Amerika
Palantir CEO’su Karp: Putin yanlısı AfD’ye oy vermezdim

Palantir’in tartışmalı kurucusu ve CEO’su Alex Karp, Almanya’da AfD’nin neden yükseldiğini anladığını ama “Rusya yanlısı” bu partiye Almanya’da yaşasa oy vermeyeceğimi söyledi.
Ünlü Alman medya grubu Axel Springer’in yönetim kurulu başkanı Mathias Döpfner’in programına konuk olan Karp, Ukrayna savaşından yapay zekaya, Palantir’in gözetleme teknolojisinden Alman siyasetine birçok konuda görüşlerini açıkladı.
2003 yılında bir partide tanıştıklarında Karp’ın “ilginç bir solcu entelektüel” olarak görüldüğünü anlatan Döpfner, yıllar içinde nasıl “radikal sağın karanlık figürü” olarak dönüştüğünü sorduğunda Karp, bu imajın doğru olmadığı, “sıradan insanlarla karşılaştığında çoğunlukla destek gördüğü” cevabını veriyor.
Karp, “Silikon Vadisi’ndeki her yatırımcı, bizimki gibi bir hayran kitlesine sahip olmak için sağ kolunu keser. Muhtemelen sol kolunu da,” diyor.
Palantir’in ürünlerinin, özellikle de veri analizi ve soruşturma yazılımı “Gotham”ın “terör saldırılarını” önleyerek ve Ukrayna’nın savunmasında merkezi bir rol oynayarak tarihe geçtiğini savunan CEO, Avrupa ile Amerika arasında kültürel bir fark olduğunu da savunuyor:
“ABD’de yeni bir teknoloji söz konusu olduğunda, ilk olarak o teknolojinin arkasındaki kişiyi sempatik bulup bulmadığımız sorulmaz. Bunun yerine asıl önemli olan şudur: Teknoloji çalışıyor mu? Daha mı iyi? Şirketleri daha başarılı hale getiriyor mu? Oysa Avrupa’da bu sorular genellikle hiç sorulmuyor bile. Ya da en azından doğru şekilde sorulmuyor. Çünkü bu sorular ciddiye alınsaydı, teknolojik altyapının önemli bir kısmının öngörülebilir bir gelecekte Amerika Birleşik Devletleri’nden gelmek zorunda kalacağına dair rahatsız edici bir sonuca varılabilirdi.”
Palantir’in özellikle “siyasi ve medya elitinin bazı kesimleri” tarafından reddedildiğini kabul eden Karp, Almanların büyük çoğunluğunun ise sadece Palantir’in ürünlerinin işe yarayıp yaramadığını bilmek istediğini savunuyor.
Şirketinin, bu ölçekte dünyadaki tek endüstriyel “uygulama katmanına” sahip olduğunu savunan Karp, bu katmanın, verilerin büyük dil modelleri sağlayıcıları tarafından ele geçirilmesini veya kötüye kullanılmasını engellediğini öne sürüyor.
Karp’a göre asıl ironi ise, “Avrupa’da veri koruma adına teknik açıdan büyük ölçüde bilgisiz bürokratların, bu veri korumasını ilk etapta mümkün kılan şirketle mücadele etmeleri.”
Avrupa’da teknolojik yetkinlik eksikliği bulunduğunu ve asıl sorunun da bu olduğunu ileri süren Palantir kurucusu, “Palantir, iktisadi açıdan Avrupa pazarına ihtiyaç duymuyor. Fakat Avrupa benim için çok önemli. Bu yüzden bu tartışma ilgimi çekiyor,” diyor.
Avrupa ve ABD’nin özgürlük anlayışlarını kıyaslayan Karo, ABD’de hakları öncelikle devlete karşı savunma hakları olarak anladıklarını; Avrupa’nın ise iktisadi hakları da daha fazla göz önünde bulundurduğunu söylüyor.
Kendini hâlâ “ilerici” olarak tanımladığını söyleyen CEO, kendi “ilericilik” anlayışını, “Kişisel olarak sevmesem bile insanların haklarını savunurum,” diye tanımlıyor.
Trump’ın Silikon Vadisi’ndeki adamı Thiel’in antidemokratik distopyası
Palantir’in diğer kurucusu Peter Thiel’in sık sık “anti-demokrat” ya da “dindar bir fanatik” olarak tasvir edilmesini de “skandal” olarak nitelendiren Karp, arkadaşı hakkında şunları söylüyor:
“Onu Stanford’da birlikte geçirdiğimiz zamanlardan beri tanıyorum. O zamanlar da siyasi sağda aykırı biriydi ama kesinlikle demokrasinin düşmanı değildi. Peter hakkında anlatılanlar, objektif bir incelemeye çoğu zaman dayanamaz. Aynısı Palantir için de geçerli. Bu yüzden, insanların neden yine de bu hikayelere inanmak istediği sorusunu çok daha ilginç buluyorum. Burada, çok Amerikan bir siyasi kutuplaşma biçiminin Alman gelenekleriyle karıştığı izlenimine kapılıyorum. Sonuçta ortaya çıkan şey artık bir Alman tartışması değil, ithal edilmiş bir Amerikan kültür savaşı mantığı. Oysa Almanya tarihsel olarak bambaşka bir soru sorardı: ‘Bu kişiyi seviyor muyuz?’ değil, ‘Ondan hiçbir şey öğrenmemek gibi bir lüksümüz var mı?’”
Almanya’nın “bugün aslında dünyanın en güçlü ikinci teknoloji sektörüne” sahip olması gerektiğini savunan Karp, “Oysa Almanya bu ligde artık neredeyse hiç yer almıyor. Almanya’nın borsaya kote edilmiş en büyük şirketi Siemens. Palantir’in bugünkü değeri ise Siemens’inkinden açık ara daha yüksek. Hatta şu anda Palantir’in değerinin hâlâ düşük olduğunu düşünüyorum,” diyor.
Alman iç siyasetine ilişkin soruları da yanıtlayan Karp, bu ülkedeki “radikal partilerin yükselişinin tamamen öngörülebilir” olduğunu savunuyor.
Almanya gibi geniş çaplı bir göçü, “halkı bu sürece dahil etmeden ve sonuçları açıkça tartışmadan” kabul edenlerin sonuçlara şaşırmaması gerektiğini vurgulayan Palantir CEO’su, Avrupa’da ve özellikle Almanya’da, “bariz gerçekler hakkında açıkça konuşamama konusunda inanılmaz derecede zor ve acı verici bir yetersizlik” bulunduğuna işaret ediyor.
Döpfner, bu noktada araya giriyor ve Karp’ın, “sorusunu geçiştirdiğini” öne sürerek ısrar ediyor: “AfD hakkında ne düşünüyorsun? Palantir, Ukrayna’ya Rusya’ya karşı savaşında yardım ediyor. Buna karşılık AfD, Ukrayna’yı Rusya ile müzakereye zorlamayı defalarca talep ediyor. Partinin önde gelen temsilcileri, fail ve mağdur rollerini tersine çeviriyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsun? Bu soruyu bu kadar açık bir şekilde soruyorum çünkü bazıları Peter Thiel’in ya da senin AfD’ye bir tür yakınlık içinde olduğunu ima ediyor.”
Peter Thiel, Almanya-Avusturya siyaseti ile güçlü bağlara sahip
Bu soru üzerine Karp, AfD’nin neden başarılı olduğunu anladığını, fakat bunun onları destekleyeceği anlamına gelmediğini vurguluyor.
CEO, “Alman vatandaşı olsaydım, onlara oy vermezdim. Putin’e anlayış gösteren ya da Çin Komünist Partisi’ne sempati besleyen bir partiyi desteklemekle hiç ilgilenmiyorum,” diyor.
Birçok insanın protesto amacıyla AfD’ye oy verdiğini, artık yerleşik partilerin göç gibi sorunları ciddiye alıp çözmek istediğine inanmadıklarını “ve tam da bu durumun onları AfD’ye ittiğini” düşünüyor.
“Almanya’yı gerçekten önemseyen insanlar”ın yıllardır bu gelişmeye dikkat çektiğine ve “sık sık kamuoyu önünde itibarsızlaştırıldığını” işaret eden Karp, Döpfner’e yönelik olarak, “Sen bunun iyi bir örneğisin. Benim izlenimime göre, birçok toplumsal konuda merkez solun biraz solundasın. Temelde, birçok Amerikalı tarafından muhtemelen klasik liberal ya da hatta hafif solcu olarak sınıflandırılırdın. Yine de Almanya’da düzenli olarak saldırıya uğruyorsun. Oysa sen AfD’ye karşı kararlı bir şekilde mücadele ediyorsun. Putin’e karşı hiçbir sempatin yok. Tam tersine. İkimiz de biliyoruz ki Rusya, Batı için doğrudan bir tehdit oluşturuyor,” diyor.
