Diplomasi
AfD’nin iktidar yolu ABD’den mi geçiyor?

Özellikle Ukrayna savaşı bağlamında Almanya ve Avrupa’nın Amerikan çıkarlarına kurban gittiği savunan, bir zamanlar başkanlık düzeyinde Almanya’nın NATO üyeliğini sorgulayan Almanya için Alternatif (AfD), ABD’deki yeni Donald Trump iktidarı ile birlikte transatlantik cepheye dahil olmaya çalışıyor.
İlk işaret fişeği, AfD’nin seçim programında ateşlendi. Almanya’nın artık var olmayan trafik lambası koalisyonunun, Rusya ile bir savaş ihtimalini gerekçe göstererek, NATO kapsamında yalnızca savunma harcamalarının değil, ekonominin ve kültürün askerileştirilmesinin gazına bastığı iyi biliniyor.
Partinin güncel seçim bildirgesine göre Almanya’nın NATO üyeliği artık AfD için de “güvenlik stratejisinin temel unsurlarından” biri ve en azından “bağımsız ve etkili bir Avrupa ittifakı kurulana kadar” gerekli görülüyor.
Bunun için gerekli olan yeniden ve ciddi silahlanma, her zaman AfD’nin temel taleplerinden biri olageldi.
Almanya’nın silahlanması meselesinde NATO ile uyumluluk
AfD Eş Başkanı Alice Weidel kısa bir süre önce Alman askeri bütçesinin gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde beşine çıkarılmasını bile savundu. Bu oran, Trump’ın NATO ülkelerine yönelik asgari harcama limiti ile uyumlu.
AfD yıllardır Alman hükümetinin silahlanma önlemlerini yetersiz buluyor. AfD, güncel seçim bildirgesinde Bundeswehr için önemli ölçüde daha fazla para, daha fazla asker ve daha fazla silah, ulusal silah endüstrisinin genişletilmesi ve barış zamanında zorunlu askerlik hizmetinin getirilmesi çağrısında bulunuyor.
Partisi adına Federal Meclis Savunma Komisyonu üyeliği yapan Federal Meclis üyesi emekli Albay Rüdiger Lucassen, Alman silahlı kuvvetlerini (Bundeswehr) “Avrupa’nın en güçlü savaş ordusuna [dönüştürmek için] askerlerimizin askeri olarak savaşma yeteneği ve iradesi Alman savunma politikasının merkezinde yer almalıdır,” diyor.
Lucassen, “vatan sevgisi”nin Bundeswehr’in odağına taşınmasını talep ederken, AfD de seçim programında, Bundeswehr’in “bir kez daha güçlü bir birlik ruhunu, geleneklerini ve Alman değerlerini geliştirmesini” ve “Alman askeri tarihinin en iyi geleneklerini yaşatmasını”, açık bir şekilde “askerce tutumları ve erdemleri toplum içinde de göstermeyi” amaçlamasını istiyor.
AfD’nin temel programına göre de, güçlü bir Bundeswehr, diğer devletlerin “Almanya ile eşit şartlarda buluşması için ön koşul” olarak görülüyor.
‘Avrupa ayağı’ güçlenene kadar NATO’ya onay
AfD’nin NATO ile de karmaşık bir ilişkisi var. Bir yandan, parti içinde ABD’nin hakim olduğu askeri ittifaka karşı güçlü bir muhalefet var. Aralık ayında federal sözcü ve eş başkan Tino Chrupalla, Almanya’nın NATO üyeliğini açıkça sorgulamış, Weidel ise 9 Ocak’ta Elon Musk ile yaptığı sohbette Almanya’nın genel olarak ve NATO içindeki güvenlik çıkarlarının ABD’ninkilerden büyük ölçüde farklı olduğunu vurgulamıştı.
Öte yandan, 2020 tarihli bir askeri politika belgesine göre, NATO’nun yeniden silahlanma önlemleri, AfD’nin Almanya’nın askeri gücünü güçlendirmeye yönelik temel hedefiyle, özellikle de Rusya ile çatışma bağlamında örtüşüyor.
Örneğin, AfD yıllardır NATO’nun yüzde iki savunma harcaması hedefinin tutturulması ve hatta aşılması konusunda ısrar ediyor, çünkü bu Alman savunma bütçesinde önemli bir artış anlamına gelecek.
AfD daha önce de, Alman hükümetinin “NATO’daki Avrupa ayağının” güçlendirilmesi gerektiği yönündeki tutumunu benimsemişti.
AfD lideri Weidel: “Güçlü Almanya, zayıf Avrupa demektir” yaklaşımı terk edilmeli
Atlantik’in öte yakasında bulunan müttefik
Weidel, 11-12 Ocak tarihlerinde Riesa’da düzenlenen son AfD parti konferansında “ABD’ye bir kanal açmanın” kendisi için “son derece önemli” olduğunu açıklamıştı.
Partisinin rolünü “Doğu ile Batı arasında bir arabulucu” olarak gördüğünü kaydeden Weidel bunu yaparken, AfD içindeki güçlü bir kanadın talep ettiği gibi ABD’ye karşı Rusya ile safları sıklaştırmaktan uzaklaşarak “eşit mesafeye” doğru bir adım attı.
Bu politika değişikliğinin parti içindeki etno-milliyetçi (völkisch) kanadın örtülü desteği ile yapıldığı da anlaşılıyor. AfD’deki bu kanadın lideri konumundaki Björn Höcke de geçen sene nisan ayında WELT’e verdiği bir mülakatta benzer bir pozisyon alarak, Almanya’nın “Doğu ile Batı arasındaki köprü işlevini yerine getirmesi gerektiğini” ilan etti.
Elbette AfD, Ukrayna’daki savaşa diplomatik bir son verilmesi ve Rus doğalgazının satın alınmasına geri dönülmesi çağrısına ve ABD ile Almanya’nın dış ve askeri politika çıkarlarının temelde farklı olduğu değerlendirmesine şimdilik sadık kalıyor.
Alice Weidel, Musk ile yaptığı görüşmede Trump yönetiminin seçim vaadini tutacağına ve Ukrayna’daki savaşı sona erdireceğine dair “büyük bir umudu” olduğunu söylemişti.
Trump’lı dünyada Almanya’nın rolünün ‘rekalibrasyonu’
Donald Trump’ın ABD Başkanı olarak ikinci kez seçilmesi ile birlikte Almanya’da “Avrupa’nın stratejik özerkliği” seslerinin daha fazla duyulacağı kesin ve AfD de bu sesin güçlü bir temsilcisi olmaya aday.
Transatlantik gerilimler göz önüne alındığında, Almanya’nın ABD ile “eşit düzeyde bağımsız bir süper güç” olarak karşılaşabilmek için AB içinde “kendi dış ve güvenlik politikası önceliklerini belirleme” yeteneğini oluşturması” gerektiği söyleniyor.
Özetle, AB transatlantik işbirliğine bağlı kalmalı, fakat aynı zamanda kendisini ABD’ye bağımlı olmaktan kurtarmak için ihtiyaç duyduğu askeri yetenekleri de yaratmalı; AfD şu anki seçim programında bu pozisyonu açıkça benimsiyor.
AfD, “Avrupa’nın stratejik özerkliğine ve değişen dünya düzeninde kendi güç merkezi haline gelmesine yönelik güvenlik politikası konseptini desteklediğini” söylüyor.
AfD ile Berlin’deki iktidar partileri ve CDU arasında, özellikle AfD’nin Ukrayna’daki savaşa müzakere yoluyla çözüm bulunması talebi ve partinin AB’den çıkışı (Dexit) savunması gibi ciddi farklılıklar bulunuyor.
Bununla birlikte, her iki taraf da, özellikle de Avrupa ile ABD arasındaki güç dengesini Avrupa lehine değiştirmek için, Almanya’nın askeri gücünü artırma arzusunda birleşiyor.
AfD seçmeni yeni Amerikan liderine ısınıyor
Elon Musk üzerinden ABD’nin yeni yönetimi ile kurulan ilişkiler, AfD seçmenleri tarafından da memnuniyetle karşılanmış görünüyor.
Aralık ayı başında yapılan bir anket, AfD destekçilerinin %54’ünün Alman hükümetinin Trump yönetimine şüpheyle yaklaşmak yerine ona yaklaşmasından yana olduğunu ortaya koydu.
Bunu isteyen AfD destekçilerinin oranı diğer tüm partilerin oranından (FDP: %37; CDU/CSU: %34; SPD: %24; Yeşiller: %23) önemli ölçüde yüksekti.
