Bizi Takip Edin

Söyleşi

Branko Milanović: Soğuk Savaş ekonomisi toplumsal sınıfların varlığını inkar etme girişimiydi

Yayınlanma

2008 krizinin ardından gelir adaletsizliği ve toplumsal eşitsizlik çalışmaları hayli hız kazandı. Özellikle Thomas Piketty’nin 21. Yüzyılda Kapital kitabıyla hem akademide, hem de genel kamuoyunda popüler olan eşitsizlik kavrayışı, finansal kriz ve ardından gelen kemer sıkma politikaları ile birlikte yok olan ‘orta sınıf refahı’nın bir sonucu gibi görünüyor.

Uzun yıllar Dünya Bankası araştırma bölümünde baş ekonomistlik yapan, şimdilerde City University of New York’ta görev yapan Branko Milanović, eşitsizlik üzerine araştırmalarıyla tanınıyor. Milanović, son kitabı Eşitsizlik Vizyonları’nda, altı büyük iktisatçının (François Quesnay, Adam Smith, David Ricardo, Karl Marx, Wilfredo Pareto, Simon Kuznets) gelir eşitsizliği üzerine düşüncelerini ele alıyor ve kapitalizmin doğum günlerinden Soğuk Savaş’a ve günümüze eşitsizlik üzerine fikirlerin nasıl değiştiğini inceliyor. Milanović, hem Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkmasının, hem de 2008 krizinin eşitsizlik kavrayışımızı derinden değiştirdiğine inanıyor. Milanović ile son kitabını, Soğuk Savaş’ın liberal olarak da bilinen klasik iktisatçıların görüşlerini nasıl tek taraflı hale getirdiğini ve 2008 krizi sonrası eşitsizlik araştırmalarını konuştuk.

Kitabınızda hem sosyalist hem de kapitalist ülkelerde gelir eşitsizliği çalışmalarının eksikliğinden bahsediyorsunuz ve bu yaklaşımı ‘Soğuk Savaş ekonomisi’ olarak nitelendiriyorsunuz. Geçenlerde Samuel Moyne’un bir kitabını okumuştum ve o da Soğuk Savaş dönemindeki ‘Soğuk Savaş liberalizmi’nden bahsediyordu. Liberallerin Soğuk Savaş sırasında kendilerini geçmişlerinden, ilerici geçmişlerinden kopardıklarını iddia ediyordu. Peki Adam Smith, kendi dar çıkarlarının kamu çıkarlarına karşı olması nedeniyle devlet yönetiminin kapitalistlere asla verilmemesi gerektiğini düşünmesine rağmen, 20. yüzyılda nasıl oldu da serbest piyasa fikrinin şampiyonu haline geldi?

İki soruya bölebilirim. Bunu kronolojik olarak yapayım. Adam Smith sorusuyla başlayacağım ve sonra Soğuk Savaş ekonomisi denilen dönemde dönemde eşitsizlik üzerine yapılan çalışmaların eksikliğinden bahsedeceğim, çünkü bir dereceye kadar gerçekten kronolojik olarak bakmak gerekiyor.

Kitabım, bilmeyenler için bahsetmek gerekirse, en önemli ekonomistlerle ilgileniyor ve eşitsizliği gerçekte nasıl gördüklerine bakıyor. Fransız Devrimi’nden önce François Quesnay ile başlıyor, ardından Adam Smith, David Ricardo, Karl Marx, Wilfredo Pareto ve Simon Kuznets’e uzanıyor. Sonra kitap, aslında ima ettiğiniz 1960’tan 1990’a kadar olan dönemi kapsayan son bölümde, Soğuk Savaş’ın bitiminde sona eriyor.

Özellikle Ulusların Zenginliği’ni okursanız, açıkça kişisel çıkar fikrine dayalı olarak yazılmış bir kitap olduğunu, oysa Ahlaki Duygular Kuramı’nın empati fikrine dayandığını düşünürsünüz. İnsanlar, Ahlaki Duygular Kuramı’nın, daha yumuşak olduğu için sol eğilimli olduğuna inanırlar.

Ama, ikisini okuduğunuzda, gerçekte tam tersidir. Aslında Ulusların Zenginliği kapitalistlerle ilgili son derece sert bir kitap. O, her türlü organizasyonla ilgili sert bir kitap. Ve hükümet de bir organizasyondur. Açıkçası Adam Smith, hepimizin bildiği gibi, çünkü Smith’in bu kısmı yaygınlaştı, hükümet düzenlemelerine ve hükümetteki insanların örneğin yolsuzluk gibi uymadığı kuralları empoze etmeye çalışmasına karşı çok serttir. Kendileri yozlaşmış olabilirler, fakat başkalarına yozlaşmamaları gereken kuralları empoze ederler.

Sonra, organize din de dahil olmak üzere bir dizi birliğe karşı da çok serttir. Tüm işçi sendikalarına da, diğerleri kadar olmasa da, biraz serttir ve neden diğerleri kadar olmadığını daha sonra açıklayacağım.

Fakat Smith, herhangi bir örgütlü kapitalist birliğe karşı son derece eleştireldir. Ve Ulusların Zenginliği’nin bu kısmından neredeyse hiç bahsedilmiyor çünkü Chicago Okulu’nun ve ardından Wall Street Journal’ın veya diğerlerinin duymak istediği bir şey değil. Ama o son derece serttir ve nedeni şudur: Elbette kapitalistlerin sayıca az olduğuna, bu yüzden işçilerden çok daha kolay koordine olabileceklerine inanır. İşçiler, binlercesi, milyonlarcası dağılmış durumdadır. Ama kapitalistler sayıca çok azdırlar; daha iyi koordine olabilirler ve hükümet politikası üzerinde çok daha büyük bir etkiye sahip olabilirler, çünkü onun dediği üzere, daha sofistikedirler ve buna karşın işçiler elbette daha az eğitimlidir ve iktidara erişimleri yoktur.

Bu nedenle, özellikle, örneğin, kapitalist toplantıların hükümet tarafından kolaylaştırılmaması gerektiğinden bahseder. Bunu Davos sırasında okuduğunuzda çok tuhaf çünkü 50 yıl önce bile var olan durumun tamamen tersine çevrildiğini, hükümetin görünüşte gidip kapitalist liderlerle bir toplantı yaptığını göstermemesi gerektiğini bilirsiniz. O günlerde hükümet kendisini en azından resmi olarak [kapitalistlerden] ayrı tutmak zorundaydı. Ama günümüzde, gördüğünüz gibi, aslında Davos’a gitmeye hevesliler.

Adam Smith’in Ulusların Zenginliği’nde gördüğü şey budur ve aslında insanları Ulusların Zenginliği’ni, kitabın tamamını okumaya çağırıyorum. Uzun bir kitap, ama sıkıcı değil ve Ulusların Zenginliği’nden seçici alıntılara dayanan yorumu okumamalılar. Kitabın çok önemli bir katkı olduğunu düşünüyorum ve Adam Smith’i sadece seçilen paragraflarla değil, daha doğru bir şekilde okumanın önemine inanıyorum.

Kısaca değineceğim ikinci soru ise Soğuk Savaş ekonomisi üzerine çalışmaların yokluğuyla ilgili. Şimdi söylemeliyim ki, bahsettiğiniz çok ilginç bir şey var, Soğuk Savaş ekonomisini biliyorsunuz, bu ismi ben buldum. Samuel Moyn’un da Soğuk Savaş liberalleri ile tamamen alakasız bir şekilde bu ismi bulduğunu bilmiyordum. Aslında kitabı okudum ve kitabımı bitirdikten sonra öğrendim ve onu satın aldım. Sanırım kitabım çoktan yayınlanmıştı ve vay be, bu çok ilginç, liberaller ya da iktisatçılar için oldukça benzer bir isim bulduk, dedim.

Ekonomi için benim gerekçem şuydu. Bunun sadece neoklasik iktisat olduğunu söylemek, ki öyleydi, bir dereceye kadar doğrudur, ancak başka bir şey daha vardı. Bu başka bir şey, toplumsal sınıfların varlığını inkar etmek için siyasi olarak motive edilmiş bir girişim olmasıydı. Bu da sosyalist ülkelerde var olan benzer bir inkara dayanıyor, çünkü tabii ki kapitalist sınıfı ortadan kaldırdıklarını ve sınıfsız bir topluma sahip olduklarını iddia ediyorlardı.

Bildiğimiz gibi ABD Sovyetler Birliği ile ideolojik bir rekabet içindeydi ve ayrıca kapitalist ve komünist ülkeler arasında da ideolojik bir rekabet vardı. Bu yüzden ABD esasen sınıfsız bir toplum olduğunu iddia etti, ki bu garip gelmiyor çünkü ABD her zaman bir dereceye kadar sınıfsız bir toplum olduğunu iddia eder.

Fakat daha sonra ekonomi ya da ekonomistler de aynı şeyi iddia etmeye başladılar çünkü mesele şuydu: “Tamam, neoklasik ekonomi bize herkesin bir tür varlığa sahip olduğunu söylüyor.” Ve tabii ki bildiğiniz gibi zaman belirteçleri [subscript] kullanmaya başladılar. Bizim için artık sermaye ve emek yoksa, bunların hepsi yüzlerce varlıktı ve zaman belirteci olarak kullanılıyorlardı.

Ve böylece ana ayrım çizgisi haline geldi, çünkü sermaye gibi bir varlıktan gelir elde etmek için çalışmanıza gerek yoktur ve emek gibi başka bir varlıktan gelir elde etmek için çalışmak zorundasınızdır, bu çok güçlü bir çizgidir. Bunun da ötesinde, ikisinin etkisi politik olarak aynı olmadığı için, bu bastırıldı, silindi, göz ardı edildi. İşte bu yüzden sadece neoklasik iktisat demenin yeterli olmadığına inanıyorum. Neoklasik ve Soğuk Savaş ekonomisi ön ekini gerçekten koymalıyız. İsim için benim gerekçem buydu.

‘SAĞDUYU SAHİBİ HERKES BİLL GATES İLE BİR DİLENCİNİN FARKLI OLDUĞUNU BİLİR’

Size göre en iyi gelir dağılımı çalışmaları üç unsuru bir araya getiriyor: anlatı, teori ve ampirik gözlem. Kitabınız kronolojik bir sıra izliyor ve ben genelde bilimsel bir disiplin olarak iktisadın, özelde ise gelir dağılımı çalışmalarının Quesnay, Ricardo, Smith ve Marx’tan sonra bir gerileme yaşadığını düşünmeden edemiyorum. Örneğin, ekonominin mistifikasyonu Pareto’nun ana çıkış noktalarından biriydi ve bana öyle geliyor ki bu, felsefe ve sosyoloji gibi diğer alanlarda artan nihilist eğilimlerle uyumluydu. Siz buna katılır mısınız?

Bu ilginç bir nokta. Aslında Pareto, elitler teorisi nedeniyle sıklıkla eleştirilmektedir. Dediğiniz gibi, nihilist eğilimleri nedeniyle ve hatta bir noktada faşizmin ideolojik destekçisi ya da daha doğrusu ideolojik öncüsü olmakla eleştiriliyor.

Fakat Pareto’yu ideolojik açıdan Soğuk Savaş ekonomisi sırasında yaşananlardan daha az eleştirdiğimi söylemeliyim. Çünkü Pareto’ya göre eşitsizlik hâlâ sizin elit dediğiniz, bugünlerde bizim en tepedeki %1 olarak adlandırdığımız kesim ile diğer herkes arasında önceden var olan bir ayrıma dayanıyordu. Neoklasik ya da Soğuk Savaş ekonomisinin yaptığı şey ise aradaki farkı tamamen ortadan kaldırmaktı. Yani neoklasik iktisat söz konusu olduğunda iddia aslında daha abartılıdır, iddia aslında hepimizin aynı olduğudur. Bill Gates ya da Jeff Bezos ya da Elon Musk ile bir dilencinin teknik olarak aynı olduğu iddia edilmektedir. Her ikisi de belirsizlik koşulları altında olan bireylerdir ve sahip oldukları kısıtlamalar ve sahip oldukları donanımlar göz önüne alındığında, bunları maksimize ederler.

