Dünya Basını
‘Körfez ülkeleri İsrail’i bölgeye davet etmenin bedelini ödemek zorunda kalacak’

Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü Başkan Yardımcısı Trita Parsi, ABD ile İran arasında yürütülen müzakerelerde tıkanıklığa yol açan dondurulmuş varlıklar krizine yönelik Katar’dan gelen yeni bir teklifin masada olduğunu söyledi.
Küresel ölçekte dünya düzenini geliştiren fikirleriyle 2010 yılında Grawemeyer Ödülü’ne layık görülen ve dış politika analitiği alanında önde gelen kurumlardan biri olan Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü Başkan Yardımcısı Trita Parsi, ABD ile İran arasında perde arkasında yürütülen nükleer ve bölgesel müzakerelerdeki son durumu aktardı.
İran’ın dondurulmuş mali varlıklarının serbest bırakılması konusunun müzakerelerin önündeki en büyük engel olduğunu belirten Parsi, arabulucu rolü üstlenen Katar’ın bu krizi aşmak için yeni ve yaratıcı bir finansal teklif sunduğunu açıkladı.
İran tarafının yaklaşık 12 milyar dolarlık nakit varlığın derhal serbest bırakılması konusunda ısrarcı olduğunu ifade eden Parsi, sürece ilişkin şu bilgileri paylaştı:
“İran’ın dondurulmuş varlıklarının toplam miktarına baktığımızda 120 milyar dolar ile 150 milyar dolar arasında bir hacimden bahsediyoruz. Dolayısıyla şu an talep edilen miktar bunun oldukça küçük bir kısmını oluşturuyor. Bu miktarın yarısı olan 6 milyar dolarlık kısım, aslında 2022 yılında Joe Biden yönetimi döneminde iki ülke arasında zaten müzakere edilmiş ve üzerinde mutabık kalınmış bir tutardı. O dönem varılan anlaşmaya göre, bu para doğrudan İran’a verilmeyecek, Katar’daki bir bankaya aktarılacaktı. İran gıda veya ilaç satın almak istediğinde hazırladığı listeyi Katar’a sunacak, Katar bunu ABD’ye iletecek ve ABD’nin her bir kalemi onaylamasının ardından ödeme yapılacaktı. Ancak bu mutabakattan üç hafta sonra İran’da Mahsa Amini protestoları patlak verdi ve ABD yönetimi geri adım atarak bu fonları hiçbir zaman serbest bırakmadı.”
Katar’ın mevcut süreçte hem Washington’ın iç politika kaygılarını giderecek hem de Tahran’ın nakit ihtiyacını karşılayacak yeni bir formül geliştirdiğini aktaran Parsi, şu ifadeleri kullandı:
“Cumhuriyetçiler, Barack Obama döneminde nükleer anlaşmayı elde etmek için İran’ın fonlarının serbest bırakılmasını çok sert bir şekilde eleştirmişti. Biden yönetimi de şu an iç politikada benzer bir baskı altında kalmak ve İran’a peşinen taviz veriyormuş görüntüsü çizmek istemiyor. Temel gerçek şudur ki İran tarafından önemli nükleer tavizler gerektiren hiçbir anlaşma, İran’ın kendi parasını kendisine iade etmeden gerçekleştirilemez. Bu pratik olarak imkansızdır. Dolayısıyla bu fonların serbest bırakılmasına karşı çıkmak, aslında herhangi bir uzlaşmaya karşı çıkmak anlamına gelir. Katar’ın geliştirdiği son formüle göre, Katar doğrudan kendi kaynaklarından İran’a bir kredi sağlayacak, gelecekte ABD yaptırımları kaldırılıp İran’ın dondurulmuş varlıkları serbest bırakıldığında ise bu kaynaklar İran yerine doğrudan Katar’a aktarılarak kredi mahsup edilecek. Bu sayede ABD yönetimi iç kamuoyuna ‘Biz hiçbir İran varlığını serbest bırakmadık’ diyebilecek ve eleştirileri göğüsleyebilecektir.”
“Hürmüz Boğazı ve uranyumun seyreltilmesi konularında uzlaşı sağlandı”
Müzakere masasındaki diğer teknik pürüzlerin büyük ölçüde aşıldığını belirten Quincy Enstitüsü Başkan Yardımcısı Trita Parsi, özellikle Hürmüz Boğazı’nın güvenliği ve yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyum stokları konusunda tarafların esneklik gösterdiğini ifade etti.
Hürmüz Boğazı konusunda İran ile Umman’ın ortak yönetim modeline Körfez İşbirliği Konseyi içindeki bazı ülkelerin destek verdiğini, ancak Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın bu duruma mesafeli durduğunu kaydeden Parsi, buna rağmen konunun müzakereleri tıkayan bir kriz olmaktan çıktığını söyledi.
Yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyum konusundaki uzlaşmaya da değinen Parsi, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Uranyumun seyreltilmesi veya ülke dışına çıkarılması konusunda bir mekanizma kurulmuş durumda. Donald Trump döneminde ABD’nin pozisyonu, zenginleştirilmiş uranyumun tamamının ülke dışına sevk edilmesi yönündeydi ve yerinde seyreltme işlemine izin verilmiyordu. Gelinen noktada İran’ın bu stokların bir kısmını kendi tesislerinde seyrelteceği, bir kısmını ise sevk edeceği bir formül üzerinde uzlaşıldığı görülüyor. Her iki taraf da bu başlıkta gerekli esnekliği gösterdi. Şu an masadaki tek büyük düğüm finansal kaynakların serbest bırakılmasıdır ve eğer Katar’ın son önerisine Washington’dan olumlu bir yanıt gelirse, çok kısa sürede nihai bir mutabakat zaptı imzalanması beklenebilir.”
İran’ın ekonomik olarak ciddi sıkıntılar yaşadığını ve son dönemde ABD’nin deniz ablukasını sıkılaştırmasıyla ilaç ve gıda taşıyan kargo gemilerinin dahi engellendiğini belirten Parsi, “ABD yaptırımlarının ve ablukalarının İran üzerinde çok büyük bir ekonomik maliyeti var. Ancak ABD tarafı iki şeyi her zaman yanlış hesaplıyor: Bu maliyetlerin İran rejimini çok hızlı çökerteceğini düşünüyorlar ya da baskı arttığında İran’ın geri adım atacağına inanıyorlar. Oysa tarihsel olarak İran her baskı karşısında gerilimi daha da tırmandırarak yanıt vermiştir. Nitekim son günlerde Körfez’de yaşanan askeri tırmanma ve ardından gelen karşılıklı geri adım bunun en somut örneğidir” dedi.
“Lübnan’daki İsrail varlığına göz yuman bir ateşkes planı sürdürülebilir değildir”
Müzakerelerin önündeki en büyük bölgesel riskin Lübnan sahası olduğunu vurgulayan Parsi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Lübnan üzerinden süreci sabote etme potansiyeline sahip olduğunu belirtti.
Lübnan topraklarındaki İsrail işgalinin sınırlandırılması veya tamamen sonlandırılması konusunun Tahran için müzakere edilemez bir aşama olduğunu ifade eden Parsi, şöyle konuştu:
“Lübnan’da İsrail’in işgal ettiği topraklardan tamamen çekilmesi İran için son derece açık ve kesin bir kırmızı çizgidir. İran’ın bu konudaki pozisyonundan geri adım atacağını kesinlikle düşünmüyorum. Müzakereler sırasında Donald Trump’ın İsrail tarafına çok net bir mesaj ilettiğini ve yakın zamanda bir anlaşmaya varmak üzere olduğunu belirterek, Lübnan’da bu süreci sabote edecek herhangi bir askeri tırmanmaya tolerans göstermeyeceğini bildirdiğini biliyoruz. Ancak ortada halen çok büyük belirsizlikler var. Eğer Lübnan hükümetinin de kabul etmek zorunda kaldığı aşamalı plan uygulanırsa, ilk aşamada bir ateşkes ilan edilecek, ikinci aşamada ise Hizbullah Litani Nehri’nin kuzeyine çekilirken İsrail de güney Lübnan’dan çekilecektir. Ne var ki biz bu tarz aşamalı planları daha önce Gazze’de de gördük. İsrail yönetimi daha ilk aşama imzalanırken hiçbir zaman ikinci aşamaya geçme niyetinde olmadığını açıkça beyan ediyordu. Tüm kritik tavizleri ilk aşamada karşı taraftan alıp, kendi vermesi gereken tavizleri içeren sonraki aşamaları askıya almak İsrail’in klasik bir taktiğidir.”
Hizbullah’ın, İsrail’in işgal ettiği Lübnan topraklarından eş zamanlı olarak çekilmesi şartıyla Litani Nehri’nin güneyinden çekilmeyi kabul eden bir karşı öneri sunduğunu hatırlatan Parsi, “Bu aslında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarıyla da uyumlu, son derece adil bir tekliftir. Eğer bu formül hayata geçirilirse hem Hizbullah hem de İsrail kendi kamuoylarına bir zafer anlatısı sunabilir. Ancak buradaki temel soru şudur: İsrail’in gerçek hedefi sınır güvenliği midir, yoksa Güney Lübnan’ı işgal edip buralarda yasa dışı yerleşim birimleri kurarak topraklarını ilhak etmek mi? Bugün İsrail kabinesinde açıkça Lübnan topraklarının ilhak edilmesini ve buralarda yerleşim yerleri inşa edilmesini savunan bakanların bulunması, bu endişelerin ne kadar haklı olduğunu göstermektedir” değerlendirmesinde bulundu.
“Körfez ülkeleri İsrail’i bölgeye davet etmenin bedelini ödemek zorunda kalacak”
İran dini lideri Ali Hamaney’in kıdemli askeri danışmanı Muhsin Rızai’nin, İsrail ile ilişkilerini normalleştiren Körfez ülkelerine yönelik tehdit mesajlarını da değerlendiren Trita Parsi, bu açıklamaların son derece ciddi bir stratejik yön değişimi olduğunu belirtti.
Rızai’nin, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt gibi ülkelerin savaş sonrasında hedef alınabileceğine ve toprak bütünlüklerinin tehlikeye gireceğine yönelik sözlerinin bölgesel yansımalarını analiz eden Parsi, şu ifadeleri kullandı:
“Rızai’nin açıklamaları kesinlikle hafife alınmamalıdır, bu son derece ciddi bir tehdittir. Bu durum, bölgedeki yeni güç dengesinin parametrelerini göstermektedir. İbrahim Anlaşmaları’na imza atarak sadece ABD ile stratejik ortaklık kurmakla kalmayıp, İsrail’i doğrudan Basra Körfezi’ne davet eden ülkeler bu stratejik hatanın bedelini ödemek zorunda kalacaktır. Körfez İşbirliği Konseyi içinde şu an çok net bir bölünme var. Katar, Umman ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri’nin İsrail ile kurduğu bu yakın ilişki modeline tamamen karşı çıkıyor. Hatta bu ülkeler, BAE’nin Suudi Arabistan’ı İran ile doğrudan bir savaşa sürüklemek istediğini, ancak Riyad yönetiminin bu baskıya direnerek savaşa girmediğini düşünüyor. BAE eğer bugün geriye dönüp bu kararı yeniden değerlendirme fırsatına sahip olsaydı, muhtemelen İbrahim Anlaşmaları yoluna girmezdi. Ancak şu an bu sürecin çok derinindeler ve geri dönüş onlar için son derece sancılı olacaktır.”
Dünya Basını
Eski İngiliz diplomat Proud: Batı diplomatik çözüm aramak yerine mantıksız politikalar izliyor

Eski İngiliz diplomat Ian Proud, Ukrayna ve Orta Doğu’daki gelişmeleri değerlendirerek Batılı hükümetlerin diplomatik müzakereler yerine rasyonel olmayan askeri ve siyasi politikalara yöneldiğini belirtti.
Ukrayna ve Rusya arasındaki savaş devam ederken, Batılı ülkelerin krizi yönetme biçimi ve diplomatik kanalları tamamen kapatması uluslararası ilişkiler uzmanlarının gündeminde.
Eski İngiliz diplomat Ian Proud, Cenevre’de akademisyen Doçent Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies adlı video kanalına verdiği mülakatta, Kiev ve Moskova arasındaki çatışmanın arka planını, Batı dünyasının stratejik hatalarını, Avrupa’nın ABD’ye olan bağımlılığını ve küresel diplomasi krizini ayrıntılı bir analizle değerlendirdi.
Moskova’da görev yapmış deneyimli bir eski diplomat olan Proud, mevcut gidişatın Avrupa’yı geri dönülemez bir felakete sürüklediğini ifade etti.
Görüşmenin başında Ukrayna ve NATO unsurlarının Rusya topraklarının derinliklerine yönelik gerçekleştirdiği füze saldırıları ile Rus ordusunun Kiev’e yönelik misilleme bombardımanları ele alındı. Kiev’deki Batılı büyükelçiliklerin tahliye edilmesi ihtimalini değerlendiren Proud, savaşın ilk aşamalarında İngiltere dahil tüm yabancı misyonların şehirden ayrılıp Varşova gibi merkezlerde sürgünde diplomatik faaliyet yürüttüğünü hatırlattı.
Tırmanma aşamasında diplomatların Kiev’de tutulmasının büyük risk taşıdığını belirten Proud, kendisinin görevde olması durumunda tahliye seçeneğini ciddi şekilde düşüneceğini aktardı. Batı’nın bu süreçte itibar kaybetme korkusuyla hareket ettiğini kaydeden Proud, diplomatların varlığına rağmen diplomatik çözüm arayışlarının tamamen durdurulduğunu kaydetti.
“Diplomatlarımız var ama diplomasimiz yok”
Batı başkentlerinin Ukrayna politikasındaki rasyonellik kaybına değinen Proud, hükümetlerin askeri ve mali yardımlarla kördüğüme döndürdüğü süreci şu sözlerle eleştirdi:
“Şu anda diplomatlarımızın olduğu fakat diplomasinin bulunmadığı tuhaf bir durumun içindeyiz. Batılı hükümetler ve özellikle de İngiliz hükümeti bu konuda gerçekten büyük bir suçluluk taşıyor. Her iki tarafta da yalnızca sivil halkı etkileyen bu korkunç savaşı müzakereler yoluyla sona erdirme çabalarını tamamen bıraktık. Ne olursa olsun Ukrayna’yı desteklemek zorunda olduğumuza dair sarsılmaz bir anlatı inşa ettik. İster milyarlarca sterlinlik kaynaklar, ister savaşın gidişatını gerçekten değiştirmeyecek silahlar olsun, hatta diplomatlarımızı bu gerilim döneminde tehlikeye atmak pahasına olsun, bu desteği sürdürüyoruz. Bu savaşın sona ermesi gerektiğini kabul ederek itibar kaybetmekten o kadar korkuyoruz ki mantıksız politikalar izlemeye devam ediyoruz. Bu durum, çok uzun bir mantıksız politikalar listesinin sadece son halkasıdır.”
NATO ile Rusya arasındaki ilişkilerin geleceğine dair karamsar bir tablo çizen eski diplomat, Batı’nın çatışmayı uluslararasılaştırma eğiliminde olduğunu belirtti.
Siyasi elitlerin bir Avrupa savaşını kaçınılmaz bir gerçeklik gibi sunmalarını dehşet verici olarak nitelendiren Proud, diplomasinin dışlanmasının bu süreci hızlandırdığını savundu.
Ukrayna hükümetinin iç yapısındaki usulsüzlükler, askere alma yöntemleri ve ordu içindeki aşırılıkçı ideolojilere Batı’nın göz yumduğunu ifade eden Proud, bu durumun müzakere masasını tamamen ortadan kaldırdığını dile getirdi.
“Avrupa’da yavaş yavaş genel bir savaşa doğru sürükleniyoruz”
Askeri tırmanışın kontrolsüz biçimde sürdürülmesinin yaratacağı bölgesel yıkım konusunda uyarılarda bulunan Proud, şu ifadeleri kullandı:
“Avrupa’da yavaş yavaş genel bir savaşa doğru sürükleniyoruz. Aslında Batılı siyasetçiler bundan sürekli kaçınılmaz bir olguymuş gibi bahsediyorlar ki bu durum en şok edici şeylerden biridir. Aldığımız tüm kararlar, özellikle de diplomasinin peşinden gitmeme yönündeki tercihimiz, bunu doğrular niteliktedir. Zelenskiy rejimine, örneğin yolsuzluğa dair sürekli artan kanıtlara, kendi vatandaşlarına yönelik baskılara, genç erkeklerin cepheye zorla gönderilmesine ve Ukrayna ordusu içinde yaygın olan aşırı milliyetçi ideolojiye rağmen koşulsuz destek veriyoruz. Zelenskiy’i son Ukraynalıya kadar savaşması için desteklemeye o kadar odaklanmış durumdayız ki bu durum bizi körleştiriyor ve savaşı sona erdirecek müzakere olasılıklarını görmemizi engelliyor. Bu zihniyette hiçbir değişiklik görmüyorum ve bu nedenle, birkaç yıl sürecek olsa bile, tamamen önlenebilir olan bir savaşa yol açabilecek yavaş bir tırmanışa doğru ilerlediğimizi hissediyorum.”
NATO’nun sanayi ve üretim kapasitesinin Rusya ile geniş çaplı bir savaşı desteklemekten uzak olduğunu kaydeden Proud, Batılı planlamacıların rasyonel analiz yapmadığını savundu. ABD’nin bile İran ve Ukrayna krizleri nedeniyle mühimmat ve füze üretiminde darboğaz yaşadığına işaret eden emekli diplomat, Rusya’nın askeri gücü ve tarihsel direncinin hafife alınmaması gerektiğini söyledi.
Rus halkının Napolyon ve Nazi işgallerine karşı verdiği mücadeleyi ve İkinci Dünya Savaşı’nda kaybettiği milyonlarca insanı hatırlatan Proud, Moskova’nın her ne pahasına olursa olsun savaşacağını, Rus yönetiminin baskıyla devrileceği yönündeki Batılı beklentilerin ise tamamen hayal ürünü olduğunu belirtti.
“Avrupa’nın rolü Rusya ile gelecekteki ilişkisini belirlemektir”
Avrupa’nın Rusya ile ilişkilerini tamamen koparmasını stratejik bir hata olarak nitelendiren Proud, ilişkilerin yeniden tesis edilmesi için üç aşamalı bir mimari sundu.
Rus devlet geleneğinin Avrupa ile normal ilişkiler kurmaya her zaman açık olduğunu belirten Proud, çözüm için şu analizi yaptı:
“Ukrayna ile Rusya arasında bir barış planından bahsediliyor, bu elbette önemlidir ancak bunun neleri içerdiğini iyi analiz etmeniz gerekir. Çatışmanın iki tarafı olan Ukrayna ve Rusya arasında, silahları bırakıp gelecekte dostça olmasa bile barışçıl bir şekilde bir arada yaşayabilecekleri şartları kabul ettikleri müzakere edilmiş bir anlaşma olmalıdır. Bu sadece işin bir parçasıdır. İkinci parça ise Ukrayna’nın Avrupa ile ilişkisinin ne olacağıdır. İnsanlar bunu sürekli Ukrayna ile Rusya arasındaki barış anlaşmasının içine karıştırmaya çalışıyor. Bu ayrı bir konudur ve Avrupalılar ile Ukrayna arasında yapılması gereken bir görüşmedir. Ancak Avrupalılar, son derece karmaşık ve maliyetli olduğu için bu konuşmayı yapmaya hazır değiller ve konuyu sürekli erteliyorlar. Üçüncü ve hayati parça ise Avrupa’nın gelecekte Rusya ile ilişkisinin ne olacağıdır. Bu parça olmadan, Rusya ile uzun vadeli kriz sürecinde sadece duraklatma düğmesine basmış oluruz. Avrupa, dost olmak zorunda olmasa bile, dünyanın coğrafi olarak en büyük ülkesi ve en büyük askeri güçlerinden biriyle nasıl bir arada yaşayacağını çözmek zorundadır. Bu da Avrupalılar, İngiltere ve Rusya arasında bir diyalog gerektirir. Avrupalılar Rusya ile diplomatik diyalogdan bahsettiğinde, bu Ukrayna-Rusya barışı hakkında olmamalıdır. Bu konuyu Amerikalılara ve bölge dışındaki diğer taraflara bırakmalıyız. Avrupa’nın diplomasideki rolü, Rusya ile kendi gelecekteki ilişkisini belirlemektir. Kaja Kallas gibi isimlerin Rusya’nın ancak 1991 sınırlarına çekilmesiyle konuşabileceğini söyleyen gerçek dışı açıklamalarına baktığımda, bu düzeyde bir stratejik düşüncenin henüz ortaya çıkmadığını görüyorum.”
Avrupa ülkelerinin dış politika yapımında bağımsız hareket edemediğini ifade eden Proud, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in liderlik tarzını eleştirdi.
Kıtanın güvenliğinin ancak sınırları içindeki tüm aktörleri kapsayan bağımsız bir mimariyle sağlanabileceğini belirten eski diplomat, ABD’nin her süreçte devrede olmasının yapıcı sonuçlar üretmediğini kaydetti. Donald Trump’ın olası bir yönetiminde ABD’nin Avrupa’nın güvenlik sorunlarına yönelik ilgisinin azalabileceğini ifade eden Proud, Avrupa ülkelerinin kendi kararlarını alma yeteneğine kavuşması gerektiğini söyledi.
“Diplomasi her iki tarafın da zaten aynı fikirde olduğu zirvelere katılmak değildir”
Diplomasinin gerçek işlevinin müttefiklerle buluşmak değil, hasımlarla sorunları çözmek olduğunu vurgulayan Proud, Batı’nın son yıllarda düzenlediği uluslararası toplantıları eleştirerek şunları kaydetti:
“Diplomasi zor bir iştir, dostlukla ilgili değildir. Dostluk bir artı değerdir, eğer dost olabiliyorsanız bu daha iyidir. Ancak diplomasi farklılıkları çözmek ve bir arada yaşamanın yollarını bulmakla ilgilidir. İnsanların diplomasinin ne olduğunu yeniden hatırlamaları gerekiyor. Diplomasi, sizinle zaten aynı fikirde olan birçok insanla buluştuğunuz zirvelere katılmak değildir. Bu diplomasi değil, sadece tiyatrodur. Bu barış zirveleri, gönüllüler koalisyonu zirveleri tamamen anlamsız ve işlevsiz etkinliklerdir. Eğer masada krizin diğer tarafı olan Rusya yoksa bu görüşmelerin hiçbir faydası yoktur. Bu nedenle Avrupalıların bağımsız bir duruş sergilemesini umuyorum ancak bunu yapabileceklerine dair ikna olmaktan henüz çok uzağım.”
Batı dünyasının, özellikle de ABD’nin, diplomasiyi askeri hedefler için bir zaman kazanma perdesi olarak kullandığı yönündeki eleştirilere de değinen Proud, Minsk Anlaşmaları’na yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Dönemin Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın, Minsk sürecinin Ukrayna’ya zaman kazandırmak için yürütüldüğü yönündeki sonradan yapılan açıklamalarına inanmadığını belirten Proud, Minsk II sürecinin o dönem Avrupa diplomasisinin samimi bir çabası ve Ukrayna tarafının girişimiyle şekillenmiş gerçek bir çözüm fırsatı olduğunu ifade etti.
Görüşmenin son bölümünde ABD’nin İran politikasına ve Orta Doğu’daki gelişmelere değinen Proud, Washington’ın attığı askeri adımlara rağmen arka planda İran ile teknik düzeyde diplomasi yürütüldüğünü aktardı.
Donald Trump’ın İbrahim Anlaşmaları üzerinden yürüttüğü bölge politikasını eleştiren Proud, bu tür adımların Körfez’deki bölünmeleri kalıcı hale getirmeyi amaçladığını söyledi.
Avrupa Birliği’nin Lizbon Antlaşması ile dış politikayı tek bir merkezde toplama çabalarının üye devletlerin özgün diplomatik yeteneklerini körelttiğini belirten Proud, Avrupa halklarının önceliğinin küresel çatışmalar değil, kendi ülkelerindeki ekonomik ve sosyal sorunlar olduğunu ifade etti.
Eski diplomat, konuşmasını, yakın zamanda yayımlanan ve 2004 yılındaki Hint Okyanusu tsunamisinin ardından bölgede görev yaptığı döneme ait insani gözlemlerini aktaran aşk romanının tanıtımını yaparak tamamladı.
Dünya Basını
Eski ABD’li müzakereci Alan Eyre: Ateşkes anlaşmasına varmaya çok yakınız

İran ile ABD ve İsrail arasında yeniden başlayan savaşı değerlendiren ABD Dışişleri Bakanlığının eski İran Danışmanı ve nükleer anlaşma müzakerecisi Alan Eyre, ABD Başkanı Trump’ın İsrail Başbakanı Netanyahu’yu İran’a misilleme yapmaması konusunda uyaracağını belirtti.
İran’ın İsrail topraklarına yönelik gerçekleştirdiği çok dalgalı füze saldırılarının ardından bölgede askeri hareketlilik ve diplomatik trafik en üst düzeye ulaştı.
ABD Dışişleri Bakanlığının eski İran Danışmanı ve Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) eski müzakerecisi Alan Eyre, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, sahadaki son gelişmeleri, ABD Başkanı Donald Trump’ın bu krize yönelik yaklaşımını ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümetinin bölgesel stratejisini derinlemesine analiz etti.
Eyre, Trump’ın İsrail’in İran’a yönelik doğrudan bir askeri misillemede bulunmasını engellemek için doğrudan devreye girdiğini belirterek çarpıcı açıklamalarda bulundu.
“İran, tırmanma üstünlüğünü elinde tutmak istiyor”
İran’ın İsrail’e yönelik gerçekleştirdiği beş dalgalı füze saldırısının stratejik boyutuna değinen Alan Eyre, bu saldırının basit bir askeri tepkinin ötesinde anlamlar taşıdığını ifade etti.
Eyre, İsrail’in Beyrut’un güneyine düzenlediği saldırıların ardından İran’ın askeri bir yanıt vermekten başka seçeneği kalmadığını belirterek, “İran disproportionate, yani orantısız bir şekilde yanıt veriyor çünkü tırmanma üstünlüğünü kurmak istiyor. Hizbullah dosyası ile İran dosyasının birbirinden ayrılamayacağını göstermeyi amaçlıyorlar ki İsrail’in yapmaya çalıştığı tam olarak bu ayrımı sağlamaktır” ifadelerini kullandı.
İsrail’in kırmızı çizgileri aşama aşama test ettiğini kaydeden eski müzakereci Alan Eyre, “İsrail’in yaptığı şey tam olarak şu: Kırmızı çizgiyi görüyorlar, ona doğru milim milim yaklaşıyorlar. Sonra o çizgiyi hafifçe geçip kimsenin fark edip etmediğini görmek için etraflarına bakıyorlar” şeklinde konuştu.
Eyre, Lübnan hükümetinin de uzun bir aradan sonra ilk kez Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda İsrail ile stratejik olarak paralel bir beklenti içinde olduğunu ve bu durumun İsrail hükümetine operasyonları sürdürmek için alan açtığını kaydetti.
“Trump, Netanyahu’yu köşeye sıkıştırabilir”
ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail basınına yansıyan ve Netanyahu’ya yönelik “misilleme yapma” çağrısını içeren açıklamalarını değerlendiren Alan Eyre, Trump’ın İsrail üzerindeki siyasi gücünün belirleyici olduğunu savundu.
Trump’ın İsrail’de son derece popüler bir lider olduğunu ve Netanyahu’nun yaklaşan seçimler öncesinde ABD desteğini kaybetmeyi göze alamayacağını hatırlatan Eyre, konuya dair şu değerlendirmeyi yaptı:
“Eğer Başkan Trump, en azından İran’a yönelik saldırılar konusunda ‘dur’ derse, Netanyahu buna uymak zorunda kalacaktır. Trump, İsrail’in el kuklası olmadığını ve onlara ne yapacaklarını söyleyebileceğini göstermek istiyor. Bu durum Netanyahu’yu İsrail içindeki sağ kanadın saldırılarına karşı daha savunmasız hale getirecektir. Bu yüzden Netanyahu, İran’ın gerilimi tırmandırmasını sağlayacak başka yollar arayacak ve böylece sadece yanıt verdiğini iddia edebilecektir.”
Eyre, Trump’ın doğrudan askeri çatışmaları durdurma isteğinin arka planında ekonomik kaygılar olduğunu da sözlerine ekledi. Trump’ın piyasaları ürkütmekten kaçındığını söyleyen Eyre, “Başkan Trump’ın savaşı yeniden başlatmak istemediğini kesin bir veri olarak kabul ediyorum. Çünkü bunun piyasaları sarsacağını biliyor ve bu durumdayken kendi hedeflerine ulaşamaz. Kayıplarını sınırlandırmak, zafer ilan etmek ve İran’ın nükleer silah geliştirmeyeceğine dair bir mutabakat zaptı imzalamak istiyor” dedi.
“İki ila üç sayfalık bir mutabakat zaptının ötesine geçemeyiz”
ABD ile İran arasında yürütülen diplomatik temasların niteliğine dair gerçekçi bir çerçeve çizen Alan Eyre, kapsamlı bir nükleer anlaşmanın kısa vadede mümkün görünmediğini ancak ilk aşama mutabakatı konusunda iyimser olduğunu ifade etti.
Eyre, taraflar arasındaki müzakere dinamiklerini şu sözlerle açıkladı:
“İki ülke arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Sadece Pakistan, Katar ve diğer aracılar vasıtasıyla mesajlar gidip geliyor. Muhtemelen bir birinci aşama anlaşması elde edeceğiz. Ancak kötü haber şu ki, Hürmüz Boğazı tamamen trafiğe açılmayacak. Kapsamlı bir anlaşma olmadığı sürece deniz sigorta şirketleri kargo ve gemi sigorta oranlarını eski seviyelerine düşürmeye yanaşmayacaktır. ABD ile İran arasında bir mutabakat zaptı imzalanması ihtimalini yüzde 50’nin üzerinde görüyorum ancak Gazze’deki birinci aşama anlaşmasında olduğu gibi, belirsizliklerle dolu iki ila üç sayfalık bir metnin ötesine geçemeyiz.”
İran’ın dondurulmuş varlıklarına erişim talebi ile Trump yönetiminin mali yardımlara yönelik katı duruşu arasındaki çelişkiye dikkat çeken Eyre, Katar veya diğer Körfez ülkelerinin aracı olabileceği kredi mekanizmalarının bu sorunu aşmak için kullanılabileceğini ancak teknik zorlukların sürdüğünü belirtti.
Eyre, Trump yönetiminin stratejik tutarsızlıklar sergilediğini ve bunun müzakereleri zorlaştırdığını da sözlerine ekledi.
Dünya Basını
İktisatçı Michael Hudson: Mevcut savaşın tüm detayları elli yıl önce planlandı

Ünlü ekonomi profesörü ve jeopolitik uzmanı Michael Hudson, ABD’nin küresel enerji akışları üzerindeki kontrolünü kaybetmekte olduğunu açıkladı. Hudson, Washington yönetiminin İran ve Çin’e karşı uyguladığı yaptırım ve askeri baskı politikalarının, küresel ekonomiyi bin dokuz yüz otuzlar dönemindekine benzer büyük bir ekonomik çöküşe sürükleme riski taşıdığını belirtti.
Dünyaca ünlü iktisatçı, yazar ve eski Chase Manhattan Bankası ödemeler dengesi ile petrol uzmanı Prof. Dr. Michael Hudson, yayıncı ve program sunucusu Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, küresel ekonominin ve jeopolitiğin geleceğine dair değerlendirmelerde bulundu.
Orta Doğu’da devam eden gerilimlerin, petrol ve altın fiyatlarının, ABD ve Çin arasındaki rekabetin ve küresel enerji akışlarının ele alındığı söyleşide Hudson, mevcut çatışmaların salt askeri bir mücadele olmadığını vurguladı. Hudson, yaşanan sürecin küresel ekonomik sistemin gelecekte hangi kurallara göre şekilleneceğini belirleme savaşı olduğunu ifade etti.
Söyleşinin başlangıcında Mario Nawfal’ın çatışmaların arka planı ve ekonomik etkilerine dair sorusunu yanıtlayan Prof. Dr. Michael Hudson, tüm bu gelişmelerin doğrudan ekonomik etkilerle ilişkili olduğunu belirtti.
Hudson, mevcut küresel durumun Çin ile yapılan bir savaştan çok daha büyük bir anlam taşıdığını kaydetti. Amerikan dış politikasının tarihsel kökenlerine değinen ünlü iktisatçı, ABD’nin yaklaşık bir asırdır dünya genelindeki petrol ticaretini kendi kontrolü altında tutmayı amaçladığını hatırlattı.
Bu politikanın temel amacının, Washington’ın kararlarına ve dış politika çizgisine uymayan ülkelerin enerjisini kesmek olduğunu belirten Hudson, bu durumu “petrol ticaretinin bir silah haline getirilmesi” olarak tanımladı.
Donald Trump’ın başkanlığı döneminde uyguladığı “kurtuluş günü gümrük vergileri” ve yaptırım politikalarının da bu stratejinin bir uzantısı olduğunu söyleyen Hudson, bu adımlarla Rusya, İran ve o dönemde Venezuela gibi petrol üreticisi ülkelere yönelik yaptırımlara katılmayan devletler üzerinde kaos yaratılmasının hedeflendiğini dile getirdi.
Bugün yaşanan askeri gerilimlerin ve ticaret savaşlarının, elli yıldır sistematik olarak yürütülen bu Amerikan stratejisinin doğrudan bir devamı olduğu tespitinde bulundu.
“Mevcut savaşın tüm detayları elli yıl önce planlandı”
Prof. Dr. Michael Hudson, bin dokuz yüz yetmişli yıllarda Amerikan hükümetine bağlı çeşitli kurumlar ve düşünce kuruluşlarıyla birlikte çalıştığını aktardı.
O dönemde Hudson Enstitüsünde askeri stratejist Herman Khan ile birlikte savunma bakanlığı ve Beyaz Saray yetkilileri için küresel çatışma senaryoları hazırladıklarını belirten Hudson, şu ifadeleri kullandı:
“Bundan elli yıl önce, bu savaşın nasıl gelişeceğine dair senaryolar üzerinde çalışan çeşitli Amerika Birleşik Devletleri hükümet kurumlarıyla birlikte görev yapıyordum. Savunma Bakanlığı ve Beyaz Saray yetkilileriyle bir araya gelmiştik. Bugün dünyada yaşanan tüm gelişmeler, elli yıl önce en ince ayrıntısına kadar planlanmıştı. Temel fikir şuydu: Eğer küresel petrol ticaretini kontrol edebilirsek, bizim onaylamadığımız politikaları izleyen ülkelere giden petrolü kesme tehdidini kullanabilir ve onlar için büyük bir kaos yaratabiliriz.”
Hudson, bu planların hayata geçirilmesi için Orta Doğu ve Batı Asya’daki petrol kaynaklarının tamamen kontrol altına alınması gerektiğinin elli yıl önce de bilindiğini ifade etti. Bu stratejik kurguda İran’ın merkezi bir konumda yer aldığını belirten iktisatçı, o dönem yapılan toplantılarda güçlü ekonomisi nedeniyle İran’ın bölgede bir güç odağı haline gelmesini engellemek amacıyla ülkeyi parçalara ayırma fikirlerinin tartışıldığını aktardı
Hudson, “Herman Khan, İran’ı bölmeye başlamak için ülkenin en doğu sınırındaki Belücistan bölgesini ayrılıkçı bir çatışma unsuru olarak kullanma fikrini ortaya atmıştı. Yakın dönemde ise Amerika Birleşik Devletleri aynı rolü Kürtler üzerinden oynamaya çalıştı ve orada bir Kürt isyanı başlatmayı umdu” dedi. Hudson, Washington’ın ana hedefinin, kendi kontrolü altında olmayan petrol ihracatçısı ülkelerle ticaret yapan diğer devletleri izole etmek ve gerekirse cezalandırmak olduğunu vurguladı.
“İran küresel petrol ticaretini çökertebilecek güce sahip”
Söyleşide, İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’nin bu baskı ve kontrol politikalarına karşı hamleler yaparak oyunu tersine çevirdiğini belirten Prof. Dr. Michael Hudson, küresel petrol ticaretinin organize edilmesinde iki farklı vizyonun karşı karşıya geldiğini kaydetti.
Hudson, “İlk vizyon, petrolü diplomatik bir silah olarak kullanan Amerika Birleşik Devletleri’nin yaklaşımıdır. Diğeri ise kendi kalkınmasını finanse etmek için petrol ihraç etmek isteyen İran’ın yaklaşımıdır. İran, hiçbir müdahale, izolasyon veya yaptırım olmaksızın, çok kutuplu ve serbest bir petrol ticareti talep etmektedir” şeklinde konuştu.
İran’ın, Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri üslerine ev sahipliği yapan ve bu üslerden kalkan uçakların kendisine saldırdığı Arap ülkelerindeki altyapı tesislerini hedef alarak caydırıcılık oluşturduğunu belirten Hudson, şu değerlendirmede bulundu:
“İran, maruz kaldığı varoluşsal tehdide karşı misillemede bulunarak, ‘Eğer bizi yok etmeye çalışırsanız, tüm dünyanın petrol ticaretini çökerteceğimizden emin olabilirsiniz’ mesajını verdi. Amerika Birleşik Devletleri’nin kendisini petrolsüz bırakma tehdidine karşılık İran, Körfez ülkelerinin petrol üretim tesislerini hedef alarak benzer bir tehdit dengesi kurdu. Ancak buradaki temel fark, tahrip edilen bu petrol üretim kapasitelerinin kısa sürede yeniden devreye alınamayacak olmasıdır. İran, kendilerine yönelik yeni bir saldırı durumunda Suudi Arabistan, Kuveyt ve Bahreyn gibi diğer ihracatçı ülkeleri de kapsayacak şekilde bu süreci genişleteceğini ilan etti.”
Hudson, böyle bir senaryonun küresel enerji, gübre ve kimya ticaretinde yaratacağı büyük aksamaların, dünya genelinde bin dokuz yüz otuzlardaki Büyük Buhran ölçeğinde bir ekonomik çöküşe yol açabileceğini belirtti.
Küresel ekonominin bu yılın geri kalanında zaten bir daralma ve durgunluk sürecine gireceğini öngören Hudson, dünyanın “ABD’nin enerji kontrolünü mü destekleyeceği yoksa Rusya, Çin ve İran’ın savunduğu serbest ticaret odaklı yeni bir uluslararası ekonomik düzen mi inşa edeceği” sorusuna yanıt araması gerektiğini vurguladı.
“Yapay zeka sektörü için gerekli olan enerji Orta Doğu’da”
Yayıncı Mario Nawfal’ın, yapay zeka yarışının enerji ihtiyacıyla olan ilişkisine ve bu durumun jeopolitik mücadeledeki rolüne dair sorusu üzerine Prof. Dr. Michael Hudson, enerji ve yapay zeka arasındaki bağın önemine dikkat çekti.
Donald Trump’ın enerji ticaretinin çökmesi durumunda ABD’nin kendi kendine yetebilen yapısı nedeniyle kazançlı çıkacağı yönündeki iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirten Hudson, enerji tedarik zincirindeki bir kırılmanın aslında Çin’in yapay zeka çalışmalarına yarayacağını savundu.
Yapay zeka sistemlerinin devasa miktarda elektrik enerjisine ihtiyaç duyduğunu ve bu enerjinin yerel şebekeler tarafından karşılanmasının zor olduğunu belirten Hudson, şu analizi paylaştı:
“Yapay zeka şirketleri, elektrik maliyetlerinin çok yüksek olması ve yerel muhalefet nedeniyle bilgisayar çipi üretim merkezlerini ve veri tabanlarını enerji kaynaklarının bol olduğu Körfez ülkelerine ve Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü üyesi devletlere taşımayı planladı. Ancak İran, Batı Asya’da yaşanacak geniş çaplı bir savaşta ilk olarak bu Amerikan yapay zeka ve teknoloji yatırımlarını hedef alacağını açıkladı. İran, bu bölgelerdeki Amerikan yatırımlarının askeri işgale ve siyasi kontrole kapı aralayacağını düşünüyor.”
Hudson, Çin’in ise kendi topraklarında rüzgar ve güneş enerjisi yatırımlarına ağırlık vererek kendisini bu enerji bağımlılığından büyük ölçüde muaf tuttuğunu aktardı. Sincan bölgesindeki devasa güneş paneli tarlaları ve rüzgar enerjisi projeleri sayesinde Çin’in yapay zeka ile enerji entegrasyonunu güvence altına aldığını ifade etti. Buna karşın Trump’ın, Amerika Birleşik Devletleri’nde Fransız enerji şirketi Total gibi yabancı rüzgar enerjisi firmalarının projelerini engellediğini, güneş enerjisine yönelik adımları bloke ettiğini belirterek, ABD’nin fosil yakıtlara ve petrol lobisine bağımlı kalmaya devam ettiğini ekledi.
“ABD ordusunun silah sanayisi sadece satılmak üzere üretilmiştir”
Amerika Birleşik Devletleri’nin rüzgar ve güneş enerjisi gibi düşük maliyetli alternatif enerji kaynaklarını geliştirmek yerine petrol sektörüne öncelik vermesinin arkasındaki nedenleri açıklayan Hudson, büyük petrol şirketlerinin siyasi sistem üzerindeki finansal etkisine dikkat çekti.
Petrol ve bankacılık sektörünün ABD dış ekonomik ilişkilerindeki en güçlü iki lobi olduğunu belirten Hudson, kendisinin de geçmişte Chase Manhattan Bankasında petrol sektörü ve ödemeler dengesi uzmanı olarak çalıştığını hatırlattı.
Petrol endüstrisinin Senato ve Temsilciler Meclisinde diğer tüm sektörlerden daha fazla siyasi nüfuz sahibi olduğunu kaydetti.
Hudson, ABD ve İran arasındaki gerilimin diplomatik müzakerelerle çözülmesinin mevcut şartlarda mümkün olmadığını ifade ederek, askeri duruma ilişkin şu tespitlerde bulundu:
“Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki bu mücadele nihayetinde savaş alanında çözülecektir. ABD, petrol ticaretini kontrol etme yeteneğini korumak için son ana kadar savaşmaya kararlıdır. Ancak dünya genelinde Amerikan askeri sanayisinin ürettiği silahların, füzelerin ve savunma sistemlerinin iddia edildiği kadar etkili olmadığı görülmüştür. ABD silah endüstrisi, savaşmak için değil, müttefik ülkelere yüksek fiyatlarla satılmak üzere tasarlanmıştır. Bu silah sistemleri, İran’ın geliştirdiği asimetrik füzeler ve insansız hava araçları karşısında yetersiz kalmaktadır. Amerika’nın askeri üsleri artık bir koruma kalkanı değil, doğrudan hedef tahtası haline gelmiştir.”
Hudson, İran’ın askeri doktrininin Rusya’nın Ukrayna’daki simetrik yaklaşımından farklı olduğunu, “asimetri artı bir” stratejisi uygulayarak her saldırıya yüzde yüz elli veya daha fazla oranda misillemeyle karşılık verdiğini belirtti.
Yakın zamanda Kuveyt Havalimanı yakınlarındaki Amerikan askeri üssünün ve uçaklarının hedef alınmasının bu stratejinin bir örneği olduğunu söyleyen Hudson, geleneksel yıpratma taktiklerinin İran üzerinde işe yaramayacağını kaydetti.
“Yaptırımlar Rusya ve Çin’i kendi kendine yeten güçler haline getirdi”
Mülakatın son bölümünde ABD’nin küresel hegemonyasının sınırlarına değinen Prof. Dr. Michael Hudson, Washington yönetiminin artık İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki endüstriyel, finansal ve ekonomik üstünlüğe sahip olmadığını vurguladı.
ABD’nin elindeki tek aracın yaptırımlar yoluyla diğer ülkelerin ekonomilerinde aksaklıklar ve kaos yaratmak olduğunu belirten Hudson, bu yöntemin de uzun vadede ters teptiğini ifade etti.
Rusya’ya iki bin yirmi iki yılından sonra uygulanan gıda ve ticaret yaptırımlarının, bu ülkeyi kendi tarım ve süt ürünleri sanayisini kurmaya zorladığını belirten Hudson, Rusya’nın tahıl ithalatçısı bir ülkeden dünyanın en büyük tahıl ihracatçılarından birine dönüştüğünü hatırlattı.
Buna karşılık, Rusya pazarını kaybeden Baltık ülkelerinin ekonomilerinin büyük zarar gördüğünü dile getirdi. Benzer şekilde, Avrupa ülkelerinin Rusya’dan ucuz enerji almasının engellendiğini ve Amerikan sıvılaştırılmış doğal gazına dört kat daha fazla ödemek zorunda kaldıklarını belirten Hudson, bu yüksek maliyetler nedeniyle Alman ve Avrupa sanayisinin rekabet gücünü kaybederek üretim tesislerini Çin ve diğer Asya ülkelerine taşımak zorunda kaldığını açıkladı.
Donald Trump’ın ekonomi ve dış politika danışmanlarının yapısına da değinen iktisatçı Hudson, mülakatı şu sözlerle tamamladı:
“Donald Trump’ın etrafındaki danışmanların neredeyse tamamı gayrimenkul yatırımcıları, müteahhitler ve mülk sahiplerinden oluşmaktadır. Bu kişilerin arasında iktisatçılar ya da jeopolitik uzmanları bulunmamaktadır. Onlar paralarını gayrimenkul sektöründe, anlaşmalar yaparak ve hatta bu anlaşmaları bozarak kazanmışlardır. Dolayısıyla derinlikli bir vizyondan yoksundurlar ve askeri yöntemlerle ekonomik hedeflere ulaşılamayacağını söyleyen iktisatçıları dinlemek istemezler. Amerika Birleşik Devletleri şu anda her hamlesinin durumunu daha da kötüleştireceği matematiksel bir çıkmazın içindedir. Eğer İran’a saldırırlarsa küresel enerji piyasası çökecektir; saldırmazlarsa zaman İran, Rusya ve Çin’in lehine işleyecektir. Temmuz ayı ortasında ABD’nin stratejik petrol rezervleri tükendiğinde, enerji fiyatlarındaki artış tüm ülkede durdurulamaz bir enflasyona yol açacaktır.”
Görüş6 gün önceXi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor
Dünya Basını1 hafta önceABD’li iktisatçı Wolff: Küresel güney artık yeni bir dünya düzeni kuruyor
Görüş1 hafta önceÇok kutupluluğun çift yönlü asimetrisi: Yeni dünya dengesini nasıl bulacak?
Dünya Basını2 hafta önceKomünizme karşı siper olarak Siyonizm
Görüş2 hafta önceBüyük Güç Rekabetinden Stratejik İstikrara: Çin-ABD İlişkilerinde Yeni Yönelim
Görüş5 gün önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1
Diplomasi4 gün önceErmenistan ve ABD, Trump koridoru projesi için anlaşma imzaladı
Asya2 hafta önceQUAD ülkeleri kritik mineral ortaklığını başlatıyor









