Diplomasi
Avrupa sağı İsrail hükümetinin etkinliğinde bir araya geldi

İsrail’deki sağcı Binyamin Netanyahu hükümeti ve partisi Likud, Avrupa’daki yeni sağ ile işbirliğini derinleştirmek için çabalarını yoğunlaştırıyor.
Avrupa Parlamentosu’ndaki (AP) üçüncü büyük grup haline gelen “aşırı sağcı” Avrupa için Vatanseverler (PfE) bloğuna bağlı çeşitli partilerin temsilcileri geçen hafta İsrail’de uluslararası “antisemitizmle mücadele” konferansa katıldı.
İsrail Diaspora İşleri Bakanı Amichai Chikli tarafından düzenlenen konferans, antisemitizmle mücadelenin tartışılacağı bir toplantı olarak lanse edildi. Katılımcılar arasında Fransız Ulusal Birlik (RN) Başkanı Jordan Bardella da vardı.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun partisi Likud’a daha önce PfE grubunda gözlemci statüsü verilmişti. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, İsrail’in Fransa ve diğer ülkelerdeki diplomatlarına çeşitli aşırı sağcı partilerle ilişkilerini normalleştirmeleri talimatını verdi.
Bakan Chikli, İsrail hükümetinin Kudüs’teki Uluslararası Kongre Merkezi’nde düzenlediği Uluslararası Antisemitizmle Mücadele Konferansı’nın açılışını, etkinliğe katılımlarıyla ilgili tartışmalar nedeniyle aşırı sağcı Avrupalı siyasetçilerden özür dileyerek yaptı.
Chikli açılış konuşmasında, “Her şeyden önce, savaş zamanında İsrail’e gelmeyi tercih eden dostlarımıza ve müttefiklerimize, özellikle de Avrupa Parlamentosu’ndaki dostlarımıza teşekkür etmek istiyorum. İsrail Devleti’ni dünya çapında karalayanlar tarafından size karşı yayılan yalanlar için özür dilerim. Burada, İsrail’in ebedi başkenti Kudüs’te bizimle birlikte olduğunuz için teşekkür ederim,” dedi.
Konferansta yaptığı konuşmada Netanyahu, Trump’ı “antisemitizme karşı kararlı adımları” dolayısıyla övdü ve İsrail’in Gazze’deki savaşına karşı ABD kampüslerinde düzenlenen protestoları “aşırı ilerici sol ile radikal İslam arasındaki sistemik ittifak” ile suçladı.
Netanyahu antisemitizmin “barbarlar tarafından taşınan bir hastalık” olduğunu ve “tüm medeni toplumlarda görüldüğünü” savundu.
‘Güvenlik duvarının’ ötesinde: Orbán’ın partisi de Kudüs’te
26-27 Mart tarihlerinde Kudüs’te antisemitizmle mücadele konulu uluslararası konferansta, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu (Likud) ve Dışişleri Bakanı Gideon Saar (Yeni Umut) da konuşma yaptı.
Diğer önemli konuşmacılar arasında Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’ın yakın destekçisi olarak görülen eski Slovenya Başbakanı Janez Janša ve Jordan Bardella’nın yanı sıra, Fransa’daki aşırı sağcı Identité-Libertés partisinden Marion Maréchal, İsveç Demokratlarından Charlie Weimers (Avrupa Parlamentosu’ndaki Avrupa Muhafazakârları ve Reformistleri grubunun başkan yardımcısı) ve Avrupa Parlamentosu’ndaki Avrupa için Vatanseverler (PfE) grubunun önde gelen isimlerinden üç AP üyesi yer aldı: Orbán’ın partisi Fidesz’den Kinga Gál; Geert Wilders’in lideri olduğu PVV’den Sebastiaan Stöteler ve İspanyol Vox partisinden Hermann Tertsch.
PfE, AP’deki “merkezci partilerin” AB’de hâlâ bir “güvenlik duvarı” (cordon sanitaire) ile kontrol altına alınması gereken güçler olarak sınıflandırdığı aşırı sağ partileri bir araya getiriyor.
Bardella, Avrupa’da yükselen antisemitizmden göç ve İslamcılığı sorumlu tuttuğu bir konuşma yaptı. Bardella, “İslamcılık 21. yüzyılın totalitarizmidir. Kendisi gibi olmayan her şeyi yok etmekle tehdit ediyor,” dedi.
Trump’ın ilk döneminde ABD’nin İsrail Büyükelçisi olan David Friedman da konferansa katıldı. Moderatörün Trump’ın Filistinlileri Gazze’den tehcir etme planını sorması üzerine Friedman, “Bayıldım! Bayıldım. Ve bunun yapılabilir olduğunu düşünüyorum,” yanıtını verdi.
Netanyahu yönetimi, Avrupa sağını meşrulaştırıyor
Avrupalı siyasetçiler ve sağ partiler için İsrail hükümetinin bir konferansa davet edilmesi birkaç açıdan büyük bir kazanım olarak görülüyor.
Öncelikle, dikkatleri daha önceki “antisemitik” çevrelerde bulunan kökenlerinden başka yöne çekmelerini sağlıyor. Bu partilerin çoğu, birçok örnekte neo-Nazi geleneğinden geliyor.
İsrail hükümetinin bu partileri ve kişileri meşrulaştırdığı ve onlara temiz bir “siyasi sicil” raporu verdiğine işaret ediliyor. Bu nedenle son yıllarda “aşırı sağcı” politikacılar İsrail’e davet edilmek için çaba sarf ediyorlar. Örneğin, İspanya’nın aşırı sağcı Vox partisinin lideri Santiago Abascal, geçen yılın mayıs ayı sonunda Chikli ve Netanyahu ile görüşmek üzere İsrail’i ziyaret etmeyi başardı.
İkinci olarak, bu çevrelerde “antisemitizmin” devam etmesine rağmen, Avrupa’daki aşırı sağ, İsrail’i “İslam’a karşı mücadelelerinde” stratejik olarak önemli bir müttefik olarak görüyor. Bu “İslam’a karşı mücadele”nin ayrılmaz bir parçası ise göçmenlerle mücadele.
Bunlara ek olarak, bu konferansın da gösterdiği gibi, İsrail ile diyalog “aşırı sağın” temsilcilerine daha geniş uluslararası bağlantılar kurma fırsatı sunuyor.
Bu açıdan kilit bir isim Matt Schlapp. Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nı (CPAC) düzenleyen Amerikan Muhafazakârlar Birliği’nin (ACU) Başkanı ve eski Beyaz Saray Siyaset Direktörü olarak Chikli’nin düzenlediği konferansta da hazır bulundu.
CPAC 20 Şubat’ta İsrail’in Batı Şeria üzerindeki egemenliğini destekleyen bir kararı kabul etmişti. Schlapp ayrıca bu geçen ay, CPAC bünyesinde “antisemitizmle savaş merkezi” kuracaklarını ilan etmişti.
Likud’a PfE’de gözlemci statüsü
İsrail sağı için konferans, Avrupa’daki benzer düşünen siyasi güçlerle ilişkilerini kurma ve genişletme fırsatı sunuyor.
Bunun anlamı, etkinliğin sadece “antisemitizm” ile ilgili olmaması. İsrail hükümetini oluşturan partiler, açıkça transatlantik “yeni sağ” ile ortak bir ideolojik pozisyona sahip gibi görünüyor.
Örneğin İngilizlerin muhafazakâr yayını The Telegraph gazetesinin haberine göre, konferans konuşmalarında “iklim aktivisti” Greta Thunberg’e “aptal” denirken, Black Lives Matter için “ondan daha iyi değil” denildi.
The Telegraph ayrıca, Trump destekçisi Karys Rhea’nın, “sanki dünya çapındaki Yahudiler için temel bir sorunmuş” gibi “woke” hareketlere karşı uyarıda bulunduğunu yazıyor.
Likud ve İsrail hükümeti bu temelde yeni uluslararası işbirliği yapıları kurmak istiyor. Bunun bir örneği, 9 Şubat’ta Madrid’de yapılan PfE genel kurulunun ardından Likud’un artık grupta gözlemci statüsüne sahip olduğunu açıklamasıyla görüldü.
Mart ayında tagesspiegel’de yer alan bir habere göre ise İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, Fransa, İsveç ve İspanya’daki İsrailli diplomatlara önceki uygulamadan vazgeçmeleri ve “aşırı sağcı partilerle, yani RN, İsveç Demokratları ve Vox ile doğrudan temas kurmaları” talimatını verdi.
AfD, İsrail ile bağlarını güçlendiriyor
ABD’deki Trumpçı hareketlerin, Avrupa’daki sağ gruplarla da bağlar kurduğu ve bu bağları yoğunlaştırdığı bir dönemde Likud’un bu hamlesi anlamlı görünüyor.
Şubat ayındaki PfE zirvesinin hemen öncesinde Trump ile yakın bağları olan Heritage Foundation Başkanı Kevin Roberts, PfE politikacılarıyla görüşmek üzere Madrid’e gitmişti.
Dahası, önce Elon Musk ve ardından ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Almanya için Alternatif’in (AfD) Alman federal seçimlerindeki kampanyasını desteklediklerini açıkladılar.
AfD hem ABD’deki Cumhuriyetçi çevrelere hem de İsrail sağına giderek daha fazla yaklaşıyor. Federal Meclis seçimlerinin ertesi günü X’te yaptığı bir paylaşımda Chikli, “İsrail karşıtı” gruplara karşı en net duruşu sergileyen partinin “şaşırtıcı bir şekilde” AfD olduğunu ilan etmişti.
AfD, Nisan 2019’da İsrail karşıtı Boykot, Tecrit ve Yaptırım (BDS) hareketini yasaklamak için Federal Meclis’te bir yasa tasarısı ve Haziran 2019’da Almanya’da Hizbullah ile ilgili tüm faaliyetleri yasaklamak için bir başka yasa tasarısı sunmuştu.
Chikli, AfD içinde, SS’in tarihi mirasını küçümseyen eski milletvekili ve şimdi Federal Meclis Üyesi Maximilian Krah gibi “hâlâ endişe duyulması gereken seslerin” varlığına dikkat çekiyor olsa da, başta AfD Eş Başkanı Alice Weidel olmak üzere diğer liderlerle birlikte çalışmakta bir sorun görmediğinin altını çiziyor.
İsrailli bakan, AfD’nin Krah gibi insanlarla arasına mesafe koyabileceğini “umduğunu” da sözlerine ekliyor.
AfD, AP içinde Egemen Ulusların Avrupa’sı (ESN) isimli gruba liderlik ediyor. Parti, daha önceki AP’de Marine Le Pen’in öncülük ettiği Kimlik ve Demokrasi (ID) grubuna üyeydi fakat tartışmalı bazı olaylardan sonra gruptan atılmıştı.
Şimdilerde RN ve benzeri partilerin AfD ile yan yana gelmemek için özellikle çaba sarf ettiği görülüyor ama “sağcıların sağcılara karşı ördüğü” güvenlik duvarının da yavaş yavaş tuğlalarının çekildiği anlaşılıyor.
Almanya, Netanyahu ile işbirliğini derinleştirecek
Netanyahu yönetimindeki İsrail hükümeti ile Avrupa’daki aşırı sağ arasındaki yakın işbirliği de Berlin üzerinde “aşırı sağa” açılma yönünde daha fazla baskı oluşturuyor.
Görevden ayrılan Alman hükümetinin antisemitizm komiseri Felix Klein, aşırı sağcıların varlığını gerekçe göstererek Kudüs konferansına katılımayacağını açıklamıştı.
Fakat bir sonraki Federal Şansölye olması beklenen CDU lideri Friedrich Merz, Netanyahu ile çalışmaya “neredeyse koşulsuz” istekli olduğunu açıkladı. Merz, Netanyahu’yu Berlin’e davet edeceğini ve İsrail Başbakanı hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar nedeniyle tutuklama emri çıkaran Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) meydan okuyacağını belirtti.
Netanyahu’nun partisi Likud’a, “aşırı sağcı” PfE’de resmi gözlemci statüsü verilmesiyle ilgili soruları da yanıtlayan Merz, bunun Almanya’nın İsrail ile derin işbirliğine engel olmayacağında ısrar ediyor.
Diplomasi
BAE ile Kanada ticaret anlaşması imzaladı

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kanada, salı günü iki ekonomi arasındaki engelleri azaltmak ve yatırımı artırmak amacıyla kapsamlı bir ticaret anlaşması imzaladı.
Kanada Başbakanı Mark Carney, ABD ile gerginliğin yaşandığı bu dönemde ticaret ve yatırım bağlarını genişletmeyi hedefliyor.
Carney ve Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Halid bin Muhammed bin Zayed El Nahyan, gümrük vergilerini düşürmeyi, bürokratik engelleri azaltmayı ve her iki ülkedeki işletmelerin pazara erişimini iyileştirmeyi amaçlayan Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması’nın (CEPA) imzalanmasına başkanlık etti.
ABD Başkanı Donald Trump’ın gümrük vergilerinin Kanada ekonomisinde dalgalanmalara yol açması üzerine Carney, önümüzdeki on yıl içinde Kanada’nın ABD dışındaki ticaret hacmini ikiye katlayacağına söz verdi.
Washington ile bir anlaşma sağlama yönündeki sonraki girişimler sonuçsuz kaldı ve bu durum Carney’i, Asya Pasifik’ten Avrupa ve Orta Doğu’ya kadar çeşitli ülkelerle ticaret anlaşmaları yapmak için agresif bir şekilde harekete geçmeye itti.
Başbakanlık yaptığı açıklamada, “CEPA tam olarak yürürlüğe girdiğinde, Kanada’nın BAE’ye yaptığı mevcut ihracatın %99’undan fazlasındaki gümrük vergilerini azaltacak veya ortadan kaldıracak. Bu, baklagil ve kanola yetiştiren Kanadalı çiftçiler, endüstriyel makine ve enerji üretim ekipmanı üreticileri, dünya çapındaki havacılık sektörümüz ve diğer Kanadalı yenilikçiler için yeni pazarlar anlamına geliyor,” dedi.
“Anlaşma ayrıca tarife dışı engelleri de ele alacak, ticaret ve yatırım için daha öngörülebilir bir ortam yaratacak ve sanayi, tarım, ormancılık, balıkçılık ve deniz ürünleri, çevre ve mühendislik sektörleri dahil olmak üzere Kanadalı mal ve hizmetlerin pazara erişimini genişletecektir,” denilen açıklamada, CEPA’nın 2027 yılında yürürlüğe girmesi beklendiği de belirtildi.
İki ülke ayrıca enerji, diplomatik ve savunma işbirliği konularında ön anlaşmalar imzaladı.
BAE Dış Ticaret Bakanı Sani El Zeyudi yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“İster ihracatçılarımız için iyileştirilmiş pazar erişimi yoluyla, ister lojistik, iletişim, ileri teknoloji ve imalat gibi yüksek büyüme gösteren sektörlerdeki yatırım fırsatlarına erişim yoluyla olsun, özel sektörümüz için önemli bir potansiyel görüyoruz; bunların tümü, dayanıklı, çeşitlendirilmiş ve küresel olarak bağlantılı bir ekonomi hedefimizi destekleyecektir.”
BAE, Kanada’nın Orta Doğu’daki en büyük ihracat pazarı ve Kanada da menşeli motorlu taşıtlar, yedek parçalar ve makinelerin önemli bir alıcısı.
İki ülke arasındaki karşılıklı ticaret hacmi geçen yıl 3,5 milyar Kanada doları (2,48 milyar ABD doları) olarak gerçekleşti.
Hükümet verilerine göre, bu rakam son birkaç yıldır yıllık %10 oranında artıyor.
BAE, geçen yıl Kanada’ya 50 milyar dolara kadar yatırım yapma taahhüdünde de bulunmuştu.
Kanada hükümetinden bir kaynak, anlaşmanın imzalanmasının, Kanada Parlamentosu’nun anlaşmayı onaylamasından önceki son adım olduğunu belirtti.
Diplomasi
Oxfam: Zenginler iklim felaketlerinden çifte kazanç sağlıyor

Oxfam raporuna göre iklimi bozan sektörlere yatırım yapan zenginler, felaketlerin ardından büyüyen yeniden inşa pazarından da kâr elde ediyor. Afetlere hazırlık ve toparlanma pazarının 2029 yılına kadar yıllık 92 milyar dolara ulaşması beklenirken gıda devi patronlarının serveti 120 milyar dolar arttı.
Dünyanın en zengin kesimi, iklim krizini derinleştiren kirletici sanayilerden para kazanmayı sürdürürken faturayı büyüten felaketlerin ardından devreye giren hazırlık ve yeniden inşa pazarından da kâr sağlıyor.
Uluslararası yardım kuruluşu Oxfam tarafından hazırlanan ve The Guardian gazetesinin aktardığı araştırma, küresel sermayenin gezegenin ısınma döngüsünü çift taraflı bir kazanç modeline dönüştürdüğünü gösteriyor.
Yardım kuruluşunun tahminlerine göre afetlere hazırlık, iyileştirme ve yeniden inşa hizmetlerini kapsayan pazarın büyüklüğü 2029 yılına kadar yıllık 70 milyar dolardan 92 milyar dolara çıkacak.
Raporu kaleme alan uzmanlar, hızla büyüyen bu pazarın en zengin isimler için krizin yıkıcı sonuçlarından gelir elde etme motivasyonu yarattığını, bunun da karbon salımını azaltmaya yönelik adımlara duyulan ilgiyi düşürebileceğini vurguluyor.
Oxfam Halkla İlişkiler Direktörü Jean McLean, en zenginlerin krizin iki aşamasında da kazanan taraf olduğuna işaret etti.
McLean, sürecin ilk adımında çevreyi kirleten sektörlere yatırımların sürdüğünü, ardından da giderek ısınan dünyaya kurtarma ve yeniden inşa hizmetleri sunan, hızla büyüyen bir “uyum ekonomisi” üzerinden gelir sağlandığını dile getirdi.
Kuruluşun hazırladığı endekste iklim krizini ağırlaştıran veya krizin yarattığı şartlara uyum pazarından kâr elde eden 217 şirket yer alıyor.
Listelenen işletmeler arasında soğutma sistemleri üretenler, sel bariyerleri geliştirenler ve yangın söndürme ekipmanı imal edenlerin yanı sıra taşımacılık, gıda, sigorta ve kredi hizmeti sunan kuruluşlar dikkat çekiyor.
Raporda iklim felaketleri ile küresel gıda piyasasına yön veren dev ticaret şirketlerini kontrol eden milyarderlerin servet artışı arasında da doğrudan bağ kuruluyor. Bu isimlerin toplam serveti 2020 yılından bu yana 120 milyar dolar yükseldi.
Sürece örnek olarak Batı Afrika’da 2024 yılında yaşanan aşırı hava olaylarının ardından kakao fiyatlarında kaydedilen yüzde 231 oranındaki artış gösteriliyor; Oxfam verileri, söz konusu fiyat sıçramasından bölgedeki yerel çiftçilerin hiçbir kazanç sağlayamadığını ortaya koyuyor.
Oxfam bu tablonun önüne geçebilmek amacıyla yüksek servet sahiplerine, özel jet sahiplerine, petrol ve doğalgaz şirketleriyle çevreyi kirleten diğer sektörlere yönelik vergilerin artırılması çağrısında bulundu.
Kuruluş ayrıca İngiltere’nin uluslararası iklim finansmanını yükseltmesini, sağlanacak bu kaynakların kredi olarak değil, karşılıksız hibe şeklinde verilmesini talep etti.
Birleşmiş Milletler programı kapsamında İngiltere’deki Exeter Üniversitesi ile Güney Afrika’daki KwaZulu-Natal Üniversitesinden bilim insanlarının yürüttüğü bağımsız bir araştırma ise küresel sıcaklık artışını 1,5 santigrat derece sınırında tutmanın artık mümkün olmadığını gösterdi.
Bilim insanları, hükümetlerin artık sıcaklık eşiğinin aşılmasını engellemeye odaklanmak yerine, ortaya çıkacak ağır sonuçları yönetmeye ağırlık vermesinin daha yerinde olacağını savundu.
Araştırmacılar, 1,5 derecelik sınırın aşılmasının aşırı hava koşullarına yol açacağını, buzulların erimesini hızlandıracağını ve mercan resiflerini yok edeceğini hatırlatarak bu gelişmelerin kıyı kentleriyle ada devletlerinin haritadan silinmesine yol açabileceği uyarısında bulundu.
BM Genel Sekreteri António Guterres de derecenin her bir kesrinin can alacağını, geçim kaynaklarını tüketeceğini, eşitsizliği büyüteceğini ve ekosistemleri geri dönülmez bir yıkıma sürükleyeceğini belirterek insanlığın felaketten kaçışın imkânsız hale geleceği noktaya hızla yaklaştığını söyledi.
ABD Başkanı Donald Trump ise Eylül 2025’te yaptığı açıklamada, iklim değişikliği uyarılarını “dünyada bugüne kadar yapılmış en büyük dolandırıcılık” diye tanımladı.
Temiz enerji projelerini “yeni yeşil aldatmaca”, karbon ayak izi kavramını ise “saçmalık” olarak niteleyen Trump, bu girişimlere yatırım yapan ülkelerin başarısızlığa uğrayacağını öne sürdü.
Diplomasi
Merz, Singapur’da “AB-TPP anlaşması” istedi

Alman hükümetinin Asya’daki ortak arayış devam ederken, Şansölye Friedrich Merz Singapur’da Trans-Pasifik Ortaklığı ile daha sıkı anlaşmalar istedi.
Merz’in Asya turunun programında Singapur, Japonya ve Güney Kore’de resmi ziyaretler ve görüşmeler yer alıyor.
Meselenin ticaret ve Pekin ile rekabet olduğunu gizlemeyen Şansölye, “Refahımız açık ticaret yollarına bağlı. Güvenliğimiz de öyle,” dedi ve “daha fazla ticaret, güvenli hammadde ve Almanya’da daha fazla istihdam için” tura çıktığını açıkça ilan etti.
Şansölyeye, Siemens CEO’su Roland Busch’un yanı sıra drone üreticisi Quantum Systems ve Airbus’ın askeri bölümünden yöneticilerin de aralarında bulunduğu yaklaşık 30 kişilik üst düzey iş dünyası temsilcilerinden oluşan bir heyet eşlik ediyor.
junge Welt’te (jW) yer alan habere göre Alman sermayesi ve hükümetinin bakış açısına göre, Japonya, Güney Kore ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ülkeleri özellikle umut vaat eden alternatif pazarlar olarak görülüyor.
Almanya’nın Pasifik bölgesindeki stratejisinin bir diğer hedefi ise AB ile CPTPP üye ülkeleri arasında bir serbest ticaret anlaşmasının imzalanması.
2018’de başlatılan ve “Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve Aşamalı Anlaşma” olarak bilinen bu ticaret ittifakına Avustralya, Yeni Zelanda, Birleşik Krallık, Kanada, Vietnam, Şili, Japonya, Malezya, Meksika, Brunei, Peru ve Singapur dahil olmak üzere on iki ülke katıldı.
Bu ülkeler birlikte küresel GSYİH’nın yaklaşık yüzde 15’ini oluşturuyor ve toplam nüfusu 600 milyona yakın.
Merz, salı günü Singapur’da yaptığı açılış konuşmasında bu bağlamda, “Trans-Pasifik Ortaklığı üyeleriyle büyük çaplı bir bölgelerarası anlaşma yönünde” çalışılması çağrısında bulundu.
Şansölye ayrıca, bölgedeki tek tek ülkelerle de ek ticaret anlaşmaları yapılması çağrısında bulundu. Singapur ile bu tür bir anlaşma 2019 yılından beri yürürlükte.
Merz, uzun vadede hedefin, on bir üyesinin toplam nüfusu yaklaşık 700 milyon olan ASEAN ile AB arasında bir ticaret anlaşması imzalamak olduğunu açıkladı.
Singapur’un müzakerelerde kilit bir rol oynaması muhtemel. Hem Washington hem de Pekin ile iyi ilişkiler sürdüren bu şehir devleti, Avrupalı şirketler için Güneydoğu Asya’ya açılan lojistik ve finansal bir kapı işlevi görüyor.
Yaklaşık 2.400 Alman şirketinin bölgesel genel merkezi, eski İngiliz kraliyet kolonisi olan bu ülkede bulunuyor.
Alman sermayesi, özellikle yarı iletkenler, dijitalleşme, yeşil teknolojiler ve otomasyon alanlarında yerel araştırma ve geliştirme merkezlerine de yatırım yapıyor.
Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier, Çin ile gerginliği azaltmak istiyor
Örneğin, bu yılın başlarında Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Schaeffler Grubu’nun yerel bir üniversiteyle ortaklaşa işlettiği robotik alanındaki “son teknoloji araştırma merkezini” ziyaret etmişti.
Son olarak, Berlin ile Singapur arasındaki askeri ve savunma sanayi işbirliği, Almanya’nın Pasifik stratejisinin temel taşlarından biri.
Örneğin, Singapur Donanması’nın yeni denizaltıları, Kiel’deki Thyssen-Krupp Marine Systems (TKMS) tarafından inşa edildi.
Buna ek olarak, TKMS, Singapur devlet şirketi ST Engineering ile bir anlaşma imzaladı.
Bu anlaşma, tıpkı İkinci Dünya Savaşı sırasındaki gibi, Singapur adasını Alman denizaltıları için kalıcı bir bölgesel onarım merkezine dönüştürecek.
Singapur ordusu ayrıca, mürettebatı Alman askeri eğitim alanlarında eğitilen “Leopard 2” tanklarını kullanıyor.
Amerika1 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Diplomasi3 gün önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını6 gün önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Ortadoğu2 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da
Ortadoğu2 hafta önceINSS: ABD gerileyen bir güç; artık etnik Yahudi kimliği demokratik normları önceliyor
Ortadoğu1 hafta önceMısır parlamentosu, Suudi Arabistan’a asker gönderme oylamasını erteledi
Dünya Basını6 gün önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Görüş1 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma










