Bizi Takip Edin

Söyleşi

‘Avrupa, Küresel Güney ile ABD arasında köprü olabilir’

Yayınlanma

İtalyan Uluslararası Siyasi Araştırmalar Enstitüsü (ISPI) Başkanı Prof. Franco Bruni Harici’ye konuştu: “Avrupa’nın çok daha birleşik olması gerekiyor. Avrupa, stratejisini tek tip ve birleşik bir şekilde ifade edebilir hale gelir gelmez, ABD ile ittifak hemen çok daha dengeli hale gelecektir.”

İtalya’da 1934’te kurulan ve uluslararası ilişkiler ve ekonomi alanında dünyanın önde gelen düşünce kuruluşlarından biri olan ISPI yani Uluslararası Siyasi Araştırmalar Enstitüsü’nün Başkanı Profesör Franco Bruni küresel ekonominin mevcut dinamikleri, Trump’ın meydan okumaları, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu zorluklar, Draghi raporu ve uluslarası örgütlerdeki temsil adaletsizliklerini gibi kritik konuları ele aldı.

ISPI’nin kapıların Harici’ye açan Profesör Bruni, Avrupa Birliği içindeki çatışmalar, BRICS’in rolü ve küresel ekonomik blokların çatışması gibi pek çok başlığa ilişkin görüşlerini kapsamlı bir şekilde ortaya koydu.

Profesör Bruni, Avrupa’nın Küresel Güney ile Küresel Kuzey arasında köprü kurabileceğini söylüyor. Ukrayna’nın ise müzakere masasına oturmak için Putin’e zafer kazandırmış gibi hissettirmek adına Rus nüfusun yoğun yaşadığı yerlerden toprak verilebileceğini belirtiyor. İşte röportajın tamamı:

Avrupa’nın Küresel Güney ile Küresel Kuzey arasında bir köprü olabileceği görüşünüzle ne demek istiyorsunuz? Bu fikrinizi detaylandırabilir misiniz?

Bence dünya, birbirinden bağımsız üç blok olarak düşünülebilir. Bir tanesi Batı, diğeri rolünü ayrı bir şekilde oynayan Çin ve geri kalanı ise Küresel Güney. Resmi olarak Küresel Güney, Çin’i içeriyor ama bu sadece resmi bir tanım çünkü Küresel Güney’in lideri gerçekten Hindistan. Ve Hindistan ile Çin’in ilişkilerinin mükemmel olduğunu düşünmüyorum. Dahası, Rusya ortada yer alıyor ve açıkça Çin ile beraber. Yani bir tarafta Çin ve Rusya var, diğer tarafta Küresel Güney, ki buna Güney deniyor çünkü Çin aynı zamanda kuzeyde yer alıyor, ve son olarak Batı var.

Dünyanın gerçekten çok taraflı bir yapıya kavuşmasını, tüm taraflara tam saygı gösteren bir yönetişim sistemine sahip olmasını sağlayacak bir yol bulamıyoruz. Bu yüzden oyunu bozup bir anlamda bu felaket dolu dünyanın ardından yeniden başlamamız gerekiyor. Ve bence Avrupa bu konuda yardımcı olabilir çünkü Amerika Birleşik Devletleri’nden biraz stratejik özerklik kazanarak Küresel Güney’e özel bir dikkat gösterebiliriz. Küresel Güney’in bizimle ve bizim aracılığımızla Amerikalılarla bir köprü kurmasını sağlayabiliriz. Aynı zamanda, bir anlamda, Çin’e diplomatik olarak yeniden yaklaşabiliriz. Burada Rusya’dan bahsetmiyorum çünkü şu anda Rusya tamamen herhangi bir söylemin dışında. Yani, bu savaş yüzünden ölmekte olan bir ülke.

