Ortadoğu
ABD korumasındaki Hürmüz rotasında gemi trafiği azaldı

Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği, son iki günde gemilerin Umman kıyısı açıklarındaki güney rotasını kullanmaktan kaçınmasıyla keskin bir şekilde yavaşladı. Bölgede artan güvenlik kaygıları, küresel petrol taşımacılığı için kritik önemdeki güzergahta seyir hareketliliğini önemli ölçüde düşürdü.
Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği, bölgedeki son savaşın ardından gemilerin Umman kıyıları açıklarındaki güney rotasını kullanmaktan kaçınması nedeniyle son iki gün içinde keskin bir şekilde yavaşladı.
Araştırma şirketi HFA Research, denizcilik takip veritabanı Kpler’in verilerine dayanarak, pazar günü Umman açıklarındaki güney rotasını ABD Deniz Kuvvetlerine ait gemilerin eşliğinde yalnızca dört petrol tankeri ve bir konteyner gemisinin kullandığını bildirdi.
Veriler, Körfez bölgesinden çıkış yaparak bu rotayı kullanan hiçbir gemi olmadığını gösterdi.
Kpler verilerine göre, boğazdan geçen hammadde yüklü gemi sayısı cumartesi günü 29 iken, pazar günü bu sayı 12’ye geriledi.
Takip verileri, pazartesi günü Greenwich saatiyle 15.00’e kadar Körfez’den ayrılmak için Umman rotasını sadece bir geminin kullandığını, bir diğer geminin ise aynı rotadan giriş yaptığını ortaya koydu.
Denizcilik takip şirketi X Marine ise cumartesi günü 36, pazar günü ise 19 geçiş kaydetti. Bu veriler, Tahran ve Vaşington arasında 17 Haziran’da mutabakat zaptı imzalanmasını izleyen dönemde tek bir günde yaklaşık 70 geminin geçiş yaptığı hareketli günlerle kıyaslandığında, deniz trafiğinin hızında belirgin bir yavaşlama yaşandığını ortaya koydu.
Deniz trafiğindeki bu gerileme, İran’ın gemilere boğazı geçmek için onaylanmamış rotaları kullanmamaları yönünde yinelediği uyarıların ardından geldi. Cumartesi günü bir petrol tankerine mühimmat isabet etmesi sonucu can kaybı yaşanmazken, gemide maddi hasar oluşmuştu.
Gemilerin bu olayın ardından Umman karasularından geçen güney koridorunu kullanmayı sürdürmesine karşın, takip verileri hareketliliğin aşamalı olarak yavaşladığına işaret etti.
Buna karşın hafta sonu Körfez bölgesinden ayrılan gemilerden daha fazlası bölgeye giriş yaptı. Bu hareketliliğin, yaklaşık 11 bin denizcinin bölgeden tahliye edilmesi operasyonları kapsamında gerçekleştiği bildirildi.
Hürmüz Boğazı Komisyonu ilk kez toplandı
Diplomatik tarafta ise Tahran yönetimi, Hürmüz Boğazı’nın yönetimini ele almak üzere Umman ile bir toplantı gerçekleştirdiğini duyurdu.
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi, Muskat ziyareti sırasında Umman tarafıyla Hürmüz Boğazı Ortak Komisyonu’nun ilk toplantısını yaptıklarını açıkladı.
İran ve Umman, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin yönetimini ele almak üzere ortak bir komisyon kurulması yönünde mutabakata varmıştı.
Bu adımın, imzalanan mutabakat zaptının takibi ile kıyıdaş ülkelerin haklarını koruyarak bu hayati koridorun güvenliğini, seyrüsefer emniyetini ve istikrarını sağlamayı amaçladığı belirtiliyor.
Ortadoğu
İran Dışişleri: Karşılıklı taahhüt ilkesine göre hareket ediyoruz

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, Tahran’da düzenlediği basın toplantısında bölgesel gelişmeler, ABD ile yürütülen diplomatik süreçler ve nükleer denetimler konusunda ülkesinin resmi pozisyonunu açıkladı. Karşılıklı taahhüt ilkesinin diplomatik müzakerelerin temelini oluşturduğunu belirten Sözcü Bekai, Tahran yönetiminin tek taraflı adımlar atmayacağını ve ulusal çıkarlarını korumak adına tüm diplomatik ve askeri mekanizmaları izlemeyi sürdüreceğini ifade etti.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, başkent Tahran’da yerli ve yabancı basın mensuplarının katılımıyla düzenlenen geniş kapsamlı basın toplantısında, ülkesinin dış politika öncelikleri, bölgesel güvenlik mimarisi ve batılı ülkelerle yürütülen diplomatik süreçlere ilişkin açıklamalarda bulundu.
Sözcü Bekai, özellikle ABD ile yürütülen müzakerelerde ve varılan mutabakat zabıtlarının uygulanmasında dengeli, karşılıklı ve eş zamanlı adımların önemini vurguladı.
“Karşı tarafın yükümlülüklerini yerine getirme sürecini anlık olarak izliyoruz”
Toplantının açılış bölümünde diplomatik müzakerelerin temel felsefesine değinen İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, müzakerelerde esas alınan karşılıklı taahhüt ilkesinin sınırlarını çizdi.
Sözcü Bekai, “Müzakerelerdeki karşılıklı taahhüt ilkesi, bizim yükümlülüklerimizi ancak karşı tarafın da kendi taahhütlerini yerine getirmesi halinde uygulayacağımız anlamına gelir. Herhangi bir taahhüdün tek taraflı olarak hayata geçirilmesi söz konusu olamaz” ifadelerini kullandı.
Bu doğrultuda uluslararası mekanizmaların ve varılan diplomatik belgelerin hassasiyetle takip edildiğini belirten Sözcü Bekai, şöyle devam etti:
“Mutabakat zaptının metni son derece açık ve hassas bir biçimde kaleme alınmıştır. Birinci maddede savaşın tüm cephelerde durdurulmasının Lübnan’ı da kapsaması gerektiği net bir şekilde belirtilmiştir. Varılan bu mutabakatın diğer tarafı olan ABD, kendi üzerine düşen yükümlülüklere bağlı kalmalı ve İsrail’in Lübnan’a yönelik askeri saldırılarını durdurması için gereken her adımı atmalıdır. Bu arka plan ve parametreler çerçevesinde, karşı tarafın yükümlülüklerini yerine getirme sürecini anlık olarak izliyoruz. Ulusal çıkarlarımızı ve güvenliğimizi korumak amacıyla elimizdeki tüm imkanları ve mekanizmaları gerektiği her an kullanacağız.”
“Ortak tarihsel ve kültürel bağlar iki ülke ilişkilerinin temelini oluşturuyor”
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin yakın zamanda gerçekleştirdiği Irak ziyaretine de değinen Sözcü Bekai, Bağdat ile Tahran arasındaki ilişkilerin stratejik önemine dikkat çekti.
Ziyaretin yeni Irak hükümetinin kurulmasının ardından gerçekleştirilen ilk üst düzey temas olduğunu hatırlatan Sözcü Bekai, “İran ile Irak arasındaki ilişkiler son derece köklü ve derindir. Ortak tarihsel ve kültürel bağlar iki ülke ilişkilerinin temelini oluşturuyor. Hükümetlerin değişmesi bu güçlü ilişkileri etkilemez, aksine biz her fırsatı bu ilişkileri daha da derinleştirmek için bir vesile olarak değerlendiriyoruz” değerlendirmesinde bulundu.
Ziyaret kapsamında Irak Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Dışişleri Bakanı, Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Meclis Başkanı ile son derece verimli görüşmeler gerçekleştirildiğini aktaran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, görüşmelerde iki ülke arasındaki ekonomik, ticari, sınır güvenliği ve insani ilişkilerin güçlendirilmesinin ele alındığını bildirdi.
Ayrıca, bölgenin istikrarı için her iki ülkenin koordinasyon içinde hareket etmeye devam edeceğini ekledi.
“Eylemlerin ölçütü yalnızca varılan mutabakat zaptının metnidir”
Lübnan’daki durum ve Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik iddialar hakkında sorulan bir soruya yanıt veren Sözcü Bekai, Tahran’ın bu konudaki pozisyonunun değişmediğini belirtti. Irak hükümetinin direniş gruplarına silah bırakmaları için süre verdiği yönündeki iddialar ile Lübnan ve İsrail arasındaki gizli anlaşma iddialarının sadece basında yer alan spekülasyonlardan ibaret olabileceğini dile getiren Bekai, şunları kaydetti:
“Lübnan konusunda duruşumuz son derece nettir. ABD’nin Lübnan cephesi de dahil olmak üzere tüm cephelerde savaşı sona erdirme taahhüdü, mutabakat zaptının birinci maddesinde açıkça yer alan resmi bir yükümlülüktür. Bizim için esas olan, ABD’nin bu taahhütlerine bağlı kalması ve İsrail’i bu kurallara uymaya zorlamasıdır. Bu çerçevede, eylemlerin ölçütü yalnızca varılan mutabakat zaptının metnidir. Lübnan halkı ve direniş güçleri, geçmiş yıllarda edindikleri tecrübeler ışığında, kendi egemenlikleri, bağımsızlıkları ve ulusal çıkarları doğrultusunda en doğru kararı kendileri verecektir.”
Irak’ın iç işlerine ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Sözcü Bekai, “Irak’ın iç meseleleri tamamen Irak halkını ve yöneticilerini ilgilendirir. Onlar, dışarıdaki aktörlere kıyasla kendi ülkelerinin çıkarlarını çok daha iyi tahlil etme kabiliyetine sahiptir. Direniş gruplarının ülkenin güvenliğini koruma konusundaki rollerinin bilincinde olan Irak yönetimi, kendi egemenlik hakları çerçevesinde en doğru kararları alacaktır” şeklinde konuştu.
“Bölge dışı aktörlerin müdahaleleri durumu daha da karmaşık hale getiriyor”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Hürmüz Boğazı’nda bazı ülkelerle birlikte tarama ve temizlik çalışmaları yapılması yönündeki açıklamalarını değerlendiren Sözcü Bekai, her konuda açıklama yapmanın ülkelerin prestijini artırmayacağını savundu.
Devletlerin kendi sınırlarını ve yetki alanlarını doğru tayin etmeleri gerektiğinin altını çizen Sözcü Bekai, şu ifadeleri kullandı:
“Her konuda fikir beyan etmek sorumluluk bilincinin bir göstergesi olmadığı gibi ülkelerin uluslararası alandaki güvenilirliğini de artırmaz. En yapıcı yaklaşım, işlerin kendi doğal ve hukuki mecrasında yürümesine izin vermektir. İran, Hürmüz Boğazı konusundaki sorumluluklarının ve yetkilerinin tamamen bilincindedir ve bunları yerine getirebilecek güce sahiptir. Bölge dışı aktörlerin müdahaleleri durumu daha da karmaşık hale getiriyor. İyi niyetle yapıldığı iddia edilse bile bu tür müdahaleler bölgesel dinamiklere zarar vermektedir.”
Sözcü Bekai, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki güvenliği sağlama konusundaki kararlılığının sürdüğünü ve dışarıdan herhangi bir askeri veya teknik yardıma ihtiyaç duymadıklarını yineledi.
“Kanada’nın tek taraflı kararı diplomatik teamüllere aykırıdır”
Kanada hükümetinin Tahran’daki elçiliğini yeniden açma veya konsolosluk hizmetlerini başlatma yönündeki iddiaları üzerine konuşan Sözcü Bekai, henüz kendilerine ulaşmış resmi bir talebin bulunmadığını bildirdi.
Kanada’nın 2012 yılında diplomatik ilişkileri tek taraflı olarak askıya almasının arkasında makul bir gerekçe olmadığını savunan Sözcü, şu bilgileri verdi:
“Kanada’nın tek taraflı kararı diplomatik teamüllere aykırıdır ve o dönemden bu yana Kanada’da yaşayan çok sayıda İran vatandaşı konsolosluk hizmetlerinden mahrum bırakılarak mağdur edilmiştir. Bu durum, söz konusu yönetimin insani meselelere yaklaşımını da ortaya koymaktadır. Resmi bir başvuru yapılması halinde bu talebi kendi diplomatik kriterlerimiz çerçevesinde değerlendiririz ancak şu an için somut bir adım atılmış değildir.”
“Filistinlileri kendi topraklarından sürmek özgürlük değil, zorunlu göçtür”
İsrail’in Gazze’deki Filistinlileri tehcir etme planlarının adını değiştirerek “hareket özgürlüğü” olarak nitelendirmesini sert bir dille eleştiren Sözcü Bekai, bu durumun kelime oyunlarından ibaret olduğunu vurguladı.
Bekai, “Filistinlileri kendi topraklarından sürmek özgürlük değil, zorunlu göçtür. Uluslararası toplum, Gazze ve Batı Şeria’da yürütülen nüfus yapısını değiştirme çabalarının gerçek niteliğini çok iyi görmektedir” dedi.
Uluslararası kurumların bu konuda sessiz kalmaması gerektiğini belirten Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve İslam İşbirliği Teşkilatı başta olmak üzere tüm bölgesel ve küresel yapıların, yaşanan insani trajediyi durdurmak ve sorumluların yargılanmasını sağlamak adına daha aktif rol oynaması gerektiğini kaydetti.
“Kararlar kurumlar arası ortak değerlendirmeler sonucunda alınmaktadır”
Ülke içindeki dış politika tartışmalarına ve yürütülen müzakerelere yönelik eleştirilere de değinen Sözcü Bekai, İran’ın çok sesli bir toplumsal yapıya sahip olduğunu ifade etti.
Vatandaşların milli çıkarlar ve güvenlik konularındaki hassasiyetini takdir ettiklerini belirten Sözcü, karar alma mekanizmalarının işleyişi hakkında şu açıklamayı yaptı:
“Devletimizin karar alma mekanizmaları belirli kurallara ve anayasal süreçlere tabidir. Dışişleri Bakanlığı tek başına stratejik kararlar almaz. Savaş, barış veya uluslararası anlaşmalar gibi hayati önem taşıyan konularda kararlar, başta Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi olmak üzere tüm ilgili devlet kurumlarının ortak değerlendirmeleri ve analizleri sonucunda alınmaktadır. Bakanlığımız, bu üst kurulların tebliğ ettiği direktifleri uygulamakla yükümlüdür. Bu süreçte toplumsal birliği zedeleyecek ve asılsız iddialara dayanan tartışmalardan kaçınmak, milli dayanışmayı güçlendirmek hepimizin ortak sorumluluğudur.”
Sözcü Bekai, Doha’da yapılması planlanan temasların ABD’li yetkililerle doğrudan bir görüşme içermediğini, görüşmelerin yalnızca dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması teknik detayları üzerine Katar makamlarıyla yürütüleceğini sözlerine ekledi.
“NATO üyesi ülkelerin eylemleri uluslararası hukuk açısından sorumluluk doğurur”
NATO Genel Sekreteri’nin geçmiş dönemlerde İran’a yönelik gerçekleştirilen bazı askeri eylemlere ilişkin yaptığı açıklamaları da değerlendiren Sözcü Bekai, bu durumun hukuki sonuçları olacağını belirtti.
Sözcü Bekai, “NATO üyesi ülkelerin eylemleri uluslararası hukuk açısından sorumluluk doğurur. Yapılan itiraflar, ülkemize yönelik gerçekleştirilen saldırılarda hangi aktörlerin nasıl bir rol üstlendiğini açıkça ortaya koymuştur. Bu beyanlar hukuki süreçlerde kanıt niteliği taşımaktadır” dedi.
İran’ın kendi sınır bütünlüğünü korumak için her türlü hukuki adımı atacağını ifade eden Bekai, saldırılarda doğrudan veya dolaylı sorumluluğu bulunan tüm tarafların uluslararası mahkemeler önünde hesap vermesi için gerekli girişimlerin sürdürüleceğini kaydetti.
“Güvenlik ancak bölge ülkelerinin ortak iradesiyle tesis edilebilir”
Bölgesel işbirliği mekanizmalarının geliştirilmesi yönündeki önerilere her zaman açık olduklarını belirten Sözcü Bekai, Basra Körfezi ülkeleri, İran ve Irak’ın katılımıyla gerçekleştirilmesi muhtemel ortak toplantı önerisini desteklediklerini ifade etti.
Güvenliğin dış güçlerin askeri varlığıyla sağlanamayacağını dile getiren Bekai, “Güvenlik ancak bölge ülkelerinin ortak iradesiyle tesis edilebilir. Yabancı güçlerin askeri varlığı bölgeye istikrar getirmemiş, aksine istikrarsızlığı ve kutuplaşmayı derinleştirmiştir. Bu nedenle bölge ülkelerinin bir araya gelerek kendi güvenlik mimarilerini inşa etmeleri en doğru yaklaşımdır” değerlendirmesinde bulundu.
Suriye’nin güneyinde yaşanan gelişmelere de değinen Sözcü Bekai, Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin korunmasının bölgesel istikrar için hayati önem taşıdığını, bu ülkeye yönelik gerçekleştirilen saldırıların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu sözlerine ekledi.
“Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı siyasi nitelikli açıklamalardan kaçınmalıdır”
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Direktörü Rafael Mariano Grossi’nin İran’daki tesislere yönelik denetim ve erişim taleplerine ilişkin açıklamalarına yanıt veren Sözcü Bekai, ajans ile işbirliğinin sürdüğünü ancak bu sürecin teknik sınırları olduğunu hatırlattı.
Sözcü Bekai, konuya dair şunları söyledi:
“Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı siyasi nitelikli açıklamalardan kaçınmalıdır. İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması çerçevesindeki taahhütlerine ve kapsamlı denetim anlaşmalarına bağlı kalmaya devam etmektedir. Ancak askeri saldırılardan zarar görmüş tesislerin durumu teknik ve güvenlik boyutlarıyla değerlendirilmektedir. Ajansın öncelikle kendi yükümlülüklerini yerine getirmesi ve tarafsız bir teknik organ olarak hareket etmesi gerekmektedir. Siyasi kampanyalara alet olan açıklamalar işbirliği zeminine katkı sağlamaz.”
Sözcü Bekai, nükleer alandaki faaliyetlerin tamamen barışçıl amaçlar taşıdığını ve uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde şeffaf bir şekilde yürütüldüğünü yineledi.
“Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğini sağlama yükümlülüğümüzü yerine getiriyoruz”
Son olarak Hürmüz Boğazı’ndaki son duruma ve petrol satışlarındaki gelişmelere değinen Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Umman ile yürütülen koordinasyon çalışmalarının sürdüğünü bildirdi.
Boğazdaki seyrüsefer güvenliğinin İran’ın öncelikli sorumlulukları arasında yer aldığını belirten Bekai, şu ifadeleri kullandı:
“Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğini sağlama yükümlülüğümüzü yerine getiriyoruz. Bu konudaki sorumluluklarımızı Umman başta olmak üzere diğer kıyıdaş ülkelerle koordinasyon içinde sürdüreceğiz. Petrol ve petrokimya ürünlerimizin satışı konusunda ise yaptırımların aşılması ve ihracat kanallarının açık tutulması yönünde ilgili bakanlıklarımızla koordineli çalışmalar yürütüyoruz. Bu alandaki engelleri aşmak için gereken tüm yasal ve diplomatik yolları kullanmaya devam edeceğiz.”
Sözcü Bekai, ekonomik diplomasi alanında atılan adımların sonuç vermeye başladığını ve ülkenin ihracat kapasitesini artırmak için yeni mekanizmalar geliştirdiklerini belirterek basın toplantısını sonlandırdı.
Ortadoğu
Hürmüz Boğazı açıldı ancak gıda ve yakıt riski sürüyor

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasının enerji piyasalarını rahatlatacağını ancak kırılgan ekonomilerin gıda ve yakıt maliyetlerindeki artışlar nedeniyle risk altında kalmaya devam edeceğini açıkladı. Raporda, 100 günü aşan aksamaların ardından tedarik zincirlerinin toparlanmasının zaman alacağı vurgulandı.
Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) salı günü yayımladığı raporda, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasının enerji piyasalarına hızlı bir rahatlama getireceğini ancak kırılgan ekonomilerin gıda ve yakıt maliyetlerindeki uzun süreli artışlar nedeniyle risk altında kalmaya devam edeceğini açıkladı.
Cenevre merkezli kuruluşun raporunda, stratejik su yolundan yapılan taşımacılıkta 100 günü aşan ciddi aksamaların ardından, tedarik zincirlerinin yeniden düzene girmesi için zamana ihtiyaç duyulması sebebiyle gıda ve taşımacılık sistemlerinin toparlanmasının enerji piyasalarına kıyasla daha uzun sürebileceği belirtildi.
Küresel petrol ve gaz arzının yaklaşık beşte birinin taşındığı Hürmüz Boğazı, şubat ayı sonlarında ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak hava saldırılarının tetiklediği çatışma döneminde fiilen felç olmuştu.
ABD ve İran arasında varılan geçici anlaşmanın ardından Brent petrolün varil fiyatı keskin bir düşüşle çatışma öncesi seviyelere yaklaşarak 73 dolar civarına geriledi.
Ancak UNCTAD, yüksek yakıt, gaz ve gübre maliyetlerinin tarımsal üretime, taşımacılık maliyetlerine ve hanehalkı bütçelerine yansımaya devam edebileceğini kaydetti.
Kırılgan ekonomilerin petrol ve gübre fiyat şoklarına karşı özellikle savunmasız kalmaya devam ettiğini bildiren kuruluş, gıda fiyatlarındaki kalıcı yüksekliğin yoksul hanehalkları üzerindeki baskıyı artırabileceğini aktardı.
UNCTAD, gıda fiyatlarında yaşanacak yüzde 5’lik bir artışın çocuklarda akut beslenme yetersizliği riskini ciddi ölçüde yükseltebileceğini açıkladı.
Raporda, Hürmüz Boğazı’ndaki aksamalardan kaynaklanan petrol ve tahıl ithalat şoklarına maruz kalan 61 kırılgan ekonomi tespit edildi.
Bu ülkeler arasında yer alan ve yakıt ithalatına yüksek oranda bağımlı olan Yeşil Burun Adaları’nda elektrik, taşımacılık ve gıda maliyetlerinde artış kaydedildi.
Raporda, enerji piyasaları istikrara kavuştuktan sonra dahi bu artışların sürebileceği ifade edildi.
Yemen gibi temel gıda ithalatı yapan ülkelerin de kırılganlıklarını koruduğu, çünkü hassas ekonomilerinin yüksek tahıl fiyatlarını ve taşımacılık maliyetlerini absorbe edecek güce sahip olmadığı belirtildi.
UNCTAD, en çok risk altında olan ülkelerin son şokları atlatabilmesi için uluslararası destek çağrısı yaptı.
Ortadoğu
Berri: Bu anlaşma asla yürürlüğe girmeyecek ve uygulanmayacak

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, Washington’da ABD ara buluculuğunda imzalanan çerçeve anlaşmasına sert tepki göstererek, bu mutabakatı Lübnan tarihinin en ağır tavizlerinden biri olarak nitelendirdi. Berri, ülkenin ulusal egemenliğini koruma kararlılığını vurgularken, ordu komutasındaki olası bir görevden alma girişimine karşı da net bir uyarıda bulundu.
Lübnan’da hükümet yetkilileri ile İsrail arasında Washington’da ABD nezaretinde imzalanan çerçeve anlaşmasının ardından, başkent Beyrut’taki Meclis Başkanlığı makamı olan Ayn el-Tine Sarayı’nda derin bir huzursuzluk hakim.
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri’nin, Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile süregelen siyasi kopuşu ve anlaşmaya yönelik gösterdiği kararlı direnç, ülkedeki anayasal ve askeri dengelerin hassas bir dönüm noktasına geldiğini gösteriyor.
Meclis Başkanı Berri, Cumhurbaşkanı Avn ile olan ilişkisinin mevcut durumunu tarif ederken, “Ne o beni arıyor ne de ben onu arıyorum” ifadelerini kullandı.
Resmi açıklamaların ve diplomatik nezaket kurallarının ötesinde, Beyrut yönetiminin attığı bu adımın, Meclis Başkanı Berri’nin uzun süredir savunduğu ulusal ilkeleri çiğnediği belirtiliyor.
Berri’nin siyasi çizgisine göre, İsrail ile yapılacak her türlü müzakerenin katı ulusal ilkeler çerçevesinde yürütülmesi ve askeri alanda elde edilemeyen siyasi kazanımların masada İsrail’e altın tepside sunulmaması gerekiyor.
Lübnan Meclis Başkanı’na göre, herhangi bir müzakere sürecinin başlayabilmesi için öncelikle İsrail’in işgal altında tuttuğu tüm Lübnan topraklarından tamamen çekilmesi, askeri saldırılarını sonlandırması, tutsakları serbest bırakması ve güneydeki göçmenlerin köylerine dönmesi şart koşuluyor.
Washington’da imzalanan mutabakat ise bu öncelikler sıralamasını tersine çevirerek, askeri geri çekilmeyi ucu açık siyasi ve askeri koşullara bağlıyor. Bu durumun, Lübnan’ın egemenliğini uzun yıllar boyunca ipotek altına alma riski barındırdığı ifade ediliyor.
“17 Mayıs anlaşmasından on kat daha kötü”
Meclis Başkanı Nebih Berri, Lübnan’da yayımlanan el-Ahbar gazetesine verdiği mülakatta, Washington’da varılan mutabakatı sert bir dille eleştirdi. Berri, bu uzlaşıyı Lübnan’a dayatılan bir dikte olarak nitelendirerek, “Bu anlaşma bir dayatmadır ve 17 Mayıs 1983 anlaşmasından on kat daha kötüdür” ifadelerini kullandı.
Kendisi de geçmişte Emel Hareketi lideri olarak 17 Mayıs anlaşmasına karşı yürütülen toplumsal ve siyasi direnişin öncü isimleri arasında yer alan Berri, yeni mutabakata karşı tavrını şu sözlerle pekiştirdi:
“On kez 17 Mayıs anlaşması olsun ama bu anlaşma asla olmasın.”
Lübnan halkının sokak hareketlerine veya provokasyonlara kapılmaması gerektiğinin altını çizen Berri, ülkeyi iç çatışma ve kaos sarmalına sürüklemek isteyecek odaklara fırsat verilmemesi çağrısında bulundu.
Anlaşmanın yalnızca siyasi içeriğiyle değil, Lübnan toplumunda yaratabileceği iç bölünmelerle de büyük bir tehdit oluşturduğunu kaydeden Berri, bu durumun en çok İsrail’in çıkarlarına hizmet edeceğini vurguladı.
Siyasi mücadelenin tamamen anayasal, yasal ve ulusal zeminlerde yürütüleceğini belirten Berri, kabinedeki bakanlarının tutumuna dair şu açıklamayı yaptı:
“Emel Hareketi’ne mensup bakanlar, bu anlaşmanın ele alınacağı hiçbir bakanlar kurulu toplantısını boykot etmeyecek. Orada olacağız, mücadele edeceğiz ve net tavrımızı ortaya koyacağız.”
Meclis Başkanı Berri, Washington mutabakatının geleceğine ilişkin ise son derece kararlı konuşarak, “Bu anlaşma asla yürürlüğe girmeyecek ve uygulanmayacak; kendiliğinden hükümsüz kalacaktır” ifadelerini kullandı.
“Müzakerelerin gerçek adresi Amerika ve İran hattıdır”
Lübnan’ın ulusal haklarını geri alabilmesi ve İsrail’i topraklarından tamamen çıkarabilmesi için önünde tek bir gerçekçi diplomatik yol olduğunu savunan Meclis Başkanı Berri, bu adresin Washington ile Tahran arasındaki doğrudan diplomatik süreç olduğunu belirtti.
Berri, konuya ilişkin değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:
“Lübnan’ın haklarını güvence altına alacak yegane meşru ve gerçekçi zemin, Amerika Birleşik Devletleri ile İran İslam Cumhuriyeti arasında yürütülen müzakere sürecidir.”
Bu eksenin dışında, Lübnan’ın tek başına ABD ve İsrail tarafından belirlenen koşullar altında masaya oturmasının büyük bir hata olacağını kaydeden Berri, böyle bir girişimin işgali meşrulaştırmaktan ve İsrail’e sahada yeni fiili durumlar yaratması için zaman kazandırmaktan başka bir işe yaramayacağını sözlerine ekledi.
“Kimse orduyla oynamaya kalkışmasın”
Son günlerde Lübnan kamuoyunda sıkça tartışılan ve Lübnan Ordusu Komutanı General Rudolf Heykel’in görevden alınacağına yönelik iddialara da doğrudan değinen Meclis Başkanı Nebih Berri, askeri vesayet ve komuta kademesine yönelik müdahalelere karşı uyarıda bulundu.
Silahlı kuvvetlerin ülkenin birliğini koruyan en önemli yapı taşı olduğunu hatırlatan Berri, şöyle konuştu:
“Hiç kimse böyle bir şaka yapmaya yeltenmesin ve hiç kimse Lübnan Ordusu ile oynamaya kalkışmasın.”
Askeri kurumun ulusal güvenliğin, toplumsal huzurun ve iç barışın teminatı olduğunu vurgulayan Berri, ordunun kendileri için kırmızı çizgi olduğunu ifade etti.
Anlaşmanın imzalanmasının hemen ardından yayımladığı kısa mesajda Lübnan halkını uyararak, “Ey Lübnan halkı, bu bir fitnedir” diyen ve Şii inancının önemli liderlerinden İmam Ali’nin fitne dönemlerinde tarafsız kalmayı salık veren özlü sözlerine atıfta bulunan Berri, bu mesajının bazı çevreler tarafından pasif veya yumuşak bulunmasına da tepki gösterdi.
El-Ahbar gazetesinin bu yöndeki sorusunu yanıtlayan Lübnan Meclis Başkanı Berri, şu ifadeleri kullandı:
“Ben bu anlaşmayı doğrudan fitne olarak nitelendirmişken daha ne söylememi bekliyorsunuz? Küfür mü etmeliydim?”
Anlaşmayı “fitne” olarak adlandırmanın siyasi literatürdeki en üst düzey uyarı seviyesi olduğunu dile getiren Nebih Berri, meselenin basit bir görüş ayrılığı olmadığını, doğrudan Lübnan’ın toprak bütünlüğünü ve toplumsal birliğini hedef alan varoluşsal bir tehdit olduğunu belirtti.
Amerika2 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Avrupa6 gün önceKuzey Akım sabotajında ‘porno filmi kılıfı’ iddiası
Asya2 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Görüş1 hafta önceHeidegger’in kulübesindeki Avrupa solu
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak
Dünya Basını2 hafta önceForeign Policy: İran, Vietnam’dan Daha Ağır Bir Yenilgi
Dünya Basını2 hafta önceİran savaşı küresel güç dengelerini nasıl yeniden şekillendirdi?
Rusya1 gün önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”