Döpfner ile birlikte “demokrasiyi, Batı’yı ve Ukrayna’ya desteği” savunduklarını hatırlatan Karp, Döpfner’in, “Ben de AfD’nin başarısını zayıf bir siyasi merkezin sonucu olarak görüyorum. Yine de bu partiyi bir alternatif olarak görmüyorum. Partinin büyük bir kısmı Rus yanlısı, anti-Amerikan ve anti-kapitalist tutumlar sergiliyor,” sözlerine, “Buna büyük ölçüde katılıyorum,” cevabını veriyor.
Öte yandan Karp’a göre birçok insan, “partinin genel programı nedeniyle değil, yerleşik partiler tarafından artık ciddiye alınmadıklarını hissettikleri için” bu partiye oy veriyor.
Karp, yapay zekanın “hem fırsat, hem tehdit” olduğunu kabul ediyor. Öte yandan Avrupa’da yapay zeka tartışıldığında, genellikle ABD’de çoktan karara bağlanmış konuların gündeme geldiğine dikkat çeken Karp, “Sanki Avrupa, yapay zekanın ‘hafif’ bir versiyonundan bahsediyor gibi. Almanya, yapay zeka yardımıyla sanayisini yeniden şekillendirmeli. Otomotiv endüstrisi, kimya sektörü, pratikte tüm kilit sektörler köklü bir dönüşümün eşiğinde. Aynı zamanda, işgücü azalıyor, enerji maliyetleri yüksek seviyede kalıyor ve uluslararası rekabet giderek sertleşiyor. Buna tek ciddi cevap var: Yapay Zeka,” diyor.
Alman Şansölyesinin kamuoyuna “Almanya bir krizin içindedir” demediği sürece hiçbir şeyin değişmeyeceğini ileri süren Palantir’in kurucusu, “Almanya’nın daha önce başarılı bir şekilde bir şeyler kurmuş insanlara ihtiyacı var: bir Tobias Lütke’ye, bir Philipp Schindler’e, bir Peter Thiel’e. Daha önce hiç küresel bir teknoloji şirketi kurmamış kişilerle bu görev çözülemez,” iddiasında bulunuyor:
“Almanya, bu tür girişimcileri geri kazanmak ve onlara gerekli özgürlüğü sağlamak için elinden geleni yapmalıdır. Teknoloji şirketleri dört günlük çalışma haftasıyla ortaya çıkmaz. Yıllar boyunca neredeyse fanatik bir adanmışlıkla çalışan insanlar sayesinde ortaya çıkarlar. Günün her saati. Ve elbette, işler yolunda gitmediğinde ekiplerin değiştirilebilmesi de buna dahil. Bu, işçi haklarını temelden sorguladığım anlamına gelmez. Tam tersine. Fakat yapay zeka alanında çalışan bir üst düzey mühendis, birçok geleneksel endüstri mesleğinden farklı bir iş hukuku çerçevesine ihtiyaç duyar. Ayrıca özel bir ekonomi bölgesi oluştururdum. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail veya Çin’dekiyle aynı rekabet koşullarının geçerli olduğu bir bölge. Çünkü küresel teknoloji rekabeti bugün tam da bu bölgelerde yaşanıyor.”
Yapay zekanın riskler barındırdığını kabul eden Karp, buna rağmen asıl tehlikenin yapay zekanın varlığında değil, “demokratik toplumların korku nedeniyle onun sunduğu imkânlardan yararlanmamalarında” yattığını öne sürüyor.
Yapay zekanın çoğu insanın yaşam standardını yükselteceğine emin olduğunu söyleyen CEO, aynı zamanda, bu teknolojileri geliştiren ve kontrol edenlerin, “bugün olduklarından on, yirmi ya da yüz kat daha zengin hale gelebileceğine” da işaret ediyor.
Geçmişteki sanayi devrimlerinin girişimcileri zengin ettiğini hatırlatan Karp, “Fakat eşitsizlikler, toplumun kabul edebileceği bir çerçeve içinde kaldı. Bugün ise servet uçurumu, pek çok insanın hayal bile edemeyeceği bir boyuta ulaşıyor,” diyor.
Toplumların, “kabul etmek istediğimizden çok daha uzun zamandır bölünmüş durumda” olduğunu savunan Karp, “Bu toplumsal mesafeye bir de eşi benzeri görülmemiş bir servet yoğunlaşması eklendiğinde, siyasi bir patlama ortamı ortaya çıkıyor. Birçok insan, gereksiz hale gelmekten korkuyor,” önermesinde bulunuyor.
Döpfner: Jeopolitik konusuna gelelim. Teknolojik bir silahlanma yarışı yaşıyoruz. Bir tarafta Amerika ve ideal olarak Avrupa var. Diğer tarafta ise Çin, Rusya, İran ve diğer otoriter devletler. Bu yarış nasıl gelişecek?
Karp, Batı dünyasının “ahlaki standartlarının”, Çin, Rusya, İran ve “diğer otoriter devletler” karşısında bir rekabet avantajı olacağına inandığını kaydediyor.
Ukrayna’nın askeri açıdan bu kadar başarılı olmasının nedenlerinden birinin de Palantir’in verileri korumasına ve dijital egemenliği güçlendirmesine bağlayan Karp şöyle devam ediyor:
“Teknoloji, boşlukta gelişmez. Gerçek operasyon koşullarında deneyim kazananlar bir avantaj elde eder. Bu nedenle Çin’in sözde avantajlarını kısmen dezavantaj olarak görüyorum. Sık sık Çin’in çok daha büyük veri hacmine sahip olduğu iddia edilir. Önemli olan verinin miktarı değil, onunla ne yapılabileceği.”
On yıl sonra teknolojik açıdan ABD’nin mi yoksa Çin’in mi önde olacağı sorusunun bugünden yanıtlanamayacağını savunan Karp, eğer Batı’nın “rekabet gücü için acilen ihtiyaç duyulan” teknolojiler engellenirse, bundan Rusya, Çin ve İran’ın “hemen faydalanacağına” işaret ediyor.
“Palantir’e karşı yürütülen her kampanyanın” rakipleri tarafından yönlendirildiğini iddia etmediğini savunan Karp, “Fakat elbette otoriter devletler tam da bu tür tartışmaları etkilemeye çalışıyor,” iddiasında bulunuyor.
Çin’in büyük fırsatları olduğunu kabul eden Karp, bununla birlikte en büyük sorunun Pekin’de değil, “Avrupa ve Amerika’nın siyasi olarak hareket kabiliyetini koruyup koruyamayacağında” yattığını düşünüyor.
“Özgürlük ve hukukun üstünlüğünün artık sadece birer anı olduğu toplumlarda uyanmamak için tüm gücümüzle mücadele etmeliyiz,” diyen Karp, “en iyilerin başarılı olabileceği bir toplum” diliyor.
Mümkün olduğunca çok insanın eşit fırsatlara sahip olduğu, fakat sonucun “yetenek, disiplin, çaba –ve evet, bir ölçüde de şansa– bağlı olduğu bir toplum” hayal ediyor ve konuşmasını şöyle bitiriyor:
“Hukukun üstünlüğünün herkes için geçerli olduğu bir toplum. İfade özgürlüğünün, bir görüşün bize hoş gelip gelmemesine bağlı olmadığı bir toplum. Kişisel olarak hoşlanmadığımız kişiler için bile veri korumanın geçerli olduğu bir toplum. Devlet iktidarının sınırlı kaldığı bir toplum. İnsanların yaratıcı olabildiği ve başarıları için ödüllendirildiği bir toplum. Aynı zamanda, toplumsal uyumun korunabilmesi için yeterli sayıda insanın bu refahtan pay alması gerekir. Ama beni endişelendiren şey şu: Günümüzde kendini ilerici olarak gören pek çok insan, tam da bu düzene karşı mücadele ediyor. İnsanları kökenleri veya kimlikleri üzerinden tanımlıyorlar. Özgürlüğü artık evrensel bir ilke olarak değil, bir ayrıcalık olarak ele alıyorlar. Palantir ve ben tam da buna karşı çalışıyoruz. İnsanlara verileri üzerinde daha fazla egemenlik hakkı vererek. Ve Ukrayna, İsrail veya Amerika Birleşik Devletleri gibi demokrasilerin otoriter rakiplere karşı kendilerini savunmalarına destek olarak.”
Amerika
Trump’ın SAVE America baskısı senatoyu kapanma riskiyle karşı karşıya getirdi

ABD Senatosundaki muhafazakar Cumhuriyetçiler, Donald Trump’ın öncelikli yasa tasarısı olan SAVE America Act’i 30 Eylül sonrası bütçe tasarısına eklemeyi planlarken, partideki diğer senatörler bu adımın hükümetin kapanmasına yol açacağından endişe ediyor. Donald Trump ise ulusa sesleniş konuşmasında federal seçimlerde 278 bin yabancının usulsüz seçmen kaydı bulunduğunu ileri sürerek kongre üyelerine tasarıyı geçirmeleri yönündeki baskısını artırdı.
ABD Senatosunda eski Başkan Donald Trump ittifakı muhafazakarlar, hükümetin 30 Eylül sonrasında da fonlanmasını öngören geçici bütçe tasarısına Trump’ın en önemli yasama önceliği olan Güvenli Amerikan Seçmen Uygunluğu (SAVE America) Act’i eklemeyi değerlendiriyor.
Bu girişim, bütçe krizinin hükümeti kapanma noktasına getireceğinden endişe eden diğer Cumhuriyetçi senatörlerin sert direnciyle karşılaşıyor.
Trump, ulusa seslendiği bir televizyon konuşmasında federal seçimlerde oy kullanmak üzere 278 bin yabancının seçmen kaydı yaptırdığını öne sürdü.
Senato ve Temsilciler Meclisi Cumhuriyetçilerine seslenen Trump, bu seçim mevzuatının geçirilmesi için son bir çaba gösterilmesi yönündeki baskısını artırdı.
Senato Bütçe Komisyonunun gelecek dönem başkanı olacak Wisconsin Senatörü Ron Johnson, SAVE America Act’i kısa vadeli hükümet finansman tasarısına ekleme fikrine açık olan Trump müttefikleri arasında yer alıyor.
Johnson, tasarıyı geçirebilmek için her yöntemi destekleyeceğini belirterek sürecin nasıl şekilleneceğini göreceklerini ifade etti.
Tasarının geçici bütçe yasasına eklenmesi durumunda Demokratların buna karşı oy kullanacağını kabul eden Johnson, bu nedenle senatodaki engelleme (filibuster) usulünün kaldırılmasından yana olduğunu belirtti.
Cumhuriyetçiler, filibuster engelini aşmak için SAVE America Act’i bütçe uzlaştırma yöntemiyle yasalaştırmayı da tartışıyor. İsminin açıklanmasını istemeyen bir Cumhuriyetçi senatör, hükümetin kapanması riskine rağmen geçici bütçe tasarısının bir araç olarak daha ciddi şekilde masaya yatırıldığını aktardı.
Kongrenin kapanmayı önlemek için eylül sonuna kadar bir bütçe tasarısını yasalaştırması gerekiyor.
Eski Senato Danışmanı ve Cumhuriyetçi Stratejist Brian Darling, geçici bütçe tasarısının bu mevzuatı taşımak için kesinlikle bir seçenek olabileceğini belirtti.
Darling, Temsilciler Meclisinin bu hükmü bütçeye ekleyerek Senatoya gönderebileceğini ve Demokratları, SAVE America Act hükümlerini engellemek uğruna hükümeti kapatma riskiyle karşı karşıya bırakabileceğini savundu.
Darling ayrıca, anketlerin bu reformlara yönelik geniş bir halk desteği gösterdiğini, Amerikan halkının seçim güvenliğini ve bu alana daha fazla kaynak aktarılmasını istediğini ekledi.
Cumhuriyetçi senatörler üzerinde filibuster usulünün kaldırılması yönünde baskı artarken, Senato Çoğunluk Lideri John Thune bu usulü kaldırmak için yeterli oy olmadığını defalarca yineledi.
Trump müttefikleri, bu yılın başlarında yasa tasarısını 12 Haziran’da süresi dolan Yabancı İstihbarat Gözetim Yasası (FISA) yetkilerini uzatan başka bir zorunlu mevzuata eklemeyi de gündeme getirmişti.
Buna karşın, bazı Cumhuriyetçi senatörler bütçe tasarısı üzerinden kapanma riskine girilmesine karşı çıkıyor. Kuzey Karolina Senatörü Thom Tillis, 3 Kasım seçimlerinden önce yasanın uygulanması için yeterli zaman olmadığını vurgulayarak bu girişimi zaman kaybı olarak nitelendirdi.
Tillis, yasa geçse bile ülkedeki 10 bin farklı yerel idari birimin bunu bu kadar kısa sürede hayata geçirmesinin imkansız olduğunu, bunun seçim öncesinde çok büyük bir kaosa yol açacağını savundu.
Tillis ayrıca, seçim reformlarını finanse etmek amacıyla üçüncü bütçe uzlaştırma paketine 10 milyar dolar eklenmesini öngören Temsilciler Meclisi teklifini de eleştirdi.
Kansas Senatörü Jerry Moran ise bazı meslektaşlarının bütçe tasarısını koz olarak kullanmak istediğini, kendisinin ise normal ödenek yasalarını geçirmeye ve ardından hükümetin işlerliğini koruyacak temiz bir geçici bütçeyle kapanmayı önlemeye odaklanmayı tercih ettiğini belirtti.
Diğer taraftan bazı Cumhuriyetçiler, Georgia Senatörü Jon Ossoff gibi kritik seçim bölgelerindeki Demokratları zor durumda bırakmak istiyor. Bu kapsamda, seçmen kaydı sırasında vatandaşlık belgesi sunulması ve oy kullanırken fotoğraflı kimlik gösterilmesi gibi geniş destek gören reformlar için Demokratların Senatoda yeniden oy kullanmaya zorlanması hedefleniyor.
Mart ayında yapılan Harvard CAPS/Harris anketi, bağımsızların yüzde 79’u ve Demokratların yüzde 70’i dahil olmak üzere Amerikalıların yüzde 81’inin seçmen kimliği zorunluluğunu desteklediğini gösterdi.
Aynı anket, SAVE America Act’e yönelik desteğin ise bağımsızların yüzde 69’u dahil olmak üzere genel olarak yüzde 71 seviyesinde olduğunu ortaya koydu.
Trump, kendi onay oranının yüzde 40 civarında seyrettiği ve CNBC tarafından cuma günü yayımlanan ekonomik ankete göre yetişkinlerin yüzde 61’inin ekonomi konusunda karamsar olduğu bir dönemde, seçim reformuna yönelik bu toplumsal destekten yararlanmak istiyor.
Trump, ulusa seslenişinde tüm Amerikalılara kongre üyelerini arayarak tasarının gecikmeksizin geçirilmesini talep etmeleri çağrısında bulundu.
Senato Azınlık Lideri Chuck Schumer ise tasarının bütçeye eklenmesinin hükümetin kapanmasına yol açacağı uyarısında bulundu.
Schumer, Trump’ın filibuster usulünün kaldırılmasını ya da bütçenin durdurulmasını talep ettiğini belirterek, bu yasanın ne Senatodan, ne Demokratlardan ne de mahkemelerden geçmeyeceğini ifade etti.
Schumer, Trump’ın kendi istediğini elde etmek için hükümeti kapatmayı göze aldığını açıkça ortaya koyduğunu da sözlerine ekledi.
Amerika
AI patlaması, ABD’nin borcunu beklendiği gibi azaltmayacak

ABD, önümüzdeki yıllarda yapay zeka (AI) kaynaklı bir verimlilik patlaması yaşarsa, bu daha güçlü bir büyüme anlamına gelse de mali görünüm üzerindeki faydaları sınırlı olacak.
ABD’nin kamu borcunun yüksek ve hızla artmakta olduğu, ayrıca geleneksel yöntemlerle (harcama kesintileri ve vergi artışları) açıkları azaltmaya yönelik siyasi iradenin ortada olmadığı bir ortamda, ABD’nin büyüme yoluyla mali sıkıntılarından kurtulabilmesi için AI patlamasına gözler çevrilmiş durumda.
Fakat Axios’un aktardığı Yale Üniversitesi Bütçe Laboratuvarı’nın yeni modellemesi, yapay zeka kaynaklı bir verimlilik patlamasında mali durumun iyileşeceğini, ne var ki bunun beklendiği kadar büyük bir sıçrama şeklinde olmayacağını ortaya koyuyor.
Bunun nedeni, ulusal gelirin büyük bir kısmının, ABD’nin nispeten yüksek oranlarda vergilendirdiği işçilerden (emek) uzaklaşarak, daha az vergilendirilen makinelere ve yazılımlara (sermaye) kayması olasılığının yüksek olması.
Emek gelirleri üzerindeki en yüksek federal gelir vergisi oranı %37. Buna karşılık, kurumlar vergisi oranı %21, uzun vadeli sermaye kazancı vergisinin en yüksek oranı ise %23,8.
Ayrıca sermaye sahipliğinin büyük bir kısmı, emeklilik hesapları ve hayır amaçlı vakıflar gibi vergiden muaf araçlar aracılığıyla gerçekleşiyor.
Dolayısıyla, yapay zeka sayesinde şirketler daha fazla kâr elde etse de bunu başarmak için insan işgücüne daha az ödeme yaparsa, bu kârlar, federal hükümet için ulusal gelirdeki işgücü payının daha istikrarlı olduğu geçmişteki büyüme dalgalarında görülen türden gelir artışlarına dönüşmeyecek.
Yapay zekanın GSYİH büyümesine yalnızca yavaş bir ivme kazandırdığı bir senaryoda, Yale ekibinin modeli 2030 yılında federal gelirlerde çok az bir değişiklik olacağını gösteriyor.
Yapay zekanın tetiklediği hızlı bir büyüme senaryosunda, önümüzdeki yıllarda yıllık GSYİH büyümesinin %3,3 olması ve gelir içindeki işgücü payının düşmesi durumunda, federal gelirler 2030 yılında 216 milyar dolar artacaktır.
Kongre Bütçe Ofisi’nin temel tahminine göre, o yıl ABD bütçe açığı 2,2 trilyon dolar olacak.
Bu rakam, Yale ekibinin en iyimser yapay zeka büyüme senaryosuna göre tahmin ettiği gelir artışının yaklaşık 10 katıdır.
Yale ekibinden John Iselin ve Ryan Nunn, “Bir yandan, diğer tüm koşullar sabit kaldığında, daha hızlı bir verimlilik artışı daha fazla vergi geliri sağlayacaktır. Öte yandan, mevcut vergi sistemimiz, yapay zekanın yarattığı iktisadi faaliyetten verimli bir şekilde gelir elde edecek şekilde yapılandırılmamış olabilir,” diye yazıyor.
Iselin, Axios’a verdiği demeçte, “Yapay zekanın büyümesinin vergi gelirlerini artıracağını öngörsek de, ABD’nin sermaye gelirlerini vergilendirme yönteminde önemli değişiklikler yapılmazsa, federal hükümet önemli miktarda gelirden mahrum kalacak,” dedi.
Bunlar, kesin olarak kabul edilebilecek türden tahminler değil. Yapay zeka patlamasının nasıl gelişeceği ve mali tabloyu nasıl etkileyeceği konusunda olasılıkların yelpazesi sonsuz.
Örneğin Axios şu soruları sıralıyor:
- Gelirdeki işgücü payı ne kadar düşecek? Bu durum, ücretliler arasındaki eşitsizliği nasıl etkileyecek?
- Harcama tarafında ise, mevcut sosyal güvenlik ağı işini kaybeden işçilere yardım etmek için büyük yükümlülüklerle karşı karşıya kalacak mı, yoksa iş kayıpları o kadar yaygın hale gelecek ki Kongre, mevcut yasaların öngördüğünden daha kapsamlı yardımlar sunmak zorunda kalacak mı?
- Vergi politikası “taşa kazınmış” değil. Yapay zekanın insanların işlerini elinden aldığı ve ABD’nin mali bir ikilemle karşı karşıya olduğu bir dünyada, Kongre vergi yükünün daha büyük bir kısmını sermayeye kaydırmayı düşünebilir.
Axios’ göre buradaki amaç, Yale Bütçe Laboratuvarı’nın verilerini “mutlak gerçek” olarak kabul etmek değil; aksine, “yapay zeka kaynaklı büyüme patlaması ile federal hükümetin vergi gelirleri arasındaki etkileşimlerin, çözülmesi zor bir bütçe açığı sorunuyla karşı karşıya kalındığında umulabileceği kadar doğrusal ve olumlu olmadığını” göstermek.
Amerika
Mahkemeden Paramount ve Warner Bros. birleşmesine engel

Kaliforniya Federal Mahkemesi Yargıcı Araceli Martínez-Olguín, eyalet başsavcılarının açtığı antitröst davasını değerlendirirken Paramount ile Warner Bros. Discovery birleşmesini iki hafta süreyle durdurdu. Kaliforniya Başsavcısı Rob Bonta ve 11 eyaletin başsavcısı, milyarlarca dolarlık anlaşmanın küresel medya ve eğlence sektöründe rekabete zarar vereceğini belirterek işlemin tamamen iptalini talep ediyor.
Kaliforniya’daki bir federal mahkeme yargıcı, geçen hafta şirket aleyhine açılan ve milyarlarca dolarlık işlemi hedef alan geniş kapsamlı antitröst davasını değerlendirirken Paramount’un Warner Bros. Discovery’yi devralma planını geçici olarak durdurdu.
Yargıç Araceli Martínez-Olguín, Kaliforniya Başsavcısı Rob Bonta’nın, kendisi ve diğer 11 eyaletin başsavcısı tarafından açılan davayı incelemek üzere birleşmenin iki hafta boyunca durdurulması yönündeki talebini kabul etti. Başsavcılar, antitröst gerekçeleriyle bu birleşme işleminin tamamen iptal edilmesini istiyor.
Başsavcı Bonta yaptığı yazılı açıklamada, “Bu, bu dev birleşmenin asla gerçekleşmemesini sağlamak için açtığımız davada kritik bir ilk kazanımdır” dedi.
Variety’nin aktardığına göre Bonta, tarihin, Amerikalıların yaşamının merkezinde yer alan pazarlar üzerinde birkaç kişinin büyük bir güç elde ettiğinde nelerin yaşandığını gösterdiğini belirterek bunun daha az fırsat, daha kötü ürün ve hizmetlerle sonuçlandığını ifade etti.
Eyalet başsavcıları, dava dilekçesinde Paramount ile Warner Bros. Discovery arasındaki anlaşmanın medya ve eğlence sektöründe rekabete zarar vereceğini, dünya genelinde haber ve eğlence üzerinde benzeri görülmemiş bir güç ve nüfuza sahip devasa bir şirket yaratacağını savundu.
Paramount, CBS News bünyesinde editoryal yön dahil olmak üzere kapsamlı değişiklikler gerçekleştiren, Donald Trump’ın müttefikleri olan milyarder baba-oğul Larry ve David Ellison’a ait.
Portföyünde Turner Sports ve CNN gibi büyük markaları barındıran Warner Bros. Discovery ise dünyanın en büyük eğlence ve haber şirketleri arasında yer alıyor.
Warner Bros. alımında Paramount’a Körfez ülkelerinden dev fon
Kongre’deki bazı Demokratların da aralarında yer aldığı anlaşma karşıtları, birleşmeye izin verilmesinin Ellison ailesine medya sektöründe çok fazla kontrol gücü sağlayacağını ve CNN’in editoryal çizgisine etki edebileceğini ileri sürüyor.
Kablolu haber kanalıyla uzun yıllardır karşı karşıya gelen Trump ise Ellison ailesini kamuoyu önünde övmüş ve CNN’in yeni bir yönetim altında faaliyet göstermesini görmek istediğini dile getirmişti.
Paramount, geçen haftanın sonlarında bir basın özgürlüğü grubunun, şirketin hissedarlarından biri adına açtığı başka bir davayla daha karşı karşıya kaldı.
Bu dava, Trump yönetiminden imtiyaz elde etmek amacıyla editoryal bağımsızlığın feda edilerek Paramount içindeki bazı isimlerin görev sorumluluklarını ihlal etmesini ve bu yolla kazanç sağlamasını engellemeyi amaçlıyor.
Ellison yönetimindeki şirket ise geçen hafta The Hill’e yaptığı açıklamada bu iddialara karşı çıktı. Şirket sözcüsü, anlaşmanın kendi içinde bir değeri olduğunu savunarak iki kütüphane ve platformun birleştirilmesinin tüketicilere daha az değil, daha fazla seçenek sunacağını, özgün programlara daha fazla yatırım yapılmasını sağlayacağını, yayıncılık pazarındaki rakiplere karşı daha güçlü bir rekabet ve gazetecilik ile hikaye anlatıcılığı için daha dayanıklı bir zemin oluşturacağını ileri sürdü.
Pazartesi günü açıklama yapan Paramount, yargıcın kararından memnuniyet duyduğunu bildirerek bu kararın, mahkeme sunulan antitröst konularını değerlendirirken mevcut durumu koruduğunu kaydetti.
Şirket sözcüsü yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Eyalet başsavcılarının ileri sürdüğü pazarların ve rekabete aykırı etki iddialarının modern pazar gerçeklerinde hiçbir temeli olmadığını, dolayısıyla antitröst iddialarının yersiz olduğunu kanıtların ortaya koyacağından eminiz. Bu birleşme hukuka uygundur, rekabeti teşvik edicidir; tüketicilere, içerik üreticilerine, çalışanlara ve eğlence sektörüne fayda sağlayacaktır. İşlemi güçlü bir şekilde savunmaya devam edeceğiz ve eyalet başsavcılarının davasının esasına ilişkin duruşmaları sabırsızlıkla bekliyoruz.”
Paramount, Netflix’i Warner Bros birleşmesini bozmakla suçladı
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Dünya Basını2 hafta önceABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?