Rusya’ya değil, Çin’e bakıyorum. Avrupa’nın yapabileceği şey, Hindistan’a, Mısır gibi ülkelere diplomatik olarak çok yakın olmaktır. Açıkçası Türkiye’den bahsetmiyorum çünkü Türkiye bir anlamda Avrupa’nın bir parçası diye düşünüyorum ama kesinlikle, eğer Türkiye’yi Avrupa’dan bağımsız bir ülke olarak tutarsanız, Türkiye bizim Güney ile bir köprü kurmamız için temel ilişkilerimizden biridir ve bundan yararlanmalıyız. Ama Mısır gibi ülkeler, tüm Arap devletleri, Güney Amerika—bunlar gerçekten hiçbir ortak noktası olmayan ama çok önemli bir şeye sahip olan ülkelerden oluşuyor: dünyada bağımsız bir şekilde yer almak ve bir bloğa ya da diğerine bağlı olmamak arzusu. Bu çok değerli bir özellik ve bu durumu dünyanın gerçekten çok taraflı bir yönetişime ulaşmasına yardımcı olmak için bir anlamda kullanmalıyız. Bu son derece zor olacak ve bunu yalnızca adım adım, yıl yıl yapabiliriz, ancak bir strateji orada olmalı.

Avrupa’nın ABD’den bağımsız olabileceğini nasıl düşünüyorsunuz? Bu, konuşmalarınızda atıfta bulunduğunuz bir diğer konu. Avrupa’nın özerkliği hakkındaki tartışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Avrupa’nın gerçekten bağımsız olması, kendi özerkliğine sahip olması mümkün mü? Avrupa, ABD’nin onayı olmadan bir şey yapabilir mi?

Kesinlikle, bence bu olumlu bir şey ve bu konuda birçok şey yaptık. Bakın, örneğin ticarette, tamamen bağımsızız. Bir ticaret savaşıyla mücadele edebiliyoruz. Avrupa’da, Amerikan şirketlerinin tekelci güçleri aşırı derecede kullanmalarını engelleyen bir rekabet yasası sistemimiz var. Yani, birkaç alanda özerkliğimiz var.

Elbette, kastettiğim şey stratejik özerklik. Bu, ittifakları bozmak anlamına gelmiyor. Önemli olan, ittifakların gerçek ittifaklar olmasıdır; böylece birlikte karar alırız ve tam karşılıklı saygıya sahip oluruz. Ancak bu, Avrupa’nın çok daha birleşik olmasını gerektiriyor. Avrupa, stratejisini tek tip ve birleşik bir şekilde ifade edebilir hale gelir gelmez, ABD ile ittifak hemen çok daha dengeli hale gelecektir. Bu yüzden müttefik olabiliriz, ancak ABD’ye farklı eylem yolları önerirken ve aynı seviyede konuşurken de çokça özerkliğe sahip olabiliriz.

Sorun şu ki, şimdi bir tarafta tek bir büyük yapı olan ABD var ve diğer tarafta ise Avrupa’da birbirine karşı savaşan küçük hükümetler ve devletler var—mesela Fransa Almanya’ya karşı. İşte bu asıl sorun. Dolayısıyla, burada agresif bir şekilde özerklikten veya dışarıda olacağımızı söylemekten bahsetmiyoruz. Örneğin, savunma açısından tam bir ittifaka sahip olabiliriz, tıpkı sizin ülkenizin yaptığı gibi. Bu arada, siz de NATO sistemindesiniz, Türkiye NATO sisteminde ama aynı zamanda çok fazla özerkliğe sahipsiniz, stratejik özerkliğiz var ve bunu çok iyi kullanıyorsunuz. Dolayısıyla, Amerika Birleşik Devletleri ile birçok alanda güçlü ittifaklara sahip olabiliriz, ancak dünya diplomasisine özerk bir şekilde katkıda bulunacak kadar özerk olabiliriz.

O zaman diğer sorum ABD ve Başkan Trump ile ilgili, özellikle Avrupa’ya yönelik ticaret tarifesi tehditleri hakkında. Sizce bu işe yarar mı? Ne zaman bir ülkeye ders vermek istese, ticaret sopasını kullanıyor.

