken Paxton’dan yaklaşık 20 milyon dolar daha fazla nakit kaynağa sahipti.
Talarico’yu destekleyen bir Super PAC olan Lone Star Rising PAC, LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman’ın 10 milyon dolarlık bağışıyla güçlendi.
Amerika
ABD Dışişleri Bakanlığından Küba hakkında 100 sayfalık rapor

ABD Dışişleri Bakanlığı yayımladığı yeni raporda, Küba yönetimini 2020 yılındaki George Floyd protestoları dahil olmak üzere ülkedeki birçok gösteriyle ilişkilendirdi. Pazartesi günü kamuoyuna açıklanan 100 sayfalık belgede, Havana yönetiminin 1960’lardan itibaren ABD karşıtı radikal hareketleri ve sol grupları kapsayan geniş bir ağ kurduğu iddia edildi.
ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından pazartesi günü yayımlanan 100 sayfalık yeni raporda, Küba’nın 2020 yılında George Floyd’un öldürülmesinin ardından düzenlenen gösteriler de dahil olmak üzere ABD’deki bir dizi protestoyla bağı olduğu öne sürüldü.
Belgede, Küba yönetiminin 1960’lı yıllardan itibaren “ABD’ye ve daha geniş anlamda Batı’ya yönelik her şeyin üzerinde tutulan bir hınç ve köklü bir nefret etrafında şekillenen, yeni ve farklı bir Marksizm türünün atan kalbi olarak hizmet ettiği” iddia edildi.
Raporda, Küba makamlarının kendilerini bu amaca yönelik küresel bir aktivist, entelektüel ve siyasi grup koalisyonu devşirmeye, yetiştirmeye ve harekete geçirmeye adadığı savunuldu. Bu faaliyetlerle Black Panthers ve Weather Underground’dan Antifa’ya kadar Amerika’nın en bilinen ve etkili aşırılıkçı hareketlerinin orantısız bir kısmını şekillendiren, yaygın bir devrimci ağ kurulduğu ileri sürüldü.
Söz konusu rapor, Havana yönetimi ile ABD genelindeki güçlü solcu kar amacı gütmeyen kuruluşlar, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) karşıtı gruplar, sosyalist oluşumlar ve Marksist örgütler arasında da bağlar kurdu.
Küba’nın George Floyd protestolarına büyük bir memnuniyetle destek verdiği savunulan raporda, ülkenin devlet medyasının ve hükümet yetkililerinin, gösteriler sırasında ABD’yi “Küba’nın insan hakları sicilini eleştirmeye ahlaki açıdan uygun olmayan, sistemsel olarak ırkçı bir ülke” şeklinde tasvir ettiği kaydedildi.
Diğer yandan, ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Mike Waltz bu ayın başlarında Küba’yı bir ulusal güvenlik tehdidi olarak nitelendirdi. Waltz ayrıca Çin ve Rusya’yı, Küba’da bulunan ABD askeri üslerinin çevresinden bilgi toplamakla suçladı.
Mayıs ayında ise CIA Direktörü John Ratcliffe, Başkan Donald Trump’ın adaya yönelik olası bir işgal veya askeri yanıt konusundaki uyarısını yinelemek üzere Kübalı yetkililerle bir araya gelmişti.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?
Görüş2 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?











