Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Ukrayna, yeşil dönüşüm ve göç krizi: Almanya’da AfD’nin yükselişi

Yayınlanma

“AfD’nin başarısına katkıda bulunan faktörler arasında halkın mevcut hükümetten memnuniyetsizliği ve Ukrayna savaşı ile enflasyon, iklim ve göç krizlerinin üst üste binen sonuçları yer alıyor.”

Çevirmenin notu: Almanya’da uzun soluklu Şansölye Angela Merkel ve CDU-CSU iktidarının ardından görevi 2021 federal seçimlerinde SPD-Yeşiller-FDP koalisyonu devraldı. Bu, Alman siyasetinde turbo-Amerikancılık dönemine işaret ediyordu; nitekim Ukrayna savaşı sırasında pasifist siyasetin temsilcisi Yeşiller, en savaş çığırtkanı tavrı aldı. Trafik lambası koalisyonu, Rusya’ya yaptırımlar nedeniyle petrol ve doğalgaz arzındaki azalma, “yeşil dönüşüm” kapsamında geleneksel hidrokarbonların terk edilmesi ve bu pahalı sürecin maliyetinin sıradan yurttaşa yüklenmesi gibi toplumsal ölçekte büyük tepkilere neden olan hamlelere girişti. Bu ortamda, söz konusu politikaların tam zıttı bir siyasi tavrın temsilcisi olan sağ parti Almanya için Alternatif (AfD) gözle görülür bir yükseliş yakaladı. AfD’nin yükselişi, özellikle ülkenin doğu eyaletlerinde hissediliyor. Aşağıda tercümesi verilen makale, Polonya hükümetinin fonladığı think-tank kuruluşu Doğu Araştırmaları Merkezi’nde [Ośrodek Studiów Wschodnich — OSW] Almanya ve Kuzey Avrupa Departmanı araştırmacısı olarak görev yapan Kamil Frymark tarafından kaleme alındı.

Çok yeşil, çok hızlı, çok pahalı: AfD Almanya’da popülerlik kazanıyor

Kamil Frymark, Centre for Eastern Studies (OSW)

20 Haziran 2023

Almanya için Alternatif’in (Alternative für Deutschland, AfD) popülaritesi, son kamuoyu yoklamalarında ikinci sıraya yerleşerek Şansölye Olaf Scholz’un SDP’si ile aynı seviyeye gelmesinin de teyit ettiği üzere artıyor ve bu durum Almanya’da büyük endişe yaratıyor. AfD’nin başarısına katkıda bulunan faktörler arasında halkın mevcut hükümetten memnuniyetsizliği ve Ukrayna savaşı ile enflasyon, iklim ve göç krizlerinin üst üste binen sonuçları yer alıyor. SPD-Yeşiller-FDP hükümet koalisyonu bu zorluklara karşı farklı ve çoğu zaman tutarsız yaklaşımlar sergiledi. Bu durum Scholz’un, popülaritesini artırmak amacıyla koalisyon içindeki tartışmalardan kaçınmasındaki kasıtlı edilgenlikle birleşti. Bu strateji belli bir noktaya kadar başarılı oldu ama şu anda başarısız oluyor ve sonuç olarak koalisyondaki durumdan Şansölye sorumlu tutuluyor. AfD bundan faydalanırken aynı zamanda Almanların çoğunun hükümetin iklim politikasının bir parçası olarak uygulanan değişikliklerin hızına ilişkin korkularından da istifade ediyor. Parti, bunun yanında Almanya’ya dönük aşırı göçmen akınına ve Ukrayna’ya daha fazla destek verilmesine karşı çıkan seçmenlerin de savunucusu konumunda. AfD’nin yüzde 30’un üzerinde bir oy oranıyla anketlerde başı çektiği ve basit marjinal bir hareket olarak değil, “herkesi kucaklayan” ya da kitlesel bir parti olarak görüldüğü doğu eyaletlerinde yaşayanlar bu konulara bilhassa duyarlı. Bu durum Saksonya, Brandenburg ve Thüringen’de 2024 sonbaharında yapılması planlanan ve 2025’teki Federal Meclis seçimlerinden önceki son seçim sınavı olacak parlamento seçimleri göz önüne alındığında özellikle önemli.

Oy kullanma hakkına sahip Almanların yüzde 20’si federal seçimlerde AfD’yi desteklemeye hazır olduklarını beyan ettiler. Partiye yönelik onay oranları bir yılı aşkın süredir yükseliyor. Anketlere göre şu anki destek seviyesi yüzde 20 (2021 federal seçimlerinde yüzde 10,3 idi), yani görevdeki Şansölye’nin partisini yakalıyor ve hatta bazı anketlere göre tarihte ilk kez onun önünde yer alıyor. AfD 2017’den bu yana Federal Meclis’te yer alıyor ve bu oranlar AfD’ye desteğin yüzde 18’e ulaştığı Ekim 2018’den bu yana elde ettiği en yüksek oranlar. O dönemde AfD, ülkeyi yöneten Hıristiyan Demokrat partiler, Şansölye Angela Merkel’in CDU’su ve CSU arasındaki göç politikası konusundaki anlaşmazlığın bir sonucu olarak popülerlik kazanmıştı.[1]

AfD’ye verilen destekteki mevcut artış, ayrıca hükümet koalisyonu içindeki anlaşmazlıkların da bir sonucu ve bazı seçmenlerin hükümetin göç ve iklim krizleri sırasındaki politikasını ve Ukrayna’ya yardım konusundaki yaklaşımını protesto etme arzusunun tezahürü. Bir diğer önemli faktör de Almanların çoğunun CDU’nun SPD-Yeşiller-FDP koalisyonuna gerçek bir alternatif sunmadığı yönündeki inancı. Katılımcıların sadece yüzde 22’si Hıristiyan Demokratların bu koşullarda daha iyi bir performans sergileyebileceğine inanırken, yüzde 25’i daha kötü bir performans sergileyebileceğini düşünüyor. Almanların yüzde 48’i mevcut koalisyonun yönetimi ile CDU’nun yer alacağı olası bir kabinenin yönetimi arasında herhangi bir fark görmüyor (Forschungsgruppe Wahlen tarafından ZDF televizyonu için 26 Mayıs’ta yapılan bir anketten).

Görevdeki hükümeti destekleyenler de dahil olmak üzere Almanlar, Şansölye Scholz’un kabinesi hakkında oldukça kötü düşünüyor. Rusya’nın hamlelerinden kaynaklanan enerji krizi çözülmüş, Ukrayna’dan gelen yaklaşık 1 milyon mülteci kabul edilmiş ve onlarla ilgilenilmiş ve enflasyondaki kontrolsüz artış önlenmiş olmasına rağmen (geçen kasım ayında yıllık yüzde 8,8 ile zirve yaptıktan sonra bu yıl mayıs ayında yıllık yüzde 6,1 oldu), katılımcıların yüzde 79’u kabinenin çalışmaları hakkında kötü düşünüyor (1 Haziran’da ARD için yapılan Infratest dimap anketinden). Yüksek enerji fiyatlarının etkilerini hafifletmek için yardım paketlerinin uygulamaya konulması ve asgari ücretin saat başına 12 avroya ve temel ödeneğin 502 avroya yükseltilmesi gibi sosyal güvenlik sistemindeki değişiklikler de bir ölçüde yardımcı oldu. Bu tedbirlerin bir sonucu olarak koalisyona yönelik hayal kırıklığı, insanların elektrik ve ısıdan tasarruf etmek zorunda kaldığı kış kemer sıkma döneminde ortaya çıkmadı, fakat daha sonra koalisyon hükümetinin yaptığı hatalar nedeniyle yeniden canlandı. Buna ek olarak Almanların çoğu (yüzde 84) Scholz’un koalisyon içindeki anlaşmazlıkların çözümünü hızlandırma konusunda daha kararlı adımlar atmasını talep ediyor. Scholz SPD’nin adayı olarak başbakanlık için yarışırken bu konuda söz vermişti ve bu sözünü yerine getirmemesi zayıflık olarak görülüyor. Bu görüş, SPD destekçilerinin yüzde 85’i tarafından da paylaşılıyor.

Hükümetin görev süresinin yarısı: Koalisyon zayıf

Koalisyonun performans notlarını etkileyen yapısal sorunlardan biri, ideolojileri ve siyasi ajandaları açısından önemli ölçüde farklılık gösteren ve dolayısıyla farklı seçmenlere hitap eden üç partiden oluşması. Böylesine heterojen bir koalisyonu yönetmek önceki kabinelerde olduğundan daha zor. Aynı zamanda, parlamentodaki bazı partiler gençleşti ve radikalleşti. SPD’nin 206 milletvekilinden 49’u gençlik kanadı Jusos’tan geliyor ve Yeşiller’in parlamento grubunun 118 üyesinden 22’si seçildiklerinde 30 yaşından gençti. Bu durum (mesela iklim ve göç politikaları konusunda) aşırı taleplerin dile getirilmesine yol açıyor ve koalisyon ortaklarının karşılıklı müzakerelerde daha az esnek olmalarına neden oluyor. Bunun da ötesinde Yeşiller, düşen destek (bir yıl önceki yüzde 23’e kıyasla şu anda yüzde 15 civarında seyrediyor), diğer yerel seçimlerde (Berlin ve Bremen dahil) alınan kötü sonuçlar ve parti içindeki hararetli politika tartışmalarıyla baş etmek zorunda. Yeşiller Partisi liderliği, parlamento grubu içindeki çeşitli gruplar arasındaki anlaşmazlıkları hasıraltı etmeye çalışıyor ama uyumsuzluğun boyutu giderek daha belirgin hale geliyor[2] ve bu anlaşmazlıklar bir sonraki seçimler yaklaştıkça daha da artacak.

Kamuoyunda koalisyona dönük algı bu iç anlaşmazlıklardan olumsuz etkileniyor. Bunlar genelde FDP tarafından başlatılıyor, zira söz konusu parti (ve seçmenleri) hükümetin pratikte Yeşillerin siyasi ajandasına öncelik verdiğine inanıyor. FDP, Yeşiller’in iklim politikasına yönelik ideolojik yaklaşımına karşı çıkıyor. Bu çatışmanın en iyi örneği, FDP’nin 2035’ten sonra Avrupa Birliği’nde içten yanmalı motorlu yeni otomobillerin tescil edilmesine ilişkin yasağa istisna getirilmesi talebiydi.[3] Koalisyon ortakları arasındaki iç çatışma böylece AB düzeyine taşındı ve hükümetin eşgüdümünü zayıflatırken aynı zamanda FDP’nin anketlerdeki oranlarını da yükseltti. Bu durum, parti temsilcilerini Yeşiller’in gündemine meydan okumanın kendileri için faydalı ve kendi konumlarını güçlendirmek için iyi bir yöntem olduğuna daha da ikna etti. Bu sadece iklim politikası için değil, diğer koalisyon üyelerinin mali ve göç politikaları için de geçerli.

İktidardaki koalisyonun hüsrana uğrattığı seçmenler büyük ölçüde AfD tarafından devşiriliyor. Forsa tarafından yapılan bir ankete göre, şu anda AfD’yi destekleyen katılımcıların yüzde 32’si 2021’de öbür partilere oy vermişti. 14’ü şimdiye kadar oy kullanmamış olanlardan oluşurken, yüzde 54’ü bu partinin düzenli destekçileri.[4] Diğer partilerden devşirilen seçmenler arasındaki en büyük grup, daha önce koalisyon partilerini destekleyenler: SPD (yüzde 16), FDP (yüzde 15) ve Yeşiller (yüzde 2), toplamda yüzde 33. Yüzde 24’lük bir kesim ise AfD’ye oy vermeye hazır olan eski Hıristiyan Demokrat seçmenlerden oluşuyor. AfD’nin artan popülaritesi CDU açısından uzun vadede en büyük zorluk. Hıristiyan Demokratların lideri Friedrich Merz, 2018’de partinin genel başkanlığına seçilmek istediğinde, Angela Merkel’in politikalarından hayal kırıklığına uğrayan seçmenlerin önemli bir kısmını kazanabileceğine söz vermişti. CDU şu anda kamuoyu yoklamalarında önde gittiği ve federal düzeydeki desteği yüzde 30 civarında sabitlendiği için Hıristiyan Demokratlar bazı başarılar elde etti. Ancak CDU’nun doğudaki yapıları, partinin koalisyonla aşırı yakın işbirliğini (Hıristiyan Demokratlar hükümetin 188 yasama girişiminden 108’ini desteklemişti)[5] ve doğuda CDU’nun başlıca siyasi rakipleri olarak görülen Yeşiller’e yönelik hoşgörüsünü giderek daha fazla eleştiriyor.

Alternatif yok

Çoğu Almanın önümüzdeki yılların en ciddi sorunu olarak gördüğü iklim politikası, AfD’nin iktidardaki koalisyona dönük eleştirilerinin odak noktasını oluşturuyor. AfD’nin destekçilerinin büyük bir kısmı (ARD DeutschlandTrend’in bu haziran ayında yaptığı bir ankete göre yüzde 47) bu grubu tam da hükümetin iklim ve enerji politikalarını yürütme biçimi nedeniyle desteklediklerini açıkladı. Bu durum, AfD’nin parlamentoda, insan faaliyetlerinin iklim değişikliğini körüklediğini reddeden tek parti olmasıyla alakalı. Buna ek olarak parti, Almanya’da iklim reformlarının uygulanma şekli ve hızı konusunda kamuoyunda giderek artan şüpheciliği ustalıkla kullanıyor. Bu, özellikle içten yanmalı motorlu araçların AB’de tescilinin yasaklanması ve yeni binalarda doğalgaz ve petrol kazanlarının kurulması gibi, görevdeki hükümetin amiral gemisi niteliğindeki bazı projelerinde açıkça görülüyor. Pek çok yurttaş bu durumu, devletin Alman toplumu için son derece önemli olan iki “sütuna” —araba ve ev— doğrudan müdahalesi olarak değerlendiriyor. Forsa tarafından yapılan bir ankete göre, Almanların kayda değer bir azınlığı (yüzde 26) AB’de içten yanmalı motorlu araçların tescilinin yasaklanmasından yana. Bu çözüm Yeşiller’in seçmenleri arasında en büyük desteğe sahipken (yüzde 65), AfD destekçilerinin sadece yüzde 4’ü bunu onaylıyor. Benzer bir orantısızlık diğer iklim politikası konularında da görülebilir.

AfD’nin koalisyon hükümetinin iklim politikasına dönük temel itirazı alternatiflerin sunulmamış olması. Parti, bu durumun Başbakan Merkel’in Avro Bölgesi krizi sırasında aldığı tedbirlere benzediğini, mesela hükümetin Almanya’nın Yunanistan’a yardım etmekten başka çaresi olmadığını savunduğunu ileri sürüyor. AfD ayrıca SPD-Yeşiller-FDP koalisyonu tarafından benimsenen çözümlerin yasaklardan ibaret olduğunu, bunun da olası yeni teknoloji arayışlarını olumsuz etkilediğini ve reformların uygulanması için öngörülen zaman diliminin oldukça dar olduğunu belirtiyor. AfD’nin koalisyonun iklim politikasına ilişkin diğer ciddi suçlamaları, özellikle mevcut enflasyon seviyeleri göz önüne alındığında, dönüşümün uçuk maliyetleri ve yurttaşların hane halkı bütçelerine aşırı yük bindirmesiyle alakalı. Bu husus, Almanların yüzde 67’si tarafından eleştiriliyor (ARD DeutschlandTrend).

