Dünya Basını
Crocus City Hall: Bildiklerimiz ve bilmediklerimiz

Çevirmenin notu: Aşağıda tercümesi verilen makale, ilk olarak Çin merkezli haber portalı Guancha’da yayımlandı ve Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC) düşünce kuruluşunda da İngilizce tercümesine yer verildi.
Toplam can kaybı dün itibariyle 360’a yükselen saldırının arka planı hala açıklığa kavuşturulamadı. Şimdilik Rusya basınındaki tartışmaların Ukrayna’da uygulanmakta olan operasyonel ya da stratejik planlar üzerinde herhangi bir etkisi olmadı.
Bununla birlikte, cui bono, yani bundan kimin istifade ettiği, Washington’dan gelen açıklamaların sırası ve ABD, İngiliz ve Ukraynalı istihbarat kurumları ile Tacik paralı askerler arasındaki ilişkinin mazisinin analizi de dahil olmak üzere spekülasyon, makul şüphenin ötesinde bir açıklama değil, bir olasılıklar dengesi yaratıyor.
Crocus City Hall: Bildiklerimiz ve bilmediklerimiz
Andrey Kortunov
Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC)
25 Mart 2024
Cuma günü Moskova’nın bir banliyösünde meydana gelen geniş çaplı terör saldırısına ilişkin genel tablo nihayet netlik kazanıyor. Moskova civarındaki Krasnogorsk kentindeki Crocus City konser salonuna düzenlenen saldırı, otomatik tüfekler ve yanıcı maddelerle ağır şekilde silahlanmış Orta Asya kökenli dört kişi tarafından gerçekleştirildi. Saldırganlar, girişte silahsız güvenlik personelini öldürdükten sonra lobiden konser salonuna doğru ilerleyerek ateş etmeye başladılar.
Herhangi bir siyasi beyan ya da talep yoktu; daha sonra ortaya çıktığı üzere teröristler Rusçayı bile yeterince akıcı konuşamıyorlardı. Kimse rehin alınmadı, saldırganların amacı oldukça basitti; mümkün olduğunca çok insanı öldürmek ve konser salonunun kendisine mümkün olduğunca çok zarar vermek. Binada 6 bin 200’den fazla silahsız insan bulunduğu için bu görev yeterince kolaydı. Saldırganlar yakın mesafeden ateş ediyor, şarjörlerini yeniden dolduruyor ve her yöne yanıcı maddeler fırlatıyorlardı. Binayı ateşe verdikten sonra aynı merkezi girişten ayrıldılar ve yakında, park halindeki bir araçla olay yerini terk ettiler.
Açılan ateş sonucu çok sayıda insan öldü, birçoğu yoğun oda ve koridorlarda dumandan boğuldu, konser salonunun cam ve çelik çatısının çökmesi sonucu hayatını kaybetti. Kurtarma ve yangın söndürme çalışmaları devam ederken hafta sonu boyunca aralarında küçük çocukların da bulunduğu ölenlerin sayısı 137’ye yükseldi. Yüz elliden fazla kurban halen hastanelerde ve nihai can kaybı sayısının daha yüksek olma ihtimali var. Saldırganlar Rusya’nın Ukrayna sınırına doğru kaçmaya çalıştılar ama araçları özel kuvvetler tarafından durduruldu ve dört kişi de cumartesi sabahı yakalandı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 24 Mart’ı ulusal yas günü ilan etti.
Ancak aradan üç gün geçtikten sonra bile, hikâyenin hala belirsizliğini koruyan ve kamuoyunda tartışmaya açık olan bazı önemli kısımları var. En önemli soru, cuma günkü saldırının ardında gerçekte kimin olduğu. Arkalarında güçlü bir kurum ya da şebeke olmadan birkaç teröristin kendi başlarına hareket edebileceklerini düşünmek pek mümkün değil. İlk sorgulamalar esnasında, aslında tek kullanımlık “kiralık katillerden” başka bir şey olmadıklarını, yani bu işi yapmak için para aldıklarını itiraf ettiler. Bu arada, teklif edilen ücret —kişi başına 5 bin Amerikan dolarından biraz daha fazla— o kadar da yüksek değildi. Fakat, gözaltına alınan teröristlerin sözde işverenlerini ve müşterilerini doğru bir şekilde tanımlayamadıkları ya da tanımlamak istemedikleri ortaya çıktı.
Şu anda Batı’da geniş çapta dolaşımda olan bu son hadiseyle ilgili en popüler yaklaşımlardan biri, terör saldırısını Irak Şam İslam Devleti ile ilişkilendiriyor. Bu yaklaşım, IŞİD’in ya da daha spesifik olarak IŞİD-Horasan’ın (İslam Devleti’nin Afganistan’da faaliyet gösteren Horasan kolu) Moskova’nın Suriye, Libya gibi yerlerdeki faaliyetlerinden ve hatta Rusya’nın Kabil’deki Taliban rejimine verdiği ihtiyatlı destekten memnun olmamak için pek çok nedeni olduğu varsayımına dayanıyor. Eylül 2022’de Rusya’nın Kabil Büyükelçiliğine yönelik intihar saldırısının sorumluluğunu üstlenen IŞİD-Horasan, neyse ki hiçbir can kaybına yol açmamıştı. Terör örgütü, 2024 yılının ocak ayı başlarında iki IŞİD-Horasan saldırganının İran’ın Kirman kentinde Kudüs Gücü lideri Kasım Süleymani’nin ABD tarafından öldürülmesinin yasını tutan bir etkinlik sırasında ikiz intihar saldırıları gerçekleştirmesiyle operasyonel kabiliyetlerini ortaya koymuştu.
Menfur terör saldırısının arkasında kimin olduğuna cevap veren bu yaklaşım, Batılı uzun vadeli düşmanları işaret ettiği ve Moskova’daki trajedide Batı’nın, varsayımsal bile olsa herhangi bir dahlini dışladığı için özellikle ABD ve NATO müttefikleri açısından makul. Ancak bu anlatıda bazı zayıf noktalar olduğu da aşikâr. İlk olarak, Crocus City Hall’daki saldırının biçimi IŞİD operasyonlarının “standart modundan” epey farklıydı. Cuma saldırganları dini fanatikler, intihar bombacıları ya da sadece öldürmeye değil, aynı zamanda “kutsal görevleri” uğruna ölmeye de hazır, beyinleri yıkanmış tetikçiler değildi. IŞİD’in nihai ve tavizsiz fanatizmi, örneğin 13 Kasım 2015’te Paris’te gerçekleştirilen büyük çaplı terör saldırısında olduğu gibi, pek çok kez ortaya konmuştu. Fakat geçtiğimiz cuma günü Moskova’da durum böyle değildi; saldırganlar çaresizce kaçmaya ve canlarını kurtarmaya çalıştılar.
İkinci olarak, IŞİD’in Moskova’yı hedef alması, Rusya’nın, İsrail’in Gazze’deki askerî harekâtı gibi Müslüman dünyasındaki herkes için çok hassas bir konuda açıkça Filistin yanlısı bir tutum aldığı bu özel anda biraz mantıksız olacaktır. Burada, Binyamin Netanyahu’nun sadık savunucuları arasında hedef aramak daha mantıklı olacaktır. IŞİD, Moskova’da bir terör operasyonu düzenlemeye karar verseydi bile, daha önce de denediği gibi muhtemelen yerel sinagoglardan birini hedef alırdı.
Rusya’da ortalıkta dolaşan alternatif yaklaşım ise saldırının gerçek sponsorlarının ve azmettiricilerinin Kiev’de aranması gerektiği yönünde. Bu yaklaşım, Ukrayna’nın şu anda savaş alanında Rusya’ya karşı kaybetmekte olduğu ve çatışmanın gidişatını kendi lehine çevirmek için hiçbir fırsatı olmadığı için, terör saldırılarının Ukrayna liderliğinin “asimetrik” bir şekilde davasını ortaya koyması için hala açık kalan çok az seçenekten biri olduğunu ima ediyor.
Bu yaklaşım, Ukrayna’nın uluslararası itibarını tartışmasız bir şekilde zedelediği için kendinden menkul bir yaklaşım olarak da görülebilir. Yine de dikkate alınmadan reddedilmemeli. Ne de olsa teröristler Rusya-Ukrayna sınırından geçerek Rusya’dan kaçmaya çalıştı ve sınırdan sadece 160 kilometre uzakta yakalandılar. Öyle görünüyor ki orada, en azından Ukrayna topraklarına güvenli bir şekilde girmelerine ve Ukrayna topraklarında barınmalarına imkân sağlayacak uygun ortaklarla önceden bazı ayarlamalar yapmış olmaları gerekir.
Dahası, Rusya’da son terör saldırısında “Ukrayna’nın dahli”, Kiev’in halihazırda uzun zamandır yapmakta olduğu şeyin mantıksal bir devamı olarak görülüyor. Moskova, pek çok kez Kiev’i, iktisadi sabotaj eylemleri ve önde gelen siyasetçilere, gazetecilere ve kanaat önderlerine dönük suikast teşebbüsleri de dahil olmak üzere Rusya topraklarının derinliklerindeki çeşitli terör faaliyetlerini desteklemek ve hatta doğrudan organize etmekle suçlamıştı.
Devam etmekte olan soruşturma, müşteriler ve azmettiriciler konusunun açıklığa kavuşturulmasına yardımcı olacaktır. Bununla birlikte, Ukrayna’nın izi nihayet Rusya tarafınca doğrulansa ve ispatlansa bile, Batı’nın Kiev ile Moskova’daki terör eylemi arasındaki alakayı inkâr etmeye devam edeceği bariz. Batılı liderlerin, Rusya tarafının masaya getirebileceği her türlü delili reddetmeye devam etme ihtimali yüksek. Bu durumda Moskova’daki terör saldırısı, tıpkı Eylül 2022’deki Kuzey Akım boru hattı patlamaları dosyası gibi uzun süre açık bir dosya olarak kalacaktır.
Cevapsız kalan bir diğer önemli soru da ABD’nin birkaç hafta önce Rusya’ya gönderdiği terör eylemi uyarısıyla alakalı. Washington makamları, birkaç hafta önce Moskova’yı Rusya topraklarında büyük çaplı bir terör saldırısı ihtimali konusunda bilgilendirerek ellerinden geleni yaptıklarını iddia ediyorlar. Ancak Rusya, Washington’dan gelen bilgilerin son derece yüzeysel, belirsiz ve bu nedenle gerçek manada işe yarar olmadığını savunuyor. Moskova’da binlerce ve binlerce popüler kamusal alan var ve eğer uyarıda belirli muhtemel hedeflere atıfta bulunulmadıysa, uyarının net değeri en iyi ihtimalle sınırlıydı. Dahası, Moskova’da ABD ve NATO, Ukrayna’nın kendi sabotaj ve keşif operasyonlarını planlamasına yardımcı olmakla suçlanıyor; buna Rusya’da devlet terörü eylemleri olarak tanımlanan sivil hedeflere yönelik çoklu saldırılar da dahil.
Washington ile Moskova arasındaki bu dolaylı polemik daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor; yoğun jeopolitik rekabet çağında terörle mücadelede etkin bir uluslararası iş birliği mümkün mü? Bu rekabetin kendisi terör açısından verimli bir zemin haline gelirken başarı konusunda herhangi bir umut var mı?
Mevcut eğilimler pek de güven verici değil. Dünya yakın zamanda New York ve Washington’da 11 Eylül benzeri terör eylemlerine tanıklık etmemiş olsa da Paris ve Madrid’de, Bağdat ve Berlin’de, Beslan ve Sina’da, Gamboru (Nijerya) ve Mumbay’da (Hindistan) meydana gelen büyük saldırılarda yüzlerce sivil hayatını kaybetti ve bu trajik listeye sık sık yeni isimler eklendi. ABD’de büyük çaplı terör saldırıları artık çok az görülüyor ama bırakın Orta Doğu ve Afrika’yı, Avrupa’da bile bu saldırıların sayısı artmış durumda. O halde terörü yok etme hedefine şimdiye dek neden ulaşılamadı?
İlk olarak, uluslararası toplum terörün kökenleri, itici güçleri ve karakterine ilişkin ortak bir tanım üzerinde mutabık kalamadı. Bazı aktörlerin açıkça “terörist” olarak nitelendirdiği bir olgu, diğerleri için milli kurtuluş mücadelesi olarak görülebilir. Hintliler ve Pakistanlılarla yaptığınız bir görüşmede Keşmir’deki terör konusunu gündeme getirin, bu konuda ortak bir paydada buluşmanın pek mümkün olmadığını göreceksiniz. İsrailliler ve Filistinlilerle terörü nasıl tanımladıklarını konuştuğunuzda da çarpıcı farklılıklar göreceksiniz. ABD, İran İslam Cumhuriyeti’ni rutin olarak teröre destek vermekle suçlarken, Tahran’dan baktığınızda ABD’nin yukarıda bahsi geçen General Kasım Süleymani suikastını tartışmasız biçimde uluslararası terör eylemi olarak tanımlamanız muhtemeldir.
Tarih boyunca kendine güvenen pek çok lider “kötü” terör ile “iyi” terör arasında bir çizgi çekmeye çalıştı, teröristleri yönetmek ve uygun dış politika araçları olarak kullanmak istedi. Fakat “kötü” ve “iyi” teröristler arasında keyfi olarak çizilen bu çizgi her zaman bulanıklaştı ve görünürde itaatkâr ve etkin olan eski hizmetkârlar, dar görüşlü efendilerine karşı tekrar tekrar isyan ettiler.
İkinci olarak, terörle mücadelede elde edilecek bir başarı, etkileşim halindeki taraflar arasında yüksek düzeyde bir güven gerektiriyor; zira bu taraflar çok sayıda hassas ve gizli bilgiyi değiş tokuş etmek zorunda kalacaklardır. Günümüz dünyasında güven duygusu oldukça zayıf. Bu kaynaktaki bariz ve giderek artan eksiklik yalnızca Moskova ile Washington arasındaki ilişkilerde mevcut değil; bu, Pekin ile Tokyo, Riyad ile Tahran, Kahire ile Addis Ababa, Bogota ile Karakas arasındaki ilişkilere de zarar veriyor ve liste uzayıp gidiyor.
Uluslararası terörle mücadeleyi genel jeopolitik rekabetten ayırarak bir şekilde “izole” etmeye çalışmak cazip gelebilir. Fakat bu pratikte imkânsızdır, zira terör konusunda herhangi bir uluslararası iş birliği milli güvenliğin temel boyutlarıyla ayrılmaz bir şekilde ilişkilidir.
Üçüncü olarak, uluslararası terör sabit bir mesele olmaktan son derece uzak. Bu mesele, giderek değişmekte ve daha esnek, sofistike ve kurnaz hale geliyor. Yakın zamanda Crocus City konser salonunda meydana gelen olaylar, nispeten ufak ama iyi silahlanmış ve iyi hazırlanmış bir grup militanın ne kadar büyük zararlar verebileceğinin açık bir göstergesi. Tıpkı tehlikeli bir virüs gibi, terör tehdidi de mutasyona uğrayarak yeni türler üretiyor. Çıkarmamız gereken bir başka ders de Rusya’da, Çin’de, Avrupa’da ya da ABD’de olsun, modern, yüksek düzeyde kentleşmiş ve teknolojik olarak gelişmiş post-modern uygarlığın terör saldırılarına karşı son derece savunmasız olduğudur. Özellikle büyük metropollerde hızla değişen ve giderek karmaşıklaşan sosyal ve iktisadi altyapı, şiddetli terör saldırıları için elverişli bir ortam oluşturuyor.
Bunun yanı sıra, Ukrayna’da olduğu gibi uluslararası ve iç çatışmalar, modern silahların terörist adayları için erişilebilirliğini büyük ölçüde artırıyor. Bu tür çatışmalar kaçınılmaz olarak çok sayıda eğitimli, savaş tecrübesi olan, sofistike silahlara erişimi olan ve bazen de ciddi ruhsal sorunları olan savaşçıları ortaya çıkarıyor. Bu savaşçılar, uluslararası terör şebekelerinden eleman devşirenler için kolay birer avdır ya da her an ava çıkabilecek uyuyan “yalnız kurtlara” dönüşebilirler. Bilinen uluslar ötesi aşırıcı hareketlerin temsil ettiği türden ziyade anonim başına buyruklar ve amatörler tarafından ortaya çıkarılan terör türünü göz ardı etmemek gerekir; bireysel olanları takip etmek ve etkisiz hale getirmek en zor olanıdır, amatörlerin planlarını ortaya çıkarmak ise daha zordur.
Askeri teknolojideki mevcut ilerleme, çağdaş uluslararası arenadaki diğer eğilimlerle birleştiğinde, önümüzdeki yıllarda terör faaliyetlerinde yeni bir artışa işaret ediyor. Buna, küresel ekonominin direncindeki kapsamlı bir gerilemeyi de eklediğimizde, daha fazla sosyal gerilim ve geniş bir yelpazedeki ülkelerde siyasi radikalizm ve aşırıcılığın kaçınılmaz yükselişi ile karşı karşıya kalabiliriz. Açık bir kehanet: Bu elverişli ortam içinde, tamamen yok edilememiş olan terör virüsü “patlayıcı” bir büyüme için tüm şansını koruyor.
Terörün gündemden düşmesi ancak beşeriyetin yeni bir küresel yönetişim düzeyine geçmesiyle mümkün. Ya önde gelen güçler bunun için yeterince akıllı ve enerjik olacaklar ya da uluslararası terörün ortak uygarlığımıza yüklediği fatura giderek artacak.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Harici’de daha önce de birçok defa Sergey Glazyev’in yazıları yayınlandı. Her çeviride, bunlara açıklayıcı notlar iliştirmeyi görev bellemiştim. Ancak bu defa bir istisna yapmak ve olası notları ilerideki bir yazıya bırakmak daha doğru olacak.
Okur, Glazyev’in “küresel ekonomik yapıyla” ilgili görüşlerini (bu, hem bir Kondrityev dalgaları teorisiyle, hem de marksist üretici güçler teorisiyle güçlü akrabalığı olan bir tezdir) özellikle, “Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri” başlığını taşıyan dört bölümlük yazı dizisinde bulabilir.
Makalenin Rusçası 18 Haziran’da Zavtra gazetesinde yayınlandı.
***
Daha önceki yayınlarda (Zavtra gazetesinde ve İzborsk kulübüne sunulan tebliğlerde), teknolojik ve ekonomik yapıların birbirinin yerini almasının kilit bir mekanizması olarak hibrit dünya savaşının objektif nedenleri ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştı. Bu değişiklik artık tamamlanmak üzere. Doğu ve güney Asya’da, bizim entegral olarak adlandırdığımız yeni dünya ekonomik yapısı kurumları temelinde ekonomik kalkınmanın daha efektif yönetim sistemi sayesinde yeni bir küresel ekonomi merkezi ortaya çıktı. Bunun çekirdeği Çin’in etrafında oluşuyor ve ABD’nin açtığı hibrit savaş da bu ülkenin kalkınmasına güçlü bir itilim sağlıyor. Washington’un ÇHC’nin yükselişini ticari, biyolojik, mali ve teknolojik savaşla durdurma girişimleri, Çin’i güçlendirmekten öteye geçmedi; bu ülke iç pazarın hızlandırılmış şekilde genişletilmesi, halkın refah seviyesinin yükseltilmesi, epidemiye karşı aşılamanın yürütülmesi, kendi sınır ötesi hesap sisteminin kurulması ve kendi uluslararası “Tek kuşak — tek yol” entegrasyon modelinin başlatılması, keza teknolojik egemenliğin sağlanması görevlerini arka arkaya çözdü. Washington’un hayata geçirdiği, Brzezinski’nin beş aşamalı stratejisi ise (Ukrayna’nın “anti-Rusya”ya dönüştürülmesi, AB’nin Rusya’dan kopartılması, orada bir kukla rejimin kurulması, İran’ın ezilmesi, ÇHC’nin açlık yoluyla boğmak amacıyla izole edilmesi) üçüncü aşamada tıkandı; bunun dördüncü aşamasına geçme girişimi, Pax Americana’nın açıkça çöküşüyle sonuçlandı: ABD’nin Avrupa’daki uydularının büyük çoğunluğu İran’a karşı savaşa katılmayı reddediyorlar, ABD ise süper güç havasını ve süper devlet imajını tamamen kaybetti. Avrupalı kuklalar kendi ordularını kurmaktan söz etmeye başladılar.
İleri ülkelerde teknolojik yapıların dönüşümü de neredeyse tamamlandı; bu yapıların çekirdeğini teşkil eden nano ve biyomühendislik, enformasyon, komünikasyon, dijital ve çok-katmanlı teknolojiler büyüme aşamasına geçti. Başlangıçta, bu defa militarizasyondan kaçınmak mümkün olacakmış gibi görünüyordu; zira bunların temel taşıyıcı sektörleri olan sağlık, eğitim, bilim, iletişim ve yapay zeka, askeriden ziyade sivil bir uzmanlık gerektiriyor. Silahlanma yarışının bu teknolojilerin gelişmesine sağlık, bilim ve eğitime, keza küresel ısınmayla mücadeleye yapılacak harcamaların artırılmasından daha zayıf bir itilim vereceği varsayılıyordu. Ancak NATO ülkelerinde iktidardaki elitler, tıpkı geçen yüzyıldaki selefleri gibi, Rus düşmanlığını ifrat derecesinde kışkırtarak militarizasyon yolunu tuttular; oysa bu, Rusya hammaddelerinden vazgeçilmesiyle tahrip olan ve dron, robot ve çift amaçlı cihazların üretiminde artık mutlak lider haline gelmiş bulunan ÇHC ile rekabete dayanamayan ekonomilerinin gelişmesine hiç de yardımcı olmuyor.
Kapitalizmin 16’ncı yüzyıldan başlayarak bütün tarihi boyunca dünya savaşları, dünya ekonomik yapılarının değişimine aracılık etmiş, militarizasyon ise 18’inci yüzyılın sonunda sanayi devriminden başlayarak teknolojik yapıların değişimine katkıda bulunmuştur. Bu değişimin tamamlanmasıyla birlikte dünya savaşına devam etmek ekonomik olarak anlamsız, siyasi olarak imkansız hale gelmiştir; zira artık, yeni küresel ekonomi merkezi mutlak bir üstünlük sergilemektedir. Geçen yüzyılda iki dünya savaşının son bulması, emperyal küresel ekonomik yapının çift kutuplu çekirdeğini oluşturan ve eski Avrupa imparatorluklarının kolonilerini geri alma girişimlerini bastıran ABD ve SSCB’nin yükselişiyle ilişkiliydi. Bir önceki yüzyılda Napoléon savaşları, sömürgeci küresel ekonomik yapının çift kutuplu çekirdeğini teşkil eden Rusya İmparatorluğu ve Büyük Britanya’nın yükselişiyle durdurulmuştu. ABD’nin başlattığı bugünkü küresel hibrit savaş Ukrayna’da tıkandı ve İran’da boğuldu, ama halen sona ermiş değil. Görünen o ki bu savaş yeni bir rüzgar kazandı ve “Son Dünya Savaşı: ABD Başlatır ve Kaybeder” adlı kehanet kabilinde kitapta nitelenen, hibrit dünya savaşının bir nükleer felakete evrilmesi şeklindeki düşük olasılıklı negatif senaryo şu an gözlerimizin önünde giderek daha olası hale gelmekte.
Peki bu altüst oluşun nedenleri nelerdir?
Bu sorunun cevabı için objektif yasalardan savaşın kundaklanmaya devam edilmesindeki sübjektif faktörlerin analizine geçmek gerekecek. Bunun ABD’deki başlıca itici gücü, yerel siyasi liderliğe küresel hegemonyayı, bütün düşmanları katil robotlarla imha edecek ve buna paralel olarak toplumsal bilinci kontrol altındaki medya organları ve sosyal ağlarla manipüle edecek küresel ve otomatize edilmiş bir ağ aracılığıyla korumaya yönelik gerçekçi olmayan bir tahayyül telkin eden teknokrat ve bilişimcilerdir. Amerikan siyasi eliti üzerinde baskın bir nüfuz kazanmakta olan bu “savaş partisinin” çekirdeğini, istihbarat organlarının da katkısıyla büyüyen Palantir, SpaceX, Starlink, Nvidia, Google, Microsoft, OpenAI, Anthropic ve bilişim sektörünün diğer eski-yeni liderleri teşkil ediyor. Bunlar tarafından, yapay zekanın öneminin abartılması temelinde oluşturulan devasa mali balon, mali oligarşiyle birlikte meşum “derin devleti” oluşturan Pentagon, NSA, CIA ve diğer Amerikan güvenlik kurumları tarafından destekleniyor. Bu balonun kaçınılmaz patlamaya karşı korunması, ABD’nin hibrit dünya savaşındaki zaferine dair beklentilerin şişirilmesini gerektiriyor.
Diğer NATO ülkelerinde savaşın rusofobinin körüklenmesi yoluyla kızıştırılması işiyle Amerikan “derin devleti” ve Avrupa oligarkları tarafından kontrol edilen medya organları ve siyasi liderler meşgul. Bu siyasetin Avrupa halkları için apaçık olumsuz sonuçlarına rağmen bunlar, toplum bilincini, Rus tehdidiyle ilgili miti şişirmek ve rövanşist motifleri körüklemek yoluyla manipüle etmeyi başarıyorlar. Büyük makine sanayii şirketleri bunda önemli rol oynuyorlar; bunların Çinli rakipler tarafından ele geçirilen sivil ürünler pazarındaki kayıplarını askeri teçhizata olan artan talep telafi ediyor.
Bu güçlerin toplum bilinci üzerindeki sosyal ve psikolojik tesir mekanizmalarını anlamak için İkinci Dünya Savaşının derslerini hatırlamak gerek. Hitler’in yükselişine yardım eden Britanya istihbaratı, onun kontrol altında tutulabileceğine emindi ve Çekoslovakya ile Polonya’yı Üçüncü Reich’a vermekle SSCB’ye karşı saldırısını provoke etmeyi hedefliyordu. Hitler ve yandaşları ise bütün dünyayı ele geçirmeye muktedir süper bir güce sahip olduklarına emindiler. Nazi ordusunun Sovyet silahlı kuvvetleri tarafından ezilmesinden sonra bile Churchill Roosevelt’e, Britanya, ABD ve Wehrmacht’ın kalanlarının birleşik kuvvetleriyle SSCB’ye haince bir saldırı öngören “Düşünülemez” (Unthinkable — H.Y.) planını dayatmaya çalışıyordu. Zaferden sonra bile Anglo-Amerikan müttefikler, Sovyetler Birliği’ni atom bombalarıyla bombardımana tutarak yok etme planları beslemeye devam ettiler; bunlardan ancak, SSCB’nin kendi nükleer silahlarını geliştirmesinden sonra vazgeçtiler. Buna paralel olarak, şimdi bozguna uğramış bulunan Üçüncü Reich’takiler de dahil Avrupa ülkeleri, sömürgeleri üzerindeki egemenliklerini yeniden kurmaya çalışıyorlardı: Hollandalılar Endonezya’da, Fransızlar Vietnam ve Cezayir’de, Britanyalılar ve Fransızlar birlikte Süveyş kanalında. Bunlar ancak, SSCB ve ABD’nin uzlaşmaz anti-sömürgeci pozisyonuyla burun buruna geldikten sonra, eski dünya ekonomik yapısını geri getirme girişimlerinden vazgeçtiler.
Birinci Dünya Savaşından sonra, Rusya İmparatorluğunun eski müttefikleri, Rusya’nın topraklarını aralarında bölüşmek ve nüfusunu köleleştirmek için askeri müdahaleye girişmişlerdi. Bunları ancak Kızıl Ordu ve kendi ülkelerinde bir komünist devrim tehdidi durdurmuştu.
Bu tarihi dersler, mevcut küresel ekonomik yapının küresel hegemonyasını kaybetmekte olan liderinin, ezici bir yenilgiye uğrayıncaya kadar bunu sürdürmeye çalışacağını gösterir. Britanya’nın sömürgelerini kuvvet yoluyla elde tutma girişimleri 1950’lerin ortasına kadar devam etti ve 1957’de Mısır’a saldırının utanç verici başarısızlığıyla son buldu. Britanyalılar Süveyş’ten, SSCB’nin Mısır’ı her tür vasıtayla koruyacağı tehdidi ve Washington’un da eş zamanlı olarak bu macerayı kınamasıyla defolmak zorunda kaldılar. Bu tarihi deneyimin başlıca sonucu, gerilemekte olan bir liderin dünya hakimiyetini yeniden tesis etme iddialarından ancak ilerici güçler tarafından ezici bir yenilgi tehdidi altında vazgeçeceği ve saldırganlığını dizginleyeceğidir. Gerilemekte olan bir süper güç ancak yükselmekte olan bir süper güç tarafından durdurulabilir. Eski küresel ekonomik yapının süper gücü, hakimiyetini koruma uğruna giriştiği dünya savaşını durdurması için, yeni küresel ekonomik yapının süper gücü tarafından ezilmelidir. Diğer bir seçenek, gerilemekte olan küresel ekonomik yapının süper gücünün, Rusya İmparatorluğu ve SSCB’de olduğu gibi, dağılmasıdır.
Dolayısıyla, günümüzdeki hibrit dünya savaşının bitmesi, ABD ve uydularına ezici bir bozgun yaşatılması, bunun artık kaçınılmaz görünmesi, yahut ABD ve AB’nin dağılmasını önvarsayar ki bunlar, kendilerini teşkil eden devletlerin (eyaletlerin) özerkliğini bastıran bürokratik imparatorluklardır. NATO ve AB tepe yöneticilerinin saldırganlıklarının nedeni, ikinci senaryonun gerçekleşmesini, sözümona “Rusya tehdidi” karşısında kenetlenmelerini sağlayarak engellemektir. Bu meyanda, bir yandan kamu bilincinde rusofobi körüklenirken dost-olmayan ülkelerin siyasi eliti içinde de Rusya’nın zayıflığı ve özel askeri harekat hedeflerine erişmesinin mümkün olmadığı fikri kök salıyor ve bu, onlara, ülkemize karşı açılan savaşta cezasızlık hissi veriyor, rövanşist duyguları büyütüyor. Avrupalı birçok lider, bize karşı zafer konusunda kendilerine güven kazandılar, zira Rusya’ya karşı savaşa müdahil oldukları dört yıl onlar için kârlı geçti ve bir sonuç da doğurmadı.
Dolayısıyla, NATO ülkelerinde artmakta olan rusofobi, bizim zayıflığı olduğumuz ve onların Rusya’ya karşı savaşı kundaklayan siyasi liderlerini cezalandırmayı başaramayacağımız hissiyle besleniyor. Ukrayna’daki çatışmadan bilhassa kazanç sağlayan kimi NATO ve AB yöneticileri ise kan kokusu alan yırtıcı hayvanlar gibi iyice şevke geldiler. Bunlar, Ukrayna topraklarından fırlatılan dronlar ve füzelerle ülkemizin derinlerine saldırarak Rusya’nın akaryakıt sanayiini yok etmeye yönelik bir kampanya başlattılar. Açıktır ki, bunlardan hiç değilse bazıları, kendi körükledikleri savaştan zarar görmedikleri sürece, bu militarist hezeyan sadece güç kazanacaktır. Bizim itidalimiz, onların Rusya’nın zayıflığına dair duydukları kendinden eminliği pekiştiriyor ve saldırganlığı besliyor. Rusya’nın yakılan her fabrikası yahut ölen her sivil, bunlarda neşe uyandırıyor ve bizi ezmek arzularını güçlendiriyor.
Dünya Basını
Eski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı

NATO-Rusya Konseyi eski Başkanı ve Alman Silahlı Kuvvetleri eski Genelkurmay Başkanı Harald Kujat, dünya siyasi liderliğinin tarihsel dersleri unuttuğunu ve insanlığın Ağustos 1914 benzeri bir küresel felaketin eşiğinde ilerlediğini bildirdi. Schiller Enstitüsü bünyesindeki Uluslararası Barış Koalisyonu oturumunda değerlendirilen analizinde Kujat, Ukrayna ve Ortadoğu’daki tırmanmanın önlenememesi halinde 50 yıl sürecek bir nükleer kış yaşanacağını aktardı.
NATO-Rusya Konseyi eski Başkanı ve Alman Silahlı Kuvvetleri eski Genelkurmay Başkanı Harald Kujat, dünyadaki mevcut siyasi ve askeri gerilime ilişkin hayati uyarılarda yer verdi.
Schiller Enstitüsü bünyesinde yürütülen Uluslararası Barış Koalisyonu oturumunda Kujat, insanlığın Birinci Dünya Savaşı öncesindeki atmosferi andıran büyük bir yıkım riskiyle karşı karşıya kaldığını belirtti.
NATO Askeri Komitesi eski Başkanı ve emekli Dört Yıldızlı Hava Kuvvetleri Generali sıfatlarıyla geniş bir askeri tecrübeye sahip olan Kujat, dünya siyasi liderliğinin tarihsel hafızasını kaybettiğini vurguladı.
Harald Kujat, uluslararası toplumun mevcut durumunu değerlendirirken küresel gidişatı geçmişteki büyük felaketlerle kıyasladı.
Savaşın önlenemez hale geldiği Birinci Dünya Savaşı başlangıcını hatırlatan Kujat, temmuz ayının son günlerinde bulunulan zaman diliminin hayati önem taşıdığını kaydetti.
Geçmişte 1 Eylül tarihinin artık çok geç olunan bir noktayı temsil ettiğini belirten Kujat, siyasi liderlerin geçmiş dünya savaşlarının insanlığa getirdiği dehşet verici yıkım derslerini tamamen unutmuş olmalarını anlaşılmaz olarak nitelendirdi.
“Ağustos 1914 benzeri bir durumun içindeyiz”
İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya ve Avrupa’nın birçok bölgesinin yerle bir olarak moloz yığınına döndüğünü hatırlatan Kujat, gelecekte meydana gelebilecek olası bir savaşın konvansiyonel nitelikte kalmayacağını söyledi.
Avrupa Birliği Komisyonu’nun “Avrupa’yı Yeniden Silahlandır” programı ile sözde “Gönüllüler Koalisyonu” tarafından yürütülen benzeri görülmemiş silahlanma hamlelerini değerlendiren Kujat, bu harcamaların hiçbir değer taşımadığını kaydetti.
Konvansiyonel hazırlıkların asla bu biçimde yaşanmayacak bir savaşa yönelik yapıldığını vurgulayan Kujat, konvansiyonel eşiğin aşılması durumunda çatışmanın doğrudan nükleer savaşa dönüşme riski taşıdığını aktardı.
Kujat, Ukrayna krizinin ortaya çıkış nedenlerini tamamen tarafsız ifadelerle sunduğu analizinde, krizin temelinde NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin yer aldığını belirtti.
NATO ve ABD desteğiyle yürütülen askeri adımların Rusya topraklarının derinliklerine kadar ulaştığını vurgulayan Kujat, Ukrayna ordusunun 2024 yılında Kursk bölgesine gerçekleştirdiği karadan işgal hareketinden Rusya’nın nükleer üçlüsünü hedef alan saldırılara kadar birden fazla kırmızı çizginin aşıldığını bildirdi.
Kujat, bu saldırıların Ukrayna savaşıyla doğrudan ilgisi bulunmadığını, Rusya’nın nükleer caydırıcılık kabiliyetine ulaşılabileceğini gösterme amacını taşıdığını ekledi.
Rusya’nın deniz tesislerine yönelik benzer saldırıların yapıldığını ve Devlet Başkanı Vladimir Putin’e yönelik suikast girişiminin de bu tabloya eklendiğini kaydeden Kujat, ABD ve NATO yardımıyla Rusya topraklarının derinliklerine düzenlenen İHA savaşının felaketi tırmandırdığını bildirdi.
Rusya’nın da yanıt olarak Ukrayna’ya karşı savaşı tırmandırdığını belirten Kujat, bu durumun insanlığı adım adım potansiyel bir felakete yaklaştırdığını ifade etti.
“Konvansiyonel yeniden silahlanma hiçbir işe yaramayacak”
Almanya’da Friedrich Merz hükümetinin ABD’den konuşlandırmak üzere Tomahawk füzeleri satın alma kararını değerlendiren Kujat, bu adımın gerilimi artıran ek bir aşama olduğunu kaydetti. Merz ile Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron arasında nükleer silahlar alanında işbirliği yapılmasına dair yürütülen görüşmeleri hatırlatan Kujat, Fransız nükleer silahlarının Almanya’ya yerleştirilip yerleştirilmeyeceğinin belirsizliğini koruduğunu söyledi.
Kujat, Rusya’nın bu gelişmelere son derece ciddi bir yanıt verdiğini ve bu durumları kendi stratejik planlamasına dahil edeceğini duyurduğunu açıkladı. Rusya’nın misilleme tedbiri olarak bu saldırgan silahların üretildiği tesislere Oreşnik füzesi gönderebileceğinin önceden açıkça dile getirildiğini aktardı.
Rusya’daki havanın son derece keskinleştiğini kaydeden Kujat, NATO’nun Rusya’yı stratejik yenilgiye uğratma yönündeki açık niyetine dikkat çekti.
Dünyanın en büyük ve en güçlü nükleer gücü konumundaki Rusya’nın böyle bir stratejik yenilgiyi asla kabul etmeyeceğini vurgulayan Kujat, Batı’nın bu politikasının varoluşsal bir tehlike yarattığını belirtti.
Kujat, Ortadoğu’da İran’a yönelik başlatılan kışkırtılmamış saldırı savaşının da benzer bir tırmanma sergilediğini bildirdi.
Çatışmayı çözme yolu sunan mutabakat zaptının ABD tarafından geçerli bir gerekçe olmaksızın yeniden ihlal edildiğini belirten Kujat, İran topraklarında özellikle Hürmüz Boğazı boyunca yer alan askeri tesislerin yanı sıra köprüler ve deniz suyu arıtma tesisleri gibi sivil altyapıların 12 gece boyunca ağır bombardımana tutulduğunu aktardı. İran’ın bu saldırılara Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerindeki ve Ürdün’deki ABD askeri tesislerini vurarak sert yanıt verdiğini ekledi.
Donald Trump’ın savaşı daha sert tedbirlerle tırmandıracağını ve İran’daki nükleer tesisleri imha etmeye çalışacağını ilan ettiğini belirten Kujat, bu tesislerin dağların altında 100 metreden fazla derinlikte sert kayalıklara inşa edildiğini vurguladı.
Sığınak delici konvansiyonel bombaların bu tesisleri yok edemeyeceğini kaydeden Kujat, bu durumun taktik nükleer silah kullanımı ihtimalini gündeme getirdiğini ve böyle bir adım atılması halinde tüm felaketlerin serbest kalacağını söyledi.
“NATO’nun kışkırtmaları Rusya’nın kırmızı çizgilerini aştı”
Nükleer bir savaşın seyrine ilişkin uzman değerlendirmelerine atıfta bulunan Kujat, araştırmacı Annie Jacobsen ve bilim insanı Ted Postol’un analizlerini hatırlattı.
Pentagon’un yaptığı tüm savaş simülasyonlarının tek bir nükleer silah kullanıldığı anda mevcut bütün nükleer silahların devreye girmesiyle sonuçlandığını belirten Kujat, sınırlı bir nükleer savaş hipotezinin geçersiz olduğunu ifade etti.
Kujat, Ortadoğu’daki savaşın Yemen’i kapsayacak şekilde genişlediğini bildirdi. Suudi Arabistan’ın Sana Havaalanı’nı bombalayarak Ali Hamaney’in cenazesine katılan heyetin dönüşünü engellemeye çalıştığını aktaran Kujat, Ensarullah hareketinin Babülmendep ile Kızıldeniz arasındaki bağlantı noktasında Suudi tankerlerine saldırdığını belirtti.
Bu durumun Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından bile daha yıkıcı sonuçlar doğuracağını vurgulayan Kujat, dünya mal trafiğinin büyük bölümünün bu güzergahtan geçtiğini söyledi.
Boğazların tırmanma nedeniyle kapanması veya aksaması sonucunda küresel bir açlık krizinin şimdiden programlandığını duyuran Kujat, gübre tedarikinin durması veya aşırı pahalanması, enerji fiyatlarının fırlaması ve petrol rezervlerinin tükenmesinin dünyadaki en yoksul kesimlerin açlıktan ölmesine yol açacağını bildirdi.
Kujat, bu savaş senaryolarının durdurulamaması halinde dünyanın 1930’lardakinden çok daha ağır bir ekonomik depresyona sürükleneceğini ve bunun yeni askeri çatışmaları tetikleyeceğini kaydetti.
“Tek bir nükleer silah kullanımı 50 yıllık nükleer kış getirir”
Küresel gidişatın felaketle sonuçlanmaması için uyarılarda bulunan Kujat, “Nükleer kış 50 yıl sürecek ve hiç kimse hayatta kalamayacak” ifadelerini kullandı.
Nükleer patlamaların ardından atmosferi kaplayacak toz ve kurum bulutlarının gezegeni onlarca yıl sürecek dondurucu bir karanlığa mahkum edeceğini vurgulayan Kujat, bu tablonun insan uygarlığının sonu anlamına geldiğini açıkladı.
Kujat, ABD’nin Suudi Arabistan ile barışçıl nükleer araştırma tesisleri kurulması yönünde yaptığı anlaşmanın bölgede nükleer silahlanma yarışını başlatma riski taşıdığını ifade etti.
ABD yönetiminin Suudi Arabistan’dan İbrahim Anlaşmaları’nı imzalamasını talep ettiğini, ancak İsrail’in Filistin devletini tanımasını şart koşan bu adımı Suudi Arabistan’ın mevcut koşullarda kesinlikle atmayacağını belirterek bölgenin tam bir barut fıçısına dönüştüğünü vurguladı.
“Gelişmekte olan ülkeler kıtlık ve açlıkla karşı karşıya”
Schiller Enstitüsü Başkanı Helga Zepp-LaRouche ve oturuma katılan diğer uzmanlar, Kujat’ın uyarılarda bulunduğu tabloyu derinleştirerek değerlendirdi. Zepp-LaRouche, Kujat’ın makalesinde sunduğu objektif gerçeklerin küresel çapta yeniden yayımlanması gerektiğini bildirdi.
Sadece savaşı durdurmanın yeterli olmadığını, çatışmaların kökenindeki sebeplerin ortadan kaldırılması gerektiğini kaydeden Zepp-LaRouche, Papa XIV. Leo’ya sunulmak üzere hazırlanan diplomasi mektubunun hayati bir girişim olduğunu ifade etti. Küba Füze Krizi sırasında Papa XXIII. Ioannes’in üstlendiği arabuluculuk rolüne benzer bir yöntemin izlenmesi gerektiğini vurguladı.
Zepp-LaRouche, göç krizinin duvarlar örerek veya sığınmacı kampı adı verilen toplama kampları kurarak çözülemeyeceğini belirtti. İnsanların kendi ülkelerinde kalabilmelerini sağlayacak devasa ekonomik kalkınma programlarının hayata geçirilmesi gerektiğini kaydeden Zepp-LaRouche, Afrika, Asya ve Latin Amerika’da milyarlarca yeni üretken istihdam yaratılmasının zorunlu olduğunu aktardı.
“Barışın yeni adı kalkınmadır” ilkesini hatırlatan Zepp-LaRouche, bloğlar arası çatışmadan işbirliğine dayalı yeni bir küresel güvenlik ve kalkınma mimarisine geçilmesini talep etti.
“Çatışmadan işbirliğine dayalı yeni bir mimariye geçilmeli”
ABD Kongresi’nde yürütülen yasama süreçlerine de değinilen oturumda, 2027 Ulusal Savunma Yetki Yasası içerisine yerleştirilen 219. maddenin ABD ile İsrail’in askeri teknoloji ve istihbarat kabiliyetlerini yasal olarak birleştirmeyi hedeflediği duyuruldu.
Eski Milletvekili Dennis Kucinich ile Ro Khanna, Thomas Massie, Rashida Tlaib ve Ilhan Omar gibi isimlerin bu maddeyi tasarıdan çıkarmak için mücadele ettiği bildirildi. Temsilciler Meclisi eski personeli Cliff Kiracofe, ABD dış politikasının 19. yüzyıldaki İngiliz Lord Palmerston dönemi emperyalizmine geri döndüğünü, anti-Rusya, anti-Çin ve anti-İran eksenli bir çatışma politikasının benimsendiğini bildirdi.
Eski Pentagon yetkilisi Larry Wilkerson ise ABD’nin uluslararası anlaşmaları sistemli biçimde ihlal eden bir konuma geldiğini söyledi.
ABM Antlaşması, INF Antlaşması ve İran ile yapılan mutabakatların ABD tarafından tek taraflı olarak feshedildiğini hatırlatan Wilkerson, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hava harekatlarının bölgesel bir felakete dönüştüğünü kaydetti.
Harald Kujat’ın askeri ve stratejik analizleri ışığında bir araya gelen uzmanlar, küresel çoğunluğun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve uluslararası platformlarda sesini yükseltmesi gerektiğini duyurdu.
Çin’in egemenlik, eşitlik ve barış içinde bir arada yaşama ilkelerine dayanan Küresel Yönetişim Girişimi gibi diplomasi odaklı çerçevenin tartışmaya açılması gerektiği ifade edilerek, insanlığın yok oluşun eşiğinden dönmesi için tek yolun indivisible güvenlik yani bölünmez güvenlik prensibini kabul etmek olduğu vurgulandı.
Dünya Basını
Prof. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Robert A. Pape, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyetiyle savaş öncesinden daha güçlü hale geldiğini belirtti. Pape, küresel petrol arzındaki daralmanın büyüyeceğini, ABD’nin sınırlı kara harekâtına girişme ihtimalinin yüzde 70’e yaklaştığını söyledi.
Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü, Chicago Güvenlik ve Tehditler Projesi Direktörü, hava gücü, siyasi şiddet ve intihar saldırıları üzerine çalışan Prof. Robert A. Pape, girişimci, yazar ve The Diary of a CEO adlı YouTube kanalının sunucusu Steven Bartlett’a verdiği mülakatta İran’ın savaşın başladığı 28 Şubat’tan önceki durumuna kıyasla daha güçlü hale geldiğini savundu.
Pape, yaklaşık 20 yıldır İran’ın bombalanmasına ilişkin modeller geliştirdiğini, 2001 ile 2024 yılları arasında çatışmalarla ilgili farklı meselelerde bütün ABD yönetimlerine danışmanlık yaptığını anlattı. Savaşın gidişatını “tırmanma kapanı” adını verdiği aşamalar üzerinden değerlendiren Pape, dünyanın ekonomik bunalıma doğru ilerlediğini, ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı kuvvet kullanarak açmaya yönelebileceğini ve sınırlı kara harekâtı ihtimalinin kısa süre içinde yüzde 70’e yaklaştığını söyledi.
“İran bugün savaş başlamadan öncekinden daha güçlü”
Pape, ABD’nin İran yönetimini çökertmek amacıyla giriştiği hava harekâtının beklenen sonucu doğurmadığını belirtti. İran’ın dini liderinin yanı sıra üst düzey yaklaşık 137 yöneticinin öldürüldüğünü söyleyen Pape, buna rağmen siyasi yapının ayakta kaldığını kaydetti.
Pape, saldırının ölçeğini ABD üzerinden şu sözlerle tasvir etti: “Bu, birilerinin başkanımızı, eşini, başkanın yakın aile fertlerini, kabinenin yarısını, Savunma Bakanlığındaki bütün yöneticileri, Merkezi İstihbarat Teşkilatındaki bütün yöneticileri ve Kongrenin yaklaşık üçte birini öldürmesine benzer. Mart ayının ilk haftalarında İran’a yaptığımız buydu. Buna rağmen yönetim ayakta kaldı.”
Hava gücünün tek başına siyasi yönetimleri devirmediğini savunan Pape, geliştirdiği modelin Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen örneklere dayandığını söyledi. ABD Başkanı Donald Trump’ın, hava saldırılarının İran yönetimini çökertebileceği beklentisiyle tarihin ağır birikimine karşı hareket ettiğini ileri sürdü.
Pape’e göre ABD, yönetim değişikliği hedefleyen bombardımanın ardından altı haftalık hava harekâtına, daha sonra iki aylık ablukaya geçti. Washington, Hürmüz üzerindeki hakimiyetinden vazgeçmesi için İran’a baskı kurmaya çalıştı. Ancak İran, 28 Şubat’ta başlayan saldırılardan yalnızca birkaç gün sonra boğazı denetimine aldı; 2 ve 3 Mart dolaylarında gemi trafiği durdu ve geçişler ancak kısa süreli, dar kapsamlı biçimde yeniden sağlanabildi.
“Mart ayının ilk haftasından beri içinde olduğumuz ikilem şu: İran’ı Hürmüz’ün denetiminden nasıl vazgeçireceksiniz? Yoksa İran’ın ufukta görünen bütün zaman boyunca Hürmüz’ü denetlemesine izin mi vereceksiniz?” diyen Pape, askeri baskı, abluka ve müzakerelerin bu temel sorunu çözemediğini söyledi.
“Bu bir ticari anlaşma değil, güç dengesi meselesi”
Bartlett, ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın kısa süre önce İran’la savaşı sona erdirecek bir mutabakatın imzalanmak üzere olduğunu söylediğini hatırlattı. Pape, Vance’ın anlaşmanın sonuç vereceğine içtenlikle inandığını düşündüğünü, ancak yaklaşımının uluslararası siyaseti ticari pazarlık gibi ele aldığını savundu.
Pape, “Başkan Yardımcısı Vance bunu ticari anlaşma gibi ele aldı. İran’ın belirli bir hizmet karşılığında elde edeceği yararlardan söz etti. Biz boğazın açılmasını istiyoruz, siz de açarsanız size farklı yollarla para teklif edeceğiz anlayışı vardı. Bu, uluslararası siyasetin temel mahiyetini yanlış anlamaktır” dedi.
Savaştan önce ABD’nin bölgede üstün, İsrail’in yükselen, İran’ın ise gerileyen güç olduğunu söyleyen Pape, savaş başladıktan sonraki iki hafta içinde Hürmüz’ün denetiminin İran’a geçmesiyle güç dengesinin köklü biçimde değiştiğini ileri sürdü. Boğazdan geçen petrolün sağladığı gelirin yalnızca mali kaynak değil, askeri güç, bölge ülkeleri üzerinde nüfuz ve etki sahası anlamına geldiğini anlattı.
Pape, İran açısından belirleyici hükümlerin ileride verileceği söylenen 300 milyar dolarlık imkanlar değil, Hürmüz üzerindeki hakimiyeti pekiştiren maddeler olduğunu söyledi. Anlaşmayı “İran’ın bölgesel hakim güce dönüşmesinin yol haritası” diye niteleyen Pape, hakim gücü “Basra Körfezi ve Ortadoğu’daki en baskın devlet” olarak tarif etti.
Mutabakatın beşinci maddesinin gemi geçişlerine ilişkin düzenlemeleri İran’a bıraktığını söyleyen Pape, İran’ın 60 gün ücret almayacağının yazıldığını, sonrasındaki ücretleri ise İran ile Umman’ın belirleyeceğini anlattı. ABD’nin gelecekteki ücretlendirmede söz hakkına sahip olacağına ilişkin hüküm yer almadığını belirtti.
Pape, “Bu, İran’a Hürmüz Boğazı’nın denetimini ve gelecekteki ücretleri hiçbir sınırlama olmaksızın belirleme yetkisini veriyor” dedi. Belgenin sahihliği sorusuna da İran yönetimi ile Beyaz Saray’ın kelimesi kelimesine aynı metni yayımladığını, bunun daha önce basına sızan taslaklardan değil, Trump’ın imzaladığı nihai metinden kaynaklandığını söyleyerek karşılık verdi.
“Hürmüz’ü denetlemek dünya petrolünün yüzde 20’sini denetlemektir”
Pape, Hürmüz’den dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiğini, bu hacmin İran’a büyük mali ve stratejik güç sağlayabileceğini ifade etti. Ancak Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin boğazı aşan boru hatlarını kullanmaya başlaması nedeniyle Hürmüz’ün tek başına zamanla değer kaybedebileceğini de ekledi.
Savaş öncesinde boğazdan günde yaklaşık 20 milyon varil petrol geçtiğini anlatan Pape, Suudi Arabistan’ın mart ortasından itibaren daha önce kullanılmayan bir boru hattıyla Kızıldeniz’e günde 4 ila 5 milyon varil, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Füceyre üzerinden yaklaşık 2 milyon varil petrol aktardığını söyledi. Böylece kısa sürede yaklaşık 7 milyon varillik sevkiyat Hürmüz’ü aşmaya başladı.
Irak’ın ve başka ülkelerin Suriye üzerinden yeni hatlar kurma ihtimalinin de konuşulduğunu belirten Pape, İran’ın yalnızca boğazı değil, bu güzergahları da etkileyebilecek nüfuz kuşağı istediğini savundu. İran Devrim Muhafızları yöneticilerinin Akdeniz’den Kızıldeniz’e ve Basra Körfezi’ne uzanan bir güvenlik ve direniş kuşağından söz ettiğini aktardı.
Pape, Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz’i, Lübnan’daki Hizbullah’ın ise Suriye üzerinden kurulabilecek hatları tehdit edebileceğini söyledi. “İran açısından mesele yalnızca Hürmüz’ü denetlemek değil. Petrol Basra Körfezi’nden Hürmüz yoluyla, Suriye üzerinden veya Kızıldeniz’den çıksa da bunların tümünü etkileyebilecek işleyen bir nüfuz sahası kurmak” diye konuştu.
Mutabakatın ilk maddesinin Lübnan’ın toprak bütünlüğünün ABD güvencesine alınmasını öngördüğünü belirten Pape, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun İsrail’in Lübnan’daki askeri varlığını süresiz biçimde muhafaza edebilecek başka bir düzenleme kurmasının bu hükümle çeliştiğini savundu.
Trump yönetiminin ayrıca İran’la eşgüdüm kurmadan, gemileri Umman kıyısına yakın güney geçidinden Hürmüz’e yönlendirdiğini söyledi. Bazı gemilerin tanımlama cihazlarını kapattığını, Trump’ın bunu İran denetimini aşan gizli geçiş usulü diye sosyal medya paylaşımlarında övdüğünü anlatan Pape, bu uygulamanın beşinci maddeye aykırı olduğunu ileri sürdü.
Mutabakatın on birinci maddesine göre İran’ın ABD’nin yıllardır el koyduğu bazı varlıklarını geri alması ve paranın kullanımına kendisinin karar vermesi gerekiyordu. Pape, Trump’ın paranın ancak İran’ın ABD’li çiftçilerden tahıl alması şartıyla serbest bırakılabileceğini açıklamasını üçüncü ihlal saydı.
Pape, “Başkan Trump belgeye yaklaşık bir ya da iki gün sadık kaldı. Bu metin ABD açısından stratejik yenilgiyi temsil ediyordu ve Trump bunu neden kabul ettiğini açıkça anlattı. Kaybı bir ya da iki gün sahiplendi, ardından hemen tersine çevirmeye çalıştı. Yeniden savaşa dönmemizin sebebi budur” dedi.
“İran hayatta kalma arayışından güç kazanma arzusuna geçti”
İran’ın savaş öncesinde Hürmüz’ü denetlemediğini vurgulayan Pape, bombardımanın Tahran’a yeni imkan sunduğunu savundu. ABD donanmasının bölgede İran’ın boğazdaki hakimiyetini dengeleyecek konumda olmadığını, Tahran’ın bu boşluğu güç kazanmak için kullandığını söyledi.
Pape, “İran hayatta kalma arayışından ihtirasa geçti. Saldırının yarattığı fırsatı gördü. ABD’nin burada donanması dahi yoktu. İran’ın Hürmüz üzerindeki hakimiyetini dengeleyecek hiçbir araç yoktu. Bu fırsatı gücü ele geçirmek için kullandı” ifadelerini kullandı.
İran’ın bugün savaş öncesine kıyasla daha kuvvetli olduğuna ilişkin görüşünü yineleyen Pape, “Bunu hiçbir memnuniyet duymadan söylüyorum. İran’ın 28 Şubat’ta savaş başlamadan önceki halinden daha güçlü olduğuna artık ciddi biçimde kuşku yok. Bunun sebebi Hürmüz Boğazı’nı denetlemesi ve boğazdan geçen neredeyse her gemiyi dilediğinde tehdit edebilmesi” dedi.
Trump’ın İran hava ve deniz kuvvetlerinin, füze kabiliyetinin, radarlarının ve hava gözetleme sistemlerinin büyük ölçüde yok edildiğini söylediğini hatırlatan Bartlett’a cevap veren Pape, İran’ın saldırılarını sürdürmek için cephaneliğinin yalnızca küçük bölümüne ihtiyaç duyduğunu anlattı.
İran’ın savaşa binlerce, muhtemelen on binlerce insansız hava aracı, balistik füze ve deniz yüzeyine yakın uçan gemisavar seyir füzesiyle girdiğini belirten Pape, önemli miktarda mühimmat yok edilse de kalan silahların doygunluk saldırıları için yeterli olduğunu söyledi.
“Çok sayıda aracı aynı anda göndererek savunma kabiliyetimizi doyuruyorlar. Yeterli sayıda araç savunmayı aşarak üsleri ya kullanılamaz hale getiriyor ya da ancak çok sınırlı kullanılmasına izin verecek ölçüde hasara uğratıyor” diyen Pape, İran’ın cephanesinin tükenme işareti göstermediğini kaydetti.
Mart ayında saldırıların daha çok orta menzilli balistik füzelerle yürütüldüğünü, mart ortasından yakın zamana kadar insansız hava araçlarının ağırlık kazandığını anlatan Pape, son haftada balistik ve seyir füzelerinin yeniden farklı hedeflere karşı kullanılmaya başladığını söyledi. ABD’nin asıl sıkıntısının uçaklardan atılacak mühimmat değil, gelen füzeleri vuracak önleyiciler olabileceğini belirtti, ancak bunu kesinleşmiş bilgi diye sunmadı.
“Bu araçları her yere saklıyorlar”
Pape, İran’ın küçük insansız hava araçlarını mağaralarda, depolarda ve dağlık arazinin farklı katmanlarında sakladığını söyledi. Bir aracın mülakatın yapıldığı odaya rahatlıkla sığabileceğini belirterek, hedeflerin büyüklüğü ile saklanabilecekleri alan arasındaki orantısızlığa işaret etti.
İran yapımı Şahid-136 araçlarının yaklaşık 800 kilometrelik yarıçap içinde herhangi bir yerde saklanabileceğini ifade eden Pape, bu alanı Kaliforniya’dan büyük, yaklaşık bir buçuk Kaliforniya genişliğinde diye tasvir etti. Bartlett’ın “Bu, Kaliforniya’da kamyon aramaya benziyor” sözlerine Pape, “Evet, Kaliforniya’da kamyon aramaya benziyor” karşılığını verdi.
Dağlık yapının meseleyi iki değil, üç boyutlu hale getirdiğini söyleyen Pape, insansız hava araçlarının arazinin farklı derinliklerine ve katmanlarına dağıtılabileceğini anlattı. Hava saldırılarının bu araçları tek tek veya küçük kümeler halinde tespit etmesi gerektiğini, İran’ın aynı sırada yenilerini ürettiğini ekledi.
Pape, ABD Savunma Bakanlığından nisan ayında sızan tahminlere göre İran’ın Rusya’ya vermek üzere yılda 55 bin araç ürettiğini söyledi. Bunun her ay binlerce yeni araç anlamına geldiğini belirterek, “Nisandan bu yana neden 5 bin ya da 10 bin yeni araç daha üretmiş olmasınlar?” diye sordu.
Boğazın açılabilmesi için onlarca veya yüzlerce aracın imha edilmesinin yetmeyeceğini vurgulayan Pape, denizcilik şirketlerinin gemilerinin emniyetine ikna edilmesi gerektiğini söyledi. ABD Savunma Bakanlığının özel şirketlere geçiş emri veremeyeceğini, gemilerin ve taşıdıkları petrolün çok yüksek değere sahip olduğunu anlattı.
Bartlett, yeni gemiyle dolu petrol yükünün toplam değerinin yaklaşık 300 milyon dolara erişebildiğine ilişkin veriyi aktardı. Pape, buna mürettebatın hayatının ve sigorta maliyetlerinin de eklendiğini söyledi. “Mürettebat ölmek istemiyor. Bu sebeple bölgeden ayrılan gemilerin sayısı, girenlerden daha yüksek. Giren gemilerin önemli bölümü de İran limanlarına yöneliyor” dedi.
“Dünya gerçekten petrolsüz kalmanın eşiğinde”
Pape, deniz taşımacılığının düzelmemesi halinde önümüzdeki haftalar veya aylarda küresel ekonomik bunalımın büyüyeceğini söyledi. ABD’nin yeniden abluka uygulamasının da Hürmüz’ü açmadığını belirten Pape, “Başkan Trump’ın kaçınmaya çalıştığını söylediği durumun kapısını çalıyoruz. Dünya gerçekten petrolsüz kalmanın eşiğinde” ifadelerini kullandı.
Mülakattan yaklaşık altı saat önce Husilerin Kızıldeniz’de Suudi petrolünün çıktığı Yenbu çevresindeki hattı kapattığını söyleyen Pape, bunun birkaç haftadır artan baskının devamı olduğunu anlattı. Hürmüz’ün kapalı kalmasına Kızıldeniz güzergahındaki kesintinin de eklenmesiyle petrol akışının daha ağır darbe aldığını savundu.
Pape, “Bu, kelimenin gerçek anlamıyla kaygı duyduğumuz en kötü senaryo” dedi. Hürmüz’den geçen günlük 20 milyon varilin 7 milyon varillik bölümünün Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri hatlarıyla aşılabildiğini, geriye 13 milyon varillik açığın kaldığını söyledi.
ABD’nin mart ortasında stratejik petrol rezervinden haftada yaklaşık 5 ila 6 milyon varil piyasaya vermeye başladığını belirten Pape, bunun fiyatlardaki ani sıçramayı sınırladığını anlattı. Bartlett, Trump’ın yaklaşık 120 güne yayılmak üzere 172 milyon varillik acil salımı onayladığını, Uluslararası Enerji Ajansına üye 32 ülkenin toplam 400 milyon varillik eşgüdümlü salım kararı aldığını aktardı.
Temmuz 2026 itibarıyla ABD stratejik rezervinin yaklaşık 300 milyon varile gerilediği ve 1983’ten bu yana en düşük düzeye indiği bilgisi üzerine Pape, “Rezervi harcadığınızda hemen yeniden dolduramazsınız. Trump’ın dört hafta içinde petrolün tükenmesinden söz ederken kastettiği buydu. Yaklaşık 120 günlük sürenin sonuna geldik” dedi.
Ham petrolün yanı sıra rafineri kapasitesinin de daraldığını belirten Pape, araçların ham petrolle değil benzin ve motorinle çalıştığını hatırlattı. Dünya rafinerilerinin önemli bölümünün Basra Körfezi çevresinde yer aldığını, yalnız ham petrolün değil işlenmiş petrol ürünlerinin de bölgeden geçtiğini söyledi.
Pape, Basra Körfezi’ndeki kesinti nedeniyle dünya rafineri kapasitesinin yaklaşık dörtte biri veya üçte birinin devre dışı kalmış olabileceğini, Ukrayna’nın Rus rafinerilerine saldırılarının da sıkıntıyı büyüttüğünü savundu. Kesin oranı bilmediğini vurgulayarak toplam kapasite kaybının yüzde 40 dolayına yaklaşabileceğini söyledi.
“Başkan Trump bir ay önce boğazı açmak istedi, fakat kaybı sahiplenmek istemedi. Dünya ekonomisini tehlikeye atmayı, yenilgiyi kabul etmeye tercih etti. Belki fikrini değiştirir” diyen Pape, İran’ın Hürmüz’ü kendi şartlarıyla denetlemesine izin vermek ile küresel ekonomik bunalım arasında tercih yapıldığı görüşünü dile getirdi.
“Titanik’teyiz ve buzdağına çarpmak üzereyiz”
Pape, savaşın gidişatını ters piramit biçimindeki beş aşamalı tırmanma çizelgesiyle anlattı. Birinci aşamayı İran yönetimini hedefleyen sınırlı bombardıman, ikinci aşamayı İran’ın Hürmüz’ü ele geçirmesi ve ABD’nin altı haftalık bombardımanla ablukaya yönelmesi olarak tanımladı.
Üçüncü aşamada ekonomik bunalım ile İran’ın yükselen bölgesel güce dönüşmesini kabullenme seçeneğinin yan yana geldiğini söyledi. İran’ın Hürmüz hakimiyeti, bölgesel nüfuz sahası ve ilerleyen yıllarda nükleer silah edinme ihtimaliyle dünyanın dördüncü güç merkezi haline gelebileceğini ileri sürdü.
Pape, “Şimdi üçüncü aşamanın sorusuna geliyoruz: Hürmüz’ün en azından bir bölümünü kuvvet kullanarak geri almak için gerçekten fiziki güç kullanacak mıyız? Bu, dünya ekonomisi, Amerikalılara yönelen uluslararası terör ve kalıcı savaşa girip girmeyeceğimiz bakımından dünyanın en önemli sorusudur” dedi.
Ara seçimlere kadar ABD’nin boğazı kuvvet kullanarak açıp açamayacağının önümüzdeki dönemi belirleyeceğini söyleyen Pape, kendi cevabının “neredeyse kesinlikle hayır” olduğunu açıkladı.
Trump’ın hazirandaki Yediler Grubu zirvesinde dünya rezervlerinin yaklaşık dört hafta içinde tükeneceğini söylediğini hatırlatan Pape, bu sözleri mutabakatı imzalama gerekçesinin açık itirafı saydı. Ancak Trump’ın 48 saat içinde mutabakatın hükümlerini zedelediğini ve yaklaşan ekonomik bunalımı önleyebilecek düzenlemeyi işlemez hale getirdiğini savundu.
Pape, “Titanik’teyiz ve buzdağına çarpmak üzereyiz. Buzdağı biraz daha uzağa kaymış olabilir, fakat yörüngemiz değişmedi. Çarpışma geldiğinde herkese yetecek filika yok. Filikası eksik kalacak olanlar Cumhuriyetçiler” ifadelerini kullandı.
Benzin fiyatlarının yükselmesi ve ekonomik sıkıntının büyümesi halinde Cumhuriyetçilerin kasımdaki ara seçimlerde Temsilciler Meclisi veya Senato’da sandalye kaybedebileceğini söyledi. Bunun Trump’ı görev süresinin son iki yılında son derece etkisiz hale getirebileceğini, azil girişimleriyle ve Demokratların denetlediği Kongreyle karşı karşıya bırakabileceğini ileri sürdü.
Pape, Trump’ın seçimlerden önce askeri tırmanmaya gitmeyeceği yönündeki görüşlere öteden beri katılmadığını söyledi. Ekonomik daralmanın seçimden önce vurma ihtimalinin, başkanı kısa vadeli ve başarı ihtimali düşük askeri seçeneklere yönelttiğini savundu.
Trump’ın çekilmesi halinde İran’ın Hürmüz’ü denetlediğini, ücretleri belirlediğini, nükleer programında sınırlama kabul etmediğini ve yeni güç merkezi haline geldiğini kabul etmek zorunda kalacağını söyleyen Pape, bunun herhangi bir ABD başkanı için ağır siyasi yenilgi anlamına geleceğini ifade etti.
“ABD sınırlı kara harekâtına yönelebilir”
Pape, ABD’nin Umman Körfezi’ne deniz ve kara unsurları yığdığına işaret etti. Bölgede yaklaşık 4 bin 500 ila 5 bin deniz piyadesi ile 82. Hava İndirme Tümeninden yaklaşık 4 bin askerin yer aldığını söyledi.
Uçak gemileri, muhripler ve diğer savaş gemilerinin Hürmüz’ün batısındaki Basra Körfezi’ne geçirilmediğini, Umman Körfezi’nde toplandığını belirten Pape, bu kuvvetlerin İran’ın seyrek nüfuslu güneydoğu kıyısındaki Çabahar veya Bender Abbas ile Çabahar arasındaki Cask limanına yöneltilebileceğini savundu.
Pape, “Bu, Çabahar veya Cask gibi hedeflerden birini ele geçirmek için kuracağınız türden kuvvettir. Başkan Trump açısından bunun siyasi karşılığı, haftalar boyunca tutulabilecek simgesel zafer olabilir” dedi.
Böyle bir harekâtın Hürmüz’ü kalıcı biçimde açmayacağını, İran’ın bir süre sonra bütün gücünü bölgeye yönelterek ABD birliklerini ağır kayba uğratabileceğini söyledi. Haftalar içinde yüzlerce Amerikan askerinin ölebileceğini, bunun ABD içinde savaşa karşı çıkanları daha da uzaklaştırırken Trump’ın tabanındaki desteği kısa vadede sertleştirebileceğini belirtti.
Bartlett’ın aktardığı kamuoyu yoklamalarında Amerikalıların yalnızca yüzde 27 ila 34’ünün savaşı desteklediği, yüzde 53 ila 57’sinin karşı çıktığı; Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” tabanında ise desteğin yüzde 77 ila 85’e çıktığı belirtildi.
Pape, asker kayıplarının ilk dönemde savaşa desteği azaltmak yerine güçlendirebileceğini söyledi. “İnsanlar, ‘Çekilirsek ölenler boşuna mı öldü, bu ölümler değersiz miydi?’ diye sorar. Bu, cevaplaması çok ağır bir sorudur. Asker kayıpları kısa vadede savaşa verilen desteği sertleştirebilir, hatta artırabilir” dedi.
ABD’nin sınırlı kara harekâtı ihtimalini değerlendiren Pape, “Yüzde 50’nin epey üzerinde. Şimdi yüzde 70’e yaklaşıyor. Gelecek ay içinde, hatta daha kısa sürede gerçekleşebilir. Bu haftanın sonunda bile olabilir” ifadelerini kullandı.
“En büyük kaygım çok sayıda insanın öleceği saldırı”
Pape, yakın dönemde en fazla kaygı duyduğu ihtimalin Amerikan askerlerine veya sivillerine karşı çok sayıda can kaybına yol açacak saldırı olduğunu söyledi. İran’ın Umman Körfezi’ndeki ABD savaş gemilerine çok sayıda balistik füzeyle saldırabileceğini belirtti.
İran’ın son bir buçuk haftadaki hedef seçimlerinin hassasiyet gösterdiğini söyleyen Pape, Tahran’ın ABD gemilerinin hareketlerini kendi imkanlarıyla mı izlediğinin, yoksa Çin veya Rusya’dan yardım mı aldığının bilinmediğini ekledi.
“Boğazı kapattılar, Kızıldeniz’i kapattılar. Bu çizgide ilerlersek bu hafta veya gelecek hafta bir gemiye karşı toplu füze saldırısından kaygı duyuyorum” diyen Pape, kara işgali tehdidinin intihar saldırıları bakımından en güçlü risk unsuru olduğunu savundu.
Pape, intihar saldırılarını 25 yıldır incelediğini, 11 Eylül saldırılarından sonra dünyadaki bütün intihar saldırılarını kapsayan ilk veri tabanını Chicago Üniversitesinde araştırma görevlileriyle hazırladığını anlattı. “İntihar saldırıları terörün akciğer kanseridir. Terör kategorisinde diğer bütün yöntemlerin toplamından daha çok insan öldürür” dedi.
Araştırmalarında başat risk unsurunun, saldırganların değer verdiği topraklarda yabancı askeri varlık ve siyasi denetim olduğunu söyledi. Hava bombardımanı ile kara işgali arasındaki farkı şöyle açıkladı: “Belirleyici olan yalnızca insanların öldürülmesi değil. Kara kuvvetleri siyasi denetim kurar. Denetlenen toplum kendi hayat tarzı üzerinde söz sahibi olmadığını düşünür. Bu daha derin ihlal duygusu yaratır.”
İntihar saldırısını, insanı hassas güdümlü silaha dönüştüren yöntem diye tarif eden Pape, insanın kalabalığın veya yapının en zayıf yerini ve patlama için en elverişli anı herhangi bir teknik sistemden daha iyi seçebildiğini söyledi.
Kara harekâtının başlaması halinde saldırıların Ortadoğu’daki ABD askerleriyle sınırlı kalmayabileceğini belirten Pape, Amerikalı yolcuları taşıyan uçakların, Akabe’deki otellerin veya boru hattı projelerinde çalışan iş insanlarının hedef seçilebileceğini anlattı. Saldırıların Londra’da, Endonezya’da veya dünyanın başka bir yerinde gerçekleşebileceğini söyledi.
İran’ın dini liderinin ABD’ye “unutulmaz dersler” verileceğini söylemesini, saldırıları teşvik edebilecek dile yakın gördüğünü belirten Pape, saldırının doğrudan İran yönetimince emredilmesi gerekmediğini, teşvikten etkilenen kişilerin bağımsız saldırıya girişebileceğini ifade etti.
“Ulaşılabilir çıkış yolu artık kalmadı”
Trump’ın savaşın başında zafer ilan edip çekilebileceğini söyleyen Pape, martın ilk haftasında kendi tavsiyesinin İran’a ders verildiğini açıklamak, öldürülen yöneticileri gerekçe göstermek ve nükleer program üzerine müzakerelere dönmek olduğunu anlattı.
Nisandaki tavsiyesinin ise İsrail’i askeri bakımdan sınırlamak ve Lübnan’a ilerleyişini durdurmak olduğunu söyledi. Trump’ın bu seçenekleri aylar sonra uygulamaya çalıştığını, fakat zamanında atılmayan kararların artık inandırıcılığını yitirdiğini savundu.
Bartlett’ın serbest deniz taşımacılığını yeniden sağlayacak ve ABD’nin stratejik yenilgi görüntüsü vermeden çekilmesine izin verecek bir çıkış yolu olup olmadığını sorması üzerine Pape, “Hayır Steven, ulaşılabilir bir çıkış yolu yok. O gemi çoktan limandan ayrıldı” dedi.
Savaşın henüz kalıcı savaş aşamasına geçmediğini belirten Pape, ara seçimlerde Demokratların Temsilciler Meclisi veya Senato’nun denetimini alması halinde savaş bütçesini kesebileceğini söyledi. Kongrenin bu yetkiyi son olarak 1974’te Vietnam Savaşı sırasında kullandığını hatırlattı.
Trump’ın başkomutanlık yetkisine dayanarak bütçe sınırlamalarını aşmaya çalışabileceği, veto yetkisini kullanabileceği ve mevcut savunma kaynaklarını başka kalemlerden aktarabileceği değerlendirmesine Pape, bunun anayasal bunalım doğuracağını söyledi.
“Kongre yetkinin kendisinde olduğunu düşünecek, Başkan Trump yetkinin kendisinde olduğunu düşünecek. Anayasal bunalım tam olarak budur” diyen Pape, İran savaşının göç politikası, sınır dışı uygulamaları, iç siyasi şiddet ve seçim tartışmalarıyla birleşeceğini ileri sürdü.
Pape, 2026 ara seçimlerini “hayatımızın en tehlikeli seçimi” diye niteledi. Uluslararası kriz ile ABD’deki siyasi gerilimin kesişmesinin 1960’lardaki kitlesel gösterilere, savaş karşıtı şiddete, suikastlara ve bombalı saldırılara benzer ortam doğurabileceğini savundu.
Ara seçimlerin sonucuna ilişkin kesin tahminde bulunmayan Pape, çok sayıda Amerikalının öleceği saldırının Trump ile Cumhuriyetçilerin kazanma ihtimalini artırabileceğini, böyle bir saldırı yaşanmadan küresel ekonomik bunalımın büyümesinin ise Cumhuriyetçilerin kaybetme ihtimalini yükselteceğini söyledi.
“Trump’ın aradığı şey simgesel zafer”
ABD’nin hava harekâtının günlük maliyetinin yaklaşık 2 milyar dolar olduğuna ilişkin değerlendirmeler sorulduğunda Pape, füze önleyicilerinin tükenmesi ihtimalinin var olduğunu, ancak bunun düşük kaldığını söyledi. ABD’nin Asya ve Avrupa’daki stoklardan, özellikle Patriot önleyicilerinden Basra Körfezi’ne sevkiyat yaptığını, Ukrayna’nın az sayıda Patriot alabilmesinin sebeplerinden birinin bu olduğunu anlattı.
Uçaklardan atılacak bombaların tükenmesinin ise büyük abartı sayılacağını belirten Pape, 500 librelik güdümsüz bombalara yaklaşık 20 ila 25 bin dolarlık uydu yönlendirme düzenekleri takılarak hassas mühimmata dönüştürülebileceğini söyledi.
Trump’ın ara seçimlere kadarki asıl hedefinin “simgesel zafer” olduğunu savunan Pape, bunun bir veya iki hafta korunabilecek, başkanın karşılık verdiğini gösterecek sınırlı askeri kazanım şeklinde sunulabileceğini belirtti.
“Başkan Trump’ın hedefi çok basit: Simgesel zafer. Bir hafta, belki iki hafta dayanacak, karşılık verdiğini gösterecek bir sonuç. Destekçileri bunu, ‘Kazanmasına izin verirseniz neler yapabileceğini gösterdi’ diye sunabilir” dedi.
Trump’ın sıkıştığını ve bunu bilip bilmediğini soran Bartlett’a Pape, başkanla hiç tanışmadığını, kişisel düşüncelerini bilemeyeceğini söyledi. Kendi araştırmasının karar mercilerinin sözleri ile karşı karşıya kaldıkları teşviklere baktığını, tarif ettiği teşviklerin Trump’ın davranışını önemli ölçüde öngördüğünü savundu.
Trump kendisini ararsa birkaç yıllık, daha dengeli bölgesel güç dağılımı kuracak plan üzerinde çalışmak isteyeceğini söyleyen Pape, “Ama bana, ‘Robert, gelecek üç ayda ne yapmalıyım, ara seçimler geliyor’ derse cevabım şu olur: Beni aramayın. Başkan Trump’a yardım etmek isterim, fakat Amerika’ya gerçek anlamda yardım etmek isterim” dedi.
“Önümüzdeki aylarda kara harekâtı eşiği aşılacak”
Çin’in küresel istikrarsızlık istemediğini, fakat İran’ın ağır biçimde ezilmesini de çıkarına uygun görmediğini söyleyen Pape, Pekin’in kendi kuvvetleriyle savaşa girmesini beklemediğini belirtti. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Trump’a ABD’nin gerileyen güç olduğunu söylediğini ve Asya’da Çin’e karşı önleyici savaş açıp açmayacağını sorduğunu aktardı.
Rusya’nın ise İran kaynaklı ekonomik daralmayı Avrupa üzerinde baskı kurmak için fırsat sayabileceğini savundu. Ukrayna’nın son haftalarda Kırım’a giden ikmal hatlarına baskıyı artırdığını, Kırım’dan geniş çaplı çıkış yaşandığını söyleyen Pape, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in sonbaharda Avrupa üzerindeki baskıyı büyütebileceğini ileri sürdü.
Böyle bir ortamın Avrupa’nın Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’ye verdiği 80 milyar dolarlık yeni destek taahhüdünü yerine getirmesini zorlaştıracağını söyledi.
Önümüzdeki birkaç aya ilişkin yüzde 51’in üzerindeki ihtimale dayanan tahminini açıklayan Pape, ABD’nin İran’a ait adalardan birinde veya ülkenin güneydoğu kıyısındaki sınırlı bölgede kara harekâtına girişeceğini düşündüğünü belirtti.
“Küresel ekonomik bunalım büyüyecek. ABD’de benzin fiyatları muhtemelen yükselecek. Başkan Trump, Hürmüz’ü açmaya yönelik planı varmış gibi gösterecek yol ararken daha da çaresiz hale gelecek. Bu plan gerçek olmayabilir, yalnızca simgesel kalabilir” dedi.
Ekonomik bunalımın ve muhtemel toplu can kaybına yol açacak saldırının Trump üzerindeki baskıyı artıracağını söyleyen Pape, başkanın boğazı gelecekte açabileceğini kanıtlayacak somut bir “ön ödeme” arayacağını ve üçüncü aşamaya geçiş baskısının buradan doğacağını savundu.
Bartlett, savaşın ortasında 90 milyondan fazla İranlının yaşadığını, bombaların altında kalan ailelerin savaşı seçmediğini ve askeri tartışmalarda insani bedelin çoğu zaman geri plana itildiğini söyledi. İranlıların savaşın ne zaman biteceğini bilmeden, yabancı askerlerin ülkelerine girebileceği kaygısıyla yaşadığını vurguladı.
Pape, Chicago Üniversitesindeki İranlı öğrencilerinin ülkede aileleri olduğunu ve kendisine sürekli savaşın geleceğini sorduklarını anlattı. “Ne yazık ki onlara İran halkı için gerçek umudun beş ya da 10 yıl ötede olduğunu söylüyorum. Savaş tırmandıkça bu süre beş yıldan çok 10 yıla yaklaşıyor” dedi.
Mülakatın sonunda geçmişten kiminle konuşmak isteyeceği sorulan Pape, atom bombaları kullanılmadan önce ölen ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt’i seçti. Roosevelt’e atom bombasını geliştirirken bu silahların kuracağı dünyayı tasavvur edip etmediğini sormak istediğini belirtti.
Pape, “O geleceği mümkün kılacak en büyük yetkiye sahipti, fakat sonucunu hiç görmedi. Yine de neyin yaklaşmakta olduğunu biliyordu. Liderlerin ne kadar uzağı görebildiğini ve bugünkü kararlarının dünyayı onlarca yıl boyunca nasıl biçimlendireceğini gerçekten anlayıp anlayamadığını bilmek isterdim” dedi.
Diplomasi2 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Görüş2 hafta önceNATO 2.9: Atlantik cephesinin çok kutuplu paradoksu
Avrupa2 hafta önceİngiltere çelik üreticisi British Steel’i kamulaştırdı
Ortadoğu2 hafta önceİran Dışişleri: Hakan Fidan’ın karşılaştırması hayret verici ve yanlıştır
Rusya2 hafta önceRus bankalarından Türkiye’deki ödemelere blokaj
Amerika2 hafta önceLindsey Graham’a muhtaç olan sistem
Asya2 hafta önceDeepSeek, önümüzdeki yıl halka arz planlıyor
Asya2 hafta önceÇin küresel kaz ciğeri üretiminin yeni merkezi oldu









