Amerika
ABD’de ‘ulusal boşanma’ tartışması: Bölünme senaryoları gerçekçi mi?

5 Mart günü New York Times’ta David French imzasıyla bir görüş yazısı yayınlandı. Yazının başlığı “‘Ulusal Boşanma’ Tehditlerini Ciddiye Alın” idi.
Neydi bu ‘ulusal boşanma’? ABD’deki konfederasyoncu-birlikçi fay hatları 4 yıllık İç Savaş’a kadar gitse de, son tartışmanın fitilini Trump destekçiliği ile bilinen, Georgia’dan Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Marjorie Taylor Greene ateşledi.
Attığı bir tweet ile görüşlerini açıklayan Greene’e göre, ‘sol’ ve ‘sağ’ bir ulusal boşanmayı düşünmeliydi; bu boşanma, iç savaş aracılığıyla değil, yasal bir anlaşma ile gerçekleşmeliydi. Eyaletler, birliği yasal olarak korurken, ideolojik ve politik anlaşmazlıkları ayırmanın bir yolunu bulmalıydılar.
‘Sol’ ile ‘sağ’ın uzlaştırılamaz farklılıklara sahip olduğunu söyleyen temsilci, ‘sağ’ adına konuştuğunu ve ‘sol’un dine/inanca, geleneksel değerlere, iktisadi ve yönetimsel siyasi inançlara saygı duymayarak, kendilerine ve çocuklarına yollarını zorla empoze etmeye çalıştığını ve bundan ‘bıktıklarını ve iğrendiklerini’ söyledi.
‘Çözüm eyaletleri kuvvetlendirmek’
Greene’e göre, 34 trilyon dolarlık federal borç ve neredeyse iflasını ilan edecek federal hükümet ortadayken, çözüm federal hükümeti küçültüp eyaletlerin yetkilerini artırmak.
Cumhuriyetçi temsilci, bu vesileyle ABD’nin borç sorununun çözüleceğini düşünüyor.
Eyaletlerin eğitim, ticaret ve iletişim gibi alanlardaki kontrolü artırarak federal yönetimin küçültüleceğini söyleyen Greene, eğitimin neye benzeyeceği konusunda da tahminlerini aktardı.
Buna göre, Cumhuriyetçilerin egemen olduğu ‘kırmızı eyaletler’de, daha geleneksel kamusal eğitim verilerecek ve bu eğitim müfredatında ‘tüm toplumsal cinsiyet yalanları ve kafa karıştırıcı teoriler, Drag Queen öykü saatleri, LGBTQ’yu endoktrine eden öğretmenler ve Çin’in eğitimimiz üzerindeki para ve etkisi’ yasaklanacak.
Greene’e göre, Demokratların egemenliğindeki ‘mavi eyaletler’de ise hükümet kontrolünde ‘cinsiyet değişim’ okulları kurulabilir.
Kırmızı eyaletlerdeki okullarda dua etmek geri dönüp milli marşta ayağa kalkmak tekrar zorunlu kılınacak. Mavi eyaletler ise milli marşı kaldırıp yerine ‘trans bayrağı’ ve Black Lives Matter gibi ‘kimlik ideolojilerine’ yönelik bağlılık içeren marşlar getirebilecek.
Örneğin kırmızı eyaletler, ‘yeşil dönüşüm’ kriterlerine uymak zorunda kalmayacak ve petrol, doğalgaz, temiz kömür ve nükleer enerji kullanacak. Bu eyaletler, Çevresel Sosyal Yönetişim kapsamında işletmelere şirketlere getirilen tüm düzenlemeleri çöpe atacak.
Göç ve sınır korumadan seçim sistemi ve polis teşkilatına kadar bir dizi öneriyi alaycı bir dille sunan Greene’e tepki de yağdı, destek de.
Trump’çı bir fantezi mi?
Greene’in çıkışından sonra konu üzerine bir anket yapan Rasmussen’in verileri, meselenin basit bir ‘Trump’çı hezeyan’ olmadığını ortaya koyuyor.
‘Ulusal boşanma’ya güçlü bir biçimde karşı çıkanların oranı hâlâ bir hayli yüksek. Ankete katılan ABD’lilerin yüzde 43’ü, ‘güçlü bir biçimde’ bu fikre katılmadığını belirtiyor. Yüzde 14 ise ‘kısmen’ katılmayanlardan.
‘Güçlü bir biçimde’ katılanların oranı ise yüzde 14. ‘Kısmen’ katılanlar yüzde 20 civarında. Yani ABD’nin bölünmesini kısmen ya da güçlü bir biçimde destekleyenlerin oranı yüzde 34’e ulaşmış durumda.
Elbette bu oranın partilere göre dağılımı farklılık gösteriyor. Örneğin Cumhuriyetçi seçmenin yüzde 45’i kısmen ya da güçlü bir şekilde ulusal boşanmayı destekliyor. Demokratlarda bu oran yüzde 26, ‘güçlü bir biçimde’ katılmayanlar ise yüzde 56’yı buluyor.
Ama 2021 yılında başka bir araştırma daha yapılmıştı, ki bu, tartışmanın bugün başlamadığını da gösteriyor. Virginia Üniversitesi Politika Merkezi tarafında 1001 Biden, 1001 Trump destekçisi arasında yapılan ankette, kırmızı ve mavi eyaletlerin ayrılmasına yönelik destek Biden taraftarları arasında yüzde 41, Trump taraftarları arasında yüzde 52 çıkmıştı.
Eyaletler arası iktisadi uçurum
Federal hükümetten en çok mali kaynak alan eyaletlerin mavi değil, kırmızılar olduğu kulaktan kulağa fısıldanıyor. Dolayısıyla bu durumda federal hükümete şeklen bağlı ama ayrı bir kırmızı ülke kurma fikri mali olarak desteklenebilir görünmüyor.
Oysa mavi eyaletlerin kırmızı eyaletlerin yükünü sırtında taşıdığına ilişkin anlatılar da on yıllardır sürüyor. Örneğin Massachusetts ve Connecticut gibi zengin ve Demokrat eyaletlerin Washington’a ödediği vergi ile Washington’dan aldığı kaynak oranı, Kentucky ve Mississipi gibi daha yoksul ve Cumhuriyetçi eyaletlerdeki aynı oranın çok üzerinde.
Biden’a oy veren bölgelerin GSYİH’deki oranı ile Trump’a oy veren bölgelerin GSYİH’deki oranı arasında üç katın üzerinde bir fark bulunuyor.
Dolayısıyla, Cumhuriyetçilerin ‘iktisadi olarak zor duruma düşsek de duyarcılık (woke) kültürüne karşı kendimizi koruruz’ tezine ihtiyatla yaklaşmak gerekiyor. Bu türden bir ayrılığa varacak federalizmin ABD Anayasası tarafından yasaklanmış olması ve bariz bir iç savaş imasını da bir kenara bırakarak konuşursak, ayrılıkçılığın ancak Demokratların ağırlık koyması durumunda gerçek olabileceğini teslim etmek gerek.
‘Calexit’ çağrıları da mı Trump’çılarındı?
Nitekim Donald Trump’ın başkan seçilmesinin ardından, yüzde 61’lik bir yüzde ile Hillary Clinton’a oy veren California eyaletinde ‘Calexit’ (California’nın ABD’den ayrılması, Brexit’e gönderme) çağrıları yapılmıştı. Bu ayrılığa dayanak olarak ise yalnızca California’nın GSYİH’sinin 2021 yılında 3,51 trilyon dolar olması gösteriliyordu. Karşılaştırma için, Fransa’nın aynı yılki GSYİH’sinin 2,94 trilyon dolar olduğunu hatırlatalım.
Dünya Bankası verileri ile bir tablo oluştursaydık, California Almanya ve Birleşik Krallık’ın arkasından dünyanın en büyük 5. ekonomisi oluyor.
Dahası, Calexit çağrısı yapanların argümanlarından biri de, Barack Obama döneminde müzakere edilen Asya merkezli Trans-Pasifik Ortaklığının (TPP) reddiydi. Calexit’çilere göre TPP, eyaletin ‘değerleri’ ile örtüşmemekteydi.
Yine Calexit’çilere göre, California diğer eyaletleri fonluyor ve bazı yıllar yüz milyarlarca dolar kaybediyordu. Calexit sayesinde California, federal hükümetin yüzde 46’sını elinde bulundurduğu doğal kaynaklarına da yeniden sahip çıkacaktı.
Daha fazla federalizm çağrıları ve yol ayrımı
ABD’de federal yönetimin yetkilerini azaltıp eyaletlerin daha fazla ‘özerk’ yönetime sahip olmasını isteyen bir damar olduğu da bunun en çok Cumhuriyetçiler içerisinde yankı bulduğu da sır değil.
Bunlar federal hükümetin büyüdüğünü, hantallaştığını, bürokratikleştiğini düşünüyor; daha fazla serbest piyasa, daha az vergi, daha küçük federal yönetim ve daha özerk eyaletler istiyorlar.
Trump’çı bir temsilcinin ‘anti-woke’ söylemlerle bezeli önerileri, meselenin arkasındaki iktisadi özü gizlememeli. Burada, kapitalist dünyadaki yeni (yeşil?) dönüşüme öncülük eden sermaye grupları ile daha ‘geleneksel’ ve ‘yeni’ye ayak uyduramayan, belki de uydurmak istemeyen sektörler arasındaki bir gerilim bulunuyor.
Büyük yatırımlar gerektiren yeni teknolojilere ayak uydurmak için de büyük kaynaklar gerekiyor. Bu süreci gerek havuç gerek sopa ile yönetebilmek için ‘devlet’ gerekiyor. Devlet, aynı zamanda yeni sınıf konfigürasyonunu da belirleyecek bir hamle yapması için davet ediliyor.
‘Ultra liberal’ ve liberteryen anlayışlar, ‘kapitalizmin bu olmadığı’ gerekçesiyle ‘devlet’i namlunun ucuna koyuyorlar. Ayrılmayı savunmayanlar bile daha fazla federalizm istiyorlar. Devlet müdahale etmeyince, mülk sahibinin mülkünü istediği gibi değerlendirme hakkının daha rahat kullanılacağını vaaz ediyorlar.
Elbette, Amerikan yorumcular Greene’in önerisini gerçekçilik testine de tabi tutuyorlar. ABD’nin bir tarafta kırmızılar, öbür tarafta maviler şeklinde karpuz gibi ortadan ikiye yarılamayacağı, fazlasıyla gri bölgelerin bulunduğu açık.
Bununla birlikte, iki parti ve bölgeleri arasında Çin Seddinin olmadığı gerçeği, bir başka meseleye daha işaret ediyor: Tıpkı İç Savaş sonrasındaki 1877 Uzlaşması ve Jim Crow yasalarında olduğu gibi, iki farklı iktisadi ve sosyal altyapıya sahip bölgenin mülk sahibi sınıfların egemenliğinin devamı temelinde birleştirilmesi gayet mümkündür.
Biden’ın ABD’yi ‘yeniden endüstrileştirme’ planları ve buna verilen tepkileri de bu minvalde okumak gerekir. Bu da başka bir yazının konusu olsun.
Amerika
Google, yapay zeka yönetimini Londra’dan Kaliforniya’ya taşıyor

Google, yapay zeka birimlerini kapsamlı biçimde yeniden düzenleyerek geliştirme çalışmalarının denetimini Londra’dan Kaliforniya’daki merkezine taşıyor. Financial Times’a göre değişiklik, Gemini modellerinin geliştirilmesine etkin biçimde katılan kurucu ortak Sergey Brin’in etkisini güçlendirirken Demis Hassabis, Google DeepMind’ın yönetiminden ayrılıyor. Şirket, OpenAI ve Anthropic’e yetişmeye çalışıyor.
Google, yapay zeka birimlerinde kapsamlı bir yeniden yapılanmaya giderek geliştirme çalışmalarının denetimini Londra’dan Kaliforniya’daki merkezine taşıyor.
Financial Times’ın (FT) haberine göre bu değişiklik, Gemini modellerinin geliştirilmesine etkin biçimde katılan Google kurucu ortağı Sergey Brin’in etkisini güçlendiriyor. Şirket, OpenAI ve Anthropic’e yetişmeye çalışıyor.
Demis Hassabis, Google DeepMind’ın yöneticiliğinden ayrılarak operasyonel yönetimi yeni kıdemli başkan yardımcısı Koray Kavukçuoğlu’na devrediyor.
Hassabis, Alphabet’ın baş bilim insanı olarak görevini sürdürecek ve uzun vadeli araştırmalara yoğunlaşacak. Şirket yönetimi, bu düzenlemenin Hassabis’in potansiyelinden daha etkili biçimde yararlanılmasını sağlayacağı görüşünde.
Financial Times’ın kaynaklara dayandırdığı haberine göre görev değişiklikleri yalnızca yöneticilerin yer değiştirmesinden ibaret değil.
DeepMind’ın on yıldır süren araştırma kültürü yerini daha katı bir ticari anlayışa bırakıyor. Google’ın amiral gemisi Gemini modellerinin geliştirilmesi artık Mountain View’da merkezileştirilmiş durumda.