Göç krizi 2.0

AfD, kamuoyunda hükümetin göç politikasına yönelik artan huzursuzluk nedeniyle de popülerlik kazanıyor. Göçe engel olma talebi AfD’nin en önemli siyasi projesi ve partinin popülaritesini defalarca artırdı. Dahası, seçmenler AfD’li siyasetçilerin tam da bu konuda en yetkin kişiler olduklarına inanıyorlar. Bu, Almanya’da birkaç aydır gözlemlenen göç krizinin yeni versiyonu açısından bilhassa önemli: Ukrayna’dan bir milyondan fazla mülteci kabul edilmekle kalmadı, başka yerlerden gelen insanlara da barınma imkânı sunuldu. 2022 yılında Almanya’ya 244 bin iltica başvurusu yapıldı; bu rakam bir önceki yıla göre yüzde 47 daha fazla. İlerleyen aylarda durum daha da kötüye gitti, 2023’ün ocak ve nisan ayları arasında 80 bin 978 başvuru daha kaydedildi; bu da yıldan yıla yüzde 80’lik bir artış anlamına geliyor. En fazla sığınma talebinde bulunanlar Suriyeliler (22 bin 702; yıllık artı yüzde 73,5), Afganlar (15 bin 980; artı yüzde 89,9) ve başvuru sayısı en hızlı artan Türkler (10 bin 267; artı yüzde 279,7) oldu.[6]

Farklı mülteci gruplarının üst üste gelmesi göç krizinin dinamiklerini değiştirdi. Bu, özellikle sığınmacılara gerekli bakımı sağlamakla yükümlü olan yerel yönetimlerin tepkilerinde göze çarpıyor. Örneğin, yerel politikacılar yeni gelenler için yer sıkıntısından, mali kısıtlamalardan ve yeni gelenlerin etkili bir şekilde entegre edilmesindeki zorluklardan şikayet ediyor. Yerel hükümet yetkililerinden gelen çağrılar arasında, geleneksel olarak yeni göçmenleri kabul etmeye en açık olan Yeşiller Partisi temsilcilerinin de yer alması, sorunun ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.[7] Mültecilerin barınmasıyla ilgili sorunlar halkın duyarlılığını da etkiliyor ve AfD bundan yararlanıyor. Almanların çoğunluğu (ARD DeutschlandTrend’in bu mayıs ayında yaptığı bir ankete göre yüzde 54) Almanya’ya gelen göçmenlerin kârdan çok zarar getirdiğine inanıyor ve katılımcıların yüzde 52’si bu akının sınırlandırılmasını talep ediyor (katılımcıların yüzde 33’ü mevcut seviyede kalmasını istiyor). Daha da önemlisi, katılımcıların yüzde 77’si politikacıların yabancıların Almanya’ya yerleşmesinden kaynaklanan sorunlara yeterince ilgi göstermediğini iddia ediyor.

Önce Rusya

Savaşın çıktılarının kamuoyunda yarattığı yorgunluk ve Ukrayna’ya yapılan askeri yardımlara verilen desteğin giderek azalması da AfD’nin işine geliyor. Parti, Ukrayna karşıtı ve Rusya taraftarı görüşlere sahip seçmenleri temsil ederken, Federal Meclis’teki diğer tüm partiler Ukrayna’yı desteklemeye devam etmek istiyor.[8] Ankete katılanların yüzde 43’ü Almanya’nın Kiev’e yaptığı silah yardımının doğru düzeyde olduğunu düşünüyor ve yüzde 84’ü savaştan kaçanlara barınma sağlanmasını destekliyor (yukarıda bahsedilen ARD DeutschlandTrend anketi bu yıl mayıs ayında yapıldı). Fakat katılımcıların yüzde 37’si askeri desteğin aşırı olduğuna inanıyor ve sadece yüzde 14’ü bu desteğin genişletilmesini istiyor. Anketler bu destekte belirgin bir düşüş eğilimi olduğunu gösteriyor. Ayrıca Almanların yüzde 64’ü, Ukrayna’ya Alman savaş uçakları tedarik edilmesi olasılığına karşı çıkıyor. Bu konudaki olumsuz görüşler CDU/CSU (yüzde 59), SPD (yüzde 56) ve FDP (yüzde 54) destekçileri tarafından da dile getirilse de en büyük direnç AfD (yüzde 90) destekçileri arasında görülüyor. Aynı zamanda, katılımcıların yüzde 55’i Alman hükümetinin savaşı sona erdirmek adına çok az diplomatik çaba sarf ettiğini iddia ediyor.

AfD politikacıları, Ukrayna’ya yardım gönderilmesine karşı çağrılar ve gösteriler de dahil olmak üzere çeşitli “barış yanlısı” talepleri destekleme ve başlatma konusunda son derece aktifler. Söz konusu parti, 2023’e girerken hükümetin politikasına karşı (çoğunlukla doğu Almanya’da) protesto gösterileri düzenledi. Gösterilere beklenenden daha az kişi katılmış olsa da zaman zaman on binlere varan sayıda kişi katıldı. AfD’nin hamleleri, çoğu bu partiye oy veren Rusça konuşan Almanlar arasında epey hoş karşılandı.[9] Ayrıca, Ukrayna işgalinin başlangıcından bu yana AfD’li politikacılar, örneğin Rus propaganda yayınlarında Alman hükümetini eleştirerek, işgal altındaki bölgelere turlar düzenleyerek ve Rus büyükelçiliğindeki resepsiyonlara katılarak kendilerini defalarca Moskova’nın savunucuları olarak sundular. Ayrıca sosyal medyada Ukrayna karşıtı (aynı zamanda Amerikan ve Polonya karşıtı) hisleri körüklemenin yanı sıra AfD ile bağlantılı olan ve Alman karşı istihbaratı tarafından yakından izlenen COMPACT dergisi aracılığıyla geniş bir okur kitlesini etkilemeye çalıştılar.

Düzen karşıtı parti

Ancak, AfD destekçilerinin yüzde 67’sinin beyan ettiği üzere, hükümetin bu alanlardaki politikalarından duyulan hayal kırıklığı ve buna karşı muhalefet gösterme arzusu, partinin popülerliğinin tek nedeni değil. Düzen karşıtı yaklaşımı da önemli bir faktör. Bu tür hisler, kısmen Almanya’daki kamu medyasının durumu hakkında ortaya atılan sorular, kitle iletişim araçlarında sunulan anlatı ile sesi gazete ve televizyonlarda temsil edilmeyen toplumun önemli bir kesimi tarafından paylaşılan görüşler arasındaki uyumsuzluk nedeniyle giderek yaygınlaşıyor.[10]

Buna ek olarak bazı Alman köşe yazarları, tartışmaya katılanların Berlin’de ana akım olanlardan (dolaylı olarak koalisyonun sol eğilimli çevreleri ve medyanın önemli bir kısmı) farklı görüşler sunmaları halinde aşırı sağcı olarak damgalandıklarına dikkat çekti.[11] Ayrıca bazı AfD destekçileri, kamusal tartışmanın ve politikacıların odaklandığı konuların çoğu yurttaşın karşılaştığı gerçek sorunlarla temastan uzak olduğunu öne sürüyor; buna bir örnek, Alman dilinde feminatiflerin kullanımına ilişkin dil tartışması.[12]

Partiye desteğin kalesi olarak doğu

Siyasi ajanda ve kimlik argümanları özellikle AfD’ye desteğin yüzde 32’ye ulaştığı (CDU’ya yüzde 23, SPD’ye yüzde 16, Yeşiller’e yüzde 6) doğu eyaletlerindeki seçmenler arasında güçlü bir yankı bulurken, batı eyaletlerinde bu oran sadece yüzde 13 (CDU’ya yüzde 30, SPD’ye yüzde 19 ve Yeşiller’e yüzde 16’ya karşılık).[13] AfD’nin doğu Almanya’daki popülaritesi bölgesel seçimlerde defalarca teyit edildi ve AfD, tüm doğu eyaletlerindeki en güçlü muhalefet partisi.

AfD’nin ülkenin doğusundaki popülaritesinin hem yapısal hem de siyasi temelleri var. AfD’nin başarısının nedenlerinden biri, seçmenlerin Batı’daki seçmenler kadar belirli partilere bağlı olmaması. Ülkenin bu bölgesinde sosyal statü, bir meslek grubuna aidiyet ya da aile gelenekleri, insanların oy verme tercihlerini çok fazla etkilemiyor. Buna ek olarak, bu bölgede yaşayanlar seçmen desteğini değiştirmeye daha hazır; bu şekilde siyasi partileri kampanya sırasında verdikleri sözleri yerine getirmekle sorumlu tutabilirler.

Bunun da ötesinde AfD, Doğu Almanya’da yalnızca bir protesto partisi olarak değil (ve bu nedenle bir bakıma Die Linke’nin yerini alıyor), her şeyden evvel geniş bir seçmen grubunun çıkarlarını en geniş ölçüde temsil eden, herkesi kapsayan bir parti olarak görülüyor.[14] Aynı zamanda AfD liderleri, seçmenlerin hem mevcut hem de önceki federal hükümetlerin işleyişine ilişkin hayal kırıklıklarını ustaca kullandılar ve mevcut durumu 1989’dan sonraki dönüşümün bir sonucu olarak sundular. Almanya’nın yeniden birleşmesinin sonuçları üzerine hala hararetli bir şekilde devam eden tartışmalarda AfD, kendisini, o zamandan bu yana meydana gelen değişikliklerden ötürü hayal kırıklığına uğrayan insanların sorunlarına duyarlı olan tek parti olarak konumlandırıyor. Ayrıca Doğu Almanya dönemine ait “ekolojik diktatörlük” (Ökodiktatur), “ısıtma Stasi’si” (Heizungs-Stasi) ve “planlı ısıtma ekonomisi” (Wärmeplanwirtschaft) gibi dilsel taklitleri de ustalıkla kullanıyor.[15] Bu şekilde mevcut hükümet yetkilileri ile eski Doğu Alman siyasi sisteminin parti görevlileri arasında bir benzerlik kurulması amaçlanıyor. AfD, bu stratejiyi daha önce de kullanmış ve ülkenin doğusundaki Landtage’da yapılan önceki seçimlerde başarılı olduğunu ispatladı.[16]

AfD’nin doğu eyaletlerindeki güçlü konumu, bölgesel liderler etrafında konsolide olan yapısına ve ideolojik ayrışmaların ve şahsi anlaşmazlıkların batı Almanya’ya kıyasla daha düşük yoğunlukta olmasına da dayanıyor. Karşı istihbarat tarafından yakından izlenen Björn Höcke, Thüringen’deki AfD parti yapılarının başkanı ve partinin ülkenin doğusundaki tartışmasız lideri. Fakat onun etkisi AfD’nin yerel yapılarının ötesine geçiyor. Geçtiğimiz haziran ayında yeni parti yönetiminin seçilmesinden bu yana, kayda değer sayıda aktivist onu AfD’nin federal başkanlık kurulunun lideri olarak görmeye başladı. Onun desteğini alamayan adayların başkanlık divanı üyeliği yarışını kaybetmesi Höcke’nin gücünün bir başka ispatı. Höcke, ayrıca AfD’nin tüzüğünde değişiklik yapılmasını öngören ve partinin eskiden olduğu gibi aynı anda iki kişi tarafından yönetilmesi yerine gelecekte tek bir başkan tarafından yönetilmesine olanak tanıyan bir öneriyi de kabul ettirdi.[17]

AfD’nin seçim beklentileri

AfD açısından risk faktörleri arasında, şimdiye dek defalarca daha büyük bir seçim başarısı elde etmesine engel olan şahsi çatışmalar ve siyasi ajandasına ilişkin anlaşmazlıklar yer alıyor. Dolayısıyla AfD’nin seçimlerde elde edeceği sonuç büyük ölçüde kampanya sırasında bu çatışmaları nasıl çözeceğine ya da bastıracağına bağlı olacak. Buna ek olarak, AfD daha da radikalleşirse, Alman karşı istihbaratı parti üzerindeki baskısını artıracaktır; halihazırda hem AfD’ye hem de gençlik kanadına (Junge Alternative) karşı seçilmiş gözetim tedbirlerine başvuruyorlar.

Ancak seçim takvimi AfD’nin lehine işliyor. Parti, bu yılın en önemli yerel seçimleri olan Hessen ve Bavyera’da (her iki seçim de bu yıl 8 Ekim’de yapılacak) önde gitmiyor. Bununla birlikte, bu eyaletlerde bir önceki seçimlerden bu yana oy oranlarını önemli ölçüde artırdı ve bu da muhtemelen Hıristiyan Demokratların kalesi olan bu eyaletlerde (her iki eyalet de uzun yıllardır CDU ve CSU tarafından yönetiliyor) sonbaharda yapılacak seçimlerde iyi bir sonuca dönüşecek. Buna karşılık AfD, 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Avrupa karşıtlığı kartını oynamaktan, özellikle de Almanların giderek artan bir yüzdesinin AB’nin Almanya’ya giderek daha fazla zarar verdiğini iddia ettiği hakikati göz önüne alındığında, fayda sağlayabilir. Katılımcıların yüzde 27’si bu görüşü paylaşıyor (Temmuz 2020’den bu yana artı yüzde 12).[18] Bununla birlikte, AfD’nin kazanabileceği üç doğu federal eyaletindeki seçimler en önemlisi olacak ve burada elde edilecek sonuç, 2025 sonbaharında yapılacak Federal Meclis seçimleri öncesinde partiyi güçlendirecektir.

Brandenburg, Saksonya ve Thüringen Eyalet Meclisleri için 2024’te yapılması planlanan seçimler, 2025’teki Federal Meclis seçimlerinden önce siyasi partiler için son sınav olacak. AfD, Brandenburg’da yüzde 23 (CDU ile eşit) ve Saksonya’da (CDU’nun yüzde 25’e sahip olduğu) ve Thüringen’de (Die Linke’nin yüzde 22 ile ikinci olduğu) yüzde 28’er destekle üç eyalette de anketlerde önde gidiyor. Fakat AfD’nin bu eyaletlerdeki olası zaferi hükümet kurmasını garanti etmeyecektir. Diğer partiler, şu anda CDU’nun komünizm sonrası Die Linke ile işbirliği yaptığı Thüringen’de olduğu gibi, AfD’ye karşı resmi ya da gayri resmi bir koalisyon arayışına girecektir. Bu taktik şimdiye dek AfD’yi iktidarın dışında bırakmış olsa da, siyasi ajandalarında en düşük ortak paydayı aramak zorunda kaldıkları için bu hareket tarzını seçen partiler için büyük bir siyasi maliyet getirdi; pratikte bu, seçmenlerini giderek daha fazla hayal kırıklığına uğrattı ve sonuç olarak hükümete verilen desteğin düşmesine ve AfD’nin popülaritesinin artmasına neden oldu.[19]

[1] K. Frymark, A. Kwiatkowska, ‘Serious clash between CDU and CSU on migration policy. European implications’, OSW, 20 Haziran 2018, osw.waw.pl.

[2] Politika tartışmalarında Yeşiller her zaman iki grup arasında bir denge kurmaya çalıştı: gerçekçiler (Realo’lar) ve radikaller (Fundi’ler). Söz konusu kamplar arasındaki derin çatışma, partinin faaliyete geçtiği günden bu yana devam ediyor. Gerçekçiler uzlaşmaya daha yatkın ve bazı taleplerini geri çekme pahasına da olsa federal düzeyde diğer partilerle koalisyon arayışında. Radikaller ise tam tersi bir yaklaşım benimsiyorlar, zira seçmenlerin gözünde güvenilir olmak ve kendi ideallerine bağlı kalmak onlar için en önemli şey oldu.

[3] Liberaller, 2035’ten sonra da AB’de belirli tipte içten yanmalı motorlara sahip yeni araçların tescil edilmesinin mümkün olmasında ısrarcı olmuştu. Daha fazla bilgi için bkz. M. Kędzierski, ‘Niemcy wobec przyszłości samochodów spalinowych – wewnątrzpolityczny kontekst zmiany’, OSW, 17 Mart 2023, osw.waw.pl.

[4] M. Güllner, ‘Das Comeback der AfD’, The Pioneer, 2 Haziran 2023, thepioneer.de.

[5] M. Bröcker, G. Repinski, ‘Die Ost-CDU und das AfD-Problem’, The Pioneer, 7 Haziran 2023, thepioneer.de.

[6] Aktuelle Zahlen, Bundesamt Für Migration und Flüchtlinge, Nisan 2023, bamf.de.

[7] J. Hermann, ‘«Wir schaffen das nicht»: Ein grüner Landrat ruft in der Asylkrise um Hilfe’, Neue Zürcher Zeitung, 2 Şubat 2023, nzz.ch.

[8] Die Linke bir istisna, ancak parti içi çatışmalar ve düşük kamuoyu desteği nedeniyle AfD’ye karşı ciddi bir rakip olarak görülmüyor.

