Bizi Takip Edin

SÖYLEŞİ

‘Dış güçler istikrarı ve CPEC’i engellemek için Belucistan’ı hedef alıyor’

Yayınlanma

Pakistanlı uluslararası ilişkiler uzmanı Dr. Salma Malik yarın yapılacak seçimleri ve terör saldırılarını Harici’ye değerlendirdi. Esra Karahindiba’nın sorularını yanıtlayan Malik, Belucistan’ın Pakistan için son derece stratejik bir bölge olduğunu ve Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun başlangıç noktası olduğunu vurgulayarak, diğer ülkelerin bölgenin istikrar kazanmasını engellemek için burayı bilinçli olarak hedef aldıklarını söyledi.

Pakistan’da yarın yapılacak seçimlerden önce tansiyon yükseldi. Belucistan eyaletinde milletvekili adaylarını hedef alan bombalı saldırılarda ilk belirlemelere göre 28 kişi hayatını kaybetti, 47 kişi yaralandı. Hayber Pahtunhva eyaletinin Bajaur bölgesinde ise 31 Ocak’ta eski Başbakan İmran Han’ın partisi Pakistan Adalet Hareketi (PTI) ile ilişkili bağımsız milletvekili adayı Rehan Zeb Han’a silahlı saldırı düzenlenmişti. “Devlet sırlarını ifşa etmekle” suçlanan ve tutuklu yargılanan Han’ın ve eşinin farklı davalarla cezalarının artırılması ise tepki çekti.

İçişleri Bakanı Gohar Ejaz, patlamaların ardından yaptığı açıklamada, seçim süresince “düşman unsurlarının güvensizlik ortamı oluşturarak Pakistan’ı karalamak istediklerini” vurgulayarak, masum vatandaşların hayatlarıyla oynayanlara “demir yumruklarla cevap verileceğini” ifade etti.

Ülkede yaşanan siyasi gelişmeleri, seçim sürecini ve Pakistan’ın dış politikasını İslamabad kentindeki Quaid-I-Azam Üniversitesi Savunma ve Stratejik Çalışmalar Bölümü’nde Yardımcı Doçent olarak görev yapan Dr. Salma Malik ile konuştuk. Çatışma ve Güvenlik Çalışmaları ve Güney Asya İlişkileri alanlarında uzmanlaşan Malik, Bölgesel Stratejik Çalışmalar Merkezi, Güney Asya Düşünce Kuruluşları Konsorsiyumu, Sosyal Bilimler Araştırma Konseyi, WISCOMP (Güvenlik, Çatışma Yönetimi ve Barışta Kadınlar) gibi çeşitli kuruluşlarda görev yapmaktadır.

‘Davalar İmran Han’ın popülaritesini daha da artırdı’

Pakistan’da mahkeme, 8 Şubat’taki seçimler öncesinde İmran Han ve eşi Bibi’yi 14 yıl hapis cezasına çarptırmış, Han’ın ise 10 yıl siyasetten men edilmesine hükmetmişti. Seçimlerden hemen önce alınan bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz?

İmran Han ve eşi, şeriata aykırı olduğu düşünülen ve pek çok kişi tarafından hoş karşılanmayan iddet müddeti sona ermeden nikah akdi yapmak da dahil olmak üzere pek çok davada mahkum edildi. İmran’a, eşine ve parti liderlerine karşı açılan davalardaki tüm bu tür kararlar aslında onun popülaritesini azaltmada ters etki yaptı. Bununla birlikte, İmran Han liderliğindeki Pakistan Tehreek-e-Insaaf (PTI) partisi, seçimlere katılmasını engelleyen çeşitli usuli engellerle karşılaştı ve adaylarının çoğu bağımsız kuruluşlar olarak yarıştı, bazıları daha güçlü partilerle el ele verdi ve diğer birkaçı da seçimlerden uzaklaştı.

Han’ın partisi, sosyal medya faaliyetlerinin seçim öncesinde kasıtlı olarak kısıtlandığını söyledi. Bunun dışında Han’ın tutuklandığı mayıs ayından bu yana ordu ve devlet kurumlarının büyük baskısı altında olduklarını iddia ediyorlar. Bu kısıtlama ve baskıların amacı seçimlerde alacakları oyları engellemek miydi? Kısıtlamaların PTI’ya yönelik halk desteğini de artıracağı görüşü de hakim. Katılıyor musunuz?

Daha önce de belirttiğim gibi, kurumsal olarak bozulmadan kalan Han ve partisine kamusal düzeyde yaptırım uygulama çabaları, halkın oy verebileceği “bağımsız” PTI adaylarını aramasıyla, partiye desteği güçlü ve sağlam kalıyor. Bununla birlikte, hem Pakistan Müslümanlar Birliği-Navaz (PMLN) hem de Pakistan Halk Partisi’nin (PPP) kendi kaleleri ve oy tabanları var ve bu da seçim sonuçlarını çok çeşitli hale getirecek.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, “Rusya-Ukrayna Savaşı’ndaki tarafsızlığı” nedeniyle İmran Han’ın başbakanlık görevinden alınmasını teşvik ettiği yönündeki iddialar geçen yıl tartışmalara yol açmıştı. Bu iddialar araştırıldı mı? Ülke kamuoyu buna nasıl yaklaşıyor?

Bu hususun lehinde ve aleyhinde çok çeşitli kamuoyu var ve olmaya devam edecek. Bu tartışma genel siyasi ortamı derinden etkiledi. Bu konuyla ilgili devam eden adli soruşturmalar bulunuyor.

Pakistan’da askeri ağırlıklı müesses nizam seçimlerde hangi partiyi destekliyor? Eski Başbakan Navaz Şerif’in Pakistan Müslüman Birliği-Navaz’ın öne çıktığı söyleniyor. Ne dersiniz?

Kamuoyunda her türlü söylenti var ancak ordu böyle bir görüş belirtmedi.

‘Pakistan’ın ve özellikle Belucistan’ın güvenli bölgeler olmadığı mesajını verme girişimi’

Belucistan’daki son bombalı saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz? Pişin’de Asfandiyar Han Kakar’ın ofisinin önünde onlarca kişinin hedef alındığı saldırılara ilişkin son dakika haberleri geliyor. Ayrıca Killa Seyfullah’taki Cemiyet Ulema-i İslam (F) parti binasını hedef alan başka patlamalar da olduğu bildiriliyor. Daha hareketli bir hafta mı beklemeliyiz?

Kampanyanın son gününe kadar işler olabildiğince sorunsuz ilerledi ancak adayların hedef alındığı çok talihsiz bu olay yaşandı. Seçim gününün güvenli ve sorunsuz geçmesini umut edebiliriz. Ancak bugün Belucistan’da olup bitenlerin seçimlerden bağımsız bir arka planı var; Tahrik-i Taliban Pakistan’ın (TTP) geri dönmesinden bu yana, ülke genelinde bu tür şiddet olaylarına tanık olduk. Belucistan, Pakistan için son derece stratejik ve önemli bir bölgedir. İsyancı ve militan unsurların sömürebileceği bir tarihe sahip bir yer. Dolayısıyla Belucistan bu insanlar için her zaman hedef olmuştur. Ayrıca Hindistan ve diğer ülkeler Pakistan devletinin Belucistan karşı duyarlılığını istismar etti. Bölgedeki şiddetin nedenlerinden biri de bu.

İkincisi, genel seçimlerden önceki son günde güvenlik birimleri bir sıkıntı olabileceğini algılıyordu; Belucistan’da yaşananlar gibi seçimler öncesinde çok fazla rahatsızlık yaratabilecek olası güvenlik tehditleri olabilir. Yani güvenlik seviyesinin kırmızı alarm durumuna geçmesine rağmen talihsiz olaylar yaşandı. Bunların daha da artmasından korkuluyor. Bu gerçek orada duruyor. Ve bunun Belucistan’da gerçekleşmesi, Belucistan’ın çalkantılı kalmasıyla ilgili ülkede olup bitenlere maalesef ayrı bir değer katıyor. İçişleri Bakanı’nın da belirttiği gibi bu, Pakistan devletine karşı çalışan güçlerin durumu istismar etme ve Pakistan’ın ve özellikle Belucistan’ın güvenli bölgeler olmadığı mesajını verme girişimidir. Ayrıca Belucistan’ın Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun (CPEC) başlangıç ve en uç noktası olmasını da göz önünde bulundurarak; gerçekten Pakistan ve Belucistan’da herhangi bir ilerlemeye, hiçbir şeyin istikrarlı hale gelmesine ve normalleşmesine izin vermeyecekleri mesajını vermek istediklerini söyleyebiliriz. Belucistan ve çevresinde yoğunlaşan ekonomik kalkınma projeleri ne yazık ki bundan etkileniyor.

IMF’nin kurtarma fonunun bir kısmının devreye sokulduğu bildirildi. Pakistan, IMF ile mutabakata varılan kemer sıkma politikalarını uyguladı mı? Mevcut IMF yardımının ülke ekonomisini kurtarabileceğini düşünüyor musunuz?

Evet, uygulanması gereken bazı tedbirler yeni hükümetin kurulmasına kadar ertelendi.

‘Pakistan daha fazla sığınmacı kaldıramaz’

Biraz da bölgedeki gelişmelerden bahsedelim. Pakistan, Afgan mültecilerin bir kısmını artık bu yükü taşıyamayacaklarını söyleyerek geri gönderdi. BM, sınır dışı edilmeyi insan hakları ihlali olarak nitelendirerek tepki gösterdi. Göçmen krizinde son durum nedir? Kontrol altında mı? Taliban hükümetiyle bu konuda bir anlaşma var mı?

Pakistan resmi olarak “mültecileri” değil, yasadışı statüde olanları ve ayrıca daha geniş güvenlik ve siyasi ortam göz önüne alındığında Afganistan ve diğer birkaç ülkenin vatandaşlarını geri gönderdi. Ancak yardım kuruluşlarınca onaylanan mülteci ve sığınmacı olarak kayıtlı olanlar ülkede kalıyor.

Pakistan hükümeti Taliban rejimiyle resmi olarak görüştü ve onlara Pakistan’ın ciddi gerginliklere sahip olduğu mesajını vermeye çalıştı. Çok ciddi sorunlar var. Başka ülke vatandaşlarını daha fazla içeri alamayız. Taliban yönetiminin bu soruna ilişkin kendi bakış açısı var. İki aktör bu konuda görüş alışverişi yaptı. Bu ülkeler, bu kaygıları anlıyor ve empati kuruyorlar. Ama bunun ötesine geçmiyorlar. Dolayısıyla Pakistan-Taliban görüşmesi, verimli bir görüşme olmadı. Hele insani açıdan bakarsak, Taliban’ın kadınlara nasıl davrandığına, bunun durumu nasıl etkilediğine vs. baktığınızda, durumun kendi içinde de sorunları var. Bu sorunlar devam ediyor. Pakistan da bunun genel halk üzerindeki etkisinden endişe duyuyor. Ama bizim çok gerçek kısıtlamalarımız var. Ne yazık ki bu sorunlar her iki taraf için de devam edecek.

‘Orta Doğu’daki çatışmanın yayılmasını sürdürme girişimi’

İran’ın Pakistan sınırında terör örgütü olarak kabul ettiği milislere yönelik saldırısının ardından Pakistan karşılık vererek Sistan ve Belucistan’daki militan grupları hedef aldı. Yetkililer devreye girdi ve gerginlikler azaldı. Ancak ilgili kuruluşların bölgede yeni provokasyonlar yaratabileceği söyleniyor. Bu gelişmeyi nasıl yorumluyorsunuz?

Pakistan’ın İran’ın füze saldırılarına misilleme olarak yaptığı karşı saldırılar pek çok kişi için sürpriz oldu, çünkü birçoğu Pakistan’ın anında tepki vereceğini, ancak ihtiyatla, sağduyuyla ve hala çok güçlü bir diplomatik bağı sürdüreceğini tahmin edemiyordu. Bu, ilgili tüm aktörlere (iç ve dış) çok yüksek ve net bir mesaj verdi. Ayrıca, genel Orta Doğu senaryosuna bakıldığında, çatışmanın daha da yayılmasını sürdürmeye yönelik belirgin bir girişim olduğu görülüyor.

‘CPEC’in başarısız olmasını isteyen Hindistan militan grupları destekliyor’

Pakistan Talibanının ülke içindeki saldırılarını artırdığını söylediniz. Özellikle Pakistan’daki Çin varlığını hedef alan saldırılar var. Bu saldırılar Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nu (CPEC) ve Çin’in yatırımlarını nasıl etkiliyor?

Oluşturulan Özel Yatırım Kolaylaştırma Konseyi, CPEC için tek merkezden hızlı takip yaklaşımı sağlıyor; seçilmiş hükümetin gelmesiyle daha fazlası bekleniyor. Ve evet, ne yazık ki CPEC, Hindistan ve bu projenin başarısız olmasını isteyen diğer ülkeler tarafından desteklenen militanların tercih edilen hedefi olmayı sürdürüyor ve Pakistan’ın güvenlik aygıtı için yüksek koruma değeri taşıyan bir unsur olarak kalmaya devam edecek.

‘BRICS’in parçası olmak ekonomik zorunluluklardan dolayı bir önceliktir’

Pakistan geçen yılın sonunda BRICS’e üye olmak için resmi başvuruda bulunmuş ve üyelik sürecinde Rusya’nın desteğine güvendiğini açıklamıştı. 2024 yılında üyelik bekleniyor mu? Seçim sonuçlarının Pakistan’ın BRICS’e ve küresel güneye yönelik politikasını etkileyeceğini düşünüyor musunuz?

Pakistan, bölgesel yardımları artırmak ve kendisini ilerleme yoluna sokabilecek ekonomik ittifaklara girmek için tüm seçenekleri denemeli. Yarışan partiler seçim sahalarında dışarıya çok fazla odaklanmadılar ve çoğunlukla yurt içi büyüme ve kalkınmaya odaklandılar. Dolayısıyla yeni seçilen hükümetin hangi yolu izleyeceği önemli.

Bir numaralı mesele kuruluşun nasıl çalıştığı. BRICS’in parçası olmak ekonomik zorunluluklardan dolayı bir önceliktir. Kesinlikle bunun için ellerinden geleni yapacaklardır. Hangi hükümetin iktidara geleceğine bağlı olarak değişir ancak şimdilik yaygın kanı bize iktidarın PML-N partisinde olacağını söylüyor. Ama tabi ki şu anda kesin bir şey diyemeyiz. Diyelim ki senaryoyu konuşalım; PML-N ekonomi merkezli. BRICS fikri olumlu olabilecek bir fikir. Ekonominin iyileştirilmesi gerektiği için farklı yollar arayacaklardır.

Özellikle BRICS konusunda asıl mesele Hindistan’ın yapının bir parçası olması. Çoğu zaman değerlendirmelerimizin çoğu uzak geleceğe dair fikirler değil. Farklı ittifaklara katılmak, farklı sistemlerin parçası olmak Hindistan’ın bu yönlerdeki etkisi nedeniyle engelleniyor. Hindistan, Pakistan’ın bu sahalara girmesine ve faydalanmasına izin vermiyor. Ayrıca Pakistan’ın bu çok taraflı kurumlara neler kattığı da önemli. Dolayısıyla bir sonraki hükümetin veya iktidara gelecek herhangi bir hükümetin stratejisi ülkenin ekonomik toparlanması olmalıdır. Eğer bu, duygusallığı azaltmayı, kalıpların biraz dışında düşünmeyi, bu işlerin ülkenin yararına nasıl çalışması gerektiğini düşünmeyi gerektiriyorsa o halde Pakistan’ı yönetecek gelecekteki herhangi bir liderlik için de bu öncelik olmalıdır. BRICS bütün olarak ideallerden ibaret değil. Eğer Rusların açısından bakıyorsanız, bu değişken bir durum. Rusya bize pek bir şey söylemedi. Ancak BRICS’in başta Hindistan olmak üzere diğer tarafları da benzer fikre ısınacak mı, ısınmayacak mı? Çünkü Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC), Pakistan’ı Güney Asya’nın sahip olduğu tek ulusal yapı olan SAARC’tan çıkaracak eksi bir formülle yeniden canlandırılmasının önerildiğini gördük. Daha sonra SAARC’ın Pakistan olmadan nasıl çalışacağına bakın. Açıkçası BRICS, SAARC değil. BRICS çok canlı. Ancak yine de bu, Hindistan’ın bizim katılmamız fikrine ısınması ya da fikri kabul etmemesi açısından çok önemli olan faktörlerden biri.

SÖYLEŞİ

“Eylül ayındaki eyalet seçimleri AfD ve BSW için zafer olacak”

Yayınlanma

Yazar

Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinin ardından Kıta’da yükselen sağa ilişkin analizler, AB’nin geleceğine ilişkin yapılan yorumlarda büyük bir kaplıyor. Fransa’da Marine Le Pen’in partisi Ulusal Birlik’in (RN) birinci çıkmasının yanı sıra, Almanya’da da Almanya için Alternatif (AfD), sosyal demokratları geride bırakarak ikinci parti haline geldi. Yine “müessen nizam” karşıtı Sahra Wagenknecht İttifakı (BSW) da katıldığı ilk seçimlerde %6 civarı oy alarak önemli bir çıkış yaptı.

Eski Sol Parti milletvekili ve siyaset bilimci Alexander S. Neu, AP’nin iç bileşiminde önemli bir değişiklik olmasa da özellikle Almanya’da göç, sosyal güvenlik ve Çin-Rusya ile ilişkiler bağlamında AfD ile BSW’nin öne çıktığını ve çıkmaya da devam edeceğini düşünüyor.

Uluslararası sistemde “tek kutuplu” dönemin geride kaldığını ve bu bağlamda “sağ-sol” ayrımından pek bahsedilemeyeceğini savunan Neu, bununla birlikte iç siyasette, özellikle de iktisat politikalarında BSW’nin solda, AfD’nin ise sağda yer aldığını, bu bağlamda bu ayrımların hâlâ geçerli olduğunu düşünüyor. Bizim ülkemizde de yalnızca göçe karşı tutumu ile bilinen AfD’nin iktisadi platform olarak tipik bir neoliberal parti olarak hareket ettiğini söylemesi de dikkate değer. Dahası, AfD ile BSW arasında seçmen geçişinin ne kadar mümkün olduğunu sorgulaması da önemli görünüyor.

Son olarak metindeki köşeli parantezler yazara aittir.

“ÖZELLİKLE DOĞU ALMANYA’DA İNSANLAR RUSYA’NIN TUTUMUNU ANLIYOR”

Avrupa seçimlerinin kıtadaki yankılarıyla başlamak istiyorum. Pek çok insan seçimlerden sonra Avrupa genelinde “aşırı sağ” olarak adlandırılan hareketlerin yükselişinden endişe duyuyor. Bu olgu hakkında ne söylemek istersiniz? Her şeye rağmen Avrupa Parlamentosu’nun “merkezi” sağlam kalmış gibi görünüyor.

Hem evet hem hayır. Evet, çoğunluk hâlâ muhafazakar parti, sosyal demokratlar ve liberallerde elbette. Fakat seçimlerin sonucu bir şeyi gösteriyor. Avrupa her zamankinden daha fazla sağa kayıyor.

Ve bizim iki farklı boyutumuz var. Bir tarafta AfD’ye karşı mücadele eden, Le Pen, Meloni gibi sağcı siyasi partilere karşı mücadele eden siyaset alanı ve medya alanı var. Diğer tarafta ise örneğin Almanya’da, ama sadece Almanya’da değil, tüm Avrupa’da göç konusunda giderek daha fazla endişe duyan ve yerleşik siyasi partilere “hayır, daha fazla göç istemiyoruz” şeklinde bir cevap vermeye çalışan bir nüfus var. Almanya’da, Fransa’da ve benzeri yerlerde çok sayıda suç bağlantılı eylem var. Bu kadar çok göç olmaması için Almanya ve Fransa üzerinde daha fazla kontrole ihtiyacımız var.

Örneğin Fransa’da AfD ya da Marie Le Pen gibi siyasi partiler var. Son birkaç aydır medya, hükümet ve sözde STK’lar tarafından yürütülen uzun ve çok sayıda AfD karşıtı kampanya vardı. Ancak sonuç yine de AfD için iyi.

Peki Avrupa’nın geleceği, örneğin Ukrayna savaşı, Yeşil Mutabakat ya da göç konusunda ne düşünüyorsunuz? Yeni Avrupa Parlamentosu bu politikalar konusunda rotasını değiştirebilir mi?

Çoğunluk hala Yeşiller, Muhafazakâr Parti ve Liberallerin elinde. Dolayısıyla büyük bir değişiklik olmayacak. Bununla birlikte, Ukrayna konusunda bu siyasi partiler için zemin giderek daralıyor. Giderek daha fazla insan Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşın ve batının, örneğin Avrupa Birliği’nin, Almanya ve Amerika’nın müdahalesinin Almanya ve Avrupa’daki insanlar için iyi olmadığını görüyor. Giderek daha fazla insan bu savaşa dahil olmak istemiyor. Ve hatta bazı insanlar Rusya’nın tutumunu biraz olsun anlıyor. Almanya’da, özellikle de Doğu Almanya’da bu olguyu görebiliyoruz.

Yeşil Mutabakat. Hem evet hem hayır. Yeşiller ve diğer partiler yeni Yeşil Mutabakat için çok sert ve agresif bir kampanya yürüttüler. Pek çok insan bundan bıkmış durumda çünkü bu yüzden giderek daha fazla para kaybediyorlar. Ve Yeşiller Partisi iyi bir iş çıkarmıyor.

Dolayısıyla bazı siyasi partilerin ve Alman hükümetinin bu agresif tutumu nedeniyle yeni yeşil mutabakat gerçekten de tehlikede.

Ve göç, son soru. Evet, Almanya’da, ama sadece Almanya’da değil, İskandinavya’da, Fransa’da, giderek daha fazla insan, özellikle 2015’te yaşadığımız bu büyük göç konusunda çok öfkeli. Şubat ve Sonbahar 2015 arasında Suriye’den, Irak’tan, hatta Kosova’dan insanların göç ettiğini ve 1 milyondan fazla insanın Almanya’ya geldiğini muhtemelen hatırlıyorsunuzdur. Merkel o zaman “Bunu başaracağız, bunu becereceğiz,” demişti.

Ama hiçbir şey beceremedik. Çok fazla sorunumuz var. İş arayan, daha fazla ücret almak isteyen insanlar arasındaki rekabet, göçmen insanlarla rekabet, daire ve evler konusunda rekabet vb. Dolayısıyla Almanya’da ve sadece Almanya’da değil, Avusturya’da, Fransa’da, İtalya’da çok gergin bir atmosfer var. Bu nedenle gerginlik giderek artıyor. Alman hükümetinin dediği gibi, her şey yolunda ama hiçbir şey yolunda değil.

“ARTIK KİMSE SOSYAL DEMOKRATLARA İNANMIYOR”

Ama SPD hükümeti de göçe karşı tutumunu sertleştirmeye çalışıyor…

Sözel olarak evet ama operasyonel olarak hayır. Sosyal demokratlar ve Yeşiller göçe çok açıklar. Ve bu gerçek bir sorun.

İnsanlar bunu görüyor ve artık sosyal demokratlara inanmıyorlar. Son seçimlerde Sosyal Demokratların neredeyse %2, Yeşiller Partisinin ise neredeyse %9 oy kaybetmesinin bir nedeni de bu. Çünkü artık kimse onlara inanmıyor.

Seçimlerle ilgili en dikkat çekici şeylerden biri de Almanya’da AfD’nin yükselişi. Die Welt’te AfD’nin Almanya’daki yeni İşçi Partisi olduğunu iddia eden bir makale gördüm. Ayrıca AfD’ye oy veren Alman mavi yakalı işçilerle ilgili bazı istatistikler de var. AfD’nin yükselişini nasıl değerlendiriyorsunuz? Alman siyaseti artık aşırı sağ bir yükselişe doğru mu gidiyor? Ya da AfD hangi platformu temsil ediyor? Çünkü diğer bazı sağ partilerin, örneğin Fransız Ulusal Birlik’in AfD ile arasına mesafe koyduğunu biliyoruz.

Daha önce de söylediğim gibi, Alman hükümeti, STK’lar ve medya tarafından AfD’ye karşı büyük bir kampanya yürütüldüğünü gördük. Ancak yine de AfD hala güçlü ve beş yıl önceki AP seçimine göre, özellikle de Almanya’nın doğusunda daha iyi bir sonuç aldı. İnsanlar artık bu yerleşik siyasi partilere inanmıyor. AfD’ye daha çok inanıyorlar.

Bazı anketlere bakıyorum. Suç oranları. Almanya’ya çok fazla göçmen geldi. İnsanların ilgilendiği sorular bunlar. Ve AfD tam da bu soruyu kullanmak ve cevap vermeye çalışmak konusunda çok ama çok akıllı.

Benim için bu ilginç çünkü AfD neoliberal bir parti, tıpkı sosyal demokratlar, Yeşiller Partisi ya da Muhafazakâr Parti gibi.

Buna rağmen işçi sınıfı AfD’ye, örneğin Sahra Wagenknecht İttifakı’ndan bile daha fazla oy veriyor. En azından şu anda pek çok insan, işçi sınıfından insanlar, AfD’nin ekonomik ve sosyal sorularını ve konularını anlamıyor bile. Gördükleri ana konular göç, göç, göç. Ve AfD bunu sahip olduğu gündemlerle çözüyor.

“AfD NEOLİBERAL BİR PROGRAMA SAHİP”

Yani sonuçta işçi sınıfı kendi çıkarları doğrultusunda oy kullanmıyor. Çünkü AfD neoliberal bir parti. Zengin insanlar için bir parti. Yüksek akademik seviyeye sahip, parası olan insanlar için bir parti, vesaire vesaire. Manifestolarına göre gerçek bir işçi partisi değil.

Bu çok önemli çünkü Türkiye’de de pek çok insan AfD’nin ekonomik ya da siyasi duruşunu bilmiyor. Bildiğiniz gibi Türkiye’de de bir göç sorunu var ve şu anda Türkiye’de göç karşıtı bazı partiler kuruluyor. Ama yine de dediğiniz gibi liberal bir ekonomik platforma sahipler. Ve burada AfD’nin neoliberal ekonomik programından bahsetmeniz ilginç.

Evet, öyle. Alice Weidel tipik bir neoliberal kadın. Ve Batı Almanya’dan geliyor.

AfD’nin biraz ikiye bölünmüş olduğunu görmelisiniz. Doğu Almanya AfD’si ve Batı Almanya AfD’si. Batı Almanya daha neoliberal. Alice Weidel gibi. Doğu Almanya ise daha sosyal yönelimli. Eşbaşkan Tine Chrupalla daha sosyal yönelimli. Ancak yine de bu partinin manifestosu, programı tipik neoliberal.

Ayrıca Almanya’nın doğusunda, Almanya’nın müesses nizam partisi CDU, Hıristiyan Demokratlar şu anda ikinci parti konumunda ve tüm Almanya’da birinci parti oldular. Peki CDU’nun yükselişini nasıl değerlendiriyorsunuz? Çünkü Hıristiyan Demokratlar aynı zamanda Ukrayna yanlısı bir parti. Kiev’e silah göndermek istiyorlar ve Rusya’ya karşı savaşı sürdürmek istiyorlar. Ayrıca Merkel döneminin Rusya ve ucuz Rus enerjisiyle ilgili politikasını da kestiler. Aynı zamanda bir savaş partisi olan CDU’yu insanlar neden seçti?

Bu muhtemelen sorabileceğiniz en ilginç soru. Alman halkının şu ya da bu siyasi partiye oy verme konusundaki siyasi davranışını hiçbir zaman anlayamadım.

CDU, sosyal demokratların Ukrayna ve benzeri konularda yaptıklarının aynısını yapıyor. Amerika ile ilgili olarak, transatlantik pozisyonla ilgili olarak, CDU tıpkı Yeşiller gibi, liberal parti gibi aynı şeyi yapıyor. Ve insanlar diyor ki, tamam, trafik ışığı [koalisyonu], bıktık; CDU’ya oy veriyoruz. Bu bana insanların siyaseti okumak ve anlamakla gerçekten ilgilenmediklerini gösteriyor. Aksi takdirde başka bir partiye oy verirlerdi. Diyelim ki BSW’ye, hayvanları koruma partisine, AfD’ye, her neyse. Çok sayıda siyasi partimiz var. Almanya’da 40’tan fazla partiye oy verilebilir.

Bu trafik ışığı koalisyonu; işe yaramıyor. CDU bir sonraki hükümet olacak. İki yıl sonra CDU’yu desteklemeyeceğim. Bu yüzden yine sosyal demokratlara oy vereceğim. Yani bir partiden başka bir partiye, başka bir partiden ilk partiye zıplamak; ama gerçek bir alternatif yok.

Bu da bana insanların siyasi programlarla gerçekten ilgilenmediğini gösteriyor. Okumuyorlar, anlamıyorlar. Sadece, ah, geçen sefer bir parti var, şimdi aynısını yapmak daha iyi diyorlar. Gerçekten anlamadığım şey de bu. 

“ALMANYA’DA ERKEN SEÇİM OLACAĞINI DÜŞÜNMÜYORUM”

Peki sizce Almanya’da bir erken seçim olacak mı?

Hayır, sanmıyorum. Eylül 2025’te yapılacak bir sonraki seçime iki yıldan az bir süre kaldı. Parlamentoda bulunduğum süre boyunca anladığım kadarıyla insanlar parlamentoda olmayı, para kazanmayı, medyanın ilgisini çekmeyi ve benzeri şeyleri seviyorlar. Hayır, artık hiçbir şey başaramasalar bile trafik lambası koalisyonu olarak birlikte kalacaklar. Son güne kadar kalacaklar. Bu insani bir davranış, en azından Almanya’da. Trafik lambası koalisyonunun dağılacağını ve dönem sonundan önce biteceğini düşünmüyorum. Böyle bir şey olmayacak.

Eylül ayındaki eyalet seçimleri; Thüringen, Saksonya ve Brandenburg…

Bunlar Avrupa Parlamentosu seçimleri gibi gerçekten önemli göstergeler. Büyük olasılıkla 2025 yılında Almanya düzeyinde nasıl bir sonuç çıkacağına dair çok önemli göstergeler.

“AfD VE BSW AYRI SEÇMEN TABANINA SAHİP”

Yeni partiler hakkında konuşalım. Sahra Wagenknecht İttifakı, BSW. Seçimlerden sonra Wagenknecht, yeni partinin artık kendini kanıtladığını ve BSW’nin yeni hedefinin eylül eyalet seçimlerinde eyalet hükümetlerinde temsil edilmek olduğunu iddia etti. Bu partinin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Özellikle Almanya’nın doğusunda AfD için bir alternatif olabilir mi?

Hayır, pek değil. BSW’ye en çok seçmen CDU ve sosyal demokratlardan geldi. Her iki partiden 1 milyon seçmen gelirken AfD’den sadece 140.000 seçmen geldi. Dolayısıyla BSW’nin AfD’den oy alacağını söylemek doğru değil, en azından bu seçimle ilgili olarak doğru değil.

Örneğin geçtiğimiz hafta sonu AfD’ye oy verenlerin %46’sı ilk konularının göç olduğunu ve sadece %17’si barışı kurtarmak olduğunu söyledi.

BSW ile ilgili olarak ise işler tam tersine dönüyor. Barışı kurtarmak %37’ydi. Göç ise sadece %25. Yani ortada gerçek bir rekabet yok. Farklı anlayışlara sahipler.

Yani iki parti şimdi iki ayrı seçmen tabanı oluşturuyor.

Evet. Bu seçimden sonra benim izlenimim bu yönde. Örneğin sosyal güvenlik, refah ve benzeri konuların etkisi BSW seçmenlerinde %22, AfD seçmenlerinde ise sadece %15.

BSW gerçekten de sol bir parti. Ve bu, orijinal Sol Parti’nin [Die Linke] bakiyesidir. Geçen yıl kasım ayında bu partiden ayrılana kadar üyesiydim. Pek çok insan Sol Parti’den ayrıldı ve Sol Parti aşağı yukarı öldü. Ve BSW giderek daha fazla Sol Parti’nin yerini alıyor.

Peki BSW’nin bazı eyalet hükümetlerinde temsil edilebileceğini düşünüyor musunuz?

Eylül ayındaki seçimlerden sonra, AfD’ye benzer bir durumla karşı karşıya kalacağız. AfD Doğu Almanya’da batı Almanya’dan çok daha güçlü. BSW de Doğu Almanya’da Batı Almanya’dan daha güçlü. Dolayısıyla bana göre Eylül ayında Thüringen, Saksonya ve Brandenburg’da yapılacak bu üç seçim BSW ve AfD için büyük bir zafer olacak.

“İÇ POLİTİKADA SAĞ VE SOL AYRIMLARI HÂLÂ GEÇERLİ”

Görünen o ki Die Linke’nin işi artık bitti…

Die Linke siyasi parti meselesi açısından bitmiştir. Ancak sol fikri bitmiş değil. BSW adıyla varlığını sürdürecek.

Ama biliyorsunuz, BSW liderlerinin açıklamalarını okuduğumda, siyasi yelpazeyi artık sol ve sağ olarak ayırmadıklarını görüyorum. Sahra Wagenknecht de seçimlerden sonra insanların sağ ve solla ilgilenmediğini söyledi.

Bence suç gibi iç meseleleri, iktisadi meseleleri ve toplumsal meseleleri ayrı tutmamız gerekiyor. Hâlâ sol ve sağ kategoriler arasında düşünülmesi gerekenler var.

Fakat Rusya, Ukrayna, Çin, ABD-Transatlantik ilişkileri gibi uluslararası meselelerde artık sağ ve sol diye bir kategori yok. Az çok sol partilerimiz ve muhafazakar partilerimiz tamamen transatlantik, tamamen ABD’ye bağlı, tamamen ABD’ye hizmet eden, kendi ulusal çıkarlarını kullanmayan partiler.

BSW ya da AfD gibi iç meselelerde tamamen farklı olan başka partilerimiz de var. Ama bazı uluslararası meselelerde aynılar. Örneğin BSW, Rusya ve Çin ile barış ve iyi bir ilişki istiyor. Yani yeni bir çağdayız. Tek kutuplu dünya düzeni sona erdi. AfD de benzer bir gelecek görüyor. Yani bu uluslararası bir mesele ve artık sol ya da sağ kategorileri yok. Ancak iç meselelerde hala [sol ve sağ] var.

O zaman şunu söyleyebiliriz: Eyalet seçimleri ya da Federal Meclis seçimleri gibi yaklaşan seçimlerde BSW iç politikada barış politikaları ve sosyal güvenlik politikaları izleyecek. AfD ise giderek daha fazla göç politikalarına yöneliyor.

Evet ama göç konusu AfD kadar güçlü olmasa da BSW için bile önemli bir konu. BSW de Almanya’ya ve Avrupa’ya göçü kontrol etmemiz gerektiğini söylüyor. Bu çok fazla. Kontrol etmemiz gerekiyor.

Okumaya Devam Et

SÖYLEŞİ

‘Kalkınma Yolu, Avrupa ile Asya arasındaki ticaret açısından da umut verici’

Yayınlanma

Irak Ticaret Bakanı Etir Davud Selman Al-Greyri, Harici’ye konuştu: “Kalkınma Yolu projesi, Irak pazarının yanı sıra Avrupa ile Asya arasındaki ulaşım ve ticaret biçimi açısından da umut vadediyor.”

Irak Ticaret Bakanı Etir Davud Selman Al-Greyri, Harici’den Esra Karahindiba’nın sorularını yanıtladı. Iraklı Bakan, Kalkınma Yolu Projesi, Türkiye-Irak ilişkileri, bölgedeki diğer dış yatırımlar ve ülke ekonomisiyle ilgili değerlendirmelerde bulundu.

Irak Kalkınma Yolu Projesi ile ilgili öngörüleriniz nelerdir? Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Çin ziyaretinde projeden bahsetti. Türkiye projeye büyük önem veriyor. Irak için ne anlama geliyor?

Çok önemli bir proje. Bugün Irak’la imzalanan anlaşmanın ardından ve Irak, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Türkiye arasında Mutabakat Zaptı imzalandıktan sonra Türkiye de projenin vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Kalkınma Yolu projesi, Türkiye’nin bugün Irak’ın üçüncü büyük ticaret ortağı olduğu göz önüne alındığında, Irak pazarının yanı sıra Avrupa ile Asya arasındaki ulaşım ve ticaret biçimi açısından da bir gerçeklik ve umut verici bir gelecek oluşturmaktadır.

Irak ve Çin’in ticari ilişkilerinden bahseder misiniz? Projenin Çin’in Kuşak ve Yol projesi ve Orta Koridor ile bağlantısından da bahsediliyor… Amerikan işgalinden sonra Irak’ın imajı tamamen yerle bir olmuştu. Sizce bu proje ve ortaya çıkacak faydaları sayesinde Irak yeniden Orta Doğu’nun yıldızı olacak mı?

Irak ile Çin arasındaki anlaşmalar hâlâ iyi durumda ve iki ülke arasındaki ticari ilişkiler oldukça kapsamlı. Ancak Irak’ın ithalatı daha büyük bir rol oynuyor. Genel olarak malların dış ticaret hacmi ise 73 milyar dolardır. Bunda aslan payı ya da en büyük pay Çin’e ait.

Bu arada Irak ile Türkiye arasındaki ticaret hacmi ve gelişimine de odaklanıyoruz. Irak’ın tüm ülkelerle iyi ilişkileri var ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ziyareti de bunun kanıtıydı. Bu ticareti geliştirecek önemli mutabakat anlaşmalarının imzalanması için gerçek bir iz oluşturuyor.

BAE, Katar, Türkiye ve Irak’ın projedeki rolleri nelerdir? 20 milyar dolarlık yatırım ülkeler arasında nasıl paylaşılacak?

Hangi ülkeye ne kadar yatırım payı düşüyor, bundan bahsetmek için henüz çok erken ama Irak’ın ana ortağı Türkiye. Elbette Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden destek alacağız.

Türkiye bu yaz Süleymaniye’de terörle mücadele operasyonu sözü verdi ve PKK ve kollarına karşı Irak’tan Türkiye’ye destek sözü verildi. Peki Irak’tan terör silinecekse bu durum ticareti, uluslararası ilişkileri ve ticaretteki barış ortamını nasıl etkileyecek?

 Yeni anlaşma nedeniyle Irak uydu olmuş olmuyor. Çünkü yeni hükümetin çok etkili olduğunu düşünüyorum. Irak’ın güvenliği ve gelişimi oldukça fazla. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyaretinin ardından genel olarak özellikle ticaretle yeni bir ilişki kuruluyor.

Bu hükümet, Irak’ta yatırım yapmak isteyen her ülkeyi olumlu bir rol üstlenmeye ve memnuniyetle karşılamaya karar verdi. Irak, fiili adımlar yoluyla bölge için olumlu bir unsur olmayı gerçekten çok istiyor. Arabuluculuk yapmaya başladı. Irak günümüzde Türkiye, İran ve ABD’nin tam ortasında yer alıyor. Gazze’de yaşananlara gelince Irak, Filistin halkını destekliyor. Ortadoğu’yu bilirsiniz, ülkemiz bu bölgedeki tüm çatışmalarda olumlu bir rol üstlenmek istiyor. Bu hükümetin temel hedefi sadece yatırım ve iş ortamını geliştirmektir. Ve ilk şey elbette ticaret ve dış ticaret konusu…

Irak ticaretini, bölgedeki ve küresel çaptaki dış ticareti büyütmeye yönelik en güncel stratejileriniz neler? 

Bugün Irak, 2003 öncesindeki Irak’tan çok farklı; çünkü o dönemde sosyalist olan siyasi sistem artık kapitalizme dönüştü. Özel sektörün piyasaya girmesine izin verilmiyordu. Sınırlı sektörler vardı. 2003’ten sonra Irak ve ekonomi değişti. İşletmeler değişti. Sözleşmeler değişti. Bu nedenle özel sektörde çevre ülkelerden ve yabancı ülkelerden çok sayıda ortağımız var. Ve bu şirketlerin Irak’ta faaliyet göstermesine ve hükümetin kontrolü altında iş yapmasına izin veriliyor. Bugün onlarca özel bankamız var. 2003’ten önce izin verilmeyen bankacılık ve para transferi gibi şeylere başladık. Bugünlerde Irak’ta işler değişti. Harita da değişti. Giderek daha fazla güvenliğe ve istikrara sahibiz. Bu hükümet 2 yıl önce göreve başladı. Önceden terörü bitirmek istiyordunuz, IŞİD’in sıkıntısını çekiyordunuz. Bugün ise Irak’ta güvenle çalışan 85’ten fazla Türk şirketiniz var. Bu son iki dönemde herhangi bir sorun yok. 

Ancak Irak’ın son 20 yılda yaşadığı olağanüstü koşullar dikkate alındığında bu dönüşüm hibrit bir hal alıyor. Şimdi gerçek ekonomik dönüşüm için reformlar, mevzuat ve yasa tasarısı ile başladık ve bu aşamada özel sektöre ve özel şirketlere önemli bir rol verdik. Bu nedenle özel sektör, kamu sektöründen çok daha değerlidir. Hükümet, özel sektöre önemli bir rol verecek ve iş ortamını, dijital ve elektronik dönüşümü iyileştirecek, yolsuzluk ve bürokratik zorlukları ortadan kaldıracak; bu saydıklarım aslında Irak’ta her süreci aksatan veya her büyüme veya gelişme sürecini engelliyor. Böylece gerçek adımlarla işe başladık ve ilgili tüm kurumlar bunu belirtti ve birçok ülke Irak’ın başarısına dikkat çekti. Allah’ın izniyle yakın zamanda güvenli ve endüstriyel şehirlere yönelik de gerçek adımlar atmaya başladık.

Son soru… Amerikalıların kalmasını mı istiyorsunuz yoksa gitmesini mi?

Irak’ın çıkarlarına hizmet eden her ülke memnuniyetle karşılanır. Amerika olup olmaması önemli değil. ABD dost bir ülkedir. Biz Amerika’ya terör ülkesi olarak bakmıyoruz. Aynı zamanda bir ortaktır. ABD ve Çin ile birçok anlaşmamız var. Birbirimize saygı duymak zorundayız. Ayrıca eşit uluslararası ilişkiler için bizim açımızdan hiçbir ülke arasında fark yoktur.

Okumaya Devam Et

SÖYLEŞİ

“Seçimlerin ardından AB daha merkezi, daha militarist olacak”

Yayınlanma

Yazar

6-9 Haziran’da yapılan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri, hem AB’de hem de AB dışında büyük yankı uyandırmış görünüyor. Tartışma daha ziyade Avrupa’da yükselen “aşırı sağ” üzerinden dönüyor. Almanya için Alternatif’in (AfD) Almanya’da ikinci parti, Ulusal Birlik’in (RN) ise Fransa’da birinci parti haline gelmesi, 1930’lu yılların Avrupa’sına geri dönüş endişesini hortlattı.

Bununla birlikte, eski AP merkezi diyebileceğimiz “merkez sağ” Avrupa Halk Partisi (EPP) de gücünü artırırken, AP içerisindeki güçler dengesinin hemen hemen aynı kaldığını söylemek mümkün. Dahası bazı ülkelerde de “aşırı sağ”da özel bir yükseliş bir yana dursun, sağ güçlerin gerilediğini de gözlemliyoruz.

Bu noktada aşırı sağın yükselişinden ziyade merkez ile sağın daha fazla iç içe geçtiği, siyasi farklılıkların askerileşme ve merkezileşme ile törpülendiği, Birleşik Krallık ve ABD’deki seçim sonuçlarının da etki edeceği melez bir rejime doğru ilerliyor olabiliriz.

Brave New World editörü, gazeteci Ben Wray de seçimlerin ardından AP’deki güçler dengesini değerlendirdi ve Brüksel’in politikalarında radikal ve hızlı bir değişikliğin yaşanmasını beklemediğini vurguladı. Ona göre AB daha militarist hale gelecek, kemer sıkma kıtaya geri dönecek ve başka işçi sınıfı olmak üzere Avrupa halklarının AB karşıtı hoşnutsuzluğu daha da artacak.

Bu bağlamda, Wray’e göre “aşırı sağ”ın yükselişini abartmamak önemlidir; zira tüm ana akım siyasetçiler zaten “aşırı sağ” siyasetçiler gibi konuşmaktadır.

Avrupa seçimleri: Hibritleşme eğilimi sürüyor

Avrupa Parlamentosu’ndaki güçler dengesi çok fazla değişmemiş gibi görünüyor, fakat Fransa ve Almanya gibi bazı önemli AB ülkeleri önemli ulusal değişikliklerle karşı karşıya. Seçimlerden sonra AB için ne bekliyorsunuz?

Seçim sonuçlarını kısaca özetlemek gerekirse, aşırı sağ daha güçlü, Yeşiller ve liberaller daha zayıf, fakat Avrupa Parlamentosu’ndaki genel güç dengesi radikal bir şekilde değişmedi.

Aşırı sağ, Batı Avrupa’da özellikle Almanya ve Fransa’da önemli ilerlemeler kaydederken, İskandinavya ve Orta Doğu Avrupa’da bir miktar geriledi. Genel olarak, Avrupa Parlamentosu’ndaki iki aşırı sağcı grup 2019’a kıyasla 13 sandalye daha fazlasına sahip.

Bu, aşırı sağın gücünü biraz düşük gösteriyor çünkü Alman aşırı sağ grubu AfD de altı sandalye kazandı (15’e yükseldi) ve herhangi bir gruba bağlı değil. Tüm aşırı sağcı güçleri bir araya getirdiğinizde, Parlamento’da ikinci büyük grup olan merkez sol Sosyalistler ve Demokratlar (S&D) ile benzer bir güce sahip oluyorlar.

Yeşiller ve liberaller bu seçimin en büyük kaybedenleri oldu ve her iki parti de Parlamentodaki sandalyelerinin dörtte biri ile üçte biri arasında bir oranını kaybetti. En büyük grup olan merkez sağ Avrupa Halk Partisi (EPP), dokuz sandalye artarak 185’e yükseldi ve Parlamentodaki tüm sandalyelerin dörtte birinden fazlasını kazandı. En küçük parlamento grubu olan Sol ise hemen hemen olduğu yerde kalarak sadece bir sandalye kaybetti ve 36’ya düştü.

Genel olarak bu seçimlerin ardından Avrupa Parlamentosu’nun daha sağcı bir görünüm alacağını ve iki olası çoğunluğun oluşacağını söyleyebiliriz.

Çoğunluklardan biri “radikal merkez” olarak tanımlanabilecek, neoliberal ve Atlantikçi statükoyu koruyan politikalara bağlı olanlar. Bu çoğunluk EPP, S&D ve liberallerden oluşmaktadır. Bu partiler bir arada 2019’da olduğu gibi hala Parlamentoda çoğunluğa sahipler, fakat bu çoğunluk daha önce olduğundan daha dar.

Alman merkez sağ siyasetçi ve dolayısıyla EPP grubunun bir parçası olan Ursula von der Leyen’e 2019’da Avrupa Komisyonu Başkanı olması için oy veren de bu radikal merkez koalisyonuydu. Leyen oylamadan bu yana, Konseyin (üye devletlerin) ve Parlamentonun çoğunluğunun desteğini gerektiren ikinci dönem Başkanlık görevi için bu koalisyonu bir arada tutmaya çalışacağını belirtti. Avrupa’daki bazı Sosyal Demokrat partilerin hoşnut olmadığı İsrail’in Gazze’deki soykırım savaşına verdiği büyük destek ve etrafını saran yolsuzluk soru işaretleri nedeniyle Leyen için bu kez durum biraz karmaşık olabilir.

İkinci olası çoğunluk ise EPP, Parlamentodaki aşırı sağcı güçler ve liberalleri bir araya getiren sağcı bir ittifak. Leyen son yıllarda İtalya’nın aşırı sağcı Başbakanı Giorgia Meloni ile özellikle mülteciler ve sınır kontrolleri konusunda ittifak kurarak böyle bir ittifakı geliştiriyor.

Buradaki sorun, iki aşırı sağcı grubun da bir dizi kilit konuda bölünmüş olması. Örneğin Meloni’nin etrafındaki grup, Ukrayna konusunda farklı bir perspektife sahip olan Fransız aşırı sağ partisi Ulusal Birlik’i de içeren “Kimlik ve Demokrasi” grubundan çok daha fazla NATO yanlısıdır. AB’nin genişlemesi ve Avrupa’nın Çin ile ilişkisi de diğer önemli bölünme konularıdır. Liberaller de aşırı sağcılarla çok sık el ele görünmek istemeyeceklerdir, dolayısıyla bu da potansiyel koalisyondaki bir başka çatlaktır.

Bence Leyen ya da Avrupa Komisyonu’nun bir sonraki başkanı kim olursa olsun, Avrupa Parlamentosu’ndaki bu iki farklı olası çoğunluktan, AB makinesinin işine geldiği zaman ve şekilde faydalanmaya çalışacaktır. Aşırı sağa yaklaşmak çıkarlarına uygun olduğunda Komisyon bunu yapacaktır, aslında pek çok konuda bunu zaten yapmıştır. Fakat radikal merkez çoğunluk en belirgin olanı olacaktır.

Sonuç olarak, AB büyük ölçüde eskisi gibi devam edecek, daha merkezileşecek, daha militarist olacak ve önümüzdeki yıllarda kemer sıkma politikalarının kıtaya geri dönmesi de muhtemel. Bu da başta işçi sınıfı olmak üzere milyonlarca AB vatandaşının AB’ye yönelik hoşnutsuzluğunu arttıracaktır.

Sizce Ukrayna’nın desteklenmesi, göç anlaşması ya da Yeşil Mutabakat gibi önemli konularda AB rotasını hemen değiştirebilir mi?

Her bir konuyu sırayla ele alalım. Ukrayna konusunda AB, Washington’dan gelen diktaları büyük ölçüde takip ederek çatışmada destekleyici bir aktör konumunda. Ukrayna savaşının anahtarı ABD ve Rusya’nın elinde. ABD Kongresi Ukrayna’ya silah ve finansman desteğini artırdı ve bunu Avrupa’dan gelen destek artışı takip etti. NATO da Ukrayna’nın NATO silahları ve lojistik desteğiyle Rus topraklarına saldırabilmesi için kırmızı çizgilerini değiştiriyor. Tüm bunlar çok tehlikeli tırmanışlar ama Ukrayna’nın savaşı kaybetmesini durdurmaya yetmesi pek olası değil. Bir noktada Ukrayna’nın lehine olmayacak bir barış anlaşması müzakere edilmek zorunda kalınacaktır, ama bunun hiç bitmeyen bir katliama tercih edileceği kesindir.

Her halükarda, Leyen’in liderliğinde AB giderek askerileşiyor ve Ukrayna savaşı nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bunun devam edeceğinden şüpheleniyorum. Leyen’in Avrupa Komisyonu’nun başındaki ikinci dönemi için yürüttüğü tüm kampanya Avrupa’yı yeniden silahlandırmak ve üçüncü bir dünya savaşının eşiğinde olduğumuz fikrini öne çıkarmak üzerine kurulu. Bu son derece pervasızca bir yaklaşımdır fakat ne yazık ki şu anda Avrupa’da bu emperyal çatışma güdüsünü durdurmak için gereken türden bir savaş karşıtı hareket mevcut değildir.

Göç konusunda AB, Türkiye’ye, Mısır’a, Tunus’a ve güney sınırındaki diğer tüm ülkelere yüklü miktarda para ödeyerek AB’nin sınırlarını dışsallaştırma politikasının doğru olduğuna inanıyor çünkü bu, AB’nin çaresiz göçmenleri ve mültecileri bastırmak gibi çirkin bir işle ellerini kirletmek zorunda kalmayacağı anlamına geliyor. Fakat insanları Avrupa’ya doğru göç etmeye iten sorunlar –iklim krizi ve savaş da dahil olmak üzere– giderek daha da kötüleşiyor, dolayısıyla küresel güneyden küresel kuzeye doğru insan hareketi daha da artacak.

Yeşil Mutabakat konusunda, 2019’daki son Avrupa seçimleri ile bugünü karşılaştırmak ilginç. O dönemde iklim eylemi için tüm Avrupa’da yürüyen bir gençlik hareketi vardı, Greta Thunberg hepimizin televizyon ekranlarındaydı ve hiçbir politikacı iklim konusunun önemini görmezden gelemez gibi görünüyordu. Aradan beş yıl geçti ve iklimin bozulması sorunu daha da derinleşmesine rağmen, siyasi iklim tamamen farklı ve ana akım politikacılar daha önce verdikleri iklim taahhütlerini görmezden gelmekle kalmıyor, aşırı sağın seçmenlerini geri kazanmak amacıyla net-sıfır politikalarını çöpe atmak için alenen kampanya yürütüyorlar.

Bu bağlamda, AB zaten yeterince iddialı olmayan Yeşil Mutabakat önerilerini ciddi şekilde sulandırdı. Seçim sonuçları göz önüne alındığında bu sulandırmanın daha da devam edeceğini tahmin ediyorum. Çin’in temiz enerji teknolojisinde ve emisyon azaltımında hızlı ilerlemeler kaydetmesiyle birlikte, Avrupa hızla iklim liderliğinden iklim geriliğine doğru ilerliyor; bu da Avrupa’nın dünyada gerileyen ve giderek önemsizleşen bir güç olarak konumunu daha da sağlamlaştıracak bir değişim.

“Aşırı sağın” artık Avrupa’ya liderlik ettiği yaygın bir analiz. Birleşik Krallık da dahil olmak üzere Avrupa’da gerçekten “aşırı sağ” yükselişte mi? İngiliz ve Amerikan seçimlerinden ne beklemeliyiz?

Bir yandan, aşırı sağın yükselişini abartmamak önemlidir. Avrupa genelinde çoğunluğa yakın bir seçmen desteğine sahip olmadıkları gibi, siyasi bir güç olarak da tutarsız ve istikrarsızlar; kıtayı dönüştürecek net bir programları yok.

Öte yandan, aşırı sağın şu anda Avrupa’ya liderlik ettiği de aşikar; öyle ki tartışmalara o denli hakim oluyor ki merkez sağ giderek aşırı sağın tüm siyasi söylemlerini kendi söylemleri olarak benimsiyor. Göçmenlik, Müslümanlara ve İslam dinine yönelik tutumlar konusunda pek çok merkez sağ siyasetçi bugün tıpkı aşırı sağcı siyasetçiler gibi konuşuyor.

Bunu, Muhafazakâr Başbakan Rishi Sunak’ın büyük seçim kampanyası vaadinin “tekneleri durdurmak” –Manş Denizini geçmeye çalışan göçmenler– ve geçen göçmenleri Ruanda’ya göndermek olduğu Birleşik Krallık’ta görüyoruz. Bu sözler kolaylıkla aşırı sağcı bir politikacıya ait olabilir. ABD’de Donald Trump, Cumhuriyetçi Parti’deki hakimiyeti sayesinde aşırı sağ ve merkez sağı bir araya getirmeyi başardı.

Temmuz ayında Birleşik Krallık’ta yapılacak seçimleri İşçi Partisi’nin kazanacağı çok açık. Bu Muhafazakârlar için tarihi bir yenilgi ve modern zamanlardaki en kötü yenilgilerinden biri olacak. Sorun şu ki Keir Starmer liderliğindeki İşçi Partisi, Britanya’da yaşam standartlarının önemli ölçüde düştüğü 14 yıllık Muhafazakâr iktidara gerçek bir alternatif oluşturmuyor.

ABD’de şu anda seçimi kimin kazanacağını söylemek çok zor. ABD Başkanı Joe Biden, İsrail’in Gazze’deki barbarca savaşını ele alış biçimiyle kendisini büyük ölçüde gözden düşürdü. Fakat 2020’de Başkanlığı Biden’a kaptırdıktan dört yıl sonra pek çok Amerikalının Trump hakkındaki fikrini değiştirdiğinden emin değilim. Kim kazanırsa kazansın, iki yaşlı siyasetçi arasındaki yarış ABD’de demokrasinin içinin ne kadar boş olduğunu gösteriyor ve ne Demokratlar ne de Cumhuriyetçiler Amerikalıların umutsuzca ihtiyaç duyduğu sosyalist, işçi sınıfı siyasetini temsil ediyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English