Bu daha çok stratejik bir silah. Ancak bunu uygulayacağını ya da tehdit ettiği seviyede tarifeler koyacağını sanmıyorum; özellikle Avrupa’ya karşı çünkü Amerika Birleşik Devletleri büyük firmalarla, önemli şirketlerle, güçlü iş insanlarıyla dolu ve bunlar bunu istemiyor, hoşlanmıyor. Çok açık görüşlüler. Firmalarının kârları, dünyada tam ticaret entegrasyonu olmasına bağlı.

Bence Trump, tarife tehditlerini çok etkin bir şekilde kullanacak. Ancak, örneğin belirli ürünlere işaret eder ve bu ürünlere tarife uygular. Bu, tam bir tarife savaşı olmaktan farklıdır ve biz de karşılık verebiliriz çünkü Amerikan ürünlerine uygulayabileceğimiz spesifik tarifelerimiz var, dolayısıyla elimizde silahlarımız var. Buradaki nokta şu ki, Avrupa’nın burada bile birleşik olması gerekiyor. Bu durumda, Avrupa’nın birleşik olma gücü var çünkü bildiğiniz gibi ticaret politikaları Brüksel’de merkezileşmiş durumda, bu nedenle komisyonun tarifelerle hareket etme konusunda tam yetkisi var. Teoride birlik zaten var. Sorun şu ki, komisyon bile büyük ülkelerle anlaşma içinde olmak istiyor, bu yüzden eğer Fransa ticaret meselelerinde Almanya’dan ayrışmaya başlarsa, komisyonun harekete geçmesi çok zor olacak.

Bekleyip göreceğiz. Bu arada Roma’da Dışişleri Bakanı ile bir toplantım vardı. Genel kanı, olacakların biraz muamma olduğu yönünde.

Trump dönemi küresel siyasetten ne bekliyorsunuz? Bir yanda G7 gibi Batılı küresel ekonomik bloklar var, diğer yanda BRICS yükseliyor. Bazı insanlar BRICS konusunda umutlu, bazıları ise “BRICS şu ana kadar ne başardı?” diye eleştiriyor. Şimdi Orta Doğu ve Körfez ülkeleri de BRICS’in bir parçası oluyor. Bu dev ekonomik büyüklüğe sahip ülkeler BRICS içinde yer alıyor ve BRICS gerçekten güçleniyor. Türkiye de katılmaya hevesli, ancak Trump kısa bir süre önce, ABD dolarının gücünü azaltmak isteyen herhangi bir kişi, ülke veya devletin cezalandırılacağını belirten bir açıklama yaptı. Bu küresel ekonomik savaş ve Batı ile Doğu’nun bu küresel ekonomik blokları arasındaki çatışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hemen söyleyebileceğimiz bir şey var, o da dolar meselesi—dolar, Amerika Birleşik Devletleri’nin ayrıcalığı ve birisinin dolarla rekabet edebileceği fikri mümkün değil. BRICS için bunun verimli bir yol olduğunu düşünmüyorum. Hiçbir anlamı yok. Çin para birimi gibi başka bir para biriminin bağımsız dolaşımı olabilir, ancak bu yalnızca mal ödemek ve ihracattan elde edilen gelirleri nakde çevirmek için kullanılabilir.

Elinize varlıklar geçtiğinde ve bunları yatırım yapmak istediğinizde, Amerika’ya gitmek zorundasınız çünkü herkesin ihtiyaçlarını karşılayan—kısa vadeli, uzun vadeli, riskli, daha az riskli—her türlü finansal varlık ve faaliyet menüsünü bulabileceğiniz tek yer burası. Dahası, Amerika’da bir yatırımınız olduğunda, istediğiniz zaman bu yatırımı geri çekebilirsiniz. Likittir, büyüktür, geniştir ve her yerde kabul görür. Çin’in bu konuda Amerika Birleşik Devletleri ile rekabet etme şansı yok—hiç yok. Kesinlikle.

Kontrolleri var; ayrıca yatırımcılar için korkutucu bir siyasi iklime sahipler. Bu yüzden yuan renminbisi kullanışlı olabilir; Doğu’da, Güneydoğu’da kendi dolaşımına sahip olabilir, ancak bu yalnızca dolaşımdaki para gibi olur. Ödemeleri yapmak veya serveti korumak için kullanabilirsiniz. Ancak varlıklarınız ve servetinizi sürdürülebilir bir şekilde saklamak istediğiniz anda, bunu o ülkede yapamazsınız. Hatta euro bile bu anlamda bir sorun, çünkü Avrupa bölünmüş durumda. Mali düzenlemeler farklı ülkelerde farklılık gösteriyor. Bir Çinli yatırımcı Avrupa’da yatırım yapmak istediğinde, İtalya’da yatırım yapmak Fransa’da ya da Almanya’da yatırım yapmaktan farklıdır çünkü bankalar farklı şekillerde düzenlenmiştir ve piyasaların likiditesi oldukça değişkendir.

Şu anda euro bile dolara karşı duramaz. Bu nedenle dolar, dolardır—şimdilik, nokta. Sonrasında, dünya genelindeki finansal piyasalar serbest, esnek, modern, iyi düzenlenmiş ve güvenli hale geldiğinde, küresel düzeyde tek bir para birimine sahip olabiliriz. Ve o para birimi bir devlet tarafından değil, IMF gibi çok taraflı bir organizasyon tarafından ihraç edilecektir.

BRICS, para ve para politikaları hakkında konuşurken, gerçekten argümanlarını zayıflatıyor. Bazen biraz komik bile oluyorlar. Adeta bir tiyatro gibi. Brezilya ile Arjantin’in dolar döngüsünden ayrılmak istediklerinde ne olduğunu gördünüz. Kimse parasını Arjantin’e koymak istemiyor, bu nedenle bir anlamı yok. Paraya değil, gerçek şeylere odaklanmak daha iyi.

İlgi çekici bir diğer konu sürdürülebilirlik ve yeşil dönüşüm meselesi. Bu, Trump’ın eleştirdiği ve durdurmak istediği bir şey, tıpkı önceki başkanlık döneminde denediği gibi. Bu endişe verici olabilir, ancak anladığım kadarıyla Trump burada çok fazla muhalefetle karşılaşacak—özellikle şirketlerden. Avrupa’da, şirketler yeşil dönüşüm konusunda yeterince hızlı hareket ediyorlar. Bir anlamda buna çok bağlılar; yatırım yapıyorlar ve kurallara uyuyorlar. Amerika’da da büyük şirketler benzer durumda. Bazı eyaletlerde yeşil dönüşüm ilerliyor. Bu yüzden Trump’ın yeşil dönüşüme karşı savaşı başarılı olamaz diye düşünüyorum. Bu biraz süreci yavaşlatabilir ve muhalefete ses verebilir, ancak sonunda başarısız olacaktır.

Eğer sürdürülebilir bir yeşil dönüşüm sağlamazsak çok büyük sorunlarla karşılaşacağımız gerçeğinin artık herkes için çok net olduğunu görüyoruz. İklim zararlarının maliyetlerine bir bakın—inanılmaz. Bankalar bunu anlıyor; ölçüm yapıyorlar. Merkez bankaları kurallar koyuyor ve her bir şirketin bir nehrin, denizin, bir dağın ya da riskli bir bölgede bulunan bir tesisle taşıdığı riski bilmek istiyorlar.

Eğer bu gerçekleşirse, bu tür şirketlere verilen kredilerin faiz oranları daha yüksek olacak. Bu yüzden ekonominin bu yönde hareket etme eğilimi net—daha hızlı ya da daha yavaş, ama bu gerçekleşecek. Bu süreç Trump’tan ya da genel kamuoyu görüşünden bağımsız olarak ilerliyor. Benim fikrim bu. Bazen kahve içerken arkadaşlarımı görüyorum ve yeşil dönüşüm konusunda şüpheci olduklarını düşünüyorum. Ama iş yerinde gördüğümde, ciddi yöneticiler olarak hareket ediyorlar ve yeşil dönüşümü çok ciddiyetle ilerletiyorlar. Bu yüzden bu konuda iyimser olma eğilimindeyim.