Hassabis yeni görevinde, ticari sorumluluklardan ayrılarak uzun vadeli araştırmalar ile genel yapay zeka (AGI) meselelerine odaklanacak.
Sergey Brin Gemini çalışmalarında daha etkin rol üstleniyor
Uzun yıllar şirketin günlük yönetiminde yer almayan Sergey Brin, OpenAI’ın ChatGPT’yi piyasaya sürmesinden sonra yeniden Google’ın yapay zeka stratejisindeki başlıca isimlerden biri haline geldi.
Brin, Gemini’nin geliştirilmesine etkin biçimde müdahil oluyor. Yapay zeka çalışmalarının denetiminin Kaliforniya’ya dönmesiyle Brin’in etkisi artık kurumsal yapıya da yerleşiyor.
Haziran başında, Google’ı bünyesinde barındıran ABD’li Alphabet Inc.’in 80 milyar dolar tutarında hisse ihraç etmeyi planladığı açıklanmıştı.
Bu kaynağın büyük bölümünün yapay zeka altyapısını güçlendirmek ve hesaplama kapasitesini artırmak için kullanılması planlanıyor.
Reuters’ın aktardığına göre Alphabet, son bir yılda altı para birimi üzerinden 85 milyar dolardan fazla borçlanma sağladı. Bunun sonucunda şirketin toplam borcu 100 milyar doları aştı.
Amerika
FDA, Moderna’nın mRNA grip aşısını onayladı

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), ilk mRNA grip aşısını onaylayarak, yaygın olarak görülen veya özellikle bulaşıcı virüs suşlarını hızla hedef almayı kolaylaştıracak bir teknolojinin kullanımının önünü açtı.
Moderna tarafından üretilen ve mFLUSIVA adı verilen aşının onaylanması, Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr. tarafından yönlendirilen mRNA araştırmalarına yönelik bir dizi darbenin ardından geldi.
Bu darbeler arasında, hükümetin Biyomedikal İleri Araştırma ve Geliştirme Kurumu (BARDA) aracılığıyla mRNA teknolojisiyle aşı geliştirmek amacıyla yürütülen 22 projenin iptali de yer alıyordu.
FDA, bu yılın başlarında Moderna’nın onay başvurusunu incelemeyi bile reddetmişti ama kamuoyundaki tepkilerin ardından hızla kararını değiştirdi.
Grip, her yıl dünya çapında 300.000’den fazla kişinin ölümüne neden oluyor ve Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’ne (CDC) göre, 2024-25 sezonunda özellikle şiddetli geçerek ABD’de tahmini 45.000 ölüm ile sonuçlandı.
Bu sayının içinde çocuklarda bildirilen en az 297 vaka da bulunuyor.
Yeni aşı, 50 ila 64 yaş arası kişiler için onaylandı. FDA, 65 yaş ve üstü yetişkinler için hızlandırılmış onay verdi.
Bu, aşının yaygın kullanımına olanak tanıyor ve takip çalışmasının sonuçları kabul edilebilir bulunursa tam onaya dönüştürülebilir.
Şirket, aşının 2026-27 solunum yolu virüs sezonu için hazır olmasını beklediğini belirtti.
Moderna CEO’su Stéphane Bancel yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Grip, hâlâ önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor ve mFLUSIVA, Amerika’daki yaşlılar için önemli bir yeni seçenek sunuyor. Bu onay, mRNA platformumuzun sürekli bilimsel yenilikler yoluyla önemli halk sağlığı sorunlarının çözümüne katkıda bulunma potansiyelini de yansıtıyor.”
mRNA teknolojisi, vücuda bir virüsün bir parçasını üretmesini söyler ve bu da vücudun bağışıklık tepkisini tetikler.
Bu teknoloji, dünya çapında yüz milyonlarca kişiye uygulanan Covid aşılarında kullanılan teknolojiydi.
İki bilim insanı, mRNA teknolojisi alanındaki çalışmaları nedeniyle 2023 yılında Nobel Ödülüne layık görüldü.
2021 yılında bir aşı aktivisti olarak Kennedy, FDA’ya mRNA Covid aşılarının piyasaya sürülmesinden altı ay sonra piyasadan çekilmesi için dilekçe vermişti.
Şirket, 50 ila 64 yaşları arasındaki yaklaşık 41.000 kişiyi, aşının etkili olduğunu ama eski teknolojiyle üretilen bir aşıya kıyasla daha fazla yan etkiye sahip olduğunu ortaya koyan büyük çaplı bir çalışmaya dahil etti.
Çalışmada, yaklaşık 21.000 kişi Moderna aşısını, yaklaşık aynı sayıda kişi ise karşılaştırma aşısını aldı.
Altı ay içinde, Moderna aşısı olanlardan 411’i gribe yakalanırken, diğer gri aşıyı olanlardan 557’si gribe yakalandı. Bu da yaklaşık yüzde 27’lik bir göreceli etkinlik oranına karşılık geliyor.
Fakat Moderna aşısını olanlarda daha fazla yan etki bildirildi: Katılımcıların yaklaşık üçte ikisi enjeksiyon yerinde ağrı, yüzde 45’i yorgunluk ve yüzde 38’i baş ağrısı bildirdi.
Bu oranlar, karşılaştırma grubuna kıyasla yaklaşık iki kat daha yüksekti.
Araştırmacıların Moderna aşısıyla ilişkili olduğunu değerlendirdiği ciddi olaylar arasında bir bayılma vakası, üç günlük hastaneye yatışa neden olan bir düşük tansiyon vakası ve bir perimiyokardit vakası, yani kalp zarının ve kalp kasının iltihaplanması yer aldı.
FDA’nın Moderna aşısını incelemeyi ilk başta reddetmesi, geniş çaplı ve genel olarak olumlu sonuçlar veren bir klinik deneme gerçekleştirmiş köklü bir şirkete yönelik son derece sıra dışı bir hamleydi.
Bu karar, o dönemde kurumun aşı bölümünün başkanı olan Dr. Vinay Prasad tarafından verildi.
Dr. Prasad, ilaç şirketleri ve FDA’ya yönelik keskin gözlü bir akademik eleştirmen olarak ün kazanmıştı. Daha sonra Kennedy’nin sesli bir destekçisi haline geldi.
Amerika
Hükümetler, “AI balonu” konusunda tehlikeli bir risk alıyor

Yapay zekaya (AI) yönelik yatırımlar hızla sürerken, tahvil piyasalarına hücum ve bu piyasalardaki faiz oranları alarm zillerinin çalmasına neden oluyor.
The Economist’te yer alan analize göre, bu yılki istikrarlı yükselişin ardından, Amerika, Fransa, Japonya ve İngiltere’deki 30 yıllık tahvil faizleri, 2007-09 küresel finans krizinden bu yana görülen en yüksek seviyelere yaklaşmış durumda.
Bu durum, 2022’deki mali panik sırasında kaydedilen en yüksek seviyelerin çoktan geride bırakıldığı İngiltere için özellikle dikkat çekici.
Pandemi sonrasında enflasyon düştüğünde tahvil getirilerinin 2010’lu yılların en düşük seviyelerine geri döneceği düşünülüyordu ama görünen o ki o seviyelere geri dönüş olmayacak.
The Economist’e göre tam aksine, getirilerin daha da yükselme olasılığı yüksek.
Dergiye göre bunun nedenleri arasında enflasyonun tam olarak yenilememesi ve bu durumun merkez bankalarını faiz indiriminden alıkoyması yer alıyor.
Japonya’nın bile, tereddütlü de olsa, gevşek para politikalarını geride bıraktığına işaret eden The Economist, “Zengin ülkelerin devasa bütçe açıklarının anlamlı bir şekilde daralacağına dair pek bir işaret görülmüyor; bu da hükümetlerin nihayetinde merkez bankalarını borçlarını enflasyon yoluyla eritmeye zorlama olasılığını artırıyor,” diye yazıyor.
İran savaşı ve gümrük vergileri gibi jeopolitik çalkantıların, yatırımcıların talep ettiği risk primini artırdığı hatırlatılıyor.
The Economist, tahvil piyasasına özellikle dikkat çekiyor:
“Yüksek tahvil getirileri, borçlu hükümetler için bir sorun. Örneğin, ABD’deki tahvil getirilerindeki her bir yüzde puanlık artış, on yıl içinde yıllık GSYİH’nın %1,3’ü kadar ek faiz ödemesine mal oluyor. Yine de hükümetlerin bu sıkışıklığı telafi etmek için kemerlerini sıkacaklarını ummak giderek zorlaşıyor. Amerika’da her siyasi parti, borç krizi gibi bir sıcak patatesin diğer tarafa düşmesini umuyor gibi görünüyor. Gelecek yıl Fransa’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi, aşırı sol ile aşırı sağ arasında bir mücadeleye dönüşebilir. Japonya ise, tuhaf bir şekilde, mali teşvik uyguluyor. Hükümetler ayarlamaları yapmak için ne kadar uzun süre beklerse, bu ayarlamalar o kadar büyük hale geliyor.”
Bu kapsamda hükümetler, faturaları ödemek için giderek daha fazla iktisadi büyümeye bahis oynuyor gibi görünüyor vei bu da günümüzde yapay zekaya (AI) bahis oynamak anlamına geliyor.
The Economist’e göre sorun şu: Normal şartlarda daha hızlı büyüme, yatırımı artırarak genellikle daha yüksek faiz oranları ve daha yüksek tahvil getirileri beraberinde getirir. Bugünlerde ise daha hızlı büyümeden önce piyasa faiz oranları yükseliyor.
Goldman Sachs tarafından bu yıl 1 trilyon dolar olarak tahmin edilen veri merkezi yatırımlarının muazzam boyutu, sermayeyi kıtlaştırıyor ve tahvil getirilerinin yükselmesine katkıda bulunuyor.
Ne var ki yapay zeka, teknolojinin yaygınlaşmasının tartışmasız en ileri düzeyde olduğu Çin’de bile henüz üretkenliği ölçülebilir bir şekilde artırmış değil.
Dergi, bu artışın gerçekleşmesinin “biraz” zaman alabileceğini kabul ediyor ve elektrik ve bilgi işlem sektörlerinde üretkenlik artışının gözle görülür hale gelmesinin onlarca yıl sürdüğünü hatırlatıyor.
Ayrıca tüm ekonomilerin eşit derecede iyi performans göstermeyeceğine de işaret eden The Economist, “Yapay zeka Amerika’ya daha fazla büyüme getirip küresel faiz oranlarını yukarı çeker fakat eski dünyada katı işgücü piyasaları ve yüksek enerji maliyetleri nedeniyle tıkanırsa, Avrupa’nın mali sıkıntıları daha da kötüleşebilir. Bu, daha fazla büyüme olmaksızın daha pahalı borç anlamına gelir,” diye yazıyor.
Diğer sorun ise istihdamla ilgili. Eğer yapay zekadan kaynaklanan verimlilik artışı, herhangi bir ülkenin mali hesaplamalarını derinden değiştirecek kadar büyükse, “muhtemelen büyük çaplı” bir iş kaybı da yaşanacak ve bu da işsizlere yönelik daha fazla harcama anlamına gelecek. Bu durumda gelir, işgücünden vergilendirmesi daha hafif olan sermayeye de kayabilir.
Yapay zeka bir silahlanma yarışını tetiklerse, ülkelerin savunma harcamalarını da artırması gerekecek. Yapay zeka destekli bilimsel ilerlemelerin beslediği daha uzun yaşam süresi gibi heyecan verici bir olasılık bile, devletin emeklilik harcamalarını artıracak.
Brookings Enstitüsü’nden iktisatçılar, bu faktörlerin yanı sıra yüksek faiz oranlarının, yapay zekanın tetiklediği büyümenin Amerikan bütçe açıkları üzerindeki olumlu etkisini yarıdan fazla azaltabileceğini tahmin ediyor.
Bu kapsamda The Economist, mali açıdan bu kadar “açılmanın” riskli olabileceğine işaret ediyor ve hükümetleri “bütçe açıklarına” karşı uyarıyor:
“Amerika ve İngiltere dahil olmak üzere zengin dünyanın büyük bir kısmının en son bütçe fazlası verdiği dönem, milenyumun başıydı. Bunun için hızlı bir verimlilik artışı gerekiyordu; o dönemde bu artış, bilgisayarlar ve internetin ilk dönemlerinden kaynaklanıyordu. Ancak bütçe açıklarının da azaltılması gerekiyordu. Mali ihtiyatlılık olmadan, tahvillere yatırım yapmak, istikrarsız teknoloji hisselerine bahis oynamak kadar riskli görünen bir yapay zeka bahsidir.”
Dünya Basını2 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi1 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını2 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Dünya Basını2 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Avrupa2 hafta önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Dünya Basını6 gün önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Asya2 hafta önceÇin, ileri düzey çip üretimi açısından kritik önemedeki yerli litografi makinelerinin seri üretimine başladı
Dünya Basını2 hafta önceABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan










