Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘Yaptırımlar kalksa bile küresel bankalar İran’a girmeyecek’

Yayınlanma

Uluslararası danışmanlık firması Oliver Wyman’ın Ortağı ve Küresel Mali Suçlarla Mücadele Merkezi Başkanı Daniel Tannebaum, yaptırımlar kaldırılsa dahi kalıcı riskler nedeniyle küresel finans kuruluşlarının ve büyük şirketlerin İran pazarına girmekten kaçınacağını belirtti. Tannebaum, Kapsamlı Ortak Eylem Planı döneminde yaşanan deneyimlerin ve ülkenin mali sistemindeki yapısal sorunların özel sektörün geri dönüşünü zorlaştırdığına dikkat çekti.

Tahran yönetimi ile Batılı ülkeler arasında diplomatik kanallarda yürütülen müzakereler ve mutabakat arayışları, Tahran üzerindeki yaptırım baskısının geleceğini yeniden tartışmaya açtı.

Geçmiş dönemlerde diplomatik çözümlerin en önemli dayanağı olan ekonomik kısıtlamaların günümüz koşullarındaki etkinliği ve küresel özel sektörün bu süreçlere nasıl yaklaşacağı büyük bir soru işareti oluşturuyor.

Uluslararası danışmanlık firması Oliver Wyman’ın Ortağı ve Küresel Mali Suçlarla Mücadele Merkezi Başkanı Daniel Tannebaum, konuya ilişkin değerlendirmelerini Bloomberg televizyonunda yayınlanan hafta sonu kuşağında David Gura ve Christina Ruffini ile paylaştı.

Tannebaum, nükleer anlaşmanın imzalandığı dönem ile günümüz askeri ve siyasi koşullarını karşılaştırarak, kısıtlamaların kağıt üzerinde hafifletilmesinin sahadaki ticari akışları doğrudan değiştirmeyeceğini vurguladı.

2015 yılında imzalanan nükleer anlaşma sürecinde ekonomik tedbirlerin Tahran’ı müzakere masasına getiren temel unsur olduğunu hatırlatan Daniel Tannebaum, günümüzde ise diplomatik adımlardan ziyade askeri yöntemlerin ön plana çıktığını belirtti.

Tannebaum, mutabakat zaptı kapsamında gündeme gelen tedbir gevşetme adımlarının karmaşık hukuki ve mali süreçler barındırdığını ifade ederek, şu değerlendirmeyi yaptı:

“İran’ın uzun yıllardır son derece ağır yaptırımların altında olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu kısıtlamaların bir kısmı, ABD Kongresinin resmi bilgilendirilmesini veya onayını zorunlu kılan yasal düzenlemelere dayanıyor. Dolayısıyla, ne tür bir gevşemenin ne kadar sürede hayata geçirilebileceği konusunda ciddi hukuki soru işaretleri bulunuyor. Hatırlatmak gerekir ki, 2015 yılında imzalanan ve 2016 yılında yürürlüğe giren Kapsamlı Ortak Eylem Planı döneminde bile kısıtlamaların fiilen gevşemeye başlaması tam altı ay sürmüştü. Son günlerde, Tahran’ın petrol ticaretini neredeyse anında ve hiçbir yaptırım endişesi taşımadan yapabilmesine olanak tanıyacak genel bir lisansın yayımlanacağına dair çeşitli söylentiler dolaşıyordu. Ancak geçmiş tecrübeler bize gösteriyor ki, kağıt üzerindeki gevşemeler her zaman ticari gerçekliğe dönüşmüyor.”

“Küresel bankalar yaptırımlar kalksa bile İran’a dokunmak istemiyor”

Geçmişteki nükleer anlaşma sürecinde Tahran yönetiminin ekonomik beklentilerinin tam anlamıyla karşılanamamasının temelinde küresel finans sisteminin ihtiyatlı yaklaşımı olduğunu belirten Daniel Tannebaum, özel sektörün yaptırım risklerine karşı aşırı hassas davrandığına dikkat çekti.

Tannebaum, süreci şu sözlerle aktardı:

“İran’ın nükleer anlaşma sürecinde istediğini alamadığı, tabiri caizse oyunun dışında kaldığı en önemli alan finans sektörü oldu. İkincil yaptırımlar kaldırılmış olmasına, Avrupalı ve Asyalı firmaların ABD yaptırımlarına maruz kalma korkusu olmadan ticaret yapabilmesinin önü açılmasına rağmen, küresel bankalar İran ile çalışmayı kesinlikle kabul etmedi. Firmaların bu dönemi çok iyi hatırladığını ve hafızalarında taze tuttuğunu umuyorum. Bugün de durum çok farklı değil; uluslararası şirketlerin İran pazarına geri dönmek için adeta can attığını ya da kapıda kuyruğa girdiğini söyleyemeyiz. Bu kısıtlamaların tamamen ortadan kalkması ve sistemin güvenli ilan edilmesi her halükarda çok uzun bir zaman alacaktır.”

Müzakere süreçlerinde gündeme gelen fonların serbest bırakılması ve tedbirlerin gevşetilmesi adımlarının sıralamasının da büyük önem taşıdığını kaydeden Tannebaum, mali kaynakların transferinin kısıtlamaların kaldırılmasından önce gerçekleşmesi durumunda bu fonların kullanım alanlarının çok sınırlı kalacağını vurguladı.

Tannebaum, serbest bırakılacak fonların niteliğine ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Eğer bloke edilen fonlar yaptırımların genel olarak kaldırılmasından önce serbest bırakılacaksa, bu kaynaklar sadece yürürlükteki kurallara uygun şekilde, yani tamamen insani amaçlarla kullanılmak zorunda kalacaktır. Ancak burada da teknik bir engel ortaya çıkıyor. Serbest bırakılan paranın, Tahran’ın insani yardım veya tıbbi malzeme satın almak isteyeceği ülkelerde ya da finansal kuruluşlarda kabul göreceğinin hiçbir garantisi yok. İran, küresel finans sisteminde sadece yaptırımlar açısından değil, kara para aklama riskleri açısından da adeta yüksek derecede risk barındıran, temas edilmek istenmeyen bir ülke konumundadır. Dolayısıyla, mevcut rejimin genel yapısı ve uluslararası konumu, bu fonların serbest bırakılsa dahi kullanılabilirliğini ciddi şekilde sınırlandırıyor.”

“İran terörün devlet sponsoru olarak kabul edildiği için süreç tek bir düğmeyle çözülemez”

Tahran yönetimine yönelik kısıtlamaların çok boyutlu yasal zeminlere dayandığını ve nükleer başlığın dışındaki dosyaların da masada olduğunu hatırlatan Daniel Tannebaum, terörle mücadele mevzuatının bağımsız bir süreç gerektirdiğini belirtti. Tannebaum, konunun hukuki arka planını şu şekilde açıkladı:

“İran’ın uluslararası sistemde terörün devlet sponsoru olarak kabul edildiğini ve bu durumun, nükleer dosyadan tamamen farklı yollarla ve farklı yasal süreçlerle kaldırılması gereken apayrı bir yaptırım rejimi yarattığını unutmamak gerekiyor. Bu durum, bazılarının iddia ettiği gibi tek bir düğmeye basılarak ya da tek bir kararnameyle her şeyin normale döneceği basit bir mesele değildir. Tüm bu süreçlerin son derece metodik ve aşamalı bir şekilde yürütülmesi şarttır. Kapsamlı Ortak Eylem Planı müzakerelerinin tamamlanmasının tam 20 ay sürdüğünü unutmamalıyız. Oysa şu anda zaten oldukça sorunlu ve pürüzlü başlayan 60 günlük bir mutabakat zaptından bahsediyoruz. Dolayısıyla, bu kadar kısa sürede tüm bu hukuki engellerin aşılmasını beklemek gerçekçi görünmüyor.”

Terörün devlet sponsoru listesinde yer alan ülkelerin durumuna değinen ve Suriye örneğini veren Tannebaum, diplomatik ilişkilerin iyileşmesinin yaptırımların otomatik olarak kalkması anlamına gelmediğini vurguladı:

“Terörün devlet sponsoru olarak nitelendirilmek, tamamen kendine has yasal kuralları ve kaldırma prosedürleri olan ağır bir statüdür. Örneğin Suriye, yeni Suriye hükümeti ile ABD arasında görece iyi ilişkiler kurulmuş olmasına rağmen, yapılan değerlendirmeler sonucunda hala bu listede tutulmaya devam ediliyor. Dolayısıyla, İran için de kısıtlamaların kaldırılması süreci bu kadar basit ve doğrusal ilerlemeyecektir. Önümüzde yanıt bekleyen pek çok soru var. En önemlisi de Tahran’ın bu mutabakatın şartlarına gerçekten uyup uymayacağıdır. Bahsettiğimiz mutabakat zaptı, onların gözünde sadece 60 günlük bir geçiş süreci için geçerliydi ve bu sürenin sonunda eski uygulamalarına, örneğin seyrüsefer güvenliğini tehlikeye atacak adımlara geri dönmeyeceklerinin hiçbir garantisi bulunmuyor.”

“Mevcut gerilim ortamında yaptırımların etkinliği zamanla zayıfladı”

Mevcut jeopolitik kriz ortamında ekonomik kısıtlamaların caydırıcılık gücünün tartışmalı hale geldiğini ifade eden Daniel Tannebaum, Joe Biden yönetiminin yaptırım politikasının da bu yönüyle eleştirildiğini hatırlattı. Tannebaum, yaptırımların işlevselliğine dair şunları kaydetti:

“Geçmişte uygulanan ekonomik tedbirler, 2015 yılında İran’ı masaya oturmaya zorlama konusunda gerçekten önemli bir rol oynamıştı. Ancak zaman içinde bu tür ekonomik baskı araçlarının etkinliğinin giderek zayıfladığını ve aşındığını kabul etmek gerekiyor. Son dönemde yaşanan çatışmalara ve bölgesel krizlere baktığımızda, ekonomik kısıtlama yöntemlerinin büyük ölçüde bir kenara bırakıldığını, bunun yerine doğrudan askeri müdahale ve sahada güç kullanımının tercih edildiğini görüyoruz. Mevcut yönetim de bu askeri yaklaşımı oldukça güçlü bir şekilde destekliyor gibi görünüyor. Burada yaptırımlar açısından karmaşık bir ikilem söz konusu; yaptırımları resmi olarak kaldırsanız bile, bu durum özel sektörün o pazara girmek isteyeceği anlamına gelmiyor. Tahran’ın küresel ekonomiye yeniden entegre olmak istiyorsa çözmesi gereken en büyük açmaz budur, fakat bunun şu an için onların öncelikler listesinin ilk sıralarında yer aldığından emin değilim.”

Anlaşmanın uygulanabilirliği ve tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesi konusunda Kongre düzeyindeki kuşkuları da dile getiren Tannebaum, bölgedeki deniz güvenliği gibi kritik taahhütlerin yerine getirilmesinin ön koşul olduğunu vurguladı:

“Senatör John Kennedy’nin de ifade ettiği gibi, Tahran’ın boğazların mayından arındırılması gibi güvenlik taahhütlerine ve bu anlaşmanın şartlarına gerçekten uyacağına inanmak için oldukça saftirik olmak gerekir. Kısıtlamaların gerçek anlamda kaldırılabilmesi ve uluslararası ticaretin güvenli bir şekilde başlayabilmesi için öncelikle sahada atılması gereken çok sayıda somut ve önleyici adım bulunuyor. Asıl soru, Washington yönetiminin bu adımların atılmasını sağlama konusunda nasıl bir tavır takınacağı ve nasıl bir denetim mekanizması işleteceğidir.”

“Şirketler için en büyük sorun muhabir bankacılık ilişkilerinin bulunmamasıdır”

Yaptırımlar kağıt üzerinde hafifletilse dahi özel sektörün İran pazarına girmesini engelleyen yapısal sorunların başında finansal altyapı eksikliğinin geldiğini belirten Daniel Tannebaum, ekonomik tesislerin ve bankacılık kanallarının mevcut durumunu şu sözlerle analiz etti:

“Özel sektörün çekingenliğini anlamak için konunun en temel teknik boyutuna, yani ekonomik altyapıya ve para transfer mekanizmalarına bakmak gerekiyor. Bugün İran ile serbest ve güvenli ticaret yapılmasını sağlayacak muhabir bankacılık ilişkileri mevcut değildir. Dünyadaki büyük küresel bankaların ezici çoğunluğu bu ülke ile herhangi bir finansal ilişki kurmak istemiyor ve yakın gelecekte de İran pazarına yeniden dahil olmak gibi bir niyet taşımıyorlar. Biz bu dersi 2015 yılındaki nükleer anlaşma sürecinde çok net bir şekilde aldık. O dönemde Avrupa’nın önde gelen enerji, otomotiv ve havacılık devleri İran pazarına geri dönmek için milyarlarca dolarlık anlaşmalar imzaladıklarını duyurmuşlardı. Ancak günün sonunda bu anlaşmaların hiçbirini fiilen hayata geçiremediler; çünkü projeleri finanse edecek, sermayeyi bir noktadan diğerine güvenle transfer edecek tek bir küresel banka bile bulamadılar. Bugün de benzer bir sürecin yaşanması kaçınılmazdır; özel sektörün şu anda İran’a yönelik hiçbir somut ilgisi bulunmuyor.”

Bölgedeki güvenlik krizlerinin ve istikrarsızlığın ticari faaliyetleri tamamen durma noktasına getirdiğini belirten Tannebaum, Washington ve Tahran’dan gelen çelişkili açıklamaların piyasadaki belirsizliği artırdığına dikkat çekti:

“Bir tarafta ABD yönetiminin müzakerelere şans tanıyacaklarını ve zenginleştirilmiş uranyum stoklarının üzerine gideceklerini söylediğini duyuyoruz. Ancak hemen diğer tarafta, İran’ın yarı resmi haber ajanslarının Hürmüz Boğazı’nın yeniden ulaşıma kapatıldığını duyurduğu haberleri ekranlara yansıyor. Bu durum, tüm taraflar ve özellikle iş dünyası için muazzam bir belirsizlik ve kafa karışıklığı yaratıyor. Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğine baktığımızda, geçtiğimiz günlerde boğazdan sadece yedi geminin geçiş yaptığını, bunlardan altısının giriş, yalnızca birinin çıkış yaptığını görüyoruz. Bu veriler bize bölgede fiilen hiçbir ticari hareketliliğin kalmadığını ve ticaretin durduğunu gösteriyor.”

“Öngörülebilirliğin olmadığı bir ortamda hiçbir büyük müşterimin İran’a yatırım yapmasını beklemem”

Uluslararası büyük şirketlerin ve küresel yatırımcıların bir pazara girmek için öncelikle uzun vadeli bir istikrar ve hukuki güvence aradığını belirten Daniel Tannebaum, jeopolitik risklerin bu denli yüksek olduğu bir iklimde radikal kararlar alınamayacağını vurguladı.

Tannebaum, özel sektörün beklentilerini ve mevcut riskleri şu sözlerle özetledi:

“Gerçekçi olmak gerekirse, batılı dev şirketlerin neredeyse 50 yıldır tamamen dışında kaldığı bir pazardan bahsediyoruz. Özellikle ABD’deki yeni yönetim döneminde jeopolitik dengelerin ve siyasi rüzgarların bu kadar hızlı değişebildiği bir ortamda, şirketlerin aniden yön değiştirmesini beklemek hiç gerçekçi değil. Danışmanlık verdiğim büyük ölçekli küresel müşterilerimin hiçbirinin, öngörülebilirliğin ve hukuki netliğin tamamen ortadan kalktığı böyle bir iklimde İran’a yatırım yapma yönünde bir karar alacağını kesinlikle düşünmüyorum. Bir şirketin yabancı bir ülkeye girip oraya fiziki sermaye yatırması, personel göndermesi ve operasyon kurması çok büyük maliyetler barındırır. Bu kadar büyük risklerin bulunduğu ve en ufak bir siyasi değişimde tüm yatırımların bir gecede kaybedilebileceği bir ortama girmek, ticari açıdan intihar etmekle eşdeğerdir.”

Yatırımcıların geri dönüşü için sadece yaptırımların kalkmasının yetmeyeceğini, zamana ve güçlü kanıtlara ihtiyaç duyulduğunu belirten Tannebaum, yakın geleceğe dair öngörülerini şu ifadelerle tamamladı:

“Özel sektörün yeniden bu pazarla ilgilenmeye başlaması için öncelikle bölgedeki siyasi ve askeri öngörülebilirliğin geri gelmesi, ardından bu istikrarın kalıcı olduğunu gösterecek somut kanıtların ve uzun bir zaman diliminin geçmesi gerekiyor. Ancak mevcut şartlar altında, öngörülebilir gelecekte uluslararası şirketlerin İran’a yönelik ciddi bir yatırım hamlesi yapacağını öngörmüyorum. İran şu aşamada ne yatırım yapılabilir olgunlukta bir pazar sunuyor ne de barındırdığı finansal, hukuki ve askeri riskler üstlenilebilir düzeyde görünüyor. Şirketler için risk ve kazanç dengesi tamamen bozulmuş durumdadır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

CIA’in eski Rusya analisti Beebe: Nükleer savaş korkusunu kaybetmek en büyük tehdittir

Yayınlanma

ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatının (CIA) eski Rusya Analiz Direktörü ve Quincy Enstitüsü Büyük Strateji Direktörü George Beebe, Ukrayna’daki savaşı askeri gerilimi tırmandırarak çözme arayışlarının Batı adına büyük bir yanılgı olduğunu belirtti. Savaşın ancak iki tarafın da taviz vereceği bir uzlaşıyla sonlanabileceğini vurgulayan Beebe, nükleer caydırıcılık algısının aşınmasının dünyayı felaketin eşiğine getirdiğini kaydetti.

