Bizi Takip Edin

Diplomasi

ABD’nin NATO serzenişlerinin kısa tarihi

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO müttefiklerine yönelik “bütün parayı biz harcıyoruz” çıkışları özellikle ikinci başkanlık döneminde damga vurdu.

2025’te Lahey’de düzenlenen zirvede üye ülkeler, 2035 yılına kadar GSYİH’nin yıllık %5’ini savunmaya ayırma taahhüdünde bulundular. Bu, 2014’teki Galler zirvesinde verilen %2 sözüne göre büyük bir sıçramaya işaret ediyordu.

Bu %5’lik taahhüt, savunma yatırımlarının iki temel kategorisini kapsıyor. İlki, “temel savunma ihtiyaçları”: Müttefikler, üzerinde mutabık kalınan NATO savunma harcamaları tanımına dayalı olarak, GSYİH’nin en az %3,5’ini temel savunma ihtiyaçlarını karşılamak ve NATO Yetenek Hedefleri’ni yerine getirmek için ayırmayı kabul ettiler. 

İkincisi ise “savunma ve güvenlikle ilgili harcamalar”: Bu başlıkta da üye ülkeler, kritik altyapıyı korumak, şebekeleri savunmak, sivil hazırlık ve dayanıklılığı sağlamak, inovasyon ve savunma sanayi tabanını güçlendirmek gibi daha geniş kapsamlı savunma ve güvenlikle ilgili yatırımlara GSYİH’nın %1,5’ine kadar kaynak ayıracaklar.

NATO’nun kendi verilerine göre 2025 yılında, Avrupalı müttefikler ve Kanada savunma harcamalarını 90 milyar doların üzerinde artırdı ki bu, 2024 yılına kıyasla yaklaşık %20’lik bir artışa tekabül ediyor.

Yine NATO’nun resmi aktarımına göre Avrupalılar ve Kanada son on yılda savunma alanındaki toplu yatırımlarını istikrarlı bir şekilde artırdılar: 2014’te toplam GSYİH’lerinin %1,4’ü olan bu oran, 2025’te %2,3’e yükseldi ve bu yıl savunma harcamaları için toplamda 571 milyar dolardan fazla yatırım yaptılar.

NATO istatistiklerine bakılırsa ABD, GSYİH içerisindeki savunma harcamaları oranları bakımından her zaman yüzde 3,5 ila 4’ün üzerinde görünüyor. Elbette mutlak olarak bakıldığında Amerikan ordusunun harcamaları ile baş edebilecek herhangi bir NATO gücü yok.

Öte yandan Trump döneminde iyice görünür hale gelen “yük paylaşımı” sorunu yeni başlamadı. Soğuk Savaş’ın detant dönemlerinde yaşanan tartışmaları bir kenara bırakırsak, 1990’ların sonundan itibaren büyük boyutlara ulaşmaya başlayan Amerikan savunma harcamaları ve kamu borcu, Afganistan ve Irak işgallerinin ardından kontrolden çıkmaya başlamış; Çin’in yükselişi ve ABD’nin Asya’ya askeri olarak da yöneleceğini ilan etmesiyle birlikte Avro-Atlantik hattındaki “güvenlik mimarisi”nin nasıl dönüşeğine dair açık bir tartışma başlamıştı.

Bush’un çağrısı

2008’de Romanya’da düzenlenen NATO zirvesine katılan dönemin ABD Başkanı George W. Bush, başta Irak ve Afganistan olmak üzere İran ve Kuzeydoğu Asya’yı da kapsayan uzun bir tehdit listesi sıraladıktan sonra, Avrupa’nın “füze tehdidinden” korunması için yapılması gerekenleri sıralıyordu.

Bush şöyle diyordu:

“Güçlü bir NATO İttifakı oluşturmak için güçlü bir Avrupa savunma kapasitesi de gereklidir. Bu nedenle bu zirvede, Avrupalı ortaklarımızı hem NATO hem de AB operasyonlarını desteklemek üzere savunma yatırımlarını artırmaya teşvik edeceğim. Amerika, Avrupalıların kendi savunmalarına yatırım yapmaları halinde, birlikte harekete geçtiğimizde daha güçlü ve daha yetkin olacaklarına inanmaktadır.”

Yakın zamanda, Ankara zirvesi için George W. Bush Presidential Center adına yazılan bir makalede, “yük paylaşımı” konusuna bir kez daha değinildi. Eski bir Dışişleri çalışanı olan Elizabeth Kennedy Trudeau imzasıyla yayınlanan yazıda, daha önceki tartışmalara istinaden, “Günümüzde, yük paylaşımı konusundaki bitmek bilmeyen tartışmanın artık teorik bir mesele olmadığı son derece açıktır ve kamuoyundaki algı da budur,” diyor.

Trudeau’ya göre “Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik devam eden saldırganlığı”, “Orta Doğu’daki istikrarsızlık”, “Çin’in giderek artan hırsları” ve siber tehditler, dezenformasyon ve savunmasız tedarik zincirleri gibi ortaya çıkan yeni tehdit alanları, jeopolitik manzarayı kökten değiştirmiştir. Dolayısıyla NATO da bu yeni duruma uyum sağlamak zorundadır.

Avrupalı müttefiklerin savunma harcamalarına artırdığına işaret eden yazar, Kıta’nın “kolektif savunma”da daha fazla sorumluluk almaya başladığını memnuniyetle kabul ederek, “Bunun nedeni, Amerika Birleşik Devletleri’nin NATO’dan uzaklaşması değil; daha güçlü bir Avrupa’nın bu güçlü ittifakı daha da güçlendirmesidir,” diyor.

Obama’nın savunma bakanı Gates’ten sert çıkış

Fakat ABD’den Eski Kıta’ya dönük en sert eleştiri Barack Obama’nın liderliği döneminde geldi.

Dönemin Savunma Bakanı Robert Gates, bir üniversitede yaptığı konuşmada Avrupalıların askeri güç kullanımına yönelik istestiksizliklerinin “NATO’nun etkili bir şekilde savaş yürütme yeteneğini kısıtladığını” öne sürmüştü.

O dönem, NATO ittifakının temel görev planının yeniden yazılması gündemdeydi. Konuşmasında Gates, örgütte kapsamlı reformlar yapılması çağrısında bulunuyordu. Gates, NATO’nun İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da patlak verebilecek çatışmaları önlemedeki başarılarının, yeni bir dizi endişeye yol açtığını söylüyordu:

“Halkın ve siyasi sınıfın büyük bir kısmının askeri güce ve bunun getirdiği risklere karşı olduğu Avrupa’nın demilitarizasyonu, 20. yüzyılda bir nimetken, 21. yüzyılda gerçek güvenlik ve kalıcı barışın sağlanmasının önünde bir engel haline geldi.”

Gates, NATO üyelerinin güçlü ordularını sürdürmedikleri ve kuvvetlerini modernize etmek için gerekli bütçe taahhütlerini vermedikleri takdirde Avrupa’nın tehditlere karşı savunmasız kalacağı uyarısında bulunuyordu.

Bakan, “Gerçek ya da algılanan zayıflık, sadece yanlış hesaplamalara ve saldırganlığa yol açmakla kalmaz; daha temel bir düzeyde, bunun sonucunda ortaya çıkan finansman ve yetenek eksiklikleri, ortak tehditlerle yüzleşmek için birlikte hareket etmeyi ve savaşmayı zorlaştırır,” diyordu.

Gates, NATO’yu “yaşam ya da ölümle sonuçlanan gerçek dünyadaki yükümlülükleri olan bir askeri ittifak” olarak tanımlıyor ve ittifakın stratejik misyonunu “yeniden düşünme ve yeniden şekillendirme” yönündeki mevcut çabanın kritik bir dönemde gerçekleştiğini belirtiyordu.

“Şu anda ittifak, çok ciddi, uzun vadeli ve sistemik sorunlarla karşı karşıya. NATO’nun bütçe krizi buna bir örnektir ve NATO’nun tehditleri algılama, ihtiyaçları belirleme, önceliklendirme ve kaynak tahsisi konusundaki daha derin sorunların bir belirtisidir.”

Sonraki yıl Brüksel’de yaptığı bir konuşmada, Libya’da Muammer Kaddafi’yi devirmeye yönelik NATO hava saldırılarına katılmadığı için Almanya’yı da eleştiren Gates, “kendi ayakları üzerinde” durmaya isteksiz Avrupalılara karşı ABD Kongresinde sabrın tükenmeye başladığı uyarısında bulunuyordu:

“Açık gerçek şu ki, ABD Kongresinde ve daha geniş anlamda Amerikan siyasi camiasında, kendi savunmalarında ciddi ve yetkin ortaklar olmak için gerekli kaynakları ayırmaya ya da gerekli değişiklikleri yapmaya görünüşe göre isteksiz olan ülkeler adına giderek daha değerli hale gelen fonları harcamaya yönelik istek ve sabır azalacak.”

O dönem NBC’de yayınlanan bir haberde, “Bu değerlendirme, Avrupalıların, son altmış yıldır güvenliklerinin büyük bir kısmını güvendiği ABD ile olan savunma ilişkilerinin geleceğini sorgulamasına neden olabilir,” yorumu yapıldığını hatırlatalım.

Üstelik tartışma, Avrupa’daki ABD birliklerinin önemli ölçüde azaltılması kapsamında bir Amerikan muharebe tugayının Avrupa’dan çekilmesinin hemen ardından ortaya çıkmıştı.

Gates, konuşmasının ardından düzenlenen soru-cevap oturumunda, kendi kuşağının NATO’ya olan “duygusal ve tarihsel bağlılığının” “zamanla azaldığını” da söylüyordu.

Gates, isim vermeden, “Avrupa savunma bütçelerindeki kesintilerin ardından artan güvenlik yükünü Amerikan vergi mükelleflerinin üstlenmesini görünüşe göre istekli ve hevesli olan ülkeler”i sert bir dille eleştiriyordu.

Hillary Clinton’dan uyarılar

Benzer bir tema, o dönem Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından da dillendiriliyordu. Clinton, “NATO, ortak savunmanın bedelini ödemeye ve yükünü üstlenmeye istekli –ve muktedir– üye ülkelerin oranının giderek azaldığı, iki kademeli bir ittifaka dönüşüyor,” diyordu.

İşin ilginci bu değerlendirme, eski NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’in Norveç’te düzenlenen yıllık ulusal konferansta yaptığı değerlendirmeye çok benziyordu: Rasmussen, bu konferansta “NATO savunma harcamalarının üçte ikisini ABD’nin karşıladığını” belirtmişti.

2010’daki “NATO’nun Geleceği” konuşmasında Clinton, şunları söylüyordu:

“Ayrıca Bakan [Robert] Gates’ten de şunu duyacaksınız: Avrupa ülkelerinin, kişi başına düşen savunma harcamalarında –bizim ulaşmanızı istediğimiz seviyeye, yani bizim seviyemize değil, çoğunuzun şu anki seviyesinden daha yükseğe– henüz taahhütte bulunmamasının tarihsel ve tamamen anlaşılabilir nedenlerine rağmen, bunun dürüstçe tartışılması gereken bir konu olduğuna inanıyoruz. Çünkü bu yeni tehditler karşısında karşılaşacağımız altyapı sorunlarının çoğu –enerji güvenliği veya siber güvenlik gibi– NATO aracılığıyla bir ağ oluşturabilmemiz için üye ülkelerin daha fazla yatırım yapmasını gerektirecek. Bu işi NATO’nun yapmasından ziyade, üye ülkelerin yatırımlarını koordine etmek ve bunlarla birlikte çalışmak söz konusu olacak.”

Avrupa’da ayrışma

Lahey zirvesi ile koyulan %5’lik harcama alt sınırının Avrupa’daki devletlere yansımaları ise farklı oluyor.

Reuters karardan beri iki grubun ortaya çıktığına işaret ediyor: Birincisi, harcamaları artırmak için mali esnekliğe sahip olan Almanya ile çoğunlukla İskandinav ve Doğu Avrupa ülkeleri; ikincisi ise aynı şeyi başarmakta zorlanan birkaç büyük aktör.

Bruegel ekonomi düşünce kuruluşunun araştırmacısı Guntram Wolff, Almanya’nın ardından Avrupa’nın en büyük üç ekonomisi hakkında, “Örneğin Birleşik Krallık bu durumu idare edemiyor. Fransa da edemiyor, İtalya da,” diyor.

Reuters’ın pazartesi günü yapılacak kabine toplantısı öncesinde elde ettiği bir bütçe taslağına göre, Almanya, savunma kalemlerini katı borçlanma sınırlarından muaf tutan bir kural değişikliğinden yararlanarak, bugünden 2030’a kadar harcamalarını iki katına çıkararak 200 milyar avronun (228,38 milyar dolar) üzerine çıkaracak.

Rusya’nın oluşturduğu tehdit algısının en yoğun olduğu ülkeler olan Polonya, Litvanya ve Estonya, yeni hedefleri gerçekleştirme yolunda şimdiden önemli ilerleme kaydetmiş durumda. Özellikle Varşova, geçen yıl GSYİH’sinin %4,3’ünü savunmaya ayırmıştı.

Diğer yandan, bu girişim siyasi ve mali engellerle karşı karşıya. Britanya geçen hafta, kısmen diğer alanlardaki kesintilerle finanse edilecek 15 milyar sterlinlik ek savunma harcaması planını açıkladı. 

Fakat bu tutarın üçte birinin finansmanının hâlâ sağlanmamış olduğu ortaya çıktı ki bu durum, muhtemel yeni başbakan Andy Burnham için erken bir bütçe sorunu yaratıyor.

Öte yandan İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, zirvede, Roma’nın Avrupa’nın en büyük borç yüklerinden birine sahip olmasına rağmen, 2026 yılında temel ve temel olmayan savunma harcamalarını GSYİH’nin %2,8’ine çıkaracağını açıklayacak.

Fakat gelecek yıl yapılacak genel seçimler öncesinde artan askeri harcamaların birçok seçmen tarafından hoş karşılanmaması nedeniyle, artışın büyük kısmı polis görevleri gibi iç güvenlik harcamalarından karşılanacak.

Fransa ise nisan ayında açıkladığı ayrıntılı planlarla, genel bütçe açığını Avro bölgesi kurallarına uygun hale getirmeye çalışırken, savunma harcamalarını şu anki yaklaşık %2 seviyesinden on yılın sonuna kadar GSYİH’nin %2,5’ine çıkaracak. Cumhurbaşkanlığı seçimleri de gündemdeyken, Macron yönetiminin bu fazlalığı nasıl yaratacağı merak konusu.

İspanyol hükümetinin ise savunma harcamalarını GSYİH’nin %2,1’inden fazla tutmama konusundaki kararlılığından vazgeçeceği düşünülmüyor. Yeni kaynakların büyük ölçüde sivil uygulamalara yönelik teknolojilere yönlendirilmesi planlanıyor.

Dahası bazı ülkeler NATO karargahına “güven vermiyor” gibi görünüyor: NATO yetkilileri, Çekya, Slovenya ve Arnavutluk’un, GSYİH’nın %2’si olan eski ittifak hedefine ulaştıkları yönündeki iddialarını sorguladı ve bu ülkelerden harcama rakamlarını gözden geçirip yeniden sunmalarını istedi. 

Diplomasi

Rubio, UCM’ye karşı kampanya için Yunanistan’ın desteğini arıyor

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Trump yönetiminin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) karşı yürüttüğü kampanyada Yunanistan’ın desteğini istedi.

Bir diplomatın Rapporteur’e verdiği bilgiye göre Rubio, Yunan mevkidaşı Giorgos Gerapetritis ile yaptığı görüşmede UCM konusunu gündeme getirerek, mahkemenin “aktivist” yaklaşımını eleştirdi.

Diplomatın verdiği bilgiye göre, Rubio, Yunanistan’ın UCM’nin kuruluş antlaşması olan Roma Statüsü’nden çekilmesini istiyor.

Lahey merkezli mahkeme, soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarıyla suçlanan kişileri yargılamak üzere 2002 yılında kurulmuştu.

Fakat diplomat, AB’nin UCM’ye yönelik yasal taahhütleri göz önüne alındığında, Atina için böyle bir adımın imkansız olacağını belirtti.

Tüm AB üye devletleri UCM’nin tarafı. Geçen ay AB dışişleri bakanları mahkemeye olan desteklerini yeniden teyit etmişti.

Bununla birlikte diplomat, ABD’nin UCM’ye karşı gerginliği daha da tırmandırması durumunda Yunanistan’ın sessiz kalmayı tercih edebileceğine dikkat çekti.

Rapporteur’ün konuyla ilgili olarak ulaştığı ABD Dışişleri Bakanlığı, olayı yalanlamadı.

Washington’un UCM’ye karşı tutumu yeni değil. Eski ABD Başkanı Bill Clinton, Roma Statüsü’nü imzalamış olsa da, halefi George W. Bush, 2002 yılında BM’ye ABD’nin bu antlaşmaya taraf olmayı planlamadığını bildirmişti.

O zamandan beri Washington, UCM’nin ABD vatandaşları üzerindeki yargı yetkisini, bu yetkinin meşru olmadığını düşündüğü durumlarda reddediyor.

Ne var ki Donald Trump daha da ileri giderek, “haydut” olarak nitelendirdiği UCM’ye karşı kapsamlı yaptırımlar uyguladı.

Rubio, geçen cuma yaptığı açıklamada, “Ya UCM tehditlerine son verecek ya da biz UCM’yi ortadan kaldıracağız” demiş ve şöyle devam etmişti:

“Çoğu UCM üyesi olan ve savunmaları için ABD’li askerlere güvenen müttefiklerimizi, mahkemeyi dizginlemeye çağırıyoruz.”

ABD’nin kararı Brüksel’den sert bir tepki gördü. AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, 10 Ekim’de yaptığı açıklamada, “AB, UCM’nin temel bir parçası olduğu kurallara dayalı uluslararası düzene olan sarsılmaz bağlılığını yeniden teyit eder,” demişti.

Öte yandan Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkili, konunun görüşüldüğü iddiasını yalanladı.

Atina, Rubio’nun ziyaretini olumlu bir ışıkta sunmuştu; zira Rubio, Yunanistan’ı bölgedeki güvenilir bir müttefik olarak övmüştü.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Ukrayna’da askeri Starlink terminallerine hız kısıtlaması getirildi

Yayınlanma

Ukrayna semalarındaki Starlink askeri terminallerinde hız sınırı getirilmesi nedeniyle ordunun operasyonları aksadı. Saatte 160 kilometreyi aşan hareketlerde başlayan bağlantı kesintisinin daha sonra 60 kilometre seviyesine kadar genişletildiği öne sürüldü.

Ukrayna semalarında uydu interneti sağlayan Starlink terminallerinin çalışmasının 14 Ekim gecesi sınırlandırıldığı ortaya çıktı.

Uygulanan kısıtlamanın ardından Ukrayna ordusunun yürüttüğü bazı önemli askeri görevlerin sekteye uğradığı kaydedildi.

Gelişmeyi Ukrayna Savunma Bakanlığı eski Danışmanı Serhiy Sternenko kendi Telegram kanalından duyurdu.

Sternenko, araç ve teçhizatların hareket hızının saatte 160 kilometreyi aşması halinde bağlantının kesilmeye başladığını ifade etti.

Kısıtlamanın arka planına değinen Sternenko, SpaceX şirketinin bu adımı ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin talebi doğrultusunda atmış olabileceğini dile getirdi.

Sternenko, sivil kullanım amaçlı standart uydu haberleşme terminallerinin ise kesintisiz çalışmayı sürdürdüğünü aktardı.

Eski danışman ayrıca, Trump’ın Ukrayna’nın savunma kabiliyetine darbe vurmak için her fırsatı kolladığını ve bu adımla bunu gerçekleştirdiğini öne sürdü.

Starlink terminallerine yönelik kısıtlamayı Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin savunmada teknolojik gelişmelerden sorumlu kadrosuz danışmanı Serhiy Beskrestnov da doğruladı.

Beskrestnov, kısıtlamanın askeri, istihbari ve hükümet ihtiyaçları için geliştirilen daha korunaklı Starshield sistemini kapsadığını ve hız sınırının saatte 100 mil, yani yaklaşık 160 kilometre olarak belirlendiğini açıkladı.

Ukrayna savunma kuvvetlerinin söz konusu hız kısıtlamaları hakkında önceden uyarılmadığını belirten Beskrestnov, bu durumun bir dizi kritik operasyonun aksamasına yol açtığını bildirdi.

Beskrestnov, yaşanan bu gelişmenin bir tesadüf olamayacağını ve doğrudan mevcut siyasi tabloyla bağlantı taşıdığını savundu.

Kısıtlamanın saatte 60 kilometreye kadar düşürüldüğü iddia edildi

Sternenko daha sonra Ukraynalı askerlerin beyanlarına dayandırdığı yeni bir paylaşımda, terminal operatörlerine yönelik kısıtlamaların daha da sıkılaştırıldığını aktardı.

Yeni bildirimlere göre bağlantı kaybı hızının saatte 60 ila 70 kilometre seviyesine kadar indiği öne sürüldü.

Kiev ile Washington yönetimleri arasındaki kriz, Ukrayna’nın Rusya’daki petrol rafinerilerine düzenlediği saldırılardan Trump’ın rahatsızlık duymasıyla derinleşti.

Axios’un 10 Ekim’de Ukraynalı bir yetkiliye dayandırdığı haberde, ABD özel temsilcilerinin Kiev yönetimini uyardığı aktarılmıştı.

Haberde, Kiev’in Washington’ın taleplerine kulak asmaması durumunda ABD liderinin Ukrayna’ya yönelik istihbarat paylaşımını tamamen durdurabileceği uyarısında bulunulduğu kaydedilmişti.

Trump ise 13 Ekim’de yaptığı açıklamada, ABD’nin Ukrayna’ya istihbarat verilerini aktarmayı sürdürdüğünü ifade etti. Buna karşılık Zelenskiy aynı gün içinde yaptığı açıklamada, füze fırlatmalarına ilişkin istihbarat bilgilerini ortaklarından yine alamadıklarını dile getirdi.

Starlink sistemi, 2022’de başlayan çatışmaların hemen ardından Ukrayna genelinde faaliyete geçti.

Uydu ağı, cephe hattındaki Ukrayna haberleşme omurgasının temelini oluşturuyor ve özellikle insansız hava araçlarının yönlendirilmesinde yaygın şekilde kullanılıyor.

SpaceX CEO’su Elon Musk, Starlink’in Ukrayna ordusunun omurgası haline geldiğini belirterek “Bağlantıyı kesmem durumunda cephe hatlarının tamamı çöker” ifadelerini kullanmıştı.

11 Ekim’de Zelenskiy’nin haddini aştığını savunan Musk, Trump’a destek vererek Ukrayna’nın yeni bir devlet başkanı seçmesi gerektiğini kaydetmişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Alman istihbaratının 2 bin belgesi ve Mossad bağlantılı şirket trafiği

Yayınlanma

Eski BND Başkanı August Hanning, kuruma ait yaklaşık 2 bin gizli belgeyi sızdırdığı iddiasıyla tutuklanırken sızan e-postalar, Hanning ile eski Mossad Direktörü Danny Yatom arasındaki para karşılığı bilgi paylaşımı ve ticari ortaklıkları ortaya çıkardı.

Almanya Federal İstihbarat Teşkilatını (BND) 1998-2005 döneminde yöneten August Hanning, kuruma ait yaklaşık 2 bin gizli belgeyi ele geçirdiği ve bunları yabancı bir ülkenin istihbarat görevlileriyle yürüttüğü temaslarda kullandığı iddiasıyla 6 Ekim’de tutuklandı.

Vatana ihanet ve yabancı bir istihbarat kuruluşu adına casusluk yapmakla suçlanan eski istihbarat şefinin, belgeleri eski BND çalışanı Manfred D.’den temin ettiği ileri sürülüyor.

Savcılık, sızdırılan evrak arasında üst düzey Alman yetkililere sunulan kurum içi bilgilendirme notlarının da yer aldığını aktarırken, söz konusu gizli verilerin hangi ülkeye aktarıldığı Berlin yönetimi tarafından henüz kamuoyuna açıklanmadı.

The Cradle’dan Jake Green’in özel haberine göre, ele geçirilen elektronik posta yazışmaları, tutuklanan Hanning ile eski Mossad Direktörü Danny Yatom arasındaki kapsamlı ilişkileri açığa çıkardı.

Yazışmalar, iki eski istihbarat yöneticisinin kamu görevlerinin ardından ticari faaliyetler, siyasi nüfuz arayışları ve istihbarat bağlantılarını bir araya getiren süreklilik arz eden bir temas ağı kurduğunu ortaya koyuyor.

Bu durum, kişisel bağlantıların ve resmi yetkilerden kaynaklanan bilgi erişiminin özel kazanç amacıyla kullanılmasının Alman istihbarat mekanizmasını savunmasız bıraktığı tartışmalarını beraberinde getiriyor.

Yazışmalarda 10 bin avroluk istihbarat notu ve seçim kampanyası teklifleri yer alıyor

İncelenen e-postalara göre Hanning, 2018 yılında Yatom’a gönderdiği iletide, kimliği açıklanmayan bir aday hakkında “üst düzey Alman yetkililerden ve istihbarat kurumlarından edinilen bilgilere dayalı genel bir değerlendirme” hazırlayabileceğini iletti.

Eski BND başkanı, bu raporu 10 bin avro karşılığında 13 Temmuz tarihine kadar tamamlama taahhüdünde bulundu.

İki isim arasındaki temaslar sonraki süreçte Almanya’daki siyasi süreçleri de kapsayacak biçimde genişledi. Yatom, Eylül 2021’deki Almanya federal seçimleri öncesinde Hanning’den önde gelen adaylarla temas kurmasını talep etti.

Eski Mossad şefi, bir “siyasi kampanya şirketi” diye nitelediği CIY Global’in imkanlarını Alman siyasetçilere tanıtmayı hedeflediğini kaydetti ve aynı yazışmada bir siber güvenlik şirketine ilişkin belgeleri aktarma niyetinden söz etti.

MI6, eski BND Başkanı’nın gizli bilgileri sızdırmasından endişe ediyor

Siber güvenlik şirketindeki ortaklık ve Avrupa’daki gözetim operasyonları

Yatom ve Hanning arasındaki ortaklık siyasi lobi girişimlerinin ötesine geçerek siber güvenlik sektörüne de uzandı.

Hanning’in, Yatom’un ilişkili olduğu World Health Energy Holdings adlı siber güvenlik şirketinde danışman olarak görev yaptığı belirtiliyor.

Eski istihbarat mensuplarının kurduğu veya yönettiği bu tip şirketler, İsrail menşeli gözetim, siber istihbarat ve siyasi nüfuz kabiliyetlerine uluslararası pazarda ticari bir zemin kazandırıyor.

İsrail merkezli özel gözetim teknolojilerinin Avrupa’daki operasyonel varlığı, son dönemde Polonya, İspanya ve Yunanistan’daki skandallarla adli kayıtlara girdi.

Polonyalı savcılar, 12 Ekim’de yaptıkları açıklamada, önceki hükümet döneminde siyasi muhalifleri hedef alan Pegasus casus yazılımıyla toplanan verilerin ülke dışına aktarıldığını ve üretici NSO Group’un teknik altyapıya erişimi sürdürdüğünü duyurdu.

İspanya’da ise 2022 tarihli CatalanGate araştırmasıyla aralarında siyasetçi, avukat ve sivil toplum temsilcilerinin yer aldığı en az 65 kişinin Pegasus veya Candiru yazılımlarıyla hedef alındığı saptandı; Citizen Lab araştırmacıları operasyonu İspanyol makamlarıyla ilişkilendiren kuvvetli kanıtlar yayımladı.

Yunanistan’da gazeteci Thanasis Koukakis ile Avrupa Parlamentosu üyesi Nikos Androulakis’i hedef alan dinleme sürecinde de eski İsrail istihbarat mensubu Tal Dilian’ın kurucusu olduğu Intellexa bağlantılı Predator yazılımının kullanıldığı belirlendi.

Almanya’da yürütülen casusluk soruşturmasında, Hanning’in Yatom ile kurduğu ücretli raporlama, seçim adayı temasları ve ticari ortaklık trafiği, yaklaşık 2 bin gizli belgenin nihai varış noktasına dair henüz kesin hukuki bir kanıt sunmuyor.

Bununla birlikte ortaya çıkan yazışmalar, Alman soruşturma makamlarına gizli devlet sırlarının İsrail istihbaratıyla ilişkili ticari ağlara ulaşıp ulaşmadığını değerlendirmek adına somut bir inceleme alanı sağlıyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English