Yemin töreni: Ortak nokta ‘solcu woke harekete karşıtlık’
ABD’deki yemin törenine Musk ile X’te sohbet eden Alice Weidel çağrılmıştı ama törene Weidel yerine diğer eş başkan Chrupalla ve partinin Bundestag grup başkanvekili Beatrix von Storch katıldı.
Bu iki ismin yanı sıra Christina Baum, Jan Wenzel Schmidt ve Rheinland-Pfalz eyalet parlamentosu üyesi Damian Lohr da töreni izledi.
Öte yandan Bild’in aktardığına göre, AP üyesi ve Rusya bağı ile yolsuzluk yaptığından şüphelenilen (Münih savcılığı soruşturma yürütüyor) Petr Bystron, resmi olarak AfD temsilcisi sıfatıyla perşembe gününden beri sahadaydı.
Bystron Steve Bannon, Teksas Valisi Greg Abbott, İngiliz siyasetçi Nigel Farage ile birlikte poz verdi ve yine Bild’in iddiasına göre “Trump yönetiminin gelecekteki üst düzey bir üyesi” tarafından davet edildi.
Chrupalla, partinin “ABD’ye mesafeli” kanadına yer almasına ve Trump’ın politikalarına eleştirmesine rağmen Washington’a gitti. Fakat Chrupalla’nın “soğuk hava” nedeniyle törenin yapıldığı salonda değil, uzaktan ve bir ekrandan yemin törenini izlediği ortaya çıktı.
AfD, Trump ve Musk’ın desteğinin, bunun yanı sıra Atlantik ötesiyle kurulacak yeni ilişkilerin, Almanya’da ve Avrupa’da kendisine karşı uygulanan blokajı kaldırabileceğini düşünüyor.
AfD lideri Weidel’e göre “sosyalist AB” Almanya’yı yok ediyor
Chrupalla ziyaret sırasında Alman iş dünyası temsilcileri, Cumhuriyetçi Kongre üyeleri ve diplomatlarla bir araya geldiğini söyledi.
Eş başkan, “Gelecekteki Amerikan başkanına saygı göstermenin doğru olduğunu düşünüyorum,” dedi ve gezinin “AfD ve parlamento grubu için değerli olacağını” belirtti.
Bu arada von Storch, Donald Trump Jr ve Trump’ın eski kampanya stratejisti Steve Bannon da dahil olmak üzere Trump’ın yakın çevresinden önemli isimlerle bir araya geldiğini söyledi.
Von Storch Washington’a yapılan ziyareti “%100 değerli” olarak nitelendirdi ve Cumhuriyetçilerin AfD’nin Almanya’daki ortakları olduğunu bildiklerini sözlerine ekledi.
AfD’li siyasetçi, tüm çıkarların aynı hizada olmadığını kabul etmekle birlikte, bunun “büyük resimle” ilgili olduğunu vurguladı: AfD ve Cumhuriyetçileri birleştirdiğine inandığı bir hedef olan “solcu woke hareketini sona erdirmek.”
Öte yandan ABD’deki seçim günü, AfD’nin Federal Meclis adaylarından Phillipp-Anders Rau, Mar-a-Lago’da Donald Trump ile çektirdiği fotoğrafı paylaşmıştı.
Diplomasi
BAE ile Kanada ticaret anlaşması imzaladı

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kanada, salı günü iki ekonomi arasındaki engelleri azaltmak ve yatırımı artırmak amacıyla kapsamlı bir ticaret anlaşması imzaladı.
Kanada Başbakanı Mark Carney, ABD ile gerginliğin yaşandığı bu dönemde ticaret ve yatırım bağlarını genişletmeyi hedefliyor.
Carney ve Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Halid bin Muhammed bin Zayed El Nahyan, gümrük vergilerini düşürmeyi, bürokratik engelleri azaltmayı ve her iki ülkedeki işletmelerin pazara erişimini iyileştirmeyi amaçlayan Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması’nın (CEPA) imzalanmasına başkanlık etti.
ABD Başkanı Donald Trump’ın gümrük vergilerinin Kanada ekonomisinde dalgalanmalara yol açması üzerine Carney, önümüzdeki on yıl içinde Kanada’nın ABD dışındaki ticaret hacmini ikiye katlayacağına söz verdi.
Washington ile bir anlaşma sağlama yönündeki sonraki girişimler sonuçsuz kaldı ve bu durum Carney’i, Asya Pasifik’ten Avrupa ve Orta Doğu’ya kadar çeşitli ülkelerle ticaret anlaşmaları yapmak için agresif bir şekilde harekete geçmeye itti.
Başbakanlık yaptığı açıklamada, “CEPA tam olarak yürürlüğe girdiğinde, Kanada’nın BAE’ye yaptığı mevcut ihracatın %99’undan fazlasındaki gümrük vergilerini azaltacak veya ortadan kaldıracak. Bu, baklagil ve kanola yetiştiren Kanadalı çiftçiler, endüstriyel makine ve enerji üretim ekipmanı üreticileri, dünya çapındaki havacılık sektörümüz ve diğer Kanadalı yenilikçiler için yeni pazarlar anlamına geliyor,” dedi.
“Anlaşma ayrıca tarife dışı engelleri de ele alacak, ticaret ve yatırım için daha öngörülebilir bir ortam yaratacak ve sanayi, tarım, ormancılık, balıkçılık ve deniz ürünleri, çevre ve mühendislik sektörleri dahil olmak üzere Kanadalı mal ve hizmetlerin pazara erişimini genişletecektir,” denilen açıklamada, CEPA’nın 2027 yılında yürürlüğe girmesi beklendiği de belirtildi.
İki ülke ayrıca enerji, diplomatik ve savunma işbirliği konularında ön anlaşmalar imzaladı.
BAE Dış Ticaret Bakanı Sani El Zeyudi yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“İster ihracatçılarımız için iyileştirilmiş pazar erişimi yoluyla, ister lojistik, iletişim, ileri teknoloji ve imalat gibi yüksek büyüme gösteren sektörlerdeki yatırım fırsatlarına erişim yoluyla olsun, özel sektörümüz için önemli bir potansiyel görüyoruz; bunların tümü, dayanıklı, çeşitlendirilmiş ve küresel olarak bağlantılı bir ekonomi hedefimizi destekleyecektir.”
BAE, Kanada’nın Orta Doğu’daki en büyük ihracat pazarı ve Kanada da menşeli motorlu taşıtlar, yedek parçalar ve makinelerin önemli bir alıcısı.
İki ülke arasındaki karşılıklı ticaret hacmi geçen yıl 3,5 milyar Kanada doları (2,48 milyar ABD doları) olarak gerçekleşti.
Hükümet verilerine göre, bu rakam son birkaç yıldır yıllık %10 oranında artıyor.
BAE, geçen yıl Kanada’ya 50 milyar dolara kadar yatırım yapma taahhüdünde de bulunmuştu.
Kanada hükümetinden bir kaynak, anlaşmanın imzalanmasının, Kanada Parlamentosu’nun anlaşmayı onaylamasından önceki son adım olduğunu belirtti.
Diplomasi
Oxfam: Zenginler iklim felaketlerinden çifte kazanç sağlıyor

Oxfam raporuna göre iklimi bozan sektörlere yatırım yapan zenginler, felaketlerin ardından büyüyen yeniden inşa pazarından da kâr elde ediyor. Afetlere hazırlık ve toparlanma pazarının 2029 yılına kadar yıllık 92 milyar dolara ulaşması beklenirken gıda devi patronlarının serveti 120 milyar dolar arttı.
Dünyanın en zengin kesimi, iklim krizini derinleştiren kirletici sanayilerden para kazanmayı sürdürürken faturayı büyüten felaketlerin ardından devreye giren hazırlık ve yeniden inşa pazarından da kâr sağlıyor.
Uluslararası yardım kuruluşu Oxfam tarafından hazırlanan ve The Guardian gazetesinin aktardığı araştırma, küresel sermayenin gezegenin ısınma döngüsünü çift taraflı bir kazanç modeline dönüştürdüğünü gösteriyor.
Yardım kuruluşunun tahminlerine göre afetlere hazırlık, iyileştirme ve yeniden inşa hizmetlerini kapsayan pazarın büyüklüğü 2029 yılına kadar yıllık 70 milyar dolardan 92 milyar dolara çıkacak.
Raporu kaleme alan uzmanlar, hızla büyüyen bu pazarın en zengin isimler için krizin yıkıcı sonuçlarından gelir elde etme motivasyonu yarattığını, bunun da karbon salımını azaltmaya yönelik adımlara duyulan ilgiyi düşürebileceğini vurguluyor.
Oxfam Halkla İlişkiler Direktörü Jean McLean, en zenginlerin krizin iki aşamasında da kazanan taraf olduğuna işaret etti.
McLean, sürecin ilk adımında çevreyi kirleten sektörlere yatırımların sürdüğünü, ardından da giderek ısınan dünyaya kurtarma ve yeniden inşa hizmetleri sunan, hızla büyüyen bir “uyum ekonomisi” üzerinden gelir sağlandığını dile getirdi.
Kuruluşun hazırladığı endekste iklim krizini ağırlaştıran veya krizin yarattığı şartlara uyum pazarından kâr elde eden 217 şirket yer alıyor.
Listelenen işletmeler arasında soğutma sistemleri üretenler, sel bariyerleri geliştirenler ve yangın söndürme ekipmanı imal edenlerin yanı sıra taşımacılık, gıda, sigorta ve kredi hizmeti sunan kuruluşlar dikkat çekiyor.
Raporda iklim felaketleri ile küresel gıda piyasasına yön veren dev ticaret şirketlerini kontrol eden milyarderlerin servet artışı arasında da doğrudan bağ kuruluyor. Bu isimlerin toplam serveti 2020 yılından bu yana 120 milyar dolar yükseldi.
Sürece örnek olarak Batı Afrika’da 2024 yılında yaşanan aşırı hava olaylarının ardından kakao fiyatlarında kaydedilen yüzde 231 oranındaki artış gösteriliyor; Oxfam verileri, söz konusu fiyat sıçramasından bölgedeki yerel çiftçilerin hiçbir kazanç sağlayamadığını ortaya koyuyor.
Oxfam bu tablonun önüne geçebilmek amacıyla yüksek servet sahiplerine, özel jet sahiplerine, petrol ve doğalgaz şirketleriyle çevreyi kirleten diğer sektörlere yönelik vergilerin artırılması çağrısında bulundu.
Kuruluş ayrıca İngiltere’nin uluslararası iklim finansmanını yükseltmesini, sağlanacak bu kaynakların kredi olarak değil, karşılıksız hibe şeklinde verilmesini talep etti.
Birleşmiş Milletler programı kapsamında İngiltere’deki Exeter Üniversitesi ile Güney Afrika’daki KwaZulu-Natal Üniversitesinden bilim insanlarının yürüttüğü bağımsız bir araştırma ise küresel sıcaklık artışını 1,5 santigrat derece sınırında tutmanın artık mümkün olmadığını gösterdi.
Bilim insanları, hükümetlerin artık sıcaklık eşiğinin aşılmasını engellemeye odaklanmak yerine, ortaya çıkacak ağır sonuçları yönetmeye ağırlık vermesinin daha yerinde olacağını savundu.
Araştırmacılar, 1,5 derecelik sınırın aşılmasının aşırı hava koşullarına yol açacağını, buzulların erimesini hızlandıracağını ve mercan resiflerini yok edeceğini hatırlatarak bu gelişmelerin kıyı kentleriyle ada devletlerinin haritadan silinmesine yol açabileceği uyarısında bulundu.
BM Genel Sekreteri António Guterres de derecenin her bir kesrinin can alacağını, geçim kaynaklarını tüketeceğini, eşitsizliği büyüteceğini ve ekosistemleri geri dönülmez bir yıkıma sürükleyeceğini belirterek insanlığın felaketten kaçışın imkânsız hale geleceği noktaya hızla yaklaştığını söyledi.
ABD Başkanı Donald Trump ise Eylül 2025’te yaptığı açıklamada, iklim değişikliği uyarılarını “dünyada bugüne kadar yapılmış en büyük dolandırıcılık” diye tanımladı.
Temiz enerji projelerini “yeni yeşil aldatmaca”, karbon ayak izi kavramını ise “saçmalık” olarak niteleyen Trump, bu girişimlere yatırım yapan ülkelerin başarısızlığa uğrayacağını öne sürdü.
Diplomasi
Merz, Singapur’da “AB-TPP anlaşması” istedi

Alman hükümetinin Asya’daki ortak arayış devam ederken, Şansölye Friedrich Merz Singapur’da Trans-Pasifik Ortaklığı ile daha sıkı anlaşmalar istedi.
Merz’in Asya turunun programında Singapur, Japonya ve Güney Kore’de resmi ziyaretler ve görüşmeler yer alıyor.
Meselenin ticaret ve Pekin ile rekabet olduğunu gizlemeyen Şansölye, “Refahımız açık ticaret yollarına bağlı. Güvenliğimiz de öyle,” dedi ve “daha fazla ticaret, güvenli hammadde ve Almanya’da daha fazla istihdam için” tura çıktığını açıkça ilan etti.
Şansölyeye, Siemens CEO’su Roland Busch’un yanı sıra drone üreticisi Quantum Systems ve Airbus’ın askeri bölümünden yöneticilerin de aralarında bulunduğu yaklaşık 30 kişilik üst düzey iş dünyası temsilcilerinden oluşan bir heyet eşlik ediyor.
junge Welt’te (jW) yer alan habere göre Alman sermayesi ve hükümetinin bakış açısına göre, Japonya, Güney Kore ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ülkeleri özellikle umut vaat eden alternatif pazarlar olarak görülüyor.
Almanya’nın Pasifik bölgesindeki stratejisinin bir diğer hedefi ise AB ile CPTPP üye ülkeleri arasında bir serbest ticaret anlaşmasının imzalanması.
2018’de başlatılan ve “Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve Aşamalı Anlaşma” olarak bilinen bu ticaret ittifakına Avustralya, Yeni Zelanda, Birleşik Krallık, Kanada, Vietnam, Şili, Japonya, Malezya, Meksika, Brunei, Peru ve Singapur dahil olmak üzere on iki ülke katıldı.
Bu ülkeler birlikte küresel GSYİH’nın yaklaşık yüzde 15’ini oluşturuyor ve toplam nüfusu 600 milyona yakın.
Merz, salı günü Singapur’da yaptığı açılış konuşmasında bu bağlamda, “Trans-Pasifik Ortaklığı üyeleriyle büyük çaplı bir bölgelerarası anlaşma yönünde” çalışılması çağrısında bulundu.
Şansölye ayrıca, bölgedeki tek tek ülkelerle de ek ticaret anlaşmaları yapılması çağrısında bulundu. Singapur ile bu tür bir anlaşma 2019 yılından beri yürürlükte.
Merz, uzun vadede hedefin, on bir üyesinin toplam nüfusu yaklaşık 700 milyon olan ASEAN ile AB arasında bir ticaret anlaşması imzalamak olduğunu açıkladı.
Singapur’un müzakerelerde kilit bir rol oynaması muhtemel. Hem Washington hem de Pekin ile iyi ilişkiler sürdüren bu şehir devleti, Avrupalı şirketler için Güneydoğu Asya’ya açılan lojistik ve finansal bir kapı işlevi görüyor.
Yaklaşık 2.400 Alman şirketinin bölgesel genel merkezi, eski İngiliz kraliyet kolonisi olan bu ülkede bulunuyor.
Alman sermayesi, özellikle yarı iletkenler, dijitalleşme, yeşil teknolojiler ve otomasyon alanlarında yerel araştırma ve geliştirme merkezlerine de yatırım yapıyor.
Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier, Çin ile gerginliği azaltmak istiyor
Örneğin, bu yılın başlarında Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Schaeffler Grubu’nun yerel bir üniversiteyle ortaklaşa işlettiği robotik alanındaki “son teknoloji araştırma merkezini” ziyaret etmişti.
Son olarak, Berlin ile Singapur arasındaki askeri ve savunma sanayi işbirliği, Almanya’nın Pasifik stratejisinin temel taşlarından biri.
Örneğin, Singapur Donanması’nın yeni denizaltıları, Kiel’deki Thyssen-Krupp Marine Systems (TKMS) tarafından inşa edildi.
Buna ek olarak, TKMS, Singapur devlet şirketi ST Engineering ile bir anlaşma imzaladı.
Bu anlaşma, tıpkı İkinci Dünya Savaşı sırasındaki gibi, Singapur adasını Alman denizaltıları için kalıcı bir bölgesel onarım merkezine dönüştürecek.
Singapur ordusu ayrıca, mürettebatı Alman askeri eğitim alanlarında eğitilen “Leopard 2” tanklarını kullanıyor.
Amerika1 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Diplomasi3 gün önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını6 gün önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Ortadoğu2 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da
Ortadoğu2 hafta önceINSS: ABD gerileyen bir güç; artık etnik Yahudi kimliği demokratik normları önceliyor
Ortadoğu1 hafta önceMısır parlamentosu, Suudi Arabistan’a asker gönderme oylamasını erteledi
Dünya Basını6 gün önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Görüş1 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma









