Bizi Takip Edin

Dünya Basını

AB Yeşil Mutabakatı’nda büyük geri dönüş: 2025, iklim hedeflerinin esnetildiği yıl oldu

Yayınlanma

Avrupa Birliği, 2025 yılı boyunca jeopolitik baskılar ve ekonomik rekabet kaygılarıyla, daha önce taahhüt ettiği Yeşil Mutabakat kapsamındaki kritik çevre düzenlemelerini erteleme ya da esnetme yoluna gitti. İçten yanmalı motorlardan ormansızlaşma yasasına, pestisit kullanımından yaban hayatının korunmasına kadar pek çok alanda geri adımlar atıldığı görüldü.

Uluslararası jeopolitik dengelerin değişimi, dev şirketlerin lobi faaliyetleri, rekabet gücünü kaybetme korkusu, Ukrayna’daki savaş ve tarım sektörünün protestoları, Avrupa Birliği’nin (AB) çevre politikalarında ani bir fren yapmasına neden oldu.

Birlik, 2050 yılında dünyanın ilk “sıfır emisyonlu” kıtası olma ve on yıl önce imzalanan Paris Anlaşması’na uyma hedefleriyle yola çıkmış, bu kapsamda bir dizi düzenlemeyi onaylamıştı.

Ancak içten yanmalı motorlar, pestisitler, ithalata dayalı ormansızlaşma, şirketlerin çevresel zorunlulukları ve doğanın restorasyonu konusundaki normlar zayıflatıldı ya da ertelendi.

Kurtların koruma statüsü düşürülürken, ABD ve Çin’in yarattığı baskı karşısında endüstriyel rekabetçiliği artırmak adına bürokratik süreçler sadeleştirildi.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, 2019’da onaylanan Yeşil Mutabakat’ın askıya alınmadığını savunsa da önceliklerin değiştiği görülüyor.

Daha önce odak noktası emisyon taahhütlerini yerine getirmekken, ibre artık endüstriyel rekabet gücüne dönmüş durumda.

Her ne kadar 2040 yılı için yüzde 90 emisyon azaltım hedefi korunsa da, bu hedefe ulaşmayı zorlaştırabilecek şekilde çevre yönetmelikleri ve prosedürleri basitleştiriliyor.

“Çin liderliği ele geçirdi, AB fırsatı kaçırdı”

İspanyol La Vanguardia gazetesinin incelemesine göre çevre çevrelerinde endişe yaratan 2025’in son kararlarından biri, aralık ayında içten yanmalı motorlu araçlara yönelik 2035 yasağının esnetilmesi oldu.

Üreticilerin satışlarında CO2 emisyonlarını yüzde 100 yerine yüzde 90 oranında düşürmesi yeterli görüldü; kalan yüzde 10’luk kısım ise telafi edilebilir hale getirildi.

Bu durum, benzinli veya dizel araçların sınırlı sayıda da olsa satılmaya devam edebileceği anlamına geliyor.

Toplam satışların en az yüzde 10’unun içten yanmalı motorlu olabilmesine olanak tanıyan bu hamle, Alman otomotiv endüstrisini koruma girişimi olarak değerlendiriliyor.

Gazeteye konuşan siyaset bilimci Cristina Monge, “La gran oportunidad” (Büyük Fırsat) adlı denemesini tanıtırken, “AB, 20 yıl önce elektrikli mobiliteye yatırım yapma fırsatını kaçırarak büyük bir hata yaptı ve şimdi Çin liderliği ele geçirdi” ifadelerini kullandı.

Greenpeace, Ecologistas en Acción ve Transport & Environment (T&E) gibi kuruluşlar ise bu karara tepki gösterdi.

Avrupa Çevre Ajansı verilerine göre Avrupa, gezegenin en hızlı ısınan kıtası konumundayken, sivil toplum örgülleri hükümetlerden iklim hedeflerini korumalarını ve sıfır emisyonlu ulaşıma gerçek bir geçişi garanti etmelerini talep ediyor.

IEA Başkanı Birol: Dünya resmen elektrik çağına giriyor

Ormansızlaşma yasasında erteleme kararı

Aralık ayında, yürürlüğe girmesine kısa bir süre kala, AB dışındaki ormansızlaşmaya neden olan ürünlerin ithalatını engellemeyi amaçlayan yönetmelik de bir yıl ertelendi.

Başlangıçta 2024 sonunda, ardından 2025’te yürürlüğe girmesi planlanan düzenlemenin uygulanması 2026 sonuna bırakıldı. Bu karar şirketler tarafından memnuniyetle karşılanırken, çevre savunucularının tepkisini çekti.

Söz konusu yasa; hayvancılık, kakao, kahve, palmiye yağı, kauçuk, soya ve kereste gibi hammaddelerin üretimi için tropikal ormanların yok edilmesini önlemeyi amaçlıyor.

Uygulama başladığında şirketlerin, ithal ettikleri ürünlerin kökenini coğrafi olarak takip etmesi ve ekosistem tahribatını önleyerek emisyonları düşürmesi gerekecek.

Fakat şu an için bu süreç işlemiyor. Avrupa’ya soya ithal eden Cargill firmasının, Amazon’daki ormansızlaşmayla mücadele paktından çekildiği bildirildi.

Mighty Earth örgütünden Carlos Bravo, “Şimdilik Lula yönetimde olduğu için süreç yavaşlayabilir ancak bu senaryoda Avrupa’nın erteleme kararı korkunç bir haber” değerlendirmesinde bulundu.

Berlin’den AB’ye Mercosur resti

Pestisit kontrolleri gevşetildi

Yeşil Mutabakat, 2030 yılına kadar AB çiftçilerinin kullandığı en tehlikeli tarım kimyasallarını ve pestisitleri yarı yarıya azaltmayı hedefliyordu. Ancak tarım sektörünün yoğun tepkisi, bu taahhüdün esnetilmesiyle sonuçlandı.

Yıl sonunda Komisyon, bilimsel tavsiyelerin aksine, toksik ürünlerin yüzde 90’ı üzerindeki denetimi kaldırmaya ve bunlara süresiz yetki vermeye çalıştı.

Gelen itirazlar üzerine kısmi bir geri adım atılsa da tehlikeli pestisitler üzerindeki kontroller gevşetildi. Geçmişte 162 zararlı bileşiğin piyasadan çekilmesini sağlayan mekanizmaların zayıflatılması, Avrupa Çevre Ajansı (AEMA) ve bağımsız araştırmaların biyoçeşitlilik kaybının ana nedeni olarak gösterdiği bu maddelerin kullanımını sürdürebilir kılıyor.

SEO/BirdLife Çevre Yönetişim Koordinatörü Eva Hernández, “Düzenli değerlendirmeler olmadan mancozeb, klorpirifos, fosmet, metolaklor, klorotalonil veya neonikotinoidler gibi son derece tehlikeli maddeler tarlalara, su kaynaklarına ve toprağa karışmaya devam edecek; piyasada kalarak sağlığı ve çevreyi etkilemeyi sürdürecek” uyarısında bulundu.

Dikkat çekici bir diğer örnek ise arılar ve su canlıları için oldukça zehirli olan ve 2029’a kadar kullanım izni bulunan sentetik pestisit sipermetrin oldu.

Geçtiğimiz aralık ayında Avrupa Adalet Divanı, yıllar süren bir sürecin ardından 2021’de verilen izni, maddenin ciddi toksik etkileri nedeniyle yasa dışı ilan etti. Buna rağmen ürün henüz piyasadan toplatılmadı, ancak önümüzdeki aylarda kullanımının kısıtlanması veya yasaklanması gündemde.

Doğa koruma fonlarında belirsizlik

Doğa koruma projeleri de bütçe kesintisi tehdidiyle karşı karşıya. 2025’te yapılan açıklamada, bir sonraki Avrupa bütçesinde LIFE projeleri için özel bir kalem ayrılmayacağı duyuruldu.

Oysa geçtiğimiz yıl, sunulan 1.095 proje ve onaylanan 358 milyon avro finansmanlı 132 proje ile rekor kırılmıştı. İklim değişikliğine uyum ve koruma projelerinin, yeni oluşturulacak “Avrupa Rekabetçilik Fonu”na devredilmesi planlanıyor

Bilim insanları bu durumu, “İber vaşağı gibi türleri korumak yerine daha fazla endüstriyel getiri sağlayan projelerle rekabet etmek zorunda kalacaklar” sözleriyle eleştiriyor.

WWF, SEO/BirdLife ve Client Earth gibi kuruluşların sözcüleri ise bu adımı, “1992’den beri çok iyi sonuçlar veren LIFE programının idam fermanı” olarak nitelendiriyor.

Avrupa’da ve İspanya’da koruma statüsü 2025 yılında zayıflatılan sembolik türlerden biri de kurtlar oldu. Kurt ve insan çatışmasını önlemeyi amaçlayan ve yedi ülkeyi kapsayan LIFE WILD WOLF projesi devam etse de, türün koruma kalkanı inceldi. AB genelinde kurt nüfusunun 2016’dan bu yana yüzde 35 arttığı tahmin ediliyor.

İspanya’da ise son on yılda yüzde 12’lik bir artış kaydedilirken, koruma statüsünün düşürülmesiyle avlanmanın önü açıldı; yasal izinle Cantabria bölgesinde dokuz kurt öldürüldü.

Doğa restorasyonu yönetmeliği ve Habitat Direktifi gibi ekosistemleri korumayı amaçlayan diğer düzenlemeler şimdilik yürürlükte kalsa da üzerlerindeki baskı artıyor.

İtalya ve Romanya’da “ayı” tartışması

Denizlerde çelişkili politikalar

Okyanusların korunması konusunda da çelişkili adımlar atılıyor. 2025’te deniz yaşamını korumayı amaçlayan ve ileride bir Okyanus Yasası’nı beraberinde getirecek olan Avrupa Okyanus Paktı kabul edildi.

Ancak diğer yandan, 2026 yılı için Akdeniz’de trol avcılığına 143 gün izin verilmesi kararlaştırıldı. AB’nin kendi bilimsel raporları, bu durumun analiz edilen tür popülasyonlarının yüzde 55’i için sürdürülemez bir aşırı avlanma anlamına geldiğini ortaya koyuyor.

2019 tarihli topluluk yönetmeliğine göre aşırı avlanmanın geçen yıl sona erdirilmesi gerekiyordu, ancak balıkçılık sektörünü koruma adına bu hedef gerçekleşmedi.

Bilim insanlarına göre bu durum ekosistemlerin sürdürülebilirliğini riske atıyor.

Brezilya İklim Zirvesi’nde de emisyon azaltımı konusunda bir tutum değişikliği gözlendi. 2040 yılına kadar emisyonların yüzde 90 azaltılması taahhüdü onaylansa da, bu hedefin yüzde 5’ine kadar olan kısmının ağaç dikimi gibi telafi projelerini kapsayan ‘karbon kredileri’ ile karşılanmasına izin verildi.

G20 zirvesinde Avrupa lideri von der Leyen’in Arap ülkeleriyle aynı çizgide durarak, “Fosil yakıtlarla değil, onların emisyonlarıyla savaşıyoruz” demesi, son yıllarda sürdürülen politikada keskin bir değişime işaret etti.

“Bu bir inkarcılık değil, oyalama stratejisi”

Siyaset bilimci Cristina Monge, yaşanan geri adımları çevresel veya bilimsel inkarcılıktan ziyade, “oyalama” (retardism) olarak tanımlıyor.

Monge’ye göre bu tutum, özellikle iklim değişikliği konusunda net siyasi kararlar alınması gereken bir dönemde “adil ve etkili bir geçişi” engelliyor. Monge, “Ekonomi, gezegenin işleyişinden bağımsız olarak gelişemez” değerlendirmesini yapıyor.

Ecologistas en Acción örgütü de benzer endişeleri paylaşıyor. “Fosil lobisi bilimi zayıflattığında: 2040’a doğru AB’nin iklim değişikliğinde kuralsızlaştırma ve kurumsal ele geçirme” başlıklı son raporlarında, 2025 boyunca onaylanan torba yasaların etkisini analiz eden örgüt şu açıklamayı yaptı:

“İklim mücadelesinde ilerlemek ve aciliyete yanıt vermek için Avrupa Bilimsel Danışma Komitesi’nin tavsiyelerine bütünüyle dönmek, yüksek riskli teknolojik çözümler yerine talep yönetimini önceliklendirmek, karbon kredisi kullanımını kaldırmak, ekosistemler ve insanlar üzerinde güvenceler oluşturarak iklim bütünlüğünü sağlamak ve bizi mevcut krizlere getiren mantıktan uzaklaşarak gerçek bir dönüşüme odaklanmak şart.”

Sosyalist Avrupa Parlamentosu Milletvekili Nicolás González Casares ise durumu şöyle özetliyor:

“Avrupa sağının, aşırı sağın etkisiyle girdiği bu yönelim korkunç. Yeşil Mutabakat’tan geri adım atmanın AB’yi savunmak olmadığını, aksine petrole bağımlılığımızı derinleştirdiğini biliyoruz. Bu durum ne rekabetçiliği artırır ne de Avrupalıların refahıyla ilgilidir.”

Fakat Casares yakın gelecek için iyimser değil:

“İklim değişikliğinin etkilerini artık sadece felaketlerle değil, her alanda biliyoruz. Ancak Avrupa sağı, sürdürülebilirliği garanti eden önlemlerde ısrar etmek yerine Trump’ı veya popülistleri memnun etmek için Yeşil Mutabakat’tan vazgeçtiği sürece bu eğilimi değiştirmek zor.”

Çin ekonomisinde temiz enerji devrimi

Dünya Basını

Starmer yazdı: Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği dönemi

Yayınlanma

Çiplerden rüzgâr enerjisine, Birleşik Krallık-Japonya ortaklığı güçleniyor.

Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, Japon medyası Nikkei Asia’ya yazdı:

Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği dönemi

Britanya açısından Japonya ile ilişkimiz son derece önemlidir.

Biz, ortak çıkarlara ve geleceğe dair ortak bir vizyona sahip, dünyanın önde gelen iki demokrasisiyiz.

Japonya, Britanya’nın Asya’daki en yakın güvenlik ortağıdır. G7 ve G20’de ortağız; ayrıca Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve İlerlemeci Anlaşma’nın (CPTPP) önde gelen ekonomileriyiz. Teknoloji, yenilenebilir enerji, savunma ve eğitim gibi pek çok alanda birbirini tamamlayan güçlü yönlere sahibiz.

Fakat tüm bunların ötesinde, aynı değerleri ve bakış açısını paylaşıyoruz. Nezakete, saygıya ve ortak iyilik için birlikte çalışmaya inanıyoruz.

Bu nedenle pazar günü Başbakan Takaichi’yi Downing Street’te ağırladığımda, bu sadece bir onur değil; iki ülke arasındaki derinleşen ilişki açısından da önemli bir andı. Bu ilişki, Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği döneminin habercisidir.

Bugün bu işbirliği her zamankinden daha önemli. Dünyamız hızla değişiyor. Teknolojik ilerlemeler, değişen jeopolitik ittifaklar ve hem yeni hem de eski çatışmalar hepimiz için meydan okumalar yaratıyor.

Orta Doğu’daki savaşın ve özellikle İran krizinin Japonya ve Birleşik Krallık’taki emekçi haneler üzerinde nasıl büyük bir etki yarattığını gördük.

Ancak zorlukların yanında, birlikte çalışmayı seçenler için büyük fırsatlar da var.

Hiçbir ülke bunu tek başına başaramaz.

Daha çekişmeli ve daha kırılgan bir dünyada başarılı olmak istiyorsak; küresel avantaj sağlamak, daha büyük kapasite ve dayanıklılık inşa etmek ve her iki ülkenin halkları için somut faydalar üretmek istiyorsak, ortaklarımızla işbirliğimizi derinleştirmeliyiz.

Bu yılın başlarında Başbakan Takaichi ile Tokyo’da görüştüğümüzde, ortak önceliklerimiz üzerinde mutabık kalmıştık: büyümeyi desteklemek; ekonomik güvenliği, enerji dayanıklılığını ve ulusal güvenliği güçlendirmek.

Pazar günü ise bu işbirliğinin şimdiden nasıl sonuç verdiğine dair somut kanıtlar gördük.

Downing Street’te Başbakan Takaichi ve ben, önde gelen Britanyalı ve Japon iş dünyası temsilcileriyle görüştük. Aralarındaki benzersiz işbirliğinin, her iki ülkeye de milyarlarca sterlinlik yatırım sağlayarak şimdiden büyük yatırım fırsatları yarattığını dinledik. Küresel istikrarsızlık karşısında, iş dünyamızı, tamamlayıcı güçlü yönlerimizden hareketle ortaklıklarını daha da derinleştirmeye; ekonomilerimizin büyümesini, güvenliğini ve dayanıklılığını desteklemeye teşvik ettik.

Başbakan Takaichi’nin açıkça ifade ettiği gibi, güçlü ekonomik büyüme dayanıklılık ve ulusal güvenlik için elzemdir. Ülkelerimiz arasındaki güçlü ticari ilişkiler yalnızca iç büyümeyi desteklemekle kalmayacak; aynı zamanda istihdamı destekleyecek ve pek çok insanın karşı karşıya olduğu hayat pahalılığı sorunlarının aşılmasına katkı sunacaktır.

Bu nedenle, dünkü yatırım haberlerinin yanı sıra Başbakan Takaichi ve ben, hâlihazırda yürüttüğümüz çalışmaları ileri taşıyacak yeni ortaklıklar açıkladık.

İlk olarak, büyümeyi ve ekonomik dayanıklılığı artırmak üzere yeni Birleşik Krallık-Japonya Öncü Teknolojiler Ortaklığı’nı başlattık. Tek başımıza ilerleyemeyeceğimiz gerçeğinden hareketle bu ortaklık, Birleşik Krallık’ın Ar-Ge ve yazılım alanındaki yetkinliğini Japonya’nın ileri imalat gücüyle birleştirecek.

Bu, inovasyondaki güçlü yönlerimizi geleceğimizi güvence altına almak için gereken güvenilir teknoloji kapasitesine dönüştürecek stratejik bir ittifaktır. Britanyalı yapay zekâ çip tasarımcılarını Japonya’nın Rapidus tesisiyle buluşturarak, ticari kuantum atılımlarını devreye alarak ve ileri nükleer mühendislik alanında işbirliği yaparak, laboratuvardaki bilimsel mükemmeliyeti pazarda yenilik üreten dinamik işletmelere dönüştürüyoruz. Bu, yarının teknolojilerine öncülük etmek ve ortak değerlerimizi bu teknolojilere yerleştirmek için gerekli dirençli tedarik zincirlerini inşa edecektir.

Ayrıca enerji dayanıklılığını artırmaya yardımcı olmak üzere Açık Deniz Rüzgâr Enerjisi Mutabakatı üzerinde anlaştık. Japonya’nın halihazırda Avrupa dışından Birleşik Krallık’ın temiz enerji alanındaki en büyük yatırımcısı olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Şimdi daha ileri gidecek; açık deniz rüzgâr enerjisi üretimini hızlandıracak, dayanıklı tedarik zincirleri kuracak ve yüksek vasıflı istihdamı destekleyeceğiz.

Bunun yanı sıra, yeni nesil nükleer enerjiyi ticari bir gerçekliğe dönüştürmek için Britanya ve Japonya’nın en iyi nükleer kabiliyetlerini bir araya getirecek nükleer enerji alanında daha ileri işbirliği açıkladık.

Savunma alanında ise Başbakan Takaichi ve ben, kolektif güvenliğimizi güçlendirmek üzere yeni bir Savunma Kabiliyeti ve Sanayi Konseyi kurulması konusunda mutabık kaldık. Bu yapı, büyük değer verdiğimiz Küresel Muharip Hava Programı ortaklığımızın üzerine inşa edilerek daha güçlü iş bağları ve daha bütünleşik tedarik zincirleri oluşturulmasına yardımcı olacak.

Japonya ve Birleşik Krallık’ın pek çok ortak yönü, güçlü halklar arası bağları ve birbirinden öğreneceği çok şey var. Bunu teslim ederek, bir iş birliği mutabakatı aracılığıyla, birbirimizin yüksek performanslı eğitim sistemlerinden öğrenmeyi sürdürme konusunda da anlaştık. Bu, gelecek nesli ekonomilerimizin bugün ve gelecekte büyümek için ihtiyaç duyduğu beceri ve bilgiyle donatmaya yardımcı olacak.

Dünyamız hızla değişiyor. Ancak ortaklar olarak birlikte çalışarak bu yeni dönemde başarılı olabiliriz. Başbakan Takaichi ve ben daha kapsamlı işbirliği için bir yol haritası oluştururken, sanayinin de bu çağrıya kulak vermesini ve ekonomik güvenlik, enerji güvenliği, teknoloji inovasyonu ve savunma alanlarında stratejik avantajımızı güvence altına almaya yardımcı olmasını umuyorum.

Birlikte çalışmanın getirileri çok büyük. Kutlayacak çok şeyimiz, sabırsızlıkla bekleyecek çok şeyimiz var. Önümüzdeki yıllarda ülkelerimiz arasındaki ilişkiyi derinleştirmeyi sürdürürken Japonya ve Birleşik Krallık’ın birlikte neler başaracağını görmek için sabırsızlanıyorum.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Batı medyası ABD-İran mutabakatını nasıl değerlendirdi?

Yayınlanma

18 Haziran gecesi Tahran, İran ile ABD arasında hazırlanan ve “Amerika Birleşik Devletleri ile İran İslam Cumhuriyeti Arasında İslamabad Mutabakat Zaptı” adını taşıyan mutabakat metninin son halinin tamamlanarak imzalandığını resmen doğruladı. Açıklamayı İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi yaptı. Taraflar belgeyi elektronik ortamda imzaladı.

CNN, ABD yönetiminden bir yetkiliye dayandırdığı haberinde Washington’ın mutabakat metnini kamuoyuna açıkladığını bildirdi. On dört maddeden oluşan anlaşmada Hürmüz Boğazı’nda deniz ulaşımının yeniden başlaması, İran’a yönelik bazı mali kısıtlamaların hafifletilmesi ve İran’ın nükleer programına ilişkin gelecekte yürütülecek teknik görüşmelerin çerçevesi yer alıyor. Taraflar ilk etapta mutabakatı 19 Haziran’da İsviçre’de imzalamayı kararlaştırmıştı.

Reuters:

“Trump, kullandığı sert söyleme rağmen savaşı başlatırken ulaşmak istediğini söylediği hedeflerin pek azını elde etmiş görünüyor. Buna karşılık İran, saldırıdan önceye kıyasla milyarlarca dolarlık yaptırımların kaldırılmasına çok daha yakın duruyor.”

Axios:

“Başkan Trump, çarşamba günü düzenlediği bir saatlik basın toplantısında İran’la yaptığı anlaşmayı savundu. Ancak bunu yaparken başarı ölçütlerini aşağı çekmiş izlenimi verdi ve nükleer müzakerelerin başarısızlığa uğraması halinde İran’ı yeniden bombalayabileceği uyarısında bulundu.”

Bloomberg:

“Özünde bu geçici anlaşma, Hürmüz Boğazı’nın açılmasını ekonomik rahatlamayla takas ediyor. Ancak bu değiş tokuş eşit değil: Tahran’ın elde edeceği kazanımlar daha büyük ve yeni nitelikte. Washington ise yalnızca şubatta başlayan savaştan önce sahip olduğu bazı avantajları geri kazanacak.”

The New York Times:

“Bu tepki, ara seçimlere beş ay kala Trump’ın karşı karşıya olduğu sorunu ortaya koyuyor. Trump, Cumhuriyetçileri savaşın yarattığı siyasi yükten kurtarmaya çalışırken aynı zamanda parti içindeki farklı görüşleri de yönetmek zorunda kalıyor. Bazı Cumhuriyetçi müttefikleri anlaşma nedeniyle Trump’ı övse de, birbiriyle rekabet eden hiziplerin bulunduğu partide desteği bir araya getirmek kolay görünmüyor.”

Financial Times:

“Tarafların iyi bir anlaşmaya varamaması halinde Trump, elindeki araçları İran’a karşı kullanmaktan çekinmeyecek.”

The Wall Street Journal:

“ABD ile İran arasındaki barış anlaşması, Tahran’ın petrol sektörüne büyük bir ivme kazandırıyor; rejimin ekonomisini yeniden canlandırma ve yılda 60 milyar doların üzerinde gelir elde etme potansiyeli taşıyor.

Uzun vadede İran’ın küresel petrol piyasalarına tam olarak yeniden entegre olması, ABD’nin tanıdığı muafiyetlerin kalıcı yaptırım gevşemesine dönüşüp dönüşmeyeceğine bağlı olacak. Mutabakat metnine göre bunun yolu da İran’ın nükleer faaliyetlerine ilişkin daha kapsamlı bir anlaşmaya varılmasından geçiyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Joe Kent: İsrail’i durdurmak için askeri desteği kesmek gerekiyor

Yayınlanma

ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Eski Direktörü Joe Kent, Trump’a yönelik suikast girişimi ve İran ile yürütülen iyi niyet mektubu müzakerelerine dair açıklamalarda bulundu. Kent, devlet bürokrasisinin hassas bilgileri gizleme gücüne sahip olduğunu belirterek, suikastçının internet geçmişinin saklandığını ve İran ile yapılacak bir anlaşmanın yeni savaş gerekçelerine yol açabileceğini ifade etti.

ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Eski Direktörü Joe Kent, ünlü yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak gündeme dair açıklamalarda bulundu.

Programın açılışında İsrail’in Lübnan’ın güneyine yönelik gerçekleştirdiği insansız hava aracı saldırılarına değinen Nawfal, ardından kamuoyunda uzun süredir tartışılan Butler suikast girişimi konusunu gündeme taşıdı.

Gazeteci Tucker Carlson’ın, Donald Trump’ın Butler’daki suikast girişimi soruşturmasını bizzat sonlandırdığına dair iddialarını hatırlatan Nawfal, bu konudaki gerçeklik payını Kent’e sordu.

Joe Kent, soruşturmanın tamamen iptal edilmesinden ziyade, kendisine Trump’ın soruşturmanın gidişatından memnun olduğunun söylendiğini aktardı. Kent, “Soruşturmanın kesin olarak iptal edildiğini söyleyemem ancak bana Dan Bongino ya da Cash Patel tarafından Başkan’ın soruşturmadan tatmin olduğu aktarılmıştı. Fakat daha sonra Başkan’ın da hazır bulunduğu bir toplantıda Butler soruşturmasındaki bazı sorunları ele aldığımızda, kendisinin aslında alınan yanıtlardan memnun olmadığını bizzat işittim. Kapalı kapılar ardında Başkan, Butler’dan gelen açıklamalardan tatmin olmadığını açıkça ifade ediyordu” şeklinde konuştu.

“Cevaptan çok soru işareti var”

Soruşturmanın ayrıntılarına inildiğinde durumun daha da karmaşık bir hal aldığını belirten Joe Kent, suikastçı Thomas Crooks’un dijital varlığına dair resmi kurumların açıklamaları ile gerçeklerin uyuşmadığını kaydetti.

Göreve geldiklerinde FBI’dan şüphelinin telefon ve bilgisayar kayıtlarını talep ettiklerini dile getiren Kent, “Yönetime geri döndüğümüzde resmi sıfatımla FBI’a başvurarak Crooks’un cihazlarını incelemek istedim. Amacım, Butler olayının arkasında İran’ın olduğuna dair o dönem ortaya atılan iddiaları ve Asif Merchant davası ile bir bağ olup olmadığını araştırmaktı. Merchant’ın İran tarafından istihdam edildiği tescillenmiş bir gerçekti ve şu an hapiste. Ancak FBI bana başlangıçta cihazlara erişemediklerini söyledi. Israrcı olduğumuzda ise cihazları açtıklarını ama içeride hiçbir şey bulamadıklarını iddia ettiler” dedi.

Kent, federal kurumların bu tavrına karşın, Tucker Carlson’ın araştırmacı gazetecisinin şüphelinin oldukça aktif bir internet profiline ulaştığını vurguladı. Kent, “Bize çocuğun telefonunda hiçbir şey olmadığı söylenirken, Carlson’ın ekibi Crooks’un internette son derece aktif olduğunu ve FBI tarafından halihazırda izlenen Norveçli bir teröristle iletişim kurduğunu ortaya çıkardı. Thomas Crooks bir ABD vatandaşıydı ve ölmüştü; dolayısıyla anayasal bir hak ihlali de söz konusu değildi. Bu cihazların, yabancı bir bağlantı olup olmadığının tespiti için tüm istihbarat topluluğuna açılması gerekirdi. Akla yatkın olan ve komplo teorisi barındırmayan en basit açıklama, yetkililerin Crooks’tan haberdar olduğu ve bir şekilde onu izlediğidir. Belki de onu bir muhbir yapmaya çalışıyorlardı ve bu durum ortaya çıktığında hükümet için utanç verici olacaktı” ifadelerini kullandı.

“Bürokrasi siyasi atamaları yönlendirebiliyor”

Programda, FBI Direktör Yardımcısı Dan Bongino ile Tucker Carlson arasında yaşanan tartışma da ele alındı. Nawfal’ın, Bongino’nun bu süreçte gerçekleri bilmeme ihtimalinin olup olmadığı yönündeki sorusunu yanıtlayan Kent, devlet mekanizmasının işleyişine dair önemli bir tespitte bulundu.

Bürokrasinin en üst düzey yetkilileri bile sahadaki gerçeklerden uzak tutabildiğini belirten Kent, “Bongino’nun samimi olduğuna inanıyorum. Ancak hükümette çalışmamış insanlar için bunu anlamak zordur; çok yüksek pozisyonlardaki kişilerin sahadaki en hassas operasyonel detaylara ulaşması bazen neredeyse imkansızdır. FBI Direktör Yardımcısı olarak çok geniş bir görev alanı ve yoğun bir takvimi vardı. Bürokrasi aygıtı, siyasi atamaları idare etmek ve onları görmelerini istemedikleri şeylerden uzak tutmak konusunda oldukça yeteneklidir. Yeni gelen siyasi atamaların belirli alanları eşelemesini istemediklerinde, onlara zamanı kısıtlayacak şekilde parlatılmış sunumlar yaparlar. Eğer bu kurumlar halkın seçtiği başkanın atadığı kişileri, hatta başkanın kendisini bile engelleyebiliyorsa, o zaman ülkeyi gerçekten kimin yönettiği sorusu boşa çıkmıyor” dedi.

“İran ile yapılan anlaşma Obama dönemindekinden daha kötü algılanabilir”

Müzakereleri yürütülen mutabakat muhtırası (MOU) konusuna da değinen Joe Kent, kalıcı bir ateşkes için çalışılmasının olumlu bir gelişme olduğunu ancak metindeki belirsizliklerin büyük riskler barındırdığını ifade etti.

Trump’ın bu anlaşma nedeniyle iç politikada sert eleştirilere maruz kalabileceğini dile getiren Kent, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu mutabakat, İran’a para akışını sağlayacağı için Obama dönemindeki nükleer anlaşmadan (Kapsamlı Ortak Eylem Planı – KOEP) daha kötü bir uzlaşı olarak nitelendirilecektir. Serbest bırakılacak para aslında İran’ın kendi parasıdır ancak Obama da aynısını nakit transferiyle yaptığında İran’a para vermekle suçlanmıştı. Benim nükleer konulardan ziyade asıl çekincem, İran’ın bu fonlara erişim sağlayarak bölgedeki vekillerini daha etkin şekilde silahlandırmasıdır. Nitekim İran Devrim Muhafızları Ordusu’ndan, bu paranın serbest kalmasıyla Hizbullah ve Hamas’ı yeniden tahkim edeceklerine dair teyit edilmemiş açıklamalar geliyor. İsrail lobisi bu süreçte Trump’ın üzerindeki baskıyı artıracaktır. İstihbarat raporları İran’ın bu parayı vekil güçlerine aktardığını bildirmeye başladığında, bu durum bir sonraki savaş dalgasının gerekçesi haline getirilecektir.”

Joe Kent, ABD’nin bu kısırdöngüden çıkması için bölgedeki askerlerini tamamen çekmesi gerektiğini savundu. Trump’ın “George W. Bush’un savaşından daha kötü bir savaş ile Obama’nın anlaşmasından daha kötü bir anlaşma” arasında sahte bir ikileme zorlandığını belirten Kent, “Başkan askerlerimizi oradan çekmeli, böylece İran askerlerimizi hedef alamaz. Ardından yaptırımları parça parça esneterek Hürmüz Boğazı’nın yeniden trafiğe açılmasını müzakere etmeliyiz. Bu, Başkana Ortadoğu’daki savaşlardan çıkma konusunda en geniş hareket alanını sağlayacaktır” dedi.

“İsrail’i durdurmak için askeri desteği kesmek gerekiyor”

Mutabakatın Lübnan’ı da kapsayan bir ateşkes içerdiğini ve İsrail’in Lübnan’dan çekilmesini öngördüğünü hatırlatan Kent, ancak metnin bu konuda çok muğlak olduğunu söyledi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu şartlara uyup uymayacağı konusundaki şüphelerini dile getiren Kent, ABD’nin İsrail üzerindeki nüfuzunu kullanma biçimini eleştirdi:

“Lübnan söz konusu olduğunda İsrail’i dizginlemek çok daha zor çünkü coğrafi yakınlık nedeniyle orada askeri güç sergilemek için bizim lojistik ya da tanker uçak desteğimize, İran vakasındaki kadar ihtiyaç duymuyorlar. Başkan Trump’ın İsrail’e ciddi olduğunu göstermesinin tek yolu, askeri yardımları tamamen kesmek veya büyük ölçüde kısmaktır. Kendilerine ‘Bu sefer ciddiyiz ve devam ederseniz bu durum sizin için daha kötü olacak’ denmelidir. Eş zamanlı olarak Katar üzerinden İran’ın milyarlarca dolarlık varlığının dondurulması kararı kaldırılırken, İranlı yetkililere de Lübnan’da İsrail ile yeni bir çatışma aramaktan kaçınmaları gerektiği kapalı kapılar ardında iletilmelidir.”

Kent, Netanyahu hükümetinin sivil yerleşim yerlerini hedef alan saldırı stratejisinin ABD için ciddi bir problem teşkil ettiğini belirterek, “Başkan’ın, İsrail’in Beyrut’taki saldırılarına öfkelendiğini biliyoruz. ‘Tek bir kişiyi yakalamak için koca bir apartmanı yıkmanıza gerek yok’ diyerek onları eleştiriyor. Fakat İsrail’in harekat tarzı budur. İsrail ile bu kadar iç içe olmanın getirdiği sorun tam olarak budur ve bizim ciddi olduğumuzu anlamaları için askeri kapasitelerini sınırlamamız şarttır” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English