Sağduyu sahibi herkes, ikisinin de aynı olmadığını söyleyecektir. Sadece bu da değil, gelirleri farklı ve zenginlikleri farklıdır. Zaman ufukları farklıdır, dayanma kabiliyetleri farklıdır, gelir yetersizlikleri farklıdır, siyasi kararları etkileme kabiliyetleri farklıdır, halk tarafından algılanışları farklıdır; yani her şey farklıdır.

Ve tabii ki Pareto da buna katılacaktır çünkü birini elitlere, diğerini de halka yerleştirecektir.

Pareto’nun yazılarıyla zamanının filozoflarına benzediği doğrudur. Aslında ben bu konuya o kadar aşina değilim. Ama örneğin Nietzsche’yi ele alabiliriz, çünkü Nietzsche bir anlamda her türlü demokratik örgütlenmeyi küçümsüyordu, hepsinin özünde sahte olduğuna inanıyordu.

Pareto her elitin kendini haklı çıkarması gerektiğini söyler. Aslan gibi olan ve yönetimi zorla meşrulaştıran seçkinler vardır ve daha sofistike olan seçkinler vardır; bunlar tilki gibidir. Bir ideoloji yaratarak yönetimi meşrulaştırırlar.

Yani evet, size katılıyorum, aslında daha felsefi bir açıdan çalışmak ilginç bir konu olabilir çünkü Pareto’nun da Marx’a benzer şekilde siyasi bir tarafı, felsefi bir tarafı, tarihsel bir tarafı ve ekonomik bir tarafı var. Yani aslında Pareto’yu farklı açılardan inceleyebilirsiniz, bu arada aynı şeyin Smith üzerinde de yapılabileceğini düşünüyorum.

Söylemeye çalıştığım şey, Pareto mitin gücünden bahsediyor. Bu, siz de faşizmi ima ettiniz, mitleri ve yalanları kullanan faşizme benziyor. Pareto da yalan söylediğinizi bilseniz bile iktidara sahipseniz, toplumu dengede tutmak için yalan söylemek zorunda olduğunuzdan bahseder. Ayrıca sizin de kitabınızda bahsettiğiniz gibi proleter çıkarları konusunda her zaman küçümseyicidir. Dolayısıyla Wilfred Pareto, 19. yüzyılın ikinci yarısında Batı dünyasında yaşanan bu gerilemenin [regresyon] bir temsilcisi gibi.

Evet, buna katılıyorum. Dediğim gibi, aslında bunun felsefi bir konu olması nedeniyle benim tarafımdan değil, başkaları tarafından yapılması gereken bir şey olduğunu düşünüyorum.

Elbette bir iktisatçı olarak Pareto’yu ve gelir dağılımı hakkında söylediklerini daha çok inceliyorum. Bildiğiniz gibi hâlâ Pareto katsayısını kullanıyoruz ve Pareto hâlâ kullandığımız ilk iktidar yasasının babasıdır.

Fakat onun dünya görüşünün Marx’a ve büyük işçi hareketine karşı bir tepki olduğundan bahsetmeniz doğrudur, ki Schumpeter’e çok benzemektedir, çünkü onlara çok karşıdır ama işçilerin kazanacağını düşünmektedir.

Bu yüzden aslında kendilerini feda etmeye hazır insanlarla iyi örgütlenmiş proleter hareketini görür ve bu hareket ile Hıristiyanlık arasında bir analoji kuruyor çünkü Hıristiyanlık sonunda kazandı çünkü insanlar aslanlara yem edilmeye, öldürülmeye ve aslında çok şey feda etmeye hazırdı.

Burjuva liberallerinin hımbıl olduğunu düşünüyordu.

Evet, burjuva liberalleri toplumu olduğu gibi tutmak istiyorlardı ama sokağa çıkıp gösteri yapmayacak ve işçilerle savaşmayacaklardı. Ve Pareto işçileri ve tabii ki gerçekten ortaya çıkan örgütlü proletaryayı görüyordu.

Bunlar kitapta incelenmeyen ilginç bağlantılardır; Lenin’in temelde kendini siyasi harekete ve iktidarı almaya adayan örgütlü ve profesyonel bir partiye sahip olmanız gerektiği fikriyle de bağlantılıdır.

Dolayısıyla Pareto hepsini temelde inançlarında çok daha güçlü ve sonuç olarak kazanma olasılığı yüksek olarak görür, fakat kazanacakları gerçeğinden hoşlanmadığını da kabul eder. Bu anlamda Schumpeter’e benzer. Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi’yi okursanız, Schumpeter sosyalizmin gücünü görmüştür ve elbette her zaman sosyalizme muhalif olmuştur. 1942’de, sanırım kitabın ilk cümlesinde bile, sosyalizmin kazandığını söylüyor.

Ve tabii ki Pareto da şok etmeyi çok sever. Belki de zamanın nihilist düşünürleriyle ve Nietzsche ile bir başka benzerliği de, hayatta kalmak için neredeyse her toplumun bir yalana, büyük bir yalana inanmak zorunda olduğu gibi açıklamalar yaparak burjuvaziyi şok etmeyi sevmesidir. Bu açıkça dini de içeriyordu. Dinin esasen toplumu sürdürmek için yaratılan bir mit olduğunu düşünüyordu.

Bahsettiğiniz iktisatçıların gelir eşitsizliği çalışmalarını kapitalist gelişmenin belli aşamalarına göre dönemselleştirebilir miyiz? Yani fizyokratlar gelenekten koparak yoksul sınıfların zenginliğini en iyi zenginlik göstergesi olarak kabul etmişler, sınıfsal farklılıklara odaklanma klasik iktisada damgasını vurmuş, neoklasik ve marjinal devrim dönemiyle birlikte kişiler arası gelir çalışmaları ortaya çıkmış.

Siz özetlediniz ama tekrar etmeme izin verin.

Kitabı yazarken, seçtiğim kişiler temelde 40 yıl boyunca yazdıklarıma dayanıyordu. Bir kişi dışında hiç şüphem yoktu; ona birazdan geleceğim. Fakat yazarken, eşitsizliğe nasıl odaklanıldığını çok net bir şekilde gördüm ve Quesnay ve Smith gibi insanların eşitsizlik kelimesini kullanmadıkları halde dolaylı olarak nasıl gördüklerini inceledim; çünkü temelde faktöriyel gelirlerden bahsediyorlar, yani ücretlerden elde edilen gelir, faizden elde edilen emek geliri, sermayeden elde edilen kâr ve toprak sahibinden elde edilen rant.

Fakat evrim şu şekildedir. Fransız Devriminden önce Quesnay ile başlıyorsunuz, sınıf fikrini ortaya atıyor. Sınıflar temelde Devrim’den önceki Fransız sınıfları gibidir. Bunlar yasal zümrelerdi. Yani orada din adamları, aristokrasi ve devlet memurlarından oluşan ve artığı alan temellük eden sınıflara benzer sınıflar vardı. Yani bu tamamen yeni bir yaklaşımdı, gördüğünüz gibi sınıf temelli ama yasal olarak tanımlanmış bir sınıf.

Daha sonra, bahsettiğiniz gibi, Smith, Ricardo ve Marx gibi üç büyük yazar, farklı varlıkların ekonomik mülkiyetine ve tabii ki yasal eşitliğe dayanan sınıf tanımını çok net bir şekilde takip ederler, çünkü yasal olarak elbette kapitalistler, işçiler ve toprak sahipleriyle aynı yasal haklara sahiptir.

Daha sonra seçkinler ve diğer herkes arasındaki ayrımla Pareto’ya geliriz.

Tabii ki kapitalizmin gelişimini takip ederiz çünkü üç büyüklerin sundukları aslında klasik kapitalizm dönemindeydi. Pareto, daha önce de söylediğimiz gibi, o zamanlar buna ve daha gelişmiş kapitalizme yönelik tepki veriyordu.

Sonra ABD’de Kuznets’e geliyoruz, burada kapitalizmin sınıfsal yönü göz ardı edilir. Tarım ve imalat işçileri ile kırsal ve kentsel alanlar arasındaki ayrımı getirir. Yani bu tamamen farklı bir ayrım.

Sonunda hiçbir ayrımın olmadığı bir noktaya geliriz. Yani bu gerçekten bir evrimdir. Gerçekten de yasal olarak tanımlanmış sınıflardan ekonomik olarak tanımlanmış sınıflara, seçkinlere ve esasen yaptıkları işin türüne ve yaptıkları yere göre tanımlanmış sınıflara geçeriz.

Bence evrimin sonuncusu, daha önce bahsettiğim nedenlerden dolayı gerçekten siyasi olarak motive edildi. Fakat bunlar kapitalizmin hareketine karşılık gelmektedir.

SAMİR AMİN VE NEOMARKSİSTLERİN KATKISI

Hakkında şüphelerim olan sadece bir kişiden bahsedeceğim. Onu dahil etmek istedim ve biraz dahil de ettim ama tam bir profil olarak değil; o Samir Amin’di.

Bunun nedeni neo-Marksistlerin ve Samir Amin’in eşitsizliğe ülke içinde dış güçler tarafından etkilenen yeni bir bakış açısı getirmeleriydi. Neo-Marksist iktisatçılara kadar hiç kimse bu görüşe sahip değildi çünkü eşitsizlik iç güçlerin sonucuydu.

Fakat Samir Amin ile birlikte, örneğin Mısır’daki eşitsizlik, dış güçlerin ülke içinde belirli bir eşitsizlik türünü desteklemesinin sonucudur ve bu tür daha sonra sürdürülür çünkü aslında kapitalist küresel düzen için iyidir. Yani bu, Samir Amin’in getirdiği tamamen yeni bir görüştü. Bunu yedi numaraya koymayı düşünüyordum ama birçok nedenden dolayı koymadım. Ama yine de kitapta yer alıyor.

Bu altı iktisatçı günümüzün eşitsizlik çalışmaları hakkında ne söyleyebilir? Örneğin, zenginlerin ahlaki eksikliklerini kınayan ve azarlayan ama onların zirvede olma haklarını asla sorgulamayan ahlakçı Adam Smith mi yoksa zenginleri ve zenginliklerini nasıl elde ettiklerini açıkça eleştiren bilim insanı Adam Smith mi post-neoliberal eşitsizlik çalışmaları için uygundur? Geçenlerde New Yorker‘da elitlerin elitlere karşı, zengin woke karşıtı figürlerin zengin woke figürlere karşı isyanı hakkında bir makale okudum (kitabınızdan da bahsediyor). Bu Pareto’nun diğerlerinden daha alakalı olduğu anlamına mı geliyor? Ya da Kuznets’ten ve onun sanayileşmeyle birlikte eşitsizliklerin hızla arttığı tezinden ve günümüzün ‘yeniden sanayileşme’ ya da ‘yeşil dönüşüm’ tartışmalarından bahsedelim.

Bu çok güzel bir soru. Aslında hepsinin bir şekilde konuyla ilgili olduğunu düşünüyorum.

Kuznets ile başlayayım. Kuznets meşhur ters U şeklindeki eğrisini tanımladığında, belli ki sadece 1955’e ya da aslında 1960’lara kadar olan durumu biliyordu, çünkü o sıra hâlâ yazmaya devam ediyordu. Fakat aynı sanayi devrimi ya da teknolojik devrim mantığını, günümüz de dahil olmak üzere daha sonraki devrimlere de uygulayabilirsiniz. Aslında şu anda yeni Kuznets dalgasının yukarı doğru döngüsünden geçtiğimizi iddia edebilirsiniz, ki bu önceki Kuznets dalgasının yukarı doğru döngüsünden farklı değildir.

Fakat Kuznets’in sadece bir devrim gördüğü için bunu iki, üç ya da beş devrime genişletmediği açıktır. Ama biz iki ya da üç tane gördük. Dolayısıyla Kuznets’i benzer gelişmelerin gelecekte de görülebileceğini iddia etmek için kullanabileceğimizi düşünüyorum. Basitçe söylemek istediğim şey, bir olguyu bir kez görürseniz, bunu genelleştirmenin çok ama çok zor olduğudur. Ancak aynı olguyu iki kez görürseniz, 2 numaradan 3 numaraya geçmek büyük bir sıçrama değildir. Bu yüzden onun da konuyla ilgili olduğunu düşünüyorum.

Bahsettiğiniz kitap nedeniyle Pareto’ya da işaret ettiğinize inanıyorum. Sanırım Peter Turchin’in End Times [Ahir Zamanlar] adlı kitabı, aslında seçkinlerin seçkinlerle olan çatışmasından bahsediyor. Pareto’nun aslında iki farklı eliti var. Turchin’de de iki tane var ama biraz daha farklı.

İlginç bir karşılaştırma ama Adam Smith’e geri dönmeme izin verin çünkü çok yakında Adam Smith dersini vereceğim ve bunun altını gerçekten çizmek istiyorum. Adam Smith’in en önemli noktaları şunlardır: Birincisi, en büyük grubun refahının nesnel iktisadi siyaset olduğudur ve bu o zamanlar için yeniydi. İkinci olarak, tüm örgütlü birliklere şüpheci bir gözle bakılmalıdır. Ve üçüncüsü, kapitalistler ekonomi politikasını yönetmemelidir çünkü onların çıkarları çoğu zaman kamuya ters düşer. Bence bunlar Ulusların Zenginliği’nden gerçekten çok önemli mesajlar.

Ahlakçı Adam Smith’ten bahsettiğinizde, Ahlaki Duygular Kuramı’nı gerçekten de Adam Smith’in yazdığı bir iş piyasası makalesi olarak düşünmeye başladım. Çünkü temelde bir hukuk profesörü olan ve aslında kendisi de örgütlenme konusunda bölünmüş olan biri için tüm doğru tonları zorluyor. Örgütlü dine karşıdır, fakat dini duygularını tam olarak ifade edemez. Bildiğimiz gibi, en azından kamuoyu önünde gerçekten çok kararsız kalmıştır. Dolayısıyla bu kitap, onu aslında bir ahlak filozofu olan teist bir filozof olarak gösteren ve ondan savunması beklenen her şeyi çok sofistike bir şekilde yapan bir çalışmadır. Ama Ulusların Zenginliği’nde bunu yapmıyor. Artık bir iş piyasası makalesi yazmıyor. Gerçekten neye inanıyorsa onu ve aslında dünyayı gözlemlemesinin sonucunu yazıyor, biliyorsunuz, o zamanlar 50’sini geçmişti. Bence bu kitap dünyaya çok farklı bir bakış açısı sunuyor.

Aslında Ulusların Zenginliği’ni Ahlaki Duygular Kuramı’ndan çok daha üstün ve önemli bir kitap olarak görme eğilimindeyim. Çünkü bence sadece son nokta, o gençti, çok çok gençti ve aslında gelenekleri takip edeceğini göstermesi gerekiyordu. Gençler iş piyasası makalesi yazarken birilerini gerçekten şok edecek alanlara girmezler. Metodolojiyi ve çok standart olan konuları kullanırlar.

‘2008 KRİZİ İLE ORTA SINIFLAR YANILSAMANIN FARKINA VARDI’

Kitabınızın en ilginç bölümlerinden biri, Soğuk Savaş döneminin jeopolitiğinden bahsederken, ekonomi biliminin engellenme ve araştırmaların zenginler tarafından finanse edilme eğiliminin arttığını anlattığınız yer. Liberalizmin idolü Adam Smith’in zenginlerin zaman zaman bir araya gelerek kendi çıkarlarını topluma dayattığını düşündüğünü okuyunca insan biraz şaşırıyor. Soğuk Savaş sırasında sağcı finans aktörlerinin ‘entegre bir bilgi yaratma sistemi’ kurduklarını yazıyorsunuz. Peki ya şimdi? ‘Sonsöz’de, eşitsizlik çalışmalarının yeniden gündeme gelmesinin, orta sınıfların finansal krizden sonraki vahim durumuyla ilgili olduğunu ima ediyorsunuz. Bu olgunun arkasındaki gerçek ekonomik ve siyasi nedenler nelerdir?

Aslında mevcut durumun Soğuk Savaş ekonomisinden oldukça farklı olduğunu düşünüyorum. Ve bence iki nedenden ötürü farklı.

Birincisi, Sovyetler Birliği’nde komünizmin sona ermesi. Artık kapitalist tarafın ya da ABD tarafının kendi toplumlarının sınıfsız yönü üzerinde bu kadar ısrar etmesine gerek kalmadı çünkü diğer taraf ortadan kayboldu. Bu da size daha önce siyasi olarak zor olan yönlere doğru ilerlemek için siyasi olarak çok daha fazla özgürlük veriyor.

İkinci olarak, her zaman olduğu gibi önemli siyasi ya da ekonomik dönüm noktalarının fark yarattığını düşünüyorum. 2008 krizi eşitsizlik çalışmaları açısından önemliydi çünkü geniş halk kitlelerine, orta sınıftan insanlara, yaşam standartlarının yükseldiğine inandıkları şeyin, özellikle ABD’de, bir ölçüde borçlanma kabiliyeti üzerine inşa edilmiş bir yanılsama olduğunun farkına varmalarını sağladı.

Bildiğiniz gibi, hane halkı kredileri aslında GSYİH’nın %100’ünden fazlaydı ve insanlar çok kolay borçlanabiliyordu. George W. Bush herkesin bir ev sahibi olmak için borç alması gerektiğini söylemeye başlamıştı. Ve aslında hiç işi olmayan ya da rastgele işleri olan ve geliri olmayan insanlar da borç alabiliyorlardı ve bu da tabii ki zengin insanlar ve bankacılık sistemi tarafından yayıldı. Neredeyse herkes buna dahil oldu.

Aslında çok iyi bildiğimiz gibi, bankalar kredileri ambalajlamak ve ücretleri almakla ilgileniyorlardı ve zengin insanlar bir yere ödemek zorunda oldukları parasal bakiyelere erişebiliyorlardı. Ama sonra her şey 2008’de çöktü ve açıkçası hükümetin para basma ve temelde bankaları kurtarma yeteneği olmasaydı durum çok daha kötü olabilirdi.

Fakat orta sınıf için bu büyük bir uyanış oldu çünkü en tepedeki %1 aslında oldukça iyi iş çıkardı. Ardından istihdamı Çin’in alması ve benzeri konular da gündeme geldi. Dolayısıyla, bu iktisadi şok gelir dağılımı çalışmalarına kapıları açan bir şey oldu.

Ve tabii ki [Thomas] Piketty’nin kitabının da büyük katkısı oldu. Ancak şunu da unutmamak gerekir: Her şeyde olduğu gibi, tarihte her zaman belli bir ideolojik akım, kendisine hazır olan bir zeminde ortaya çıktığında başarılı olur.

Piketty’nin kitabı 2005 yılında yazılmış olsaydı, zemin hazır değildi, elbette orada olacaktı ve belki bazı insanlar onu okuyacak, bazıları okumayacaktı. Ama 2013’te olanlara benzer bir şey olmayacaktı.

Üçüncüsü ise gelir dağılımına ilişkin ideolojik, yeni ideolojik bakış açısı.

Doktoranızı 1987 yılında Belgrad Üniversitesi’nde Yugoslavya’daki ekonomik eşitsizlik üzerine yaptınız. Kendi deneyimlerinize göre, Marx’ın mı yoksa Pareto’nun mu sosyalist ülkeler konusunda haklı olduğunu düşünüyorsunuz?

Soru çok zor. Sosyalist ülkeler bir dereceye kadar Marx’ın gerçekte sahip olacaklarına inanmadığı iki şeyi taklit ettiler.

Birincisi, sermaye devletleştirildiği için önemli olanın sermayeye erişim değil, bir dereceye kadar yeni bir sınıf gibi olan bürokratik hiyerarşiye erişim olduğu yeni, farklı ama yeni bir sınıf toplumu yarattılar.

İkinci olarak, ama bu konuda daha az ikna olmuş durumdayım, sosyalist ülkelerde elbette gelir eşitsizliği vardı. Fakat bu eşitsizliğin eşdeğer kapitalist ülkelerden daha az olduğu doğrudur. Yani evet, eşitsizliği azalttılar ama minimuma indirmediler.

Ancak bu konuda bir şey söylemenin zor olduğunu düşünüyorum çünkü Marx, temel kurumlar doğru olduğunda, yani temel kurumlarda sermayenin özel mülkiyeti olmadığında, gelir dağılımının önemli bir konu haline geleceğine inanıyordu. Ancak özel sermayeniz olmadığı için, herkesin eğitime erişimi olduğu için, kol emeği entelektüel emeğe göre daha değerli olacağı için doğal olarak yüksek olamazdı. Bir anlamda haklıydı.

Ama bence Pareto yeni bir sınıf yaratıldığı konusunda haklıydı.

Söyleşi

Gazeteci Lynch: Trump, Avrupa sağı için artık bir yük haline geliyor

Yayınlanma

Dış politika yazarı Lily Lynch, Harici’ye verdiği mülakatta Orta Avrupa ve Balkanlar’ın değişen siyasi manzarasını değerlendirdi. Analizleri New Statesman ve New Left Review başta olmak üzere The Baffler, Noema ve Liberties gibi mecralarda yayımlanan Lynch, mülakatta Macaristan’daki seçim sonuçlarından Sırbistan’ın dış politika tercihlerine kadar geniş bir çerçeve çiziyor.

2025 yılında LA Press Club’dan ödül alan ve makaleleri Best American Essays seçkisine giren yazar, Ukrayna savaşının bölge liderleri üzerindeki etkilerini ve Avrupa genelinde sağ popülizmin girdiği yeni evreyi ele alıyor. Söyleşi, Trump döneminin Avrupa sağı için yarattığı yeni gerçekliklere ve Balkanlar’daki hassas dengelere dair kapsamlı bir bakış sunuyor.

Macaristan ile başlamak istiyorum; özellikle de son dönemde Viktor Orbán ve Fidesz’i andıran, Péter Magyar liderliğindeki sağ popülist Tisza Partisi’nin seçim zaferi üzerinden. Bu zafer Macaristan’ın geleceği için ne ifade ediyor? Orbán’ın yakın çevresini içine alan derin yolsuzluklar ve güç istismarı uluslararası basında da geniş yankı bulmuştu. Seçim listesinin en başındaki üç ana partinin de sağcı olması, oldukça karamsar bir tablo çiziyor.

Magyar’ın kazandığı başarının birkaç önemli gerçeği su yüzüne çıkardığı kanaatindeyim. Bunlardan ilki, sağ fikirlerin Macaristan’da hâlâ geniş kitlelerce benimseniyor olması. Magyar’ın göç gibi konularda Orbán’dan pek de farklı bir duruş sergilememesi bunun en somut göstergesi. Dolayısıyla bu seçimlerde sağ siyaset yenilgiye uğramadı; aksine, bu çizginin Macaristan’da ne kadar kökleşmiş olduğu ve halkın hissiyatını doğrudan yansıttığı bir kez daha tescillendi.

Bununla birlikte, sağ popülizmin belirli bir türünün artık toplumda bir yorgunluk yaratmaya başladığını düşünüyorum. Bu; siyonizmle eklemlenmiş, Orbán’ın da şahsında cisimleşen, Trumpvari, kişi odaklı ve yer yer maskaralık düzeyine varan popülizm türüdür. Magyar’ın başarısı; MAGA (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) tarzı popülizmden kopmuş, belki biraz daha az revizyonist, daha vakur ve ciddi bir sağ siyasete duyulan özlemi fısıldıyor: Göç karşıtı ve muhafazakâr, ancak mevcut statükoyla daha barışık bir siyaset bu.

Seçim sonuçları aynı zamanda Trump markasının giderek daha zehirli bir hal aldığını, Orbán’ın Trump’ı böylesine sahiplenmesinin -hatta seçim öncesinde JD Vance’i kendi adına kampanya yürütmesi için davet edecek kadar ileri gitmesinin- faydadan çok zarar getirdiğini gösteriyor. Trump, özellikle Avrupa’daki sağ için artık bir yük haline geliyor. Trump’ın Grönland’a yönelik tehditlerinden sonra, Avrupa’da hiç kimse hem Trump’ı destekleyip hem de egemenliğe saygı duyduğunu iddia edemez. Oysa kendisini “egemenlik savunucusu” olarak pazarlayan Orbán’ın bir zamanlar vazettiği tam da buydu. Nihayetinde görünen o ki Orbán, yalnızca Brüksel’den gelen müdahalelere karşı çıkıyor, Trump Amerika’sının dayatmalarına ise kapıyı sonuna kadar açıyordu.

Öte yandan, Orbán’ın bilinçli olarak körüklediği kültür savaşı da artık kendisine eskisi kadar getiri sağlamıyor. Kayda değer bir ekonomik başarı sunamayan, yolsuzluk algısının ise bu denli ayyuka çıktığı bir düzende, toplumsal cinsiyet gibi meseleler üzerinden yürüttüğü kültür savaşı hamleleri, onu iktidarda tutmaya yetmedi. Dahası, Orbán’ın toplumu yeniden gelenekselleştirme çabaları da hüsranla sonuçlandı. Hayata geçirdiği doğum yanlısı politikalar oldukça maliyetliydi ancak doğum oranlarını artırmada pek bir varlık gösteremedi. Orbán döneminde kiliseye gidiş oranları, dinin otoritelerce hoş karşılanmadığı sosyalist dönemin bile gerisine düştü.

Sırbistan’a da değinmekte fayda var. Aleksandar Vučić liderliğindeki hükümet, genellikle “çok yönlü dış politika” olarak tanımlanan bir çizgi izliyor gibi görünüyor. Bir yanda AB üyeliği perspektifi, diğer yanda ise Rusya ile tarihsel kökleri olan bağlar… Ancak Ukrayna savaşı sürecinde Moskova’dan gelen açıklamaları, özellikle de Dış İstihbarat Servisi’nin (SVR) üçüncü taraflar aracılığıyla Kiev’e silah teslimatı yapıldığı iddialarına gösterdiği sert tepkiyi nasıl okumalıyız? İki kutup arasında salınan bu “eşik devlet” olma hali ne kadar sürdürülebilir?

Vučić’in Sırbistan’ın karmaşık jeopolitik konumunu nispeten iyi yönettiği bir dönem vardı. Bundan on yıl öncesine dayanan Vučić döneminin altın çağında Sırbistan; Rusya, Çin, Türkiye, ABD ve Bağlantısızlar Hareketi üyesi pek çok Küresel Güney ülkesiyle ilişkilerini aynı anda yürütürken, bir yandan da AB adaylığını koruyabiliyordu. Fakat Şubat 2022, onun için her şeyi değiştirdi. Avrupa’nın ortasında, artık sadece Donbas ile sınırlı kalmayan topyekûn bir savaşın patlak vermesi, Sırbistan’ın politikasını diğer Avrupa ülkeleriyle uyumlu hale getirmesi yönündeki baskıları bir anda artırdı. Bu durum uygulamada; Rusya’ya yaptırım uygulanması, BM Genel Kurulu’ndaki Ukrayna oylamalarında AB ve NATO ülkeleriyle tam bir uyum içinde hareket edilmesi gibi beklentileri beraberinde getirdi.

Vučić’in Sırbistan üzerinden Ukrayna’ya dolaylı silah satışına izin verdiği bir gerçek; bu hamle ona Batı başkentlerinde ciddi bir kredi kazandırdı. Ruslara karşı ise mazeretlere sığındı: Devasa bir baskı altında olduğunu ve Batı’ya temel olarak “hayır” diyemediğini iddia etti. Rusların bir süreliğine, gönülsüzce de olsa bunu sineye çektiğini düşünüyorum. Ancak Vučić’in durduracağına dair söz vermesine rağmen Ukrayna’ya silah akışı kesilmeyince, Rusya cephesinden sert tepkiler gecikmedi.

Belki Çin hariç, artık bu aktörlerin hiçbirinin Vučić’e güvendiğini sanmıyorum. Vučić uzun süre herkesin duymak istediğini söyleyen bir figürdü. Bunun en çarpıcı örneği, Sırbistan’ın BM Genel Kurulu’ndaki bir Ukrayna oylamasında “evet” oyu vermesinin hemen ardından Vučić’in çıkıp bunun “bir hata” olduğunu ve aslında “hayır” oyu vermek istediklerini söylemesiydi. Bu, bilinçli bir muğlaklık stratejisiydi: Hangi mesaja inanmalıydınız? Atılan resmi oya mı, yoksa Vučić’in basına yaptığı açıklamaya mı? Yıllarca bu sanatı ustalıkla icra etti; Washington’a ayrı, Moskova’ya ayrı, Brüksel’e ayrı mesajlar verdi. Bu tür bir belirsizliği bir süre, hatta belki uzunca bir süre idare edebilirsiniz; ancak savaşın her şeyi berraklaştıran bir etkisi vardır. Bir noktada, artık seçim yapmak zorunda kalırsınız.

Vučić aynı zamanda ikinci Trump yönetiminin kaybedenlerinden biri oldu. Bu durum, tam olarak umduğunun aksi yönünde gerçekleşti; zira Sırbistan’ın Trump için doğal bir müttefik olacağını bekliyordu. Aksine, mevcut yönetim tarafından defalarca reddedildi. Vučić, Trump’ın iktidara gelir gelmez Ukrayna’daki savaşı bitireceği beklentisiyle çok yönlü dış politikasına sadık kalmıştı. Trump’ın savaşı bir anda sonlandıracağına gerçekten inandığını düşünüyorum. Eğer bu gerçekleşseydi, üzerindeki AB baskısı hafifleyecek ve işi çok daha kolaylaşacaktı. Uzun lafın kısası, son dönemdeki iki gelişme onun bu çok yönlü yaklaşımını çıkmaza soktu: İlki Şubat 2022’de başlayan topyekûn savaş, ikincisi ise Trump’ın yeniden seçilmesi ve sonrasında Beyaz Saray ile kurulan o müphem ilişkiler.

Burada, son yıllarda periyodik olarak için için kaynayan ve yer yer patlak veren bir fay hattına dönüşen Kosova meselesine de değinmek yerinde olabilir. Kosova’da Aralık ayında yapılan seçimlerde Albin Kurti yeniden başbakanlık koltuğuna oturdu. Bu konuda elinizdeki bilgileri veya gözlemlerinizi paylaşmanız mümkün mü? Önümüzdeki yıllarda burayı çokça konuşacakmışız gibi görünüyor.

Albin Kurti, kariyerini bir anlamda Kosova’nın kuzeyinde “Sırp Belediyeler Birliği” ya da “Sırp Belediyeler Topluluğu” denilen yapının kurulmasına karşı çıkmak üzerine inşa etti. Kosova’nın kuzeyi, Kurti hükümetini meşru kabul etmeyen ve büyük oranda Belgrad’ın ağzına bakan, buna rağmen kendilerini Sırp hükümeti tarafından da terk edilmiş hisseden bir Sırp çoğunluğa ev sahipliği yapıyor. Kosova ile Sırbistan arasında 2013 yılında imzalanan Brüksel Anlaşması uyarınca, Kosova hükümetinin -yine de Priştine’ye bağlı kalacak şekilde- bir tür kısıtlı özyönetim katmanı sağlayan bu Birliği kurması gerekiyor. Karşılığında ise Sırbistan bölgeden elini çekecek ve kontrolü Kosova hükümetine devredecekti.

Bu durum, Kosova’da her zaman büyük bir tartışma konusu oldu; zira bazıları bunun nihai bir Sırp ayrılıkçılığına zemin hazırlayacağına inanıyor. Kurti’nin görevde kalması, bu cephede pek bir ilerleme kaydedilmeyeceği anlamına geliyor. Bu tıkanıklık Batı başkentlerinde Kurti’ye karşı ciddi bir hayal kırıklığı yarattı; nitekim kendisi geçen yıla kadar AB yaptırımları altındaydı.

Mevcut statüko ne kadar gergin olursa olsun, topyekûn bir savaşın kapıda veya kaçınılmaz olduğunu savunanlara katılmıyorum. NATO’nun Kosova’daki barış gücü KFOR bünyesinde yaklaşık 4 bin 500 asker bulunuyor. Yine de yerel ölçekli şiddet olaylarının ara ara nüksedeceğinden eminim; bu zaten her bir iki yılda bir yaşanıyor. Ancak bu şiddet dalgalarının topyekûn bir savaşa evrileceğine pek ihtimal vermiyorum. Tüm o sertleşen duygulara ve güvensizliğe rağmen, Balkanlar’da hiçbir tarafın yeni ve büyük bir savaşa girecek dermanı yok.

Son olarak, Avrupa genelinde yükselen sağ popülist dalgayı nelerin tetiklediğine ve bunun Avrupa’nın geleceğini nasıl şekillendireceğine dair geniş perspektifli değerlendirmenizi merak ediyorum. Giorgia Meloni örneğinde olduğu gibi, o sözde “düzen karşıtı” profil ya doğrudan düzene, yani Brüksel bürokrasisine boyun eğiyor ya da akıl almaz bir yolsuzluk sarmalı üretiyor. Bu gerçekten ilgi çekici bir mesele, görüşlerinizi duymayı çok isterim.

Sağ popülist dalgayı tetikleyen unsurlara dair vereceğim yanıt pek de orijinal sayılmaz. Bu dalganın hemen öncesinde, kurumlara, uzmanlara ve liberalizme olan inancın genel bir krize girmesine yol açan 2007-2008 finansal krizinin gelmiş olması bir tesadüf değil. Bu sarsıntı, “seçkinlere” karşı popülist bir tepkinin yeşermesi için oldukça bereketli bir zemin hazırladı. Elbette bu düzen karşıtı siyasetçiler, “bataklığı kurutma” veya yerleşik güçlerle savaşma vaatleriyle iktidara geliyor; ancak koltuğa oturdukları anda son derece konvansiyonel politikaları benimseyiveriyorlar. Ya da Orbán örneğinde olduğu gibi, yerleşik mutabakattan gerçekten kopuyorlar ancak bu sefer de eleştirdikleri o liberal “seçkinlerden” çok daha derin bir yolsuzluk batağına saplanıyorlar. Siyasette söylem ile uygulama arasında her zaman bir uçurum vardır; fakat bu uçurum, sağ popülizmde hiç olmadığı kadar derinleşiyor.

Okumaya Devam Et

Söyleşi

‘Sözde uluslararası düzen çöküyor; geriye kalan tek hakikat ulusal çıkarlardır’

Yayınlanma

İsviçreli gazeteci, Die Weltwoche dergisi Genel Yayın Yönetmeni Roger Köppel, Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Harici’ye verdiği bu kapsamlı mülakatta, sarsılan küresel nizamın röntgenini çekiyor. “Kurallara dayalı uluslararası düzenin” çöküşünü realizmin soğukkanlı merceğinden yorumlayan Köppel, modern ittifakların ulusal çıkarlar karşısındaki kırılganlığını çarpıcı tespitlerle dile getiriyor.

İran-İsrail hattındaki gerilimlerden NATO’nun içsel sancılarına, Çin’in yükselen bir alternatif oluşundan teolojinin siyasetle imtihanına kadar pek çok kritik başlık, Köppel’in kendine has ve ödün vermez perspektifiyle yeniden şekilleniyor. Vatikan ile Amerikan sağındaki popülist figürler arasındaki sürtüşmeyi de değerlendiren Köppel, dinin jeopolitik bir enstrüman olarak geri dönüşünü özgün bir dille sorguluyor.

Türkiye’nin bu “kadim ve kutsal” çatışma coğrafyasında üstlendiği merkezi arabuluculuk rolüne özel bir vurgu yapan Köppel, ahlakçı retoriğin ötesinde, sahici bir diplomasinin imkânlarını tartışmaya açıyor. Bu söyleşi, büyük güçlerin gölgesinde yeniden kurulan dünyada, pragmatizmin ve diyaloğun son sığınağına dair bir yol haritası sunuyor.

İran üzerine devam eden görüşmelerle başlamak istiyorum. Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında Hürmüz Boğazı’na dair bir mutabakat olduğuna dair tartışmalar var; ancak sonrasında işler epey sarpa sardı. Şimdiyse İran, Amerikan tarafının ablukayı kaldırmaması nedeniyle boğazı yeniden kapatacağını iddia ediyor. Daha genel bir çerçeveden bakacak olursak, bu ateşkes süreci hakkında ne düşünüyorsunuz? Önümüzdeki günlerde nasıl bir seyir izleyeceğini öngörüyorsunuz?

Şayet bunu bilseydim, elimde çok kıymetli bir bilgi olurdu. Muhtemelen borsa hareketlerini önceden kestirebildiğim için çok zengin bir adam olurdum. Maalesef ulusal çıkarların, güvenlik kaygılarının ve hatta dini itikatların savaş meydanına indiği, fevkalade müşkül bir vaziyetin içerisindeyiz. Günün sonunda sağduyunun galip gelmesini ve tüm tarafların bu korkunç durumu sükûnete erdirmek için bir yol bulmasını temenni etmekten başka bir şey gelmiyor elden. Fakat bu nasıl başarılabilir… Ben bir İsviçreliyim; burada herhangi bir tavsiyede bulunmak benim için çok ama çok güç. Tüm tarafları anlayabiliyorum. İsrail’in güvenlik kaygılarını anlıyor, buna büyük bir hak veriyorum. Başkan Reagan’dan bu yana İran konusunda oldukça net bir tavır sergileyen Amerikan tutumunu da kavrayabiliyorum. Bir yanda da İran var; en azından Avrupa’nın gözünde, diğer ülkeler için bir tehdit olarak görülebilecek bir yola girmiş -ki burada kelimelerimi ihtiyatla seçiyorum- balistik cephanelikler inşa eden, nükleer patlayıcılar üzerinde deneyler yapan o muazzam medeniyet… Gerçekten çok çetin bir mesele. Yine de bir şekilde iyimserliğimi koruyorum. Bir çözüm bulacaklarına inanıyorum; fakat şu an için bunun nasıl olacağını kestirmek çok güç.

İran savaşı söz konusu olduğunda, Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa arasında bir tür ihtilaf baş göstermişti. Donald Trump’ın, Grönland fiyaskosunun ardından zaten gerilen bağlar sebebiyle Avrupalı müttefiklerinden belli başlı beklentileri vardı. Avrupa’nın neden hiçbir yardım göndermediğini nasıl yorumluyorsunuz? Sizce Trump haklı mıydı? Yoksa Avrupa mı haklıydı? NATO’nun bu iki kanadı arasındaki mevcut durum nedir?

AB ile ABD arasındaki münasebette tanık olduğumuz bu tabloyu, Antalya’daki bu forumda ele alınan o temel meselenin; yani sözde uluslararası düzenin çöküşünün, o nizamın çatırdayışının bir emaresi olarak görüyorum. Bu ittifakların günümüz dünyasında hiçbir ehemmiyet taşımadığını, NATO gibi askeri paktlar düzeyinde bile müşahede edebiliyorsunuz. Ulusal çıkarların hüküm sürdüğü bir dünyadayız. Aslına bakarsanız, tarihin her döneminde ulusal çıkarların hüküm sürdüğüne inanıyorum; ancak bazen büyük bir riyakârlıkla beraber “uluslararası düzen” ya da “kurallara dayalı nizam” üzerine tumturaklı nutuklar atılıyordu. Nihayetinde mesele her daim ulusal çıkarlardan ibaretti. Bugün bunu NATO’da da görüyoruz: Avrupalılar NATO üzerinden konuşmak ya da bu yapıyı kullanmak kendi çıkarlarına uygun düştüğünde “Biz NATO üyesiyiz” diyorlar. Ancak NATO’nun en büyük gücü olan Amerika Birleşik Devletleri çıkıp “Şimdi bize yardım etmek zorundasınız” dediğinde Avrupalılar “Hayır” cevabını veriyor. Bu durumu yargılamak, kim haklı kim haksız demek niyetinde değilim. Sadece şunu belirtmek isterim ki; bu durum bizlere, uluslararası kurallara dayalı sistemlerin ve NATO gibi ittifakların bugün ne bir güvenlik ne de bir nizam sağlayabildiğini gösteriyor. Artık tek geçer akçe ulusal çıkarlar ve ulusal liderlerin bir araya gelip çatışmalara çözüm üretme kabiliyetidir. İşte bu yüzden Antalya’daki bu forum hayati bir önem taşıyor. Zira her an, her dakika yeni çatışmaların patlak verebileceği böylesi bir “ulusal çıkarlar” dünyasında, diplomasiyi yeniden canlandırmak, konuşmak ve bu tür etkileşim platformları oluşturmak fevkalade kıymetli. Bir gün Ukrayna Dışişleri Bakanı’nı, ertesi gün Rusya Dışişleri Bakanı’nı burada ağırlamamız harika bir olay. Keşke Avrupa’da da benzer forumların sayısı artsa. Avrupa Birliği’ne yönelik eleştirim de tam bu noktada: Çok fazla ahlak dersi veriyoruz; sürekli kimin kötü, kimin iyi adam olduğunu dikte etmeye çalışıyoruz fakat diplomasi yoluyla ortak bir zemin, müşterek çözümler bulmak için yeterince çaba sarf etmiyoruz.

Avrupa’nın Rusya veya Çin ile olan ilişkilerine baktığımızda, özellikle de ikinci Trump yönetiminden önceki NATO toplantılarında, bu ülkelerin genel Batı nizamı için birer hasım olduğu hep iddia edilirdi. Fakat şimdi, bilhassa Avrupa ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki bağların kopma noktasına gelmesiyle birlikte, birçok AB üyesinin Çin ile kurulabilecek güvenlik alternatifleri aradığına şahitlik ediyoruz. Özellikle İspanya Başbakanı’nın Çin ziyareti, Emmanuel Macron’un benzer çıkışları ve Keir Starmer’ın Xi Jinping ile görüşmesi bu duruma örnek. Genel olarak bakıldığında, Çin’i Amerika Birleşik Devletleri’ne bir alternatif olarak görüyor musunuz? Sizce Avrupa rotasını Doğu’ya çevirir mi?

Ben tarafsız bir ülke olan İsviçre’den geliyorum. Biz düşman edinmemeye gayret ederiz. Çok küçük bir ülkeyiz; kendimizi savunabilmek mecburiyetindeyiz. İsviçre dünyaya sonuna kadar açıktır; herkesle çalışırız. Hatta son yıllarda tarafsızlığımız bir nebze zedelendi; zira Avrupa Birliği, Rusya’ya yönelik yaptırımlara iştirak etmemiz, hatta Ukrayna’ya silah göndermemiz için İsviçre’ye çok baskı yaptı. Bereket versin ki silah gönderme işine asla girmedik. Hukuki manada katı bir tarafsızlık sergiledik. Ancak yaptırımlar sebebiyle o mutlak bitaraflığımızı bir parça kaybettik. İsviçre dünyaya tamamen açık bir ülke. Bence pek çok Avrupa ülkesi de bu yolu izlemeli ve kendilerini bu tür çatışmacı dünya görüşlerine hapsetmemeli. Elbette başka çıkarlar da söz konusu olabilir. Baltık ülkelerinin Sovyetler Birliği ve Rusya ile olan geçmişlerine bakarsanız durumun çetrefilli olduğunu görürsünüz. Polonya’nın farklı bir geleneği var; onlar kendi yollarını kendileri tayin edecek. Fakat genel olarak söylemem gerekirse, günümüz dünyasında güçlü ikili ilişkilere yatırım yapmalıyız. Avrupa ülkeleri elbette Amerika Birleşik Devletleri ile işbirliği yapmalı, hakeza Çin ile de Rusya ile de. Rusya, Avrupa’nın komşusu; ama Avrupa dediğimiz nedir ki? Avrupa, farklı tarihlere ve farklı ulusal çıkarlara sahip küçük ve orta ölçekli ülkeler topluluğudur. AB ise bu çıkar çokluğunu yönetmek için fazla hantal kalan bir yapı. Bu yüzden İsviçre perspektifinden şunu ısrarla savunuyorum: Rusya ile bir an evvel barışın. Çin ile savaşa ya da çatışmaya girmeyin. Başkalarına ahlak dersi vermeyi, üstten bakıp himayeci bir tavır takınmayı bırakın. Artık büyük güç siyasetinin bir parçası olmayan küçük bir ülkeler grubu olmaya çalışın. Bırakın başkaları “büyük güç” olsun. Bizler büyük ekonomik güçler, bilimsel güçler, diplomasi ve uzlaşı güçleri olabiliriz; dünyanın geri kalanını ise bu gezegende var olan o büyük yırtıcı güçlere bırakabiliriz. Elbette büyük güçlerin büyük dertleri olur. Biz ise daha küçük dertleri olan daha küçük ülkeleriz.

İlk Trump döneminde hâkim olan bir görüş vardı; eğer Avrupa ülkeleri mümkün olduğunca dişini sıkarsa, sonunda Avrupa ile yeniden çalışmaya hevesli bir lider gelecekti; ki o isim Joe Biden oldu. Joe Biden seçildiğinde ise Ukrayna savaşı patlak verdi ve ardından Avrupa ülkelerinin NATO çatısı altında yeniden kenetlendiğine şahit olduk. Ancak şimdi ilişkilerdeki gerilim o kadar şiddetli ki, işler bir daha eskisi gibi olmayabilir. Yine de pek çok uluslararası toplantıda, California Valisi Gavin Newsom gibi -ki kendisi ABD’nin bir sonraki başkanı olabilir- isimlerin “2028’e kadar dişinizi sıkmanız gerek” dediğini duyuyoruz. Sizce bir Demokrat ya da Amerikan yerleşik düzenine daha yakın bir isim başkanlık koltuğuna oturursa, o “kolektif Batı” mefhumu geri döner mi? Avrupa ve ABD ilişkileri eski günlerine kavuşur mu?

Doğrusunu isterseniz, bu manada Trump öncesi döneme dönülmemesini temenni ediyorum. Zira Donald Trump -ki kendisi Amerikan Başkanı’dır- bana göre vakti çoktan gelmiş bir şeyi yaptı: “Rusya ile yeniden konuşmalıyız, diplomasiye yönelmeliyiz” dedi. Biden döneminde diplomasi namına hiçbir şey yoktu. Eğer Gavin Newsom ikinci bir Biden olmak niyetindeyse -yani Rusya ile diplomasiye kapalı, “Batı ve diğerleri” diyerek bizleri dünyanın geri kalanına karşı konumlandıran o kolektif Batı anlayışını sürdürecekse- bunun geleceği fethedebilecek bir felsefe olduğunu düşünmüyorum. Elbette Amerika Birleşik Devletleri devasa bir ülke; adeta bir Godzilla. Ve böyle bir devin çok fazla sorunu vardır. Çin bölgesinde Tayvan ile, Japonya ile bir sürü ittifakı ve angajmanı söz konusu. Kolay değil. Küresel çıkarlarınız olduğunda neler yapabileceğinizi iyi hesaplamanız gerekir. Bence realiteyi domine eden asıl eğilim -ki Trump bunu fark etti- Amerika Birleşik Devletleri’nin tek taraflı tahakküm kurduğu dönemin artık kapanmış olmasıdır. Bu, 1990’da Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra geçerliydi. O zaman Ruslar yere serilmişti; Çin ise Mao Zedong sonrası hâlâ çok zayıftı, daha yeni toparlanıyordu. Şimdi bambaşka bir dünyadayız. Ekonomik olarak temelde bir numara olan bir Çin var. Çok hızlı büyüyen bir Hindistan var. Rusya toparlandı. Rusya, kendi güvenlik kaygılarının hiçe sayılmasını, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini hazmetmiyor. Bunu anlayabiliyorum. Ruslar “Hayır, bunu istemiyoruz” diyorlar. Amerikalılar, Rus veya Çin askeri yapılarının Kanada veya Meksika’da bulunmasına asla müsamaha göstermezdi. Başkan Putin gibi sekiz yıl beklemezler, böyle bir şey olduğunda sekiz saat içinde müdahale ederlerdi. Dolayısıyla Trump, Amerika’nın dünyanın tek hâkimi olacak kadar güçlü olmadığını idrak etti. Bu yüzden kendi birincil nüfuz alanlarına; yani Güney Amerika’ya ve petrolün merkezi olan Ortadoğu’ya odaklanmaya başladı. Çin ile bir rekabeti var ama Trump en nihayetinde bir pragmatisttir. Muhtemelen İran konusunda kendine gereğinden fazla güvendi; bunu anlayabiliyorum. İran’ın nükleer silahlara sahip olması durumunda ne ABD’nin ne de İsrail’in çıkarlarını koruyamaz, bunu istemez de. Bu yüzden bir şeyler yapmak zorundaydılar; ancak belki de güçlerini gözlerinde fazla büyüttüler. Göreceğiz, bilemiyorum ama çok kutuplu bir dünyanın inşa edildiğine tanıklık ediyoruz; bu yüzden de bolca diplomasiye ve pragmatizme muhtacız. Trump’ın pragmatist biri olduğunu düşünüyorum. Biden için aynı şeyi söyleyemem. Gavin Newsom da bir pragmatist gibi durmuyor. Bilemiyorum. Bu yüzden, kim olursa olsun; diplomasiyi ve diyaloğu terk eden, o eski Batı üstünlüğü taslayan tavırlara dönmeyen liderler göreceğimizi umuyorum. Bu durum ne Batı için ne dünyanın geri kalanı ne de hiç kimse için iyi bir şey.

İlk yanıtınızda dini çatışmalardan biraz bahsetmiştiniz. Benim anladığım kadarıyla, Trump ile Papa arasındaki o ufak sürtüşmeye atıfta bulunuyordunuz. Geçtiğimiz hafta bu durum kontrolden çıktı; her iki taraftan gelen açıklamalar oldukça sertti. Donald Trump ve bilhassa Katolik olan J.D. Vance, Papa’ya teolojik meseleler hakkında konuşurken dikkatli olması gerektiğini söyledi ki bu başlı başına ilginç bir durumdu. Sizce bu durum, Donald Trump’ın kendine yönelik eleştirileri hazmedememesinden mi kaynaklanıyor, yoksa arka planda mezhepsel bir çatışma mı görüyorsunuz? Çünkü Palantir’den Peter Thiel gibi figürlerin Roma’da toplantılar yaptığını, Papa ve Deccal hakkında konuştuklarını biliyoruz. Hatta Steve Bannon, Papa Francis’i devirmekten ve Vatikan’ı alaşağı etmekten bahsediyordu. Amerikan popülist sağında Vatikan ile derdi olan pek çok isim var. Genel olarak ne dersiniz; bu bir mezhep meselesi mi?

Aslında ilk cevabımda bir başka İncilî çatışmaya, yani İsrailoğulları ile İsmailoğulları arasındaki kadim kavgaya telmihte bulunmuştum; hani şu büyük peygamber İbrahim’e, medeniyetin o ulu atasından doğan iki büyük kavme dayanan o mesele… Ve tabii ki İslam’ın dünyadaki hükümranlığı döneminde de büyük imparatorluklardan biri olan İran ve diğer tarafta “Tanrı’nın seçilmiş halkı” olan Yahudiler… Dinin Ortadoğu siyasetinin çok büyük bir parçası olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu boyutu Batı siyaseti için de dile getirmeniz çok yerinde oldu. Benim tavsiyem, Trump’ın her söylediğini lafzıyla değil, ama onu ciddiye alarak değerlendirmenizdir. Onun kampından veya diğer taraflardan gelen her çıkışı mutlak bir ciddiyetle ele almaya hacet yok. Ben bir Protestanım ama teolojiye ilgi duyarım. Vatikan ile yaşanan bu sözel güreşi, bu ağız dalaşını biraz şaşkınlıkla izledim; ardından Amerikan Başkanı Donald Trump’ın kendini adeta İsa gibi resmettiği o absürt fotoğrafları gördük. Benzer şeylere daha evvel de tanık olmuştuk. Trump’ın aklını yitirdiğini düşünenler var; bunun bir emaresi olmamasını umuyorum. Bilemiyorum, bunu Amerikalıların kendilerinin çözmesi gerek. Ancak bu benim için -ve umarım yanılıyorumdur- Ortadoğu’da işlerin planlandığı gibi gitmediğini fark eden Amerikan liderliğindeki o sinirlilik halinin absürt bir göstergesinden ibaret. Amerikan Başkanı, Ukrayna’daki savaşı bitireceğini söylediği için kendini azımsanmayacak bir baskı altına soktu; savaş ise hâlâ sürüyor. İsrail için bir vizyonu var, Ortadoğu için bir vizyonu var; muazzam bir başarı olan İbrahim Anlaşmaları var ancak bunlar şu an pek de gündemde değil. İran ile bir savaş görüyorsunuz, bir son, bir acil çıkış kapısı bulamıyor gibi. Muhtemelen bu söz düelloları yaşadığı stresin bir semptomu. Öte yandan, Trump’ın şimdiye dek o kadar çok tuhaf şey söylediğine şahit olduk ki, bunu fazla ciddiye almazdım. Elbette Papa’nın vazifesi eleştirmektir; savaş çıkaran güçleri eleştirmek onun görevidir. Ve Tanrı’yı siyasi emellere alet etmenin bir suç olduğunu söylerken de yerden göğe kadar haklıdır; ki bu sadece Hristiyanlar için değil, günümüzün diğer tüm dinleri için de geçerli. Bazı güçler siyaset yapmak için Tanrı’yı kullanıyorlar. Bu her daim tehlikelidir ve bence en büyük kutsala saygısızlıktır. Bir Protestan olarak şunu söyleyebilirim; Tanrı’dan bahsederken aslında kendinden bahseden o güruh çok tehlikeli bir türdür. Bu adamlara karşı ihtiyatlı olmalıyız. Papa bunu söylerken haklı. Trump da elbette kendi argümanını ortaya koymak istiyor. Buna çok fazla kulak asmazdım. Peter Thiel… Roma’daki o konferanslara katıldım, onları dinledim. Evet, oradaydım; gizli toplantılardı, bu yüzden bir şey anlatmam doğru olmaz. Ancak gazetelerde onun ne söylediğine dair çıkan haberleri okuyunca gülümsüyorum. Babam da Katolikti. Peter Thiel’ın Vatikan anlayışı, orayı “Deccal” olarak görmek üzerine kurulu değil. Kendi gazetem için onunla yaptığım mülakatta Deccal ile neyi kastettiğini izah etmişti. Deccal’in, gücü elinde toplayan ve insanların gözünü boyayan küresel bir bürokrasi olduğunu söyledi; “Sizi kıyametten, Armageddon’dan, iklim felaketinden biz kurtaracağız; ebedi barışı biz getireceğiz” diyen bir yapı. Yani Peter Thiel Vatikan’a veya başka bir şeye karşı değil. O, çalışmaları ışığında İncil’in “Deccal” olarak tesmiye ettiği o küresel bürokratik devletten endişe duyuyor. Tabii bu tanımı kabul etmeyecek pek çok ilahiyatçı var; onların Deccal tanımı çok daha dar. Fakat fevkalade ilginç ve entelektüel düzeyi çok yüksek bir konferanstı. Peter Thiel’ı eleştiren pek çok politikacının kendisinin böyle bir konuşma yapabileceğini sanmıyorum. Bu yüzden onu dinlemek benim için çok ufuk açıcıydı.

Son bir soru. Türkiye hakkında olacak. Daha spesifik olarak, bölge genelinde şahit olduğumuz son gelişmeler, Türkiye ve İsrail’in bölgenin yeni rakipleri haline geldiği yeni bir durumu ortaya çıkarıyor. İran biraz daha geri planda kalmış görünüyor. Artık bu durum hem Türkiye hem de İsrail tarafından kabul edildiği için üslup da giderek sertleşiyor. Dün Sayın Tom Barrack buradaydı ve kendisine tam da bu soru sorulduğunda, bunun sadece söylemden ibaret olduğunu ifade etti. Bu ülkelerin savaşmak zorunda olmadığını, savaş yolunda olmadıklarını söyledi. Fakat kendisi bu meselede tabii ki bir taraf ve haliyle bu iki ülkenin böyle bir kavgaya tutuştuğunu görmek istemez. Siz bu konuda ne dersiniz? Yakın gelecekte Ortadoğu’da İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma bekliyor musunuz?

Müdahil devlet adamlarının bazı beyanatlarına kulak kabarttığımda, ortada pek bir diplomasi göremiyorum; üslup oldukça çatışmacı. Dün Türk Cumhurbaşkanı’nı dinledik; Erdoğan görüşlerini son derece net bir biçimde ortaya koydu. Hakeza Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da fevkalade vakur ve derinlikli bir şahsiyet olmasına rağmen sert ifadeler kullandı. Korkarım ki şu an burada, İsrail ile muhtemelen Türkiye arasında hâlâ çok ciddi bir çatışma süreci içerisindeyiz. Bir İsviçreli olarak temennim, Cumhurbaşkanı Erdoğan idaresindeki Türkiye’nin -ki burada iç siyasetten bahsetmiyorum, buna karışmak istemem, Türkler kendileri için neyin uygun olduğuna kendileri karar verir- dışarıdan baktığımda, Türkiye’yi uluslararası diplomasinin ana aktörü olarak akıllıca konumlandırmış çok güçlü bir devlet başkanı görüyorum. Umuyorum ki Türkiye, kazandığı bu ağırlığı ve saygınlığı, İsrail’in meşru güvenlik kaygılarını da gözeten bir yol bulmak için kullanabilir. İsrail’i şu manada anlayabiliyorum; son seksen yılda pek çok savaş yaşadılar. Bu savaşları başlatan onlar değildi. İsrail, sorumluluğu Avrupalılara, bilhassa da Almanlara ait olan Holocaust gibi korkunç bir felaketin küllerinden doğdu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu devleti kurdular ama Ortadoğu’daki bazı uluslar bunu kabul etmedi. Savaşlar çıktı; İsrail bu savaşları kazandı, toprak kazandı ve “barış için toprak” felsefesiyle bu toprakları geri verdi. Toprakları verdiler ama barışı alamadılar. Şimdiyse yeni ve daha sert bir siyasi ajanda var; “Hamas katliamından sonra strateji değiştiriyoruz, artık barış için toprağa inanmıyoruz; artık toprak barıştır” diyorlar. Bu bir nevi Rus perspektifine benziyor. Rusya defalarca saldırıya uğradı; kendilerini korumak için bir “güvenlik kuşağına” ihtiyaç duyduklarını söylediler ve meseleye kilometre kare hesabı üzerinden bakmaya başladılar. Sorun şu ki İsrail de aynı şekilde düşünmeye başladı. Ancak özünde yatan meşru güvenlik kaygılarıdır. İsrail’in Pakistan’dan Portekiz’e uzanan bir imparatorluk kurmak isteyen emperyalist bir güç veya devasa bir bölgesel oyuncu niyetinde olduğunu sanmıyorum. Fakat meşru güvenlik kaygıları mevcut. Ve Türkiye, bu dünyanın merkezinde büyük bir arabulucu, muazzam bir diplomatik güç olarak yer alıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’i masaya oturtmanın bir yolunu bulacağını umuyorum. Suriye meselesinde gördüğüm kadarıyla diğer güçlerle büyük bir uzlaşı içerisindeler ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişteki başarılarına bakınca, buraya barış getirmek için eşsiz bir konumda olduğunu düşünüyorum. Fakat bu nasıl olur, bilemem. İsviçre’de biz Ortadoğu için “Bu bir İncilî çatışmadır” deriz; yani çözümü çok zordur. Bu çatışma sahasında yaşamadığımız için memnunuz. Avrupa’nın merkezinde yaşıyoruz; orada da pek çok savaş gördük ama Tanrı’ya şükür onlar geride kaldı. Umalım ki geri dönmesinler.

Eğer bu İncilî bir çatışmaysa, o zaman hepimiz hapı yutmuşuz demektir. Hiç iyi bir şey değil bu.

Hayır, eğer bu bir İncilî çatışmaysa hapı yutmuş sayılmayız; zira o zaman hepimizin Tanrı’nın çocukları olduğunu söyleyebiliriz ve Tanrı bu dünyayı insanlar sürekli savaşsın diye yaratmadı. Sadece bir yol bulmalıyız… Mutlaka bir çözümü olmalı, henüz onu bulamadık o kadar.

Birileri teoloji üzerine konuşurken dikkatli olunması gerektiğini söylemişti, sanırım burada durmalıyım.

Katılıyorum.

Teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Okumaya Devam Et

Söyleşi

‘İsrail’in hedefinde artık açıkça zayıflatılması gereken bir ülke var: Türkiye’

Yayınlanma

Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Harici Medya’ya özel bir mülakat veren eski İsrailli barış müzakerecisi Daniel Levy, Ortadoğu jeopolitiğinde yerinden oynayan taşlara dair çarpıcı bir analiz sunuyor. Washington ile Tahran arasındaki müzakerelerin gölgesinde bölgenin nabzını tutan Levy, Trump yönetiminin öngörülemez hamleleri ile İsrail’in bölgesel tahakküm arayışı arasında sıkışan yeni denklemi tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

İsrail’de eski Başbakan Ehud Barak hükümetinin kıdemli danışmanlarından olan Daniel Levy, 2001’de Filistin’le yapılan Taba Zirvesi’ne katılan İsrail ekibindeydi. Levy ayrıca, 1995’de ikinci Oslo görüşmelerinde dönemin başbakanı Yitzak Rabin ile birlikte yer almıştı. 2012-2016 yılları arasında ise Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nde Ortadoğu ve Kuzey Afrika Direktörü olarak görev yaptı. Levy, hâlihazırda New York merkezli ABD/Ortadoğu Projesi düşünce kuruluşunun başkanı.

Lübnan’daki kırılgan ateşkesin arka planını ve Netanyahu hükümetinin siyasi bekası ile savaş stratejisi arasındaki doğrusal bağı irdeleyen deneyimli diplomat, Ankara’yı yakından ilgilendiren kritik bir uyarıda bulunuyor. Levy’ye göre İsrail müesses nizamı, bir zamanlar İran için kullandığı dili ve stratejik kurguyu artık kademeli olarak Türkiye’ye yöneltmeye başlıyor. Bu mülakat, bölgedeki güç savaşlarının yalnızca askeri hamlelerden ibaret olmadığını; kişisel egolar, manipülasyonlar ve devletlerin çökertilmesi üzerine kurulu derin bir “bölgesel dizayn” çabası olduğunu kanıtlıyor.

Şu an İran ve Birleşik Devletler arasında görüşmeler sürüyor. Sabah saatlerinde bazı haberler ulaştı; önce Donald Trump her şeyin yolunda olduğunu, Hürmüz Boğazı’nın açık olduğunu öne sürdü. Ancak işler pek de öyle gitmedi. Görünen o ki Amerikalılar kendi ablukalarını kaldırmadı; şimdi ise İranlılar boğazı bizzat kapatmaya geri dönmek istiyor. Peki, şu an devam eden bu görüşmelerden beklentiniz nedir? Sizce olaylar hangi yöne evrilecek?

Bence önümüzde üç ya da dört temel olasılık, senaryo var. Birincisi, bir tür anlaşmaya varılması. İkincisi, resmen “anlaşma” olarak ilan edilemeyecek nitelikte bazı sessiz mutabakatların veya beklentilerin oluşması; ancak Amerikan Başkanı’nın her halükarda “bu kadar yetti” diyerek zafer ilan etmesi ve masadan kalkması. Elbette İran da en az onun kadar, hatta belki daha haklı gerekçelerle zafer ilan edecek, herkes nutuklarını atacaktır. Fakat nihayetinde ateşkes korunacak, Hürmüz’de bir düzenleme yapılacak ve bu durum daha sonra müzakerelere evrilebilecektir. Bu ikinci senaryo. Üçüncü senaryo ise Trump’ın, bir anlaşma koparmanın yolunun hâlâ “sert adam” olduğunu, savaş yanlısı bir lider olduğunu kanıtlamak adına son bir büyük darbe indirmekten geçtiğine karar vermesi. İsrailliler ve yönetimindeki diğer isimler onu yeniden saldırmaya ikna edebilir.

Amfibi bir harekât gibi mi? Ne gibi?

Pekâlâ, olabilir. Demek istediğim, Trump eliyle yeni bir Amerikan-İsrail saldırganlığıyla karşılaşabiliriz. Amaç, Haziran 2025’te yaptığı gibi, gerilimi tırmandırarak yatıştırmak. Fakat bunu bir kez yaptığınızda olayların kontrolü artık sizden çıkar; çünkü İran karşılık verecektir. Eğer üçüncü senaryo gerçekleşirse, bu ya uzun süreli bir çatışmanın yeniden başlamasına ya da zafer ilan edip masadan kalkmaya, yani müzakereye evrilir. Şu an daha ziyade gerilimi düşürme rotasında gibiyiz. Amerikalılar abluka uygulayacaksa elbette İranlıların da uygulayacağı Hürmüz’deki gelişmelere rağmen durum bu. Mesele, bundan sonra ne olacağını çözmeye çalışmakta. Elbette çok fazla değişken var; ancak bu işi en güç kılan şey, karşınızda sadece öngörülemez ve kifayetsiz değil, aynı zamanda tutarsız bir Amerikan Başkanı’nın bulunması. Bir stratejisi yok; dolayısıyla savaşa neden girdiğini, bu savaştan ne elde etmek istediğini gerçekten bilmiyor. Bunun safça bir iddia olduğunu düşünenler olduğunu biliyorum; hayır, elbette bir Amerikan jeostratejisi var. Dünya enerjisinin en hayati boğazlarından birini ele geçirmeye çalışıyorsunuz; bu, Amerikan askeri-sınai yapısı için kazançlı bir durum. Tüm bu argümanlar makul, işin böyle bir boyutu var. Ancak bu savaşı tanımlayan şey bu değil. Bu savaşı tanımlayan; Netanyahu örneğinde gördüğümüz üzere, kırılgan bir ego, manipüle edilmeye müsait, nev-i şahsına münhasır bir kişilik. Netanyahu’nun Beyaz Saray’a, Durum Odası’na gidip Amerikan Başkanı’na bir hikâye anlattığına dair raporlar var; başka herhangi bir Amerikan yönetiminde uzmanlar şöyle derdi: “Sayın Başkan, konuğumuz İsrail Başbakanı ayrıldığına göre, işin aslı şudur, biz bu işe girmiyoruz.” Bu başkan, daha önce hiçbir başkanın düşmediği bir tuzağa düştü. O tuzak, İsrail Başbakanı tarafından defalarca kurulmuştu. İşte bu sebeplerle, geleceği kestirmek normalde olacağından çok daha güç. Başkan Trump bir sabah uyanıp biriyle konuşabilir, Fox TV’de bir mülakat duyup bir karar verebilir; ertesi sabah ise bambaşka bir karar alabilir. Görünen o ki savaştan bıkmış durumda. Siyasi ve ekonomik süreci yönetmenin kendisi için zor olduğunun farkında. Ama bakarsınız yarın yine kendini Mesih zanneder ve savaşı sürdürür.

Savaşın Lübnan cephesi gerçekten odak noktasındaydı; çünkü Pakistan bir şey, İran başka bir şey söylüyor, Birleşik Devletler ve İsrail ise iddia edilenlerin tam aksini savunuyordu. Ateşkesle başlayan bu görüşmelerin başından beri gördüğümüz üzere, ilk tartışmalar aslında Lübnan’ı da sürece dâhil etmek üzerindeydi. Şimdi öyle bir noktaya geldik ki, İsrail başta Donald Trump’ın veya Amerikan sisteminin telkinlerine kulak asmakta isteksizdi; fakat şimdi Trump, bir şekilde İsrail’i kendi başına ateşkes ilan etmeye itmeyi başardı. Sizce bu, Litani Nehri’ne ulaşmak olan savaş hedeflerini gerçekleştiremeyen İsrail hükümeti için bir başarısızlık mı? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle, bu durum İsrail içinde de tartışılıyor; Lübnan’da bir zafer kazanılmış gibi hissedilmiyor. Taş üstünde taş bırakmadılar; zaten çalışma yöntemleri bu. Ancak onlara dur denilmesi, özellikle de Başkan Trump’ın Truth Social paylaşımlarında kullandığı o kendine has “Yeter” ifadesi, İsrail’in beklediği bir son değildi. Bu durum aynı zamanda Lübnan konusunda bize doğruyu söyleyenlerin İranlılar ve Pakistanlılar olduğunu, bunun anlaşmanın bir parçası olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Muhtemelen bu, Trump’ın bu savaşın tırmanma döngüsünü gerçekten kapatmak, bir sonuca varmak ve gerilimi düşürmek istediğine dair elimizdeki en net gösterge; zira Lübnan’daki bu ateşkesi İsrail’e dayattı. Bu ayrıca bize Amerikalıların, İsrail’e bir şeyi kabul ettirmek istediklerinde bunu yapabileceklerini gösteriyor. Buna dair bir kanıta ihtiyacımız olduğundan değil; zira Amerika’nın elindeki kozlar ortada. Onlara silahları veren Amerika, siyasi desteği sağlayan Amerika. Eğer Amerika “dur” derse, İsrail “evet” der; her ne kadar bundan kaçınmak için her yolu denese de. Kışkırtmaya devam edecektir. Bu yüzden İsrail içinde yoğun eleştiriler var. Birincisi, her zamanki gibi İsrail kendi kapasitesini dev aynasında gördü, hasmınınkini ise küçümsedi. İsrail ordusunun Kuzey Komutanı, “Hizbullah’ın hâlâ karadan roket atma ve ateş açma kabiliyetini koruması bizi şaşırttı,” diyordu. Fakat, buradaki “fakat” hayati önemde: Her zamanki gibi “İsrail usulü” bir ateşkes bu. Amerikalıların da en azından bu hususta kabul ettiği üzere, ateşkes İsrail’in şartlarına dayanıyor. Bu da İsrail’in fiziksel olarak hâlâ Lübnan topraklarında olduğu anlamına geliyor. Yani planladıkları o geniş güvenlik tamponuna sahip değiller ama ciddi bir tampon bölge oluşturmuş durumdalar. Hatta bu ilandan önceki son saatlerde Suriye sınırındaki bazı Lübnan topraklarını da ele geçirdiler. Belgeye göre İsrail, karşı taraftan gelecek ani operasyonları önlemek için harekete geçebilir. Peki, bu harekâtın sınırını kim çizecek? Tehdidin ne olduğunu kim tanımlayacak? Tehdidi tanımlayan İsrail olduğu sürece, bu tanımı istediği kadar genişletecektir. Yine de İsrail’in hareket alanı, Filistin cephesinde asla olmayacak biçimde, önemli ölçüde kısıtlanmış durumda.

Netanyahu hükümetiyle ilgili pek çok komplo teorisi, belki de normalden daha fazla yorum var. İnsanlar, Netanyahu’nun siyaset sahnesinde kalabilmek için komşularıyla ve İran’la savaşı körüklediğini iddia ediyor. Savaş durursa belki yargılanacak, belki tutuklanacak. Sizce durum bu mu, yoksa İsrail hükümeti ve bizzat İsrail devleti mi bu savaşları sürdürmek istiyor?

Bunun illa biri ya da diğeri olması gerekmiyor; her ikisi de olabilir. Bence bu vakada ikisi de geçerli. Bu arada, komplo teorilerine rağmen Netanyahu hayatta… Yani bu haftalık bir dedikodu. Kesinlikle. 7 Ekim’den bu yana kalıcı bir savaş lideri olmak, İsrail’in sürekli savaş halinde kalması ona siyasi olarak hizmet etti. Her hafta mahkemede olması gerekiyor; o ise her hafta avukatlarını mahkemeye gönderip “Bu hafta gelemem, savaşla meşgulüm,” dedirtiyor; ki gerçekte olan da bu. Seçimler yaklaştıkça bu koşulların sürmesini istiyor gibi görünüyor ve elinde pek çok seçenek var: Lübnan, İran, Gazze, Batı Şeria. Yani mesele sadece savaşın devam etmesi değil, çok sayıda cephede birden sürmesi. İşin başka boyutları da var. Ekonomik açıdan bakıldığında, İsrail ekonomisini bir tür askeri Keynesyenizmle yönetti; yani sadece askeri-sınai yapı üzerinden değil, yedek askerlere ödenen tazminatlar yoluyla da piyasaya para pompaladı. Şu an İsrail ekonomisindeki paranın bir kısmı, her seferinde haftalarca askeri hizmete yazılanların aldığı o oldukça cömert ödemelerden geliyor. İsrail bu savaşa düşük bir borç/GSYH oranıyla girdi, dolayısıyla bunu sürdürecek hareket alanı var. Ancak bir de işin Netanyahu’nun şahsi davası ve siyasi manevralarıyla ilgili olmayan, çok daha derinlere uzanan bir kısmı var. Muhalefetten destek alıyor. Muhalefet onu şu sözlerle eleştirdi: “Neden Amerikalıları Lübnan’da bizimle daha fazla iş birliği yapmaya ikna etmedin? Neden daha fazla sığınak yapmadın?” Aslında durdukları için öfkeliler. Muhalefet bu konuda en az Başbakan kadar saldırgan. Gazze’deki esirler tartışılırken muhalefet şunu diyordu: “Rehineleri kurtar, sonra saldırıya devam et. Neden en azından rehineleri kurtarmıyorsun?” Bu durum, İsrail’in kavramsal düşünce yapısının ne kadar derinlerine işlediğini, devletin Filistinlilere yönelik soykırımı ve bölgedeki savaşı meşrulaştırmak, toplumsal rıza üretmek için nasıl bir yol izlediğini gösteriyor. Dolayısıyla meseleyi şöyle anlamak gerekir: İsrail’in, komşu devletlerin zayıflatılmasını, çökertilmesini, herhangi bir güç dengesinin veya kendisine denk bir rakibin ortaya çıkmasını engelleyecek bir bölgesel tahakküm vizyonu var. Tabii ki devletlerin çökmesini teşvik eden tek aktör İsrail değil; Suriye’de asli aktör kesinlikle o değildi. Ancak İsrail, Esad düştükten sonra Suriye’nin yeni liderliğinin elinde kalanları da gidip darmadağın etti. Hatta bu vizyon, bazı devletleri çökertemeseniz bile onları yedeğinize almayı, Körfez örneğinde olduğu gibi onları İsrail’e bağımlı ve daha savunmasız hale getirmeyi de kapsıyor. İsrail’in İran’la olan bu savaştan arzuladığı sonuç, Körfez’in daha da zayıflamasıydı. Ve İsrail sistemi, bir sonraki aşamada hangi ülkenin zayıflatılması gerektiği konusunda gayet net; o ülkenin adı Türkiye.

Evet, o konuya geleceğim. Ama önce, tüm bunları yapmanın bedeli; tabiri caizse bölgesel hegemonyaya giden yol. Her zaman İsrail’in itibarının ve Batı’daki, Avrupa’daki, Birleşik Devletler’deki dostluklarının zedelendiği söylenir. Fakat şöyle bir düşünce var: Eğer bu savaş durursa, bir şekilde sadece İran değil, her şey durur. Muhtemelen İsrail, işlerin eski haline döneceği, ambargoların kalkacağı, Batılı ülkelerle hiçbir “kırgınlığın” kalmayacağı fikrinde. Sizce durum böyle mi olacak? Çünkü Almanya İsrail’e silah satışına kısıtlama getirdiğinde Gazze’de bir ateşkes bekledi ve ateşkes gerçekleştiği an silah satış yasağı kalktı. Şu an İsrail’in eylemlerine tepki gösteren Avrupa devletlerinde de aynısı mı yaşanacak?

Bence bu, bugün İsrail’de olduğu gibi aşırı uçlara savrulan bir devlet için tipik olan, sınırları fazlasıyla zorlayan bir kibir projesi. Ancak Netanyahu ve diğerlerinin buna karşı argümanı şu olacaktır: “Şimdiye kadar işe yaradı.” Burada olup biten şu: Koşulların bu denli akışkan olduğu, Beyaz Saray’da Trump’ın desteğini hâlâ koruduğu ve Avrupa’dan Arap müttefiklere, hatta Amerika’nın birinci sınıf Asyalı müttefiklerine kadar herkesin “Trump ile ne yapacağız?” diye telaşlandığı bu anı Netanyahu bir fırsata çeviriyor. “Mevcut konumumuzu mümkün olan en üst seviyeye çıkarmak için bu andan faydalanalım, sonra sular durulur ama biz çok daha güçlü oluruz,” diyor. Oynadığı kumar şu: Eğer İsrail yeterince başarılı olursa, diğerlerinin seçeneği kalmayacak; çok daha güçlü bir İsrail ile muhatap olmak zorunda kalacaklar. Bakınız, Almanya bir yöne gitti, hemen ardından tersine döndü. Sadece geri dönmekle kalmadı, şimdi İsrailli bir savunma şirketiyle tarihindeki en büyük insansız hava aracı üretim anlaşmalarından birini imzaladı. Netanyahu şunu söylüyor: “Bakın, eğer bu süreci kendi lehime yeterince çekebilirsem, Körfez’i daha fazla yanıma alırsam, Hindistan taraf seçmekte daha az tereddüt edecek, yanımda duracaktır. Yunanistan ve Kıbrıs ile enerji ilişkilerim var. Belki Lübnan gazını bu yöne akmaya zorlarım, belki Suriyelileri benzer bir düzenlemeye mecbur ederim. İmaj kaybetmiş olsak bile, itibarımız sarsılsa bile güç konuşur; kampüsleri ve kamuoyunu kaybedebiliriz ama insanların seçeneksiz kalacağı kadar büyük bir gücü elimizde tutabiliriz. O zaman Avrupa da bunu kabullenecektir.” Herkes Amerika’yı güvenilmez olarak görecek. Bu, gücü azalmış bir Amerika ile nasıl iş göreceğimize dair bir “sonrası” planlamasıdır. Eğer bu gücü tahkim edebilirsek, diğerleri hizaya gelecektir. Kumar bu. Netanyahu’nun oynadığı bahis bu. Bana kalırsa, ne yazık ki bunun çılgınca bir bahis olmadığını gösteren çok fazla kanıt var. Bunun işe yarayacağını düşünmüyorum; bir geri tepme olacağını, başarılı olamayacağını öngörüyorum. Ancak yapmaya çalıştığı şey bu ve şu an için başarısız olacağı da kesin değil.

Son soru. Türkiye ile bir mesele çıkarma isteklerinden bahsettiniz. Bunu medyada, siyasetçilerinin söylemlerinde ve iddialarında açıkça belli ediyorlar. Ama aynı zamanda dün Tom Barrack buradaydı ve ona da Türkiye ile İsrail arasında bir çatışma olup olmayacağı soruldu. O ise bunun sadece bir söylem olduğunu, arkasında ciddi bir şey bulunmadığını, sadece Netanyahu ve Erdoğan gibi liderlerin çevrelerindeki insanlar tarafından tetiklendiğini söyledi. Size sormak isterim: Türkiye ve İsrail’in karşı karşıya geleceği gerçekçi bir senaryo var mı ve böyle bir durumda Birleşik Devletler nasıl bir pozisyon alır?

Kısa vadeden bahsetmiyoruz ama bu, bir söylemden çok daha fazlası. İsrailli yetkililer dünyayı dolaşıp dostlarına, “Sizinle Türkiye hakkında konuşmamız lazım, bu ülke neden tehlikeli,” diyorlar. Türkiye hakkında, eskiden İran hakkında konuştukları gibi konuşmaya başlıyorlar. Ve İran projesi kısa vadeli bir iş değildi; bir hesaplaşmanın koşullarını oluşturmak için on yıllarca süren bir projeydi. Türkiye’nin füze programı hakkında uyarılar yapıyorlar; kullandıkları dil bu. Ancak mesele sadece bu değil. Türkiye, diğer tarafı yani kendi zayıflıklarını test etmiyorsa zaten devlet yönetiminde ciddi bir aktör değil demektir; eminim ki test ediyordur. Kısa vadeli bir savaştan bahsetmiyoruz; baktığımız şey, hangi zayıflıkların yaratılabileceği veya hangilerinden faydalanılabileceği. Örneğin, sadece Yunanistan ve Kıbrıs ile değil, Mısır ile olan enerji ilişkilerini de bu gözle görmek gerekir. Eğer dediğim gibi Lübnan’ı ve belki denemek için Suriye’yi yanlarına çekebilirlerse… Belki başaramazlar ama deneyeceklerdir. Eğer bir Suriye-İsrail ilişkisi kurulursa, bunun nereye varacağına bakacaklar. Bunun gerçekleşeceğini söylemiyorum, olabileceğini de sanmıyorum. Ancak Lübnan üzerinde deneyecekler, mesafe de katedebilirler. Suriye üzerinde deneyecekler. Kürt cephesindeki ilişkilerinde, Amerikalıların devreye girip “Hayır, yapmıyoruz” demesiyle ve SDG’nin Suriye devleti karşısında geri adım atmak zorunda kalmasıyla bir yenilgi aldılar. Yani onlar da gerileme yaşıyor. Somaliland’ın İsrail tarafından tanınması… Öyle yerlerde öyle şeyler olacak ki, “Bu da neydi şimdi?” diyeceksiniz, sonra “Tamam, şimdi anlaşıldı,” diyeceksiniz. Somaliland hikâyesi gibi bu olayların açılarından biri de Türkiye açısıdır. İsrail’in, Türkiye’nin nüfuz sahibi olduğu bir yerin hemen yanına üs kurması. Sudan. İsrail Sudan’da ana aktör değil ama İsrail’in Körfez’deki en yakın dostu Sudan’daki en temel aktörlerden biri. “Bakalım orada ne yapabiliriz,” diyorlar. Dolayısıyla, eğer İsrail bu yolu izlemeye devam edebilirse, suyun altında pek çok işin döndüğünü göreceksiniz. Bunun karşı noktası ise, bölgede İsrail’i dizginlemeyi ve caydırmayı kendi misyonu, kendi varlık sebebi haline getiren bir ittifakın oluşup oluşmayacağıdır. Yaşanan pek çok şeyin alt metni budur: İsrail daha fazla insanı kendi tarafına mı çekecek, yoksa bir “çevreleme” stratejisinin mi doğuşuna tanıklık edeceğiz? Eğer İsrail ülkeleri tek tek avlamaya devam edebilirse, Türkiye’ye yönelik gelecekteki hasmane planlarını tırmandırmayı sürdürecektir. Ancak o hırslı tahakküm projesinde geri adım atmaya zorlanırsa, Türkiye meselesi onun için boyunu aşan bir hamle haline gelir.

Çok teşekkür ederim efendim.

Ben teşekkür ederim, zevkti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English