BRICS’in pozitif yanları var mı sizce? Çünkü para politikaları ve ortak para birimi konularında zayıf olduğunu söylediniz. Ama herhangi bir olumlu tarafını görüyor musunuz? Küresel Güney üzerine yoğunlaşan bir profesörsünüz. Küresel Güney’in küresel arenadaki rolünü göz önünde bulundurarak, BRICS için hangi rolü öngörüyorsunuz?

BRICS’in rolü, üstlenmek istedikleri roldür: küresel düzeyde farklı bir yönetişim türü oluşturmak. Her ülke, küresel ekonomideki gerçek ağırlığına göre temsil edilmelidir.

Örneğin, Uluslararası Para Fonu, Birleşmiş Milletler veya diğer uluslararası çok taraflı kuruluşların yönetimlerini ele alalım. Büyük pazarları düzenleme şeklimiz mesela okyanuslar, yeşil dönüşüm gibi konulardaki kararların bir ya da iki blok tarafından domine edilmesini ve dünyanın geri kalanının, özellikle Küresel Güney’in, unutulmasını engellemelidir.

Küresel Güney’in doğru masalarda yer alması hayati önemdedir. BRICS’in retorik dışında anlamlı olan tek gerçek amacı budur. Aksi takdirde, Arjantin ile Türkiye’nin ortak noktası nedir? Ya da Mısır ile Vietnam’ın? Kültürel ve sosyal olarak farklılar, farklı hedeflere ve eğilimlere sahipler.

Bunlar Batı gibi değil; Milano’da ve Florida’da insanların aynı filmleri izlediği bir yer değil. BRICS ülkeleri birbirinden çok farklıdır, ancak dünyayı yeniden dengelemeye yardımcı olabilecekleri için bir grup olarak anlamlıdırlar.

IMF’yi ele alalım: yönetimi ve oy sayıları, bireysel ülkelerin küresel ekonomideki gerçek ağırlıklarıyla uyuşmuyor. Çin, ağırlığını yansıtan oy sayısına sahip değil. Aynı durum Hindistan, Brezilya ve Mısır için de geçerli.

Bu ülkelerin IMF’deki ağırlıklarını ve Birleşmiş Milletler, Uluslararası Çalışma Örgütü, Dünya Sağlık Örgütü gibi diğer küresel yönetişim platformlarındaki rollerini artırmamız gerekiyor.

Küresel Güney, temsil talebinde aktif olmalıdır. Küresel Güney kavramını anlamanın tek anlamlı yolu budur. Aksi takdirde, bu sadece retorik olur. Unutuldukları için protesto edebilirler ve yoksul ülkelerin borçlarını yönetmelerine ve hayatta kalmalarına yardım eksikliğini eleştirebilirler.

Dünyadaki yoksul ülkelerin sorunlarına bakın. Bugün 40 ila 70 arasında çok yoksul, ağır borç yükü altındaki ülke var. Bu ülkelerin yıllardır yardıma ihtiyacı var. Ekonomistler bu durumu ele almak için öneriler, teknikler ve fikirler geliştirdiler, ancak hiçbir şey yeterince hızlı bir şekilde yapılmıyor. Öneriler var, teknikler var. Ekonomistler birçok fikir geliştirdi ve detaylandırdı. Bunu hayata geçirme olasılığı var, ancak durumu çözmek için hiçbir şey yeterince hızlı yapılmıyor. İşte bu asıl çıkardır, ortak bir çıkardır çünkü Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa veya tüm kreditörler her zaman olduğu gibi, borçluların borçlarını ödeyebilmesinde bir çıkar sahibidir.

Bu sorunu çözmek ve bugün dünyada hayatlarını sürdüremeyecek kadar yoksul olan ülkelerin büyümesini yeniden başlatmak ortak bir çıkardır. Bu, çok taraflı bir organizasyon tarafından yürütülmek zorundadır. Ve Çin’i dışında veya içinde tutan BRICS’e karşı Avrupa, bu dinamikleri Amerikalılardan genellikle ve açıkça daha iyi anladığı için bir arabulucu olarak hareket edebilir. Bazen fedakârlık bile gerekir. Örneğin, Avrupa IