Bizi Takip Edin

Asya

Tokyo’da 30 yıllık iktidar koalisyonunun çöküşü

Yayınlanma

11 Ekim’de  Japonya siyasetinde tarihi bir gün yaşandı.

Komeito’nun mevcut lideri Saito Tetsuo, düzenlediği basın toplantısında partisinin, Liberal Demokrat Parti (LDP) ile 26 yıldır süren istikrarlı ve sadık koalisyon ortaklığını sona erdirerek artık iktidar koalisyonunda yer almayacağını açıkladı.Saito ayrıca , Komeito’nun LDP ile seçim işbirliğini bundan sonra sonlandıracağını duyurdu . Bu, Komeito ve LDP’nin birbirine bağlı olması nedeniyle Japonya’nın siyasi manzarasında büyük bir değişim anlamına taşıyor. Ancak parlamentoda konu bazında işbirliğinin mümkün olduğunu ve partisinin LDP’nin açık bir rakibi olmayı hedeflemediğini vurguladı .Kısacası, 1999-2009 ve 2012 yılları arasında Japonya’yı yöneten LDP-Komeito koalisyonu resmen sona erdi 

Bu koalisyon muhtemelen son otuz yıldır Japon siyasetine yön veren bir yapıdan ibaretti. 

LDP’nin 1990’ların başında iktidarı kaybetmesinin ardından zorlu siyasi ortamında istikrarı sağlamak için Komeito’ya yönelmek doğal bir hamleydi . O zamandan beri istikrarlı ve kalıcı bir ittifak olarak siyasi bir kaleye dönüşme yolu izlendi . Kısacası Japon siyasetine hakim olanlar ülkeyi LDP ve Komeito birlikte yönetiyor çıkarımını yapabilmekteydi. Meclis’te çoğunluğu sağlıyorlardı. 2010’lardaki Shinzo Abe döneminde de işler böyle yürüyordu. Shinzo Abe muhafazakâr olmasına rağmenkişisel bağları ve her zaman Komeito’nun onayını veya en azından uyumunu gerektiren dikkatlice kurgulanmış politika uzlaşmalarıyla koalisyonu sürdürdü . Komeito da kendi koşullarını belirledi ve LDP-Komeito ortaklığı ilerledi. Neredeyse kusursuz bir siyasi mekanizmaydı.

Son otuz yıldır LDP ve Komeito Japonya Meclisi’nin iki kanadından daha güçlü olan Temsilciler Meclisi’ndeki sandalyelerin %60’ından fazlasını istikrarlı bir şekilde elinde tuttu . Ancak bu hakimiyet, oylardaki gerçek güçlerini yansıtmıyor ; çünkü Japonya’nın seçim sistemi , LDP’nin hakim olduğu tek üyeli seçim bölgeleri aracılığıyla, bu tür koalisyonları ödüllendirmiş oluyor.

Koalisyon nasıl çalışıyordu ?

Aslında koalisyon iki yönlü bir sistem olarak çalıştı: Birincisi LDP’nin gücü geleneksel olarak Japonya’daki tek üyeli bölgelerde bulunuyordu. Komeito ise bölge başına yaklaşık 20.000 oy sağlayarak Soka Gakkai gibi budist cemaatler aracılığıyla LDP adaylarını desteklemek için sahada aktifti.

İkinci olarak Komeito ise, LDP adayının yarışmadığı, geleneksel olarak Tokyo veya Kansai bölgesi (çoğunlukla Osaka ve Hyogo) gibi kentsel alanlardaki sınırlı sayıda tek üyeli seçim bölgesine odaklandı. Partinin gerçek tabanının bulunduğu nispi temsil oylamasında tüm gücünü yoğunlaştırdı . LDP için sahada çalışan bir mekanizmaydı.

Ancak LDP muhafazakâr çevrelerinde Komeito’ya karşı her zaman bir şüphecilik olduğu Japon siyasetinde bilinen bir gerçek. Bunun bir kısmı, partinin Komeito’nun arkasındaki Budist örgüt Soka Gakkai ile olan bağlantılarından, bir kısmı ise eşcinsel evlilik, ayrı soyadı politikası veya savunma harcamaları gibi konulardaki toplumsal açıdan ılımlı tutumların eleştirilmesidir. Ayrıca, Komeito’nun Çin ile geleneksel olarak yakın ilişkisi de bu şüpheciliğe yol açmaktadır.

Tüm bunlar son günlerde su yüzüne çıktı ve artık nihayet parçalandı .

Doksanlar ve iki binlerde bu politika farklılıkları pek önemli değildi, ya da en azından Komeito’yu güvenilir bir ortak, Japonya’yı yönetebilecekleri biri olarak gören LDP ve liderleri tarafından bir kenara bırakıldılar. Birlikte, mutabakatla yönettiler. Başarılıydılar. Ancak geçen hafta, koalisyon doyum noktasına ulaştı.

Partinin LDP ile yollarını ayırmasına yol açan iki temel anlaşmazlık noktası olduğu anlaşılıyor :

İlk büyük sebep Sanae Takaichi’nin sağcı politika duruşlarının ve belki de daha da önemlisi, üslubunun ve tonunun Komeito tarafından iyi karşılanmaması. Komeito, Abe ile çalıştı ve anlaşmazlıkları fazlaydı ancak Abe ile Takaichi arasında önemli nüanslar olduğunu unutmamak lazım. Abe, 2007’deki başarısız ilk döneminin ardından derslerini aldı ve ikinci döneminde ekonomi politikalarına yönelerek Komeito’ya hükümetin çok fazla sağa kaymayacağına dair güvence verdi .

İkinci tartışma konusu ise, LDP’yi son yıllarda rahatsız eden “seiji to kane” (siyaset ve para) skandalları. Komeito, reform yolunda gerçek adımlar atmadığını düşündüğü ve Japon seçmenlerin son beş yıldır her seçimde cezalandırdığı aynı siyasi davranışı sergilemeye devam eden bir partiyle koalisyonda kalmayı artık haklı gösteremeyeceğini düşünmüş olabilir.

Ve kişisel bağların rolü var . Japon basını, Takaichi Sanae’nin Komeito ile neredeyse hiçbir ilişkisi olmadığını ve LDP içinde Komeito’ya pek de yakınlık duymayan muhafazakarların egemen olduğu bir liderlik ekibi kurduğunu yazıyor. Bunlardan biri de, Takaichi’yi Japon siyasetinin zorlu sularında yönlendiren “kapalı imparator” haline gelen eski Başbakan Aso Taro oldu.

Peki bundan sonra neler olması bekleniyor?

Japonya Meclisi’nin önümüzdeki günlerde yeni başbakanı oylaması gerekiyor . Takaichi Sanae’nin şu anda görevi güvence altına alacak yeterli oyu olmayabileceği için, ilk tarih zaten ertelenmişti.

Fakat bugün Japonya hükümeti, parlamentoyu 21 Ekim’de olağanüstü toplantıya çağırmaya karar verdi. Parlamento kaynakları, toplantının bir sonraki başbakanı seçmek için oylama yapılmasının beklendiğini söyledi.

Başbakan olmak için bir adayın Meclis’in her iki kanadında da çoğunluğu kazanması gerekiyor . Sorun şu ki, LDP ilk turda bile tek başına mutlak çoğunluğa sahip değil ve Komeito ile bile. Şimdi koalisyon dağıldığına göre, bu fark daha da açıldı ve LDP’yi başarısızlığa sürükleme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı .

Hiçbir aday çoğunluğu sağlayamazsa, oylama iki önde gelen aday arasında ikinci tura kalır ve bu kez LDP ikinci tura tek başına katılacaktır.

LDP, Meclis’in en büyük partisi olmaya devam ediyor ve Takaichi Saane, Japonya’nın ilk kadın başbakanı olabilir! Göreceğiz.

Ancak muhalefet hâlâ bir karmaşa içinde Japonya’nın en büyük muhalefet partisi olan CDPJ , bir yandan sağ eğilimli iki muhalefet partisi olan DPFP ve Ishin no Kai’yi ortak bir aday üzerinde anlaşmaya ikna etmeye çalışıyor. Diğer yandan CDPJ, Komünistler, Sosyal Demokratlar ve Reiwa gibi daha küçük sol partilerle de koordinasyon sağlamaya çalışıyor.

Komeito ne yapacak ?

Lider Saito Tetsuo, partinin ilk turda kendisine (kendi liderlerine) oy vereceğini söyledi ancak olası ikinci turda ne yapacaklarını açıklamadı ve Meclis’teki güç dengesini tamamen belirsiz bıraktı .

Komeito’nun kapanış mesajı ise şöyleydi. 

“Halk için siyaseti yeniden canlandırmak ve kamuoyunun güvenini yeniden tesis etmek için Komeito öncülük edecek ve ilerleyecektir. LDP ile geçmişteki ortaklığımız için minnettarlığımızı ifade ediyor ve el sıkışarak ayrılıyoruz.”

Asya

Japonya Merkez Bankası gelecek hafta politika faizini yüzde 1,25’e yükseltmeye hazırlanıyor

Yayınlanma

Enflasyon ve ABD baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası, faiz artışlarının hızını artırıyor.

Nikkei Asia’nın edindiği bilgilere göre Japonya Merkez Bankası (BOJ), artan ham petrol fiyatları ve yenin değer kaybetmesi nedeniyle yükselen enflasyon baskısını kontrol altına almak amacıyla 17-18 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilecek Para Politikası Kurulu toplantısında temel faiz oranını mevcut yüzde 1 seviyesinden yüzde 1,25’e yükseltmeyi planlıyor.

Faizin en son haziran ayında artırıldığı dikkate alındığında, olası yeni artış Mart 2024’te başlayan mevcut faiz artırımı sürecindeki en kısa zaman aralığına işaret edecek.

ABD, yenin değerini desteklemek için Japonya’nın çabalarına katıldığında bunu karşılıksız yapmamıştı. Geçtiğimiz haftalarda ABD Hazine Bakanı Scott Bessent Tokyo’ya baskı yaparak, “Faiz artırımlarına hız verin ve büyük ekonomik teşviklere ilişkin modası geçmiş fikirleri terk edin” demişti.

Bessent, Japonya Merkez Bankası Başkanı Kazuo Ueda’nın zayıf yenle mücadele etmek amacıyla para politikasında “doğru olanı yapacağını” umduğunu söylemişti.

BOJ Başkanı Kazuo Ueda ve diğer üst düzey yöneticiler faiz artışını kurulun gündemine getirecek ve dokuz üyeli Para Politikası Kurulu’nda çoğunluğun onayını almaya çalışacak.

Öngörülen yüzde 1,25’lik politika faizi, 1995’ten bu yana görülen en yüksek seviye olacak. Merkez bankası şimdiye kadar faiz oranlarını yaklaşık altı ayda bir artırıyordu. Ancak BOJ’un bu tempoyu üç ayda bire, başka bir ifadeyle iki politika toplantısında bir faiz artışına hızlandırmaya hazırlandığı değerlendiriliyor.

BOJ yetkilileri, temel ekonomik faktörlerden kaynaklanan fiyat artışlarının bankanın yüzde 2’lik enflasyon hedefini aşması konusunda giderek daha dikkatli davranıyor.

Ueda, temmuz ayı sonunda gerçekleştirilen bir önceki toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında enflasyon baskısının artmasına katkıda bulunan üç faktöre dikkat çekmişti: Orta Doğu’daki gerilimin yükselmesi nedeniyle artan ham petrol fiyatları, yapay zekâyla (AI) bağlantılı talepteki yükseliş ve yenin değer kaybetmesi.

ABD ile İran arasındaki silahlı saldırıların yeniden başlaması nedeniyle petrol fiyatları tekrar yükselişe geçti. West Texas Intermediate (WTI) türü ham petrol vadeli işlemlerinin fiyatı perşembe günü varil başına 100 doların üzerine çıkarak son üç buçuk ayın en yüksek seviyesine ulaştı.

Petrol fiyatlarındaki artış, çok çeşitli ürünlerin fiyatlarını ve ulaşım maliyetlerini yukarı çekiyor.

Okumaya Devam Et

Asya

Güney Kore, Trump’la yaptığı 350 milyar dolarlık anlaşmanın gereğini yerine getirecek mi?

Yayınlanma

Güney Kore ve ABD arasındaki anlaşmanın imzalanmasının üzerinden neredeyse bir yıl geçerken Washington’da rahatsızlık büyüyor.

Güney Kore’nin ABD Başkanı Donald Trump’la ABD’ye 350 milyar dolar yatırım yapma konusunda anlaşmasının üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Ancak bugüne kadar henüz hiçbir yatırım için para taahhüdünde bulunulmadı. Bu durum Washington’da rahatsızlığı artırırken Seul’de de endişeye yol açıyor.

Güney Kore medyasında Teksas’ta doğalgazla çalışan bir elektrik santrali ve nükleer enerji santralleri de dahil olmak üzere çeşitli projelerin gündemde olduğuna ilişkin spekülasyonlar çıktı. Ancak Seul yönetimi bu iddiaları hızla yatıştırmaya çalıştı.

Seul bu hafta yaptığı açıklamada, “ABD yatırımları konusunda ne belirli yatırım alanları ve bunların açıklanacağı tarihler ne de ilk para transferinin miktarı ve zamanı kesinleşmiş durumda” dedi.

Konu hakkında bilgi sahibi bir ABD’li kaynak, Financial Times’a, Seul’ün “artık harekete geçmesi” gerektiğini, aksi halde Trump’ın sert tepki gösterme riskiyle karşı karşıya kalacağını söyledi. Bir başka kaynak ise yatırım sürecindeki gecikmelere ilişkin duyulan rahatsızlığın, Trump’ın geçen ay ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü kampanyaya yeterince destek vermediği gerekçesiyle Güney Kore’yi özellikle hedef almasının nedenlerinden biri olduğunu öne sürdü.

Washington merkezli danışmanlık şirketi The Asia Group’un ortağı Jennifer Lee, “ABD hükümeti içinde ciddi bir rahatsızlık birikiyor. Özellikle de Kore’nin kaydettiği ilerleme, Japonya’nın peş peşe açıkladığı yatırım paketleriyle kıyaslandığında yavaş görünüyor” dedi.

Taahhüt, geçen yıl Trump’ın Güney Kore mallarına uygulamakla tehdit ettiği yüzde 25’lik tarifeleri yüzde 15’e düşürmesini öngören anlaşmanın bir parçasıydı. Seul ayrıca gemi inşasına 150 milyar dolar, stratejik sektörlere ise 200 milyar dolar yatırım yapmayı kabul etti. Yıllık yatırım tutarı 20 milyar dolarla sınırlandırıldı.

Japonya da benzer bir anlaşma kapsamında ABD’ye 550 milyar dolar yatırım yapmayı kabul etti. Ancak Japonya için yıllık bir üst sınır bulunmuyor ve Tokyo daha hızlı hareket etti. Japonya, Ohio’da 33 milyar dolarlık doğalgaz santrali ile Tennessee ve Alabama’da toplam 40 milyar dolara kadar çıkabilecek küçük modüler nükleer reaktör projeleri dahil çeşitli yatırımlar açıkladı.

Trump bu tür yatırım taahhütlerini son derece işlemsel bir çerçevede ele aldı. Daha önce Güney Kore’nin 350 milyar dolarlık taahhüdünü “peşin” ödenecek para olarak tanımlamıştı. Trump’ın ticaret danışmanı Peter Navarro ise Japonya’yla yapılan anlaşmayı “esas itibarıyla açık çek” olarak nitelemişti.

Başkan Lee Jae Myung, geçen kasım ayında anlaşmayı Güney Kore kamuoyuna anlatırken yatırımların “yalnızca ticari olarak uygulanabilir projelere” yapılacağını söylemişti.

Kore Ulusal Diplomasi Akademisi Profesörü Min Jeong-hun da projelerin ekonomik açıdan mantıklı olmadığı durumda şirketlerin yatırım yapmayacağını söyledi.

“Yapmazlar. Kore’nin temkinli davranmaktan başka seçeneği yok” diyen Min, “Başkan Trump hızlı ilerleme görmek istiyor. Tarafların pozisyonları farklı” ifadelerini kullandı.

Koreli şirketler ayrıca geçen eylülde ABD göçmenlik yetkililerinin Georgia’daki Hyundai-LG Energy Solution batarya fabrikasına düzenlediği baskından da ciddi şekilde rahatsız olmuştu. Olayın hemen ardından Başkan Lee, bunun Koreli şirketleri ABD’de yatırım yapmak konusunda “son derece tereddütlü” hale getirebileceği uyarısında bulunmuştu.

The Asia Group’tan Lee de iki hükümet arasında neyin üzerinde anlaşmaya varıldığı konusunda “gerçek bir yorum farkı” bulunduğunu kabul etti. Washington’ın tek tek projelerde daha büyük çaplı yatırımlar ve projelerin seçiminde daha fazla söz hakkı istediğini belirtti.

Washington ayrıca Samsung Electronics ve SK Hynix’in ABD’de gelişmiş bellek çipi üretimine yatırım yapması yönünde baskı uyguluyor. Ancak sektörün stratejik önemi ve çip üreticilerinin Güney Kore’de halihazırda üstlendikleri büyük yatırım taahhütleri nedeniyle bu talepler Seul açısından son derece hassas.

Buna karşılık gemi inşa sektörü, Seul’ün elinde belli ölçüde pazarlık gücü bulunan alanlardan biri.

ABD, küresel ticari gemi tonajının yalnızca yüzde 0,2’sini üretirken Güney Kore, Çin’in ardından dünyanın en büyük ikinci gemi üreticisi konumunda. Trump’ın ABD gemi inşa sektörünü canlandırma planları da Kore teknolojisinin ve uzmanlığının Amerikan tersanelerine taşınmasını öngörüyor.

King’s College London’dan Ramón Pacheco Pardo, “Benim izlenimim, Trump’ın müttefiklerle ilişkilerinde benimsediği işlemsel yaklaşımın bir zaferi olarak sunabileceği büyük ölçekli yatırımlar görmek istediği yönünde” dedi.

Bazı uzmanlar ise Seul’ün bekleyerek kendi işini daha da zorlaştırdığını savunuyor.

Korea Economic Institute of America’dan Troy Stangarone, “Kore’nin ilk yatırım projesini açıklaması kritik önem taşıyor” dedi.

Stangarone, “Kore geciktikçe yönetimde, Güney Kore’nin taahhüdünden sıyrılmaya çalıştığı yönünde bir algı oluşması riski artıyor” ifadelerini kullandı.

Kasım ayında yapılacak ABD ara seçimleri de baskıyı artırabilir.

Ewha Womans Üniversitesi Profesörü Park Won Gon, “Trump açısından bakıldığında, ABD’de yatırımların gerçekleşmesi gerekiyor ki bunu seçim kampanyasında kullanabilsin” dedi.

Yatırım anlaşmazlığı, ABD-Güney Kore ilişkilerinin başka boyutlarıyla da iç içe geçmiş durumda.

Trump 16 Ağustos’ta, Kuzey Kore’yi caydırmayı amaçlayan yıllık Ulchi Freedom Shield askeri tatbikatının kapsamının daraltılması talimatını verdi. Ertesi gün ABD Başkanı, “Sizi Kim Jong Un’dan korumak için orada 39 bin askerimiz var… ve siz İran’daki çok kolay bir askeri operasyonda bize yardım etmeyeceksiniz. Bu garip” dedi.

Bununla birlikte ABD, Güney Kore ve Japonya’nın ortaklaşa düzenlediği beş günlük ayrı bir askeri tatbikat bu hafta planlandığı şekilde başladı. Tatbikatın kapsamı veya süresinde herhangi bir değişiklik yapıldığı bildirilmedi.

Seul, İran konusunda ABD’ye nasıl yardımcı olabileceğine ilişkin seçenekleri değerlendirdiğini söylüyor. Ancak İran Dışişleri Bakanlığı pazartesi günü, Güney Kore’nin Körfez ve Hürmüz Boğazı’ndaki operasyonlara katılmasının “ciddi sonuçları” olabileceği uyarısında bulundu.

Stangarone ise Hürmüz’de olası bir angajmanın Güney Kore’ye yatırım konusunda herhangi bir avantaj sağlamayabileceği görüşünde.

“Bir konuşlanma açıklamasının Kore’ye yatırım meselesinde herhangi bir esneklik sağlayacağını düşünmüyorum” diyen Stangarone, “Bu, kazanımlarını azamiye çıkarmaya çalışan bir [ABD] yönetimi” ifadelerini kullandı.

Pacheco Pardo’ya göre Trump, ilave baskı aracı olarak Washington’ın geçen yıl Seul’ün nükleer enerjili denizaltı edinme planlarını destekleme yönündeki anlaşmasından da “geri adım atabilir” ya da Kore’deki Amerikan askerlerini çekmekle tehdit edebilir.

Pacheco Pardo, ABD-Güney Kore ittifakının “temellerinin” güçlü olduğunu söylese de şu değerlendirmeyi yaptı:

“Trump’ın müttefiklere ilişkin görüşleri dikkate alındığında, Trump görevde kaldığı sürece ilişkiler çalkantılı olmaya devam edecek.”

Okumaya Devam Et

Asya

İran ile Çin arasında milyarlarca dolarlık gizli ticaret ağı

Yayınlanma

İran, petrol gelirlerini doğrudan nakit almak yerine Çin’den ithal ettiği malların finansmanında kullanarak milyarlarca dolarlık yaptırımları aşıyor. Reuters ajansının haberine göre gizli takas mekanizması üzerinden son bir yılda 2,5 milyar dolarlık işlem gerçekleşirken, bu kaynaklarla ilaç ve araçların yanı sıra askeri teçhizat da temin edildi.

İran, petrol satışlarına yönelik yaptırımları aşmak ve Çin’den askeri teçhizat dahil milyarlarca dolarlık ürün satın almak için takas benzeri gizli bir ticaret mekanizması işletiyor.

Reuters ajansına konuşan iki üst düzey İranlı yetkili ve konuyu yakından izleyen üç kaynak, Tahran yönetiminin Çin’e sattığı petrol karşılığında nakit yerine bu ülkeden ithal edilen mallar için kredi aldığını aktardı.

Adlarının gizli kalmasını isteyen kaynaklar, petrol gelirlerini Çin mallarıyla takas eden bu yöntemin, nükleer programı nedeniyle ABD’nin ekonomik ve askeri baskısını artırdığı son dönemde Tahran yönetimine doğrudan mali can damarı sağladığını vurguluyor.

Dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı konumundaki Çin ise bu sayede indirimli İran petrolüne erişmeyi sürdürürken, bu ülkeye ihracat yapan bankalarını ve şirketlerini uluslararası ceza riskinden koruyor.

Washington yönetimi, İran petrolünün taşınmasını sağlayan bazı küçük ölçekli Çinli kuruluşlara yaptırım uygulasa da, küresel ekonomiyi sarsabilecek kapsamlı adımlardan kaçınıyor.

İki ülke arasındaki savaş sürerken Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaya çalışan ABD, baskının dozunu artırdı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent geçen ay yaptığı açıklamada, Tahran ile ticari ilişkilerini kesmeyen ülkelerin dolar sisteminden çıkarılma riskiyle karşı karşıya kalacağını belirtmişti.

Altı aydır süren savaş kapsamında ABD’nin İran’a uyguladığı deniz ablukasının bu takas mekanizmasını nasıl etkilediği henüz netleşmedi.

Fakat 14 Temmuz’da ablukanın yeniden yürürlüğe konmasından bu yana Hürmüz Boğazı’ndan geçerek Çin’e ulaşan hiçbir İran petrol sevkiyatı kayıtlara geçmedi.

Batı’nın tek taraflı yaptırımlarını yasa dışı olarak niteleyen Pekin ve Tahran ise ticareti nasıl sürdürdüklerini kamuoyuna açıklamaktan kaçınıyor.

Kaynaklar, Tahran’ın bu sistemi ilaç, araç ve iletişim ekipmanı temin etmek amacıyla devreye soktuğunu aktarıyor. Çinli üreticilerin İran ile doğrudan temas kurmadığı ve yaptırımları deldiklerine dair bir işaret olmadığı belirtiliyor.

Öte yandan mekanizma, geçtiğimiz yıl İran’a milyonlarca dolar değerinde hava savunma ekipmanı sağlayan sözleşmeler kapsamında da en az bir kez kullanıldı. Kaynaklar söz konusu sevkiyatlara dair ayrıntı vermezken, işlemler bağımsız mercilerce doğrulanmadı.

Birleşmiş Milletler’in konvansiyonel silah ambargosu, İran ile küresel güçler arasında 2015’te imzalanan nükleer anlaşmanın çökmesi üzerine Eylül 2025’te diğer yaptırımlarla birlikte yeniden devreye girdi.

Tahran anlaşma hükümlerinden çekilmiş, Avrupalı ülkelerin yaptırımları otomatik olarak geri getirmesini ise Pekin ile Tahran hukuken sakat bir adım olarak tanımlamıştı.

Çin Dışişleri Bakanlığı, Reuters’ın sorularına verdiği yanıtta söz konusu ticaret yapısından haberdar olmadığını belirtti.

Pekin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi onayı taşımayan ve uluslararası hukuka dayanmayan tek taraflı yaptırımlara karşı durduğunu bildirdi.

İran’ın New York ve Cenevre’deki diplomatik temsilcilikleri ise sorulara sessiz kaldı. Beyaz Saray adına konuşan bir ABD yetkilisi, Tahran’ın nükleer hedeflerine ulaşmasını engellemek için AB dahil uluslararası ortaklarla çalıştıklarını söylemekle yetindi.

Kpler veri analiz şirketine göre, 2025 yılında İran’ın ihraç ettiği ham petrolün yüzde 80’den fazlasını Çin satın aldı. Bu oran günde ortalama 1,4 milyon varile denk geliyor.

İki ülke 2021 yılında enerji ve altyapı alanlarını kapsayan 25 yıllık stratejik ortaklık anlaşması imzalasa da işbirliğinin uygulama detayları büyük ölçüde gizli tutuluyor.

Söz konusu model, İran’ın uluslararası bankacılık kanallarına uğramadan Çin’den mal ve hizmet temin ettiği ağlardan yalnızca birini oluşturuyor.

Batılı bir yetkili ve konuyu izleyen diğer iki kişi, devlete ait Çinli petrol şirketi Zhuhai Zhenrong adına hareket eden bir alıcının, Çin merkezli ChuXin adlı gölge bir finans kuruluşuna bu yıla kadar her ay yüz milyonlarca dolar yatırdığını aktardı.

Bu mevduatların, İran Ulusal Petrol Şirketi (NIOC) ile bağlantılı Hong Kong merkezli bir şirketten alınan petrolün bedelini oluşturduğu belirtiliyor.

ChuXin üzerinden aktarılan petrol gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’i İran’daki altyapı projelerine ayrılıyor. Kalan kısım ise İran’a mal sağlayan şirketlere ödeme yapmak üzere kurulan özel amaçlı şirketin (SPV) hesaplarına aktarılıyor.

İran’ın karar alma merkezine yakın kaynaklar, bu finansal mekanizmanın varlığını doğruluyor.

Fonların yönetimini Çin Ticaret Bakanlığı adına hareket eden bir firma ile İran Merkez Bankası ile bağlantılı diğer bir kuruluş paylaşıyor. İran Merkez Bankası ithalatçılara yetki verdiğinde, para transferi tedarikçi firmalara yönlendiriliyor. Resmi kayıtlarda ChuXin adına rastlanmazken, bir kaynak yapının yalnızca muhasebe tablolarında yaşam bulduğunu kaydetti.

Exeter Üniversitesi’nden uluslararası politika uzmanı Andrea Ghiselli, Pekin’in bu dolaylı ağları ABD’nin ikincil yaptırım tehditlerine boyun eğmeyeceğini göstermek için kullandığını ifade etti.

Ghiselli, Çinli liderlerin kendi bankalarını ve firmalarını küresel finansal sistemin dışına itilmekten korumayı amaçladığına dikkat çekerek, “İnkar edilebilir bir zemin oluşturmak istiyorlar” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English