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın gerçekleştirdiği mülakata konuk olan eski CIA Rusya Analiz Direktörü ve Quincy Enstitüsü Büyük Strateji Direktörü George Beebe, Soğuk Savaş sonrası dönemden bugüne uzanan süreçte Batı dünyasının Rusya politikasında içine düştüğü stratejik hataları, Ukrayna’daki çatışmanın tarihsel arka planını ve tırmanan nükleer savaş risklerini ayrıntılı değerlendirmelerle ele aldı.

Beebe, Batı ittifakının jeopolitik gerçekliklerden koparak ideolojik bir körlüğe sürüklendiğini ve bu durumun küresel güvenliği tehdit ettiğini belirtti.

“Batı toplumu olarak boyumuzdan büyük işlere kalkıştık”

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Washington ve Avrupa başkentlerinde dış politikanın yeni yönünün ne olacağına dair büyük bir boşluk doğduğunu anlatan George Beebe, bu süreçte Batı’nın kendi sistemini küreselleştirme yanılgısına düştüğünü ifade etti.

Beebe, o dönemde karar alıcıların içine düştüğü iyimserliği şu sözlerle aktardı:

“Batı toplumu olarak Soğuk Savaş döneminde inşa ettiğimiz yapının çok başarılı olduğu hükmüne vardık. Bu yapı bünyesindeki halkların refahını ve güvenliğini başarıyla sağladı. Soğuk Savaş’ın bitiş şekliyle kendi ideolojimizin üstünlüğünü kanıtladığımızı düşündük. Bu doğrultuda, bu Batılı topluluğu genişleterek küresel bir topluluk haline getirmeyi kararlaştırdık. Eski Varşova Paktı üyelerini dönüştürecek, onları içeriden reforme ederek liberalleştirecektik. Aynı şeyi Rusya için de düşündük. Rusya’yı sosyal ve siyasi olarak Batı’ya benzeyecek şekilde yeniden tasarlayabileceğimizi varsaydık. Hatta bu yaklaşımı Ortadoğu’ya da teşmil ederek, oradaki devletlerin liberalleşmesinin bölgeye istikrar getireceğini ve onlarca yıldır süren kronik güvensizliği bitireceğini umduk. Fakat bu plan işe yaramadı. Batı toplumu olarak boyumuzdan büyük işlere kalkıştık. Gerçekte muktedir olmadığımız işleri yapmaya yeltendik.”

Yabancı kültürlerde sosyal mühendislik yapmanın imkansızlığına dikkat çeken Beebe, kendi ülkesinde bile son derece zor olan bu sürecin, tarihi ve siyasi kodları bilinmeyen coğrafyalarda felaketle sonuçlandığını vurguladı.

NATO ve Avrupa Birliği’nin genişlemesinin bu ülkeleri batılılaştırma amacı güttüğünü ancak Rusya’nın bu sürece tamamen karşı bir pozisyon aldığını kaydetti.

“Rusya için önerilen şey eşit ortaklık değil, ikincil bir statüydü”

Batı’nın genişleme hamlelerine karşı Rusya’nın gösterdiği tepkinin tamamen öngörülebilir olduğunu belirten Beebe, Moskova’nın eşit bir ortak olarak kabul edilmeyi beklerken sistemin dışına itildiğini ifade etti.

Eski CIA yöneticisi, Rusya’nın o dönemki bakış açısını şu cümlelerle özetledi:

“Ruslar durup, ‘Bir dakika, bizim hayal ettiğimiz şey bu değildi’ dediler. Onlar, Soğuk Savaş bittiğinde Batı topluluğuna eşit bir ortak olarak kabul edileceklerini düşünüyorlardı. Oysa kendilerine sunulan şey, ABD ve diğerlerinin yanında kural koyucu bir ortak olmak yerine, kuralları dikte edilen bir küçük ortak, yani ikincil bir statüydü. Ruslar, Batı’nın inşa ettiği bu genişleyen Avrupa topluluğunda kendilerine uygun bir rol görmediler. Bu yapının işleyişinde hiçbir söz hakları yoktu. Kendilerinden sadece söylenenleri yapmaları ve bunun da ötesinde sınırlarında bir NATO askeri varlığını kabul etmeleri isteniyordu. Bu, Rusya açısından kabul edilebilir bir anlaşma değildi. Bu şartlar Rusya için hiçbir cazibe taşımıyordu.”

Beebe, 1990’lı yıllarda Washington’da görev yapan ve Sovyetler Birliği sistemini iyi bilen eski kuşak uzmanların tamamının, NATO’nun Rusya sınırlarına yaklaşmasının Moskova’da büyük bir tehdit algısı ve tepki yaratacağı konusunda uyarılarda bulunduğunu hatırlattı.

“Ukrayna’yı NATO’ya dahil etme düşüncesi o dönem tamamen hayal edilemez bir şeydi”

1990’ların ortalarında Washington’da yürütülen tartışmalarda, eski Varşova Paktı ülkelerinin ötesine geçilerek Ukrayna gibi eski Sovyetler Birliği’nin çekirdek unsurlarının NATO’ya alınmasının tamamen gayriresmi ve imkansız bir senaryo olarak görüldüğünü belirten Beebe, bugün gelinen noktadaki zihniyet değişimine dikkat çekti:

“1994, 1995 ve 1996 yıllarında, Rusya uzmanları arasında Ukrayna’yı NATO’ya dahil etme düşüncesi o dönem tamamen hayal edilemez bir şeydi. Bugün geriye dönüp Washington’daki o tartışmaları hatırladığımda, Ukrayna’yı NATO’ya alma fikrinin o günlerde ne kadar kesin bir şekilde akıl dışı görüldüğünü düşünmek gerçekten hayret verici. Şimdiyse bu durum neredeyse sorgulanamaz bir genel kabul haline geldi. Ukrayna’nın kendi askeri ittifaklarını seçme hakkı olduğu, ev sahibi ülkenin kendi topraklarında hangi askeri güçleri barındıracağına kendisinin karar verebileceği söyleniyor. Bu durum neredeyse hiç kimsenin sorgulamadığı kutsal bir ilke haline getirildi. Bana göre bugün yaşadığımız çatışmanın kökeninde tam olarak bu dinamik yatıyor.”

Bu dinamikleri anlamanın, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri müdahalesini meşrulaştırmayacağını, bu işgalin yasadışı ve haksız olduğunu vurgulayan Beebe, buna karşın olayın tamamen kışkırtmasız olduğunu savunmanın tarihi ve gerçekleri görmezden gelmek anlamına geleceğini ekledi.

Beebe, “Eğer bu dinamikleri anlamazsanız, içinde bulunduğumuz savaştan çıkış yolunu da bulamazsınız. Barış yapma çabalarınız sonuçsuz kalır” uyarısında bulundu.

“Farklı bir uzman kuşağı dış politikada coğrafya ve güç dengesini unuttu”

Mülakatı gerçekleştiren Glenn Diesen’ın, 2008 yılındaki Bükreş Zirvesi öncesinde eski CIA Direktörü William Burns’ün ve Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Ukrayna’nın üyeliğinin Rusya tarafından bir savaş ilanı olarak algılanacağına dair net uyarılarını hatırlatması üzerine Beebe, Batı’daki uzman ve bürokrat profilinin zamanla nasıl dönüştüğünü anlattı.

Eski kuşağın sahneden çekilmesiyle birlikte yerine gelen yeni neslin klasik jeopolitik kurallardan habersiz olduğunu söyleyen Beebe, durumu şöyle açıkladı:

“Batı’da yeni bir Rusya uzmanları kuşağı yetişti. Bu insanlar, benim klasik reel politik, güç dengesi ve dış politika olarak adlandıracağım ekolden eğitim almadılar. Onlar, hepimizin bu ülkeleri dönüştürebileceğimizi, komünist totaliterlik ve otoriterlikten liberal piyasa demokrasilerine geçişlerini hızlandırabileceğimizi düşündüğümüz bir dönemde lisansüstü eğitim aldılar. Büyük Rusya araştırmaları programlarındaki müfredatın büyük kısmı bu demokratik geçiş sürecine odaklanmıştı. Dolayısıyla jeopolitikle ilgilenmek zorunda kalmadılar. Onlara göre jeopolitik zaten kendi başının çaresine bakardı. Rusya değişecek, bize benzeyecek ve demokratik barış teorisi gereği uluslararası sistemde tam bir uyum sağlanacaktı; çünkü liberal demokrasiler birbiriyle savaşmazdı. Sorun çözülmüştü. Ukrayna’nın jeopolitik yöneliminin yol açabileceği türden çatışmalar konusunda endişelenmelerine gerek yoktu. Sonuçta ortaya, yaşananların sorumluluğunu üstlenmek istemeyen bir kadro ile dış politikayı tamamen ülkelerin iç rejimlerinin niteliğine bağlayan ideolojik bir uzman topluluğu çıktı. Coğrafya ve güç dengesinin devlet davranışları üzerinde neredeyse hiçbir etkisi olmadığına inandılar. Kısacası bu durumu anlamadılar.”

“Avrupa Birliği jeopolitik bir aktör olmak yerine değer ihraç eden düzenleyici bir güce dönüştü”

Avrupa’nın Soğuk Savaş sonrasında büründüğü kimliğin de bu krizde büyük rol oynadığını belirten Beebe, Avrupa Birliği’nin genişleyerek kendi kendini felç ettiğini ve ortak bir jeopolitik irade gösteremediğini ifade etti.

Beebe, Avrupa’nın mevcut çıkmazına ilişkin şu tahlilde bulundu:

“Avrupa Birliği jeopolitik bir aktör olmak yerine değer ihraç eden düzenleyici bir güce dönüştü. Avrupa’nın sınırları dışındaki ülkeleri liberalleştirme ve Batı topluluğunu genişletme fikri, Avrupa Birliği’nin temel varlık sebebi haline geldi. Durum böyle olunca, Rusya ortaya çıkıp ‘Sizin bu yaptığınız bizim hayati çıkarlarımızı tehdit ediyor ve biz bunu durdurmak için savaşa girmeye hazırız’ dediğinde, Avrupa varoluşsal bir soruyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Bizim amacımız ne, dünyadaki rolümüz ne? Soğuk Savaş sonrasında uzlaştıklarını düşündükleri o rol artık geçerli değil. Bu şartlar altında ne yapacaksınız? Avrupalıların şu an karşı karşıya olduğu ikilem tam olarak budur. Ukrayna’daki bu savaşın diplomatik bir uzlaşıyla sonlanmasını istememelerinin bir nedeni de budur. Çünkü Ukrayna’da tavizlere dayalı bir barış, onları bu soruyla yüzleşmeye ve otuz yılı aşkın süredir taşıdıkları vizyonun iflas ettiğini kabul etmeye zorlayacaktır.”

“Rusya için bu, Ukrayna’nın askeri olarak fiilen NATO’laştığı bir süreçti”

2014 yılında Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’in devrilmesinden sonraki süreci değerlendiren Beebe, Rusya’nın güvenlik kaygılarının anlık kararlarla değil, adım adım biriken gelişmelerle şekillendiğini belirtti.

Batı’nın Rusya’ya sürekli olarak NATO’nun savunma amaçlı bir ittifak olduğu güvencesini verdiğini ancak bu iddianın Kosova savaşıyla çöktüğünü ifade eden Beebe, Rusya’nın buradaki çelişkiyi nasıl okuduğunu anlattı.

Bucharest Zirvesi kararlarından sonra Ukrayna’nın resmi olarak ittifaka girmese dahi fiilen entegre edildiğini belirten Beebe, Rusya’nın askeri müdahale kararının arkasındaki mantığı şu sözlerle aktardı:

“Ukrayna’nın yakın zamanda ittifaka resmi olarak katılma ihtimalinin bulunmadığı doğrudur ancak Rusya için bu, Ukrayna’nın askeri olarak fiilen NATO’laştığı bir süreçti. NATO orduları ile Ukrayna arasındaki eğitim, teçhizat, standardizasyon, operasyonel prosedürler ve istihbarat işbirliği gibi bağlar her geçen gün derinleşiyordu. Ruslar bu sürece bakıp haklı olarak şu tahlili yaptılar: Eğer bu eğilim beş on yıl daha devam ederse, Ukrayna NATO ile o kadar iç içe geçecektir ki, Rusya sadece Ukrayna ile değil doğrudan NATO ile savaşı göze almadıkça bu resmi üyeliği engelleyecek askeri bir seçeneğe sahip olamayacaktır. Moskova yönetimi bu fırsat penceresinin kapanmakta olduğunu gördü. Bu durum ya Ukrayna’nın nihai üyeliğini kabul etmek ya da doğrudan savaşa girmek anlamına geliyordu. Putin bu ikilemle karşı karşıya kalmamak için önleyici ve yasadışı bir şekilde harekete geçti.”

“Eğer Rusya NATO toprağına vurursa Washington çok acı verici bir kararla baş başa kalacaktır”

Mülakatta tırmanan askeri gerilime ve Ukrayna’nın Batı yapımı uzun menzilli füzelerle Rusya içlerini hedef almasına da değinen Beebe, Kiev yönetiminin savaşa doğrudan NATO kuvvetlerini çekmek istediğini, bunun onlar için sahada ayakta kalmanın tek yolu olduğunu kaydetti.

Rusya’nın nükleer caydırıcılık unsurlarına yönelik saldırıların son derece tehlikeli provokasyonlar olduğunu vurgulayan Beebe, şöyle devam etti:

“Eğer Rusya bir NATO toprağına vurursa Washington çok acı verici bir kararla baş başa kalacaktır. Örneğin Letonya veya bir başka ülke beşinci maddeyi devreye soktuğunda ne yapacaksınız? Bu müttefiki korumak adına Rusya ile ucu nükleer bir felakete varabilecek bir savaşı mı göze alacaksınız, yoksa ‘Ayıyı çok fazla dürttünüz, bu sizin sorununuzdur’ diyerek NATO ittifakının içini mi boşaltacaksınız? Bu, iki ucu keskin ve son derece yıkıcı bir tercihtir. Bu yüzden ABD’nin diplomatik olarak devreye girmesi, bu savaşı bir uzlaşıyla sonlandırması ve bu tarz kararlarla asla yüzleşmemesi hayati önem taşımaktadır.”

“Biz Batı olarak nükleer savaşa yönelik korkumuzu büyük ölçüde kaybettik”

Nükleer caydırıcılık algısının Batı’da tamamen aşındığına dair endişelerini dile getiren George Beebe, Soğuk Savaş dönemindeki rasyonel korkunun yerini bugün tehlikeli bir lakayıtlığın aldığını belirtti:

“Biz Batı olarak nükleer savaşa yönelik korkumuzu büyük ölçüde kaybettik ve asıl büyük sorun da budur. Nükleer savaş korkusu, her iki taraf üzerinde de caydırıcı ve dizginleyici bir etki yaratır. Kararlara ciddiyet kazandırır. Şimdiyse sanki bu tehdit Soğuk Savaş’ta kalmış, artık böyle bir şey yaşanamazmış gibi bir hava var. Rusların bizi korkutmasına izin vermememiz gerektiği söyleniyor. Bu psikolojik iklim, nükleer savaşın dehşetini bilen eski dönemlerden çok farklıdır. Rusya tarafında da bu korkuyu yeniden tesis etmek isteyen Sergey Karaganov gibi sertlik yanlılarının sesinin yükselmesi bu yüzdendir. Korkuyu geri getirmeye çalışmak, kontrolü kolayca kaybedilebilecek bir tırmanış sarmalına yol açabilir.”

“Ukrayna’nın savaşı kazandığı yönündeki iddialar tamamen propagandadır”

Batı medyasında son dönemde yeniden dolaşıma sokulan “Ukrayna savaşı kazanıyor” yönündeki anlatıları da değerlendiren Beebe, bu iddiaların sahadaki askeri gerçeklerle uyuşmadığını ifade etti.

Beebe, Batı’nın stratejik çıkmazını şu sözlerle özetledi:

“Ukrayna’nın savaşı kazandığı yönündeki iddialar tamamen propagandadır. Bu, işgalin başlangıcından beri Rusya’ya karşı uygulanan ve başarısız olan stratejiyi ayakta tutma çabasıdır. Amaç, Rusya üzerinde o kadar büyük bir askeri ve ekonomik baskı kurmaktı ki, sonunda Moskova pes edip geri çekilecekti. Rus rublesini çökertme, Rus siyasetçilerini dünyadan tecrit etme ve askeri kayıplarla Putin’i dize getirme planlarının hiçbiri çalışmadı ve çalışmayacak. Bu kazanma anlatıları sadece zaman kazanmaya yöneliktir. Uzlaşıya karşı çıkanlar Rusya’nın tamamen teslim olmasını istiyorlar ancak bu bir fantezidir. Sahadaki gerçekler bu fanteziyi çürütmektedir. Savaşın sona ermesi için her iki tarafın da önemli ödünler vereceği bir uzlaşı masasına oturulması kaçınılmazdır. Aksi takdirde süreç ya küresel bir savaşa evrilecek ya da Ukrayna’nın işlevsel bir devlet olarak tamamen çöküşüyle sonuçlanacaktır.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English