[9] K. Frymark, Prorosyjskie demonstracje w Niemczech, OSW, 21 Nisan 2022, youtube.com. Ayrıca bkz. N. Friedrichs, J. Graf, Integration gelungen? Lebenswelten und gesellschaftliche Teilhabe von (Spät­)Aussiedlerinnen und (Spät­)Aussiedlern, Bundesamt Für Migration und Flüchtlinge, SVR­Studie 2022-1, bamf.de.

[10] Bu bağlamda, Alman medyasının durumu ve bazı gazetecilerin haberlerini aşırı basitleştirme eğilimi konusundaki endişelerini dile getiren Başbakanlık Özel Kalemi Wolfgang Schmidt’ten alıntı yapmakta fayda var. Bkz. ‘Das Late-Night-Memo für die Hauptstadt’, Berlin.Table #69, 5 Haziran 2023, table.media/berlin.

[11] R. Haubrich, ‘Ausgewogene Berichterstattung? 92 Prozent der ARD-Volontäre wählen grün-rot-rot’, Die Welt, 3 Kasım 2020, welt.de.

[12] E. Gujer, ‘Ein bärtiges Wesen in der Frauen-Sauna: In Gender-Fragen scheint es keine Grenzen mehr zu geben’, Neue Zürcher Zeitung, 2 Haziran 2023, nzz.ch.

[13] ‘AfD ist in Ostdeutschland deutlich die stärkste Kraft’, Handelsblatt, 7 Haziran 2023, handelsblatt.com.

[14] Herkesi kapsayan parti (Volkspartei), farklı sosyal katmanlardan gelen geniş bir seçmen kitlesine sahip, çok çeşitli görüşleri temsil eden ve fraksiyonlara bölünmüş bir partilere verilen isim.

[15] ‘Alice Weidel: Umfaller-FDP liefert die Bürger an Heizungs-Stasi und Wärmeplanwirtschaft aus’, AfD – Fraktion im Bundestag, 31 Mayıs 2023, afdbundestag.de.

[16] K. Frymark, ‘Alternatywa dla wschodnich Niemiec. Saksonia i Brandenburgia przed wyborami landowymi’, Komentarze OSW, no. 307, 28 Ağustos 2019, osw.waw.pl.

[17] Idem, ‘Nowe władze AfD: w kierunku regionalnej partii protestu’, OSW, 27 Haziran 2022, osw.waw.pl.

[18] Aynı zamanda anketler, katılımcıların yüzde 38’inin Almanya’nın Avrupa’da daha fazla tek taraflı hareket etmesini, yüzde 14’ünün ise AB’den ayrılmasını istediğini gösteriyor. Bkz. ‘ARD-DeutschlandTREND Juni Extra 2023’, Haziran 2023, infratest-dimap.de.

[19] Saksonya-Anhalt bir istisna. Epey popüler ve deneyimli CDU lideri Reiner Haseloff, bu eyalette 2021 seçimlerini kazandı ve daha önce AfD’ye oy vermiş 16 binden fazla seçmeni Hıristiyan Demokratlara çekti.

Dünya Basını

İktisatçı Richard Wolff: ABD’de oligarklar devleti rehin alarak piyasayı yönetiyor

Yayınlanma

Ekonomi profesörü Richard Wolff, Batı dünyasındaki derin siyasi ve ekonomik krizin çöken küresel hegemonyanın ve sömürgecilik mirasının tükenişinden kaynaklandığını belirtti. ABD içindeki çıkar çatışmalarına değinen Wolff, askeri, medikal ve petrol kartellerinin siyaset mekanizmasını rehin alarak piyasaları kendi karlılıkları doğrultusunda manipüle ettiğini vurguladı.

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın çevrim içi söyleşi programına konuk olan Amerikalı siyaset iktisatçısı ve Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri İktisat Profesörü Richard Wolff, Batı dünyasının içinden geçtiği siyasi, ekonomik ve toplumsal krizleri değerlendirdi.

Diesen, Batı başkentlerinde hissedilen meşruiyet krizine, seçim süreçlerindeki tıkanıklığa, derinleşen gelir eşitsizliğine ve medya üzerindeki anlatı kontrolüne dikkat çekerek bu sorunların yalnızca partiler arası iktidar değişimleriyle açıklanamayacak kadar yapısal bir boyuta ulaştığını dile getirdi.

Profesör Wolff ise ABD ve Avrupa’nın ortak bir tarihsel döngünün sonuna geldiğini belirterek küresel kapitalizmin kurduğu sömürgeci düzenin artık geri döndürülemez bir çözülme evresine girdiğini aktardı.

Konuşmasına ABD’deki başkanlık seçimlerine bir ay kaldığını hatırlatarak başlayan Profesör Wolff, ülkedeki siyasi tablonun ürkütücü bir hal aldığını kaydetti. Washington’daki karar vericilerin sergilediği tutumu hayretle izlediğini belirten Wolff, “Kendi hükümetimin ve aynı zamanda Avrupa’daki yöneticilerin sergilediği davranışlara her gün şaşırıyorum. Seçimlere tam bir ay kaldı ve burada büyük liderimizin kararlı bir ölüm sarmalına girdiğine tanıklık ediyoruz. Bu tablo, bizleri bile şaşırtacak düzeyde bir yozlaşmanın ya da açık bir ölüm arzusunun olağanüstü bir göstergesidir” dedi.

Siyaset bilimci Glenn Diesen, krizin yalnızca ABD ile sınırlı kalmadığını; Almanya’da Friedrich Merz ve Şansölye Friedrich Merz etrafındaki tartışmalardan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yaşadığı meşruiyet kaybına kadar tüm kıtada benzer bir demokratik açığın ortaya çıktığını vurguladı.

Halk kitlelerinin sistemin derin bir sarsıntıya ve köklü reformlara ihtiyaç duyduğunu hissettiğini belirten Diesen, servet yoğunlaşması ve güvenlik politikalarındaki başarısızlıkların arkasında yatan ortak paydayı sordu. Profesör Wolff, bu durumu anlamak için modern dünya ekonomisinin kuruluşuna ve kapitalizmin tarihsel diyalektiğine bakmak gerektiğini ifade etti.

“Kapitalizmin dünya ekonomisi kurması tarihi bir başarıydı ancak bu çok kötü inşa edilmiş bir işti”

Avrupa ve ABD ile birlikte Japonya’nın da benzer bir kriz yaşadığını aktaran Profesör Wolff, uzun süredir gelişmekte olan bir imparatorluk isyanına şahitlik edildiğini söyledi. Avrupa ülkelerinin on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda küresel ölçekte bütünleşik bir pazar inşa ettiğini hatırlatan Wolff, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Karl Marx, modern kapitalizmin en büyük tarihi başarılarından birinin dünya ekonomisinin ve küresel pazarın kuruluşu olduğunu defalarca söylemişti. Bu sayede Afrikalılar Avrupalıların ne yaptığını öğrenebildi, Asyalılar Latin Amerika’daki gelişmeleri takip edebildi; toplumlar birbirleriyle ticaret yaptı, karşılıklı yatırımlarda yer aldı ve birbirlerinden öğrendi. Bu tespitte Marx ile tamamen aynı fikirdeyim. İnsanlık deneyimini kölelik ve feodalizmin ötesine taşıdığı için kapitalizme her zaman hakkını teslim ederim. Ancak madalyonun diğer yüzünde derin bir sorun var. Bir dünya ekonomisi kurdular ama bunu korkunç derecede kötü yaptılar. Bu, son derece berbat inşa edilmiş bir işti.”

Küresel sistemin kuruluş modelinin yıkıcı eşitsizlikler ürettiğini vurgulayan Wolff, “İnşa ettikleri dünya ekonomisinin yalnızca ufacık bir kısmı, yani Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya olağanüstü zenginleşti. Dünyanın geri kalanı ise baştan sona yoksulluğa mahkum edildi; yalnızca odun kesen, su taşıyan köleler haline getirildi. Öğrencilerime sık sık Belçika örneğini veririm. Belçika, Kuzeybatı Avrupa’nın yoksul bir köşesiyken Kongo’yu ele geçirdikten sonra çok zengin ve güçlü bir yer haline geldi. Bugün Brüksel’deki Avrupa Birliği bürokratları oradaki güzel ortaçağ mimarisinin tadını çıkarıyorsa bu sömürge düzeni sayesindedir” ifadelerini kullandı.

Sömürgeci güçlerin yerli halklardan gasp edecek toprak bulamamaya başladığı andan itibaren birbirleriyle çatışmaya girdiğini anlatan Wolff, İngiliz, Rus, Fransız ve Alman imparatorluklarının küresel ölçekte karşı karşıya geldiğini belirtti.

Yıllar önce hazırladığı doktora tezinin Doğu Afrika’da İngiliz ve Alman emperyalizminin çatışmasını konu aldığını aktaran Wolff, bu doyumsuz paylaşım mücadelesinin insanlık tarihinin en yıkıcı iki felaketi olan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile sonuçlandığını kaydetti.

“Tüm imparatorlukların mirası tek bir kurşun dahi sıkılmadan ABD’ye devredildi”

Savaşların doğrudan imparatorluklar arasında ve imparatorlukların varlığı pahasına yürütüldüğünü belirten iktisatçı, toz duman dağıldığında sahnedeki neredeyse tüm küresel aktörlerin çöktüğünü ifade etti. Almanya, Fransa, İtalya ve Japonya’nın yıkıldığını hatırlatan Wolff, Atlantik ve Pasifik okyanuslarının sağladığı coğrafi yalıtım ve o dönemde hava gücünün henüz kıtalararası yıkım kapasitesine ulaşmamış olması sayesinde ABD’nin fiziki yıkımdan kurtulduğunu vurguladı.

İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nin 28 milyon insanını kaybettiğini, ABD’de ise bu sayının yaklaşık 400 bin düzeyinde kaldığını belirten Wolff, “Bu iki rakam kimin hayatta kaldığını, kimin ise tükendiğini açıkça gösterir. Ancak insanların zihninin karıştığı nokta tam da burada başlıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD, kendisinden önce gelen bütün imparatorlukların toplam mirasını devraldı. Tarihte bunun bir benzeri daha yoktur. Avrupalıların yüzyıllar boyunca organize ettiği, tedarik zincirlerini kurduğu, sanayisini kendi merkezine topladığı küresel sömürge sistemi kendi kendini havaya uçurdu ve bütün küresel imparatorluk projesini doğrudan ABD’nin kucağına bıraktı” dedi.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ABD’de yaşanan olağanüstü refah patlamasının bu mirasın eseri olduğunu belirten Wolff, durumu mevcut siyasi liderlikle kıyaslayarak açıkladı:

“Ben bu ülkede olağanüstü bir zenginliğin hüküm sürdüğü o tuhaf ikinci yarıda yaşadım. Neden böyle bir refah vardı? Çünkü mirasa konmuştuk. Tıpkı Donald Trump’ın akıl almaz serveti gibi. Trump bu serveti babasından devraldı; kendisi neredeyse hiçbir şey yapmadı. Parasının büyük kısmını kaybetti ya da New York’taki gayrimenkul dalgasının üzerinde yüzdü. Ülke olarak biz de geçmişin bütün sömürgelerini bu şekilde miras aldık. Şimdi ise çok acı bir gerçekle yüzleşiyoruz: Eski imparatorlukların tamamını devraldıysanız, sömürgeciliğe karşı on dokuzuncu yüzyılda filizlenen ve yirminci yüzyılda devasa bir güce ulaşan sömürge karşıtı isyan dalgasını da göğüslemek zorundasınız.”

Hindistan’da Mahatma Gandhi’nin, Doğu Afrika’da Jomo Kenyatta’nın öncülüğünü yaptığı bağımsızlık hareketlerinin sömürgecilik çağını kapatarak sömürge karşıtı bir dönemi başlattığını aktaran Wolff, Washington’ın bugün küresel ölçekte tanık olduğu gerilemenin tarihin bu doğal diyalektik tepkisinden kaynaklandığını vurguladı.

“Ölmekte olan bir imparatorluğun sömürgeci hayalleriyle karşı karşıyayız”

Avrupa’nın imparatorluk kaybı sürecinde ABD’den çok daha ileri bir aşamada yer aldığını, ancak Washington’ın tüm küresel hegemonyayı birden kaybetme riskiyle yüzleştiğini söyleyen Wolff, Batılı liderlerin söylemlerinde anakronik bir sömürgecilik fantezisinin yeniden üretildiğini belirtti. Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’ın Rusya’yı yenilgiye uğratma ve küçük parçalara bölme çağrılarına değinen iktisatçı, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Kaja Kallas büyük bir tutkuyla Rusya ile savaşmaktan, Rusya’yı yenmekten ve onu parçalamaktan söz ettiğinde ne yapıyor biliyor musunuz? Farkında bile olmadan 1884 yılında Şansölye Otto von Bismarck’ın himayesinde toplanan Berlin Konferansı’nı yeniden canlandırıyor. O dönem emperyalistler Berlin’de bir araya gelip Afrika haritasını masaya sermiş, cetvelle paylaştırmıştı; Almanlar burayı alsın, Fransızlar şurayı alsın, İngilizler öbür parçayı yönetsin demişlerdi. Bugün Kallas’ın dile getirdiği şey tam anlamıyla bir fantezidir ve asla gerçekleşmeyecektir. Ukrayna’da kaybediyorlar. Kuzey Atlantik İttifakı 1990 sonrasında doğuya doğru nasıl genişlediğine dair parlak hikayeler anlatıyordu; Polonya, Çekya, Slovakya, Slovenya, Romanya, Bulgaristan ve Macaristan gibi ülkeleri bünyelerine kattılar. Evet, ama Ukrayna’yı alamayacaklar. Asıl mesele Ukrayna da değil; mesele sömürgeciliği yeniden canlandırma hayalidir.”

Bu nostaljik hezeyanın ABD’de de farklı şekillerde tezahür ettiğini aktaran Wolff, “Tezimi güçlendirircesine Donald Trump da Grönland’ı satın almaktan, Kanada’yı bir Amerikan eyaleti haline getirmekten veya Panama Kanalı’nı geri almaktan söz ediyor. Bunlar ölmekte olan bir imparatorluğun hezeyanlarıdır. Geçmişin zenginliğini sömürgeciliği fantastik bir şekilde yeniden yaşayarak koruyabileceklerini zannediyorlar” değerlendirmesini yaptı.

Konuşmasında Ortadoğu’daki gelişmelere de yer veren Wolff, “İsrail yerleşimci sömürgeciliği denedi ve soykırımla sonuçlandı. Durum bundan ibarettir. Tarihin akışı önünüze bir set çekmişse, geçmişin yöntemleriyle o seti aşamazsınız” uyarısında bulundu.

“Tarihteki her çöken imparatorluk gibi elitlerimiz kendilerini korumak için toplumu feda ediyor”

İmparatorlukların yükseliş, zirve ve çöküş dönemlerindeki toplumsal davranış kalıplarını özetleyen Wolff, çöküş aşamasına giren her sistemde güç ve servet sahiplerinin kendilerini yaklaşan fırtınadan korumak için servetlerini tahkim ettiğini kaydetti.

Batı dünyasında eşitsizliğin ahlak sınırlarını zorlayan bir noktaya ulaşmasının temel nedeninin bu korunma refleksi olduğunu ifade eden iktisatçı, şunları kaydetti:

“Elinizde sömüreceğiniz bir imparatorluk kalmadığında Batı’nın devasa servetini sürdürmek giderek zorlaşır. Bu nedenle bir teknolojiye, pazarın belirli bir köşesine, bir tekel veya oligopol konumuna sahip olanlar mevzilerini güçlendiriyor. Bu ayrıcalıkları korumak için siyasetçileri doğrudan satın alıyorlar. Faturayı ise imparatorluğun çöküşünün bedelini ödeyen geniş halk kitleleri ödüyor. İktidardaki yapılar, orta sınıfı ve yoksulları ezerken kendilerini korumak için akla gelebilecek her türlü günah keçisini üretiyor. Göçmen karşıtı zihniyetin akıl dışı bir şekilde tırmanması ya da Vladimir Putin’in yeniden dirilmiş bir Josef Stalin gibi pazarlanması bu yüzdendir. Bu histeri dalgası, çöküş gerçeğiyle başa çıkma ve kitleleri uyutma yöntemidir.”

Program sunucusu Diesen’ın Kallas’ın parçalanmış bir Rusya’nın daha iyi yönetileceği yönündeki sözlerini hatırlatması üzerine Wolff, psikoterapist olan eşinin mesleki yöntemlerine atıfta bulunarak siyasetçilerin dilindeki bu çarpılmayı değerlendirdi:

“Estonya gibi bir Avrupa ülkesinin dünyanın geri kalanının nasıl yönetildiğini zerre kadar umursadığını mı sanıyorsunuz? Yeryüzünde felaket şekilde yönetilen onlarca ülke varken hiçbirinden tek bir şikayet sözü duymazsınız. Kallas gibi vasat politikacılar böylesine saçmalıklar gevelediğinde, bu durum çok daha derin bir meselenin başka bir alana yansıtıldığını gösterir. Eşimin klinik deneyimlerinden biliyorum; bir danışan gelir ve evdeki köpeğinin ne kadar berbat olduğunu büyük bir öfkeyle anlatır. Oysa asıl sorun köpek değildir; iç dünyasında onu kemiren başka bir meseleyi köpeğe yansıtmıştır. Bizim analist olarak görevimiz, bu saçma söylemlerin arkasında bastırılan gerçek krizin ne olduğunu ortaya çıkarmaktır.”

“Serbest ticaret söylemi aslında İngiliz ve Amerikan hegemonyasının kisvesinden ibaretti”

Söyleşide küresel ticaret mekanizmalarına geçen Glenn Diesen, Batı’da siyasi liberalizm ile ekonomik liberalizmin tarihsel olarak paralel ilerlediğini hatırlattı.

On dokuzuncu yüzyılın başında Amerikalıların İngiltere’yi bir serbest ticaret imparatorluğu olarak adlandırdığını belirten Diesen, Londra’nın sanayi, finans ve deniz yollarını elinde tuttuğu için serbest ticaret kavramının fiilen İngiliz kontrolündeki bir dünya anlamına geldiğini söyledi.

Benzer bir sürecin son kırk yılda küreselleşme adı altında ABD tarafından yürütüldüğünü kaydeden Diesen, Washington’ın artık sanayide ve yüksek teknolojide Çin ile rekabet edemediğini, deniz koridorlarını denetlemekte zorlandığını ve BRICS ülkelerinin dolarsızlaşma adımlarıyla küresel hegemonyaya meydan okuduğunu dile getirdi.

Bu tespitlere katıldığını belirten Profesör Wolff, ABD’nin gerilemeyi durdurma çabalarının sonuçsuz kalmaya mahkum olduğunu vurguladı. Washington yönetiminin küresel düzendeki çöküşe karşı geliştirdiği politikaların son derece kaba ve sistemsiz olduğunu kaydeden Wolff, ülkedeki sermaye gruplarının iç iktidar kavgalarını şu sözlerle aktardı:

“ABD’de serbest ticaret ortamında hala yüksek karlar elde edebilen sanayi kolları var. Amerikan Ticaret Odası ya da İş Dünyası Yuvarlak Masası gibi çatı kuruluşların yayımladığı metinlere bakarsanız, hala küreselci ve liberal bir terminoloji kullandıklarını görürsünüz. Bu kuruluşlar hazırladıkları muhtıraları doğrudan başkana sunar ve başkan da onları her zaman dinler; çünkü başkentteki en güçlü iş çevrelerini temsil ederler. Bu sermaye grupları küreselleşme sürecinde kendilerine güvenli alanlar açtı. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nın ardından doğan askeri-sanayi kompleksi gibi.”

Eski ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower’ın veda konuşmasında askeri aygıt ile silah üreticileri arasındaki tehlikeli yakınlaşmaya dair yaptığı uyarıyı hatırlatan Wolff, savunma sanayisinin tüm ülkeyi rehin alan bir örgütlenme modeline ulaştığını anlattı:

“Eisenhower, ordu ile silah şirketleri arasındaki bu yakın ilişkinin doğuracağı tehlikelere karşı uyarmıştı. Silah tekelleri öyle akıllıca bir sistem kurdu ki, elli eyaletin tamamına askeri üsler ve fabrikalar dağıttılar. Böylece her senatör ve kongre üyesinin bölgesine bir fabrika ya da üs yerleştirildi; siyasetçiler seçilmek için bu şirketlere muhtaç hale getirildi. Tek bir tekel olmak yerine üç ya da dört şirketten oluşan bir oligopol kurdular. Ardından koordineli bir biçimde Kongre’ye giderek kendi refahlarını satın aldılar. ABD federal bütçesinin savunmaya dünyanın geri kalanının toplamından daha fazla kaynak ayırmasının sırrı buradadır.”

“Askeri model kopyalandı: Sağlık ve teknoloji kartelleri devleti rehin alıyor”

Savunma sektörünün geliştirdiği bu oligopolistik nüfuz modelinin daha sonra diğer sektörler tarafından da taklit edildiğini belirten Wolff, Amerikan sağlık sektörünün benzer bir yapı kurduğunu dile getirdi:

“Askeri-sanayi kompleksinin başarısını görenler hemen harekete geçti ve medikal-sanayi kompleksini kurdular. Bu yapı dört ana bacaktan meydana geliyor: Doktorlar, özel hastaneler, kamusal sağlık güvencesi olmadığı için sistemi yöneten özel sağlık sigortası şirketleri ile ilaç ve tıbbi cihaz üreticileri. Tıpkı savunma sanayisi gibi işliyorlar. Yurttaşlar olarak astronomik sigorta primleri ödüyoruz; sigorta şirketleri servet kazanıyor. Şirketler birbirlerinin alanına saygı duyarak ilaç üreticilerinin fahiş fiyatlar talep etmesine göz yumuyor. İşverenler bu ağır sağlık maliyetlerinden nefret ediyor ama dağınık oldukları için örgütlü kartelle baş edemiyorlar.”

Aynı taktiğin son dönemde Silikon Vadisi ve büyük teknoloji devleri tarafından da benimsendiğini aktaran Wolff, “Amazon, Apple ve yapay zeka alanında faaliyet gösteren teknoloji devleri de bu dersi çok iyi öğrendi. Birlikte hareket etmeleri gerektiğini anladılar. Geçtiğimiz yıl Donald Trump’ın göreve başlama töreninde hepsinin onun arkasında nasıl sıra sıra dizildiğini gördünüz. Hükümet mekanizması artık sermaye kliklerinin açık bir pazarlık arenasına dönüştü. İşçilerin sendikalaşarak toplu sözleşme yapması gibi, devasa karlarını kullanan sermaye grupları da siyasi partilere milyonlarca dolar akıtarak kendi lehlerine kurallar yazdırıyor” dedi.

“Oligarklarımız siyasetçileri kendi çıkarlarına göre sıkıştırıyor”

ABD ekonomisinin temel direkleri arasındaki çatışmanın bugün mazot ve akaryakıt krizinde tüm çıplaklığıyla görüldüğünü belirten Wolff, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim ve İran ile yaşanan sürtüşmeler nedeniyle mazot fiyatlarının tavan yaptığını ifade etti.

Bu krizin toplumun farklı kesimleri arasında şiddetli bir kavga başlattığını söyleyen iktisatçı, durumu şu verilerle aktardı:

“Yükselen mazot fiyatları nedeniyle geniş halk kesimleri feryat ediyor. Çiftçiler dehşet içinde. Bir yanda traktörlerine koyacakları mazotun maliyeti, diğer yanda petrol türevi gübrelerin ve Kanada’dan temin edilen potas gübresinin fahiş fiyatları var. Çiftçilerin kar marjları tamamen sıfırlandı; bağırıp çağırıyorlar. Ancak madalyonun diğer yüzünde rafineriler ve petrol şirketleri yer alıyor. Onlar çok daha eski ve köklü bir çıkar grubunu oluşturuyor. Ülkede elektrikli araç sanayisini baltalamak için harekete geçen ilk güç petrol lobisiydi. Elon Musk çok zengin olabilir, Trump’ın ofisine girip çıkabilir; ancak petrol ve gaz şirketlerinin bu ülkede yüz yıldır kurduğu kurumsal güce sahip değildir.”

Tarım eyaletlerini temsil eden senatörlerin baskısıyla Başkan Trump’ın mazot ihracatına yasak getirmeyi düşündüğünü açıklamasının ardından petrol kartellerinin derhal devreye girdiğini belirten Wolff, perde arkasında yaşananları şöyle özetledi:

“ABD dünyanın en büyük mazot üreticisi konumunda. İhracata yasak getirilseydi iç piyasadaki tedarik düzelecek ve fiyatlar hemen düşecekti. Ancak petrol şirketleri derhal Trump’a gitti ve ‘Biz senin sadık destekçiniz, böyle bir yasağı kabul etmeyiz’ dedi. Hatta ‘Eğer ihracat yasağı getirirsen iç piyasada fiyatlar düşer; fiyatlar düşerse biz de rafinerilerdeki üretimi kısarız, fiyatlar yeniden fırlar ve halka verdiğin sözü tutamadığın için rezil olursun’ şantajında bulundular. Sonuçta kazanan petrol karteli oldu; Trump geri adım attı. Bu tabloyu Rusya’da görseydiniz herkes oligarklardan söz ederdi. Oysa ABD’de yaşanan tam olarak budur. Karşımızda kendi oligarkları tarafından yönetilen devasa çıkar blokları var ve bu oligarklar siyasetçileri kendi çıkarları doğrultusunda amansızca sıkıştırıyor.”

“Piyasa böyle işlemez, bu durum piyasanın açıkça manipüle edilmesidir”

Trump yönetiminin petrol krizinde içerideki kartelleri ezemeyince faturayı Avrupa’ya kestiğini kaydeden Wolff, Washington’ın Avrupalı müttefiklerini stratejik rezervlerini açmaya zorladığını hatırlattı. Diesen’ın Avrupa ülkelerinin neden kendi rezervlerini tüketmeye mecbur bırakıldığını sorması üzerine Wolff, uluslararası piyasalardaki manipülasyonu ifşa etti:

“Avrupa zaten derin bir enerji krizinin ortasında kıvranıyor. Amerikan petrol şirketleri ihracat yasağını engelleyince, Washington yönetimi Avrupalılara giderek ‘Kendi stratejik dizel rezervlerinizi piyasaya sürmek zorundasınız’ baskısını yaptı. Göstermelik bir rahatlama sağlamak istiyorlar. Ancak Avrupa’nın serbest bırakacağı miktar, kıtanın yalnızca bir günlük dizel tüketimine denk geliyor. Bunun piyasaya hiçbir kalıcı etkisi olamaz. Asıl vahim olan, bu sürecin kamuoyuna serbest piyasanın doğal işleyişi gibi sunulmasıdır. Hayır, piyasa böyle işlemez. Bu, açık bir oligopol tehdididir ve piyasanın manipüle edilmesidir. Şirket yöneticileri arz ve talep kurallarını çok iyi biliyor. Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim küresel dizel arzını daraltıp fiyatları yükseltiyorsa, bu yüksek fiyatı korumanın tek yolu darlığı devam ettirmektir. Eğer darlığı İran sağlamıyorsa, şirketler rafinerilerde üretimi kısarak bu darlığı bizzat üretir. Amerikan ekonomi politikasının gerçek yüzü işte budur.”

Tarım sektörünün politik alandaki gücünün petrol ve sanayi devleri karşısında yetersiz kaldığını vurgulayan Wolff, Trump’ın seçimlerde kırsal kesim oylarını büyük ölçüde kaybedebileceğini dile getirdi. Çiftçilerin ekonomik olarak ezildiğini ancak büyük petrol şirketleri kadar devasa bir lobi ağına sahip olmadıklarını aktaran iktisatçı, sermaye fraksiyonları arasındaki bu çatışmanın sistemin sınırlarını zorladığını kaydetti.

“Yükselen Çin korkusu, Amerikan elitlerinin aynadaki aksini görmesinden kaynaklanıyor”

Küresel jeopolitiğin merkezinde yer alan Pekin-Washington hattındaki gerilime de değinen Profesör Wolff, Amerikan yönetici sınıfının bilinçaltına yerleşmiş olan hegemonyacı kibri anlattı. New York’ta üst düzey yetkililerin ve stratejistlerin katıldığı kapalı bir seminere katıldığını aktaran Wolff, salondakilerin Hürmüz Boğazı’ndaki krizin arkasında dahi doğrudan Çin’i aradıklarını belirtti:

“Seminer masasında oturan elitler birbirlerine bakıp ‘Buradaki asıl düşman İranlılar değil, Çinliler’ diyordu. Fransız krallık tarihinde perde arkasındaki asıl gücü tanımlamak için kullanılan gri eminans kavramı gibi, Amerikan imparatorluğunun elitleri de her taşın altında yükselen yeni gücü arıyor. Bu, psikolojideki klasik yansıtma mekanizmasıdır. Kendi emperyalist niyetlerini başkalarına yüklüyorlar. Vladimir Putin’in tüm Avrupa’yı işgal etmek, Fransa’yı, Almanya’yı, Belçika’yı ele geçirmek istediğine dair bitmek bilmeyen anlatı ile Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’e yönelik suçlamalar aynı zihniyetin ürünüdür. Onları bekleyen yeni sömürgeci güçler olarak görüyorlar; çünkü kendi bilinçleri sömürgecilik mantığıyla yoğrulmuştur.”

Amerikan liderliğinin dünyanın geri kalanındaki yoksulluğu ve öfkeyi asla anlayamadığını ifade eden Wolff, gençlik yıllarında Doğu Afrika’da, Tanzanya ve Kenya’da geçirdiği dönemleri hatırlattı. O dönemde 2,5 milyon nüfuslu bir bölgede yalnızca dört lisenin bulunduğunu, sağlık hizmetlerinin sıfıra yakın olduğunu bizzat gördüğünü aktaran Wolff, bu derin eşitsizliği New York’taki zenginlikle kıyaslayarak idrak ettiğini söyledi.

Amerikan toplumunun ve yönetici elitinin ise bu gerçeklikten tamamen kopuk olduğunu vurgulayan Wolff, sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Ülkenin en büyük bankası JPMorgan Chase’in CEO’su Jamie Dimon ile konuşursanız, size ekonominin ne kadar harika olduğunu anlatacaktır. Bu insanlar aptal ya da kötü eğitimli değiller; gazeteleri okuyorlar, dünyayı takip ediyorlar. Ancak onlar bu ülkenin egemen sınıfının merkezinde yer alıyorlar ve o zihniyetle yoğrulmuş durumdalar. Tıpkı İngiltere kırsalındaki malikanelerinde oturup imparatorluğun hala sürdüğünü zanneden, bir prens Afrika’ya gidip küçük çocuklardan çiçek aldığında heyecanlanan İngiliz aristokratları gibiler. Kendi dünyalarında geçmişi yaşatmaya çalışıyorlar. Ancak o devir kapandı. Amerikan egemen sınıfını asıl korkutan şey Çin’in komünist olması değildir; asıl korkuları Çin’in onların elindeki küresel hükümranlığı geri dönülmez biçimde söküp alıyor olmasıdır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Yayınlanma

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.

Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.

“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.

Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:

“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”

Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”

“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”

Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.

Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:

“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”

Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:

“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”

Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:

“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”

“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”

Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.

Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”

Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:

“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”

“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”

Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.

Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”

Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”

Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:

“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”

“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”

Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.

Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:

“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”

Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:

“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”

“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”

Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.

İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:

“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”

Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:

“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”

“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”

Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.

Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:

“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”

Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:

“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”

“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”

Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.

Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:

“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”

Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”

“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”

Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.

Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”

Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:

“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”

“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”

Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.

Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:

“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”

Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:

“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”

“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”

Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.

Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:

“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”

Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”

“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”

Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.

Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”

Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:

“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.

Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.

Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.

Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.

Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.

Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.

“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”

Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.

Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.

Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.

“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”

Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.

Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”

Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.

“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”

Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:

“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”

Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:

“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”

“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”

Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.

Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:

“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”

Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.

“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”

Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:

“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”

Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.

“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”

Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.

Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:

“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”

Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:

“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”

Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:

“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”

Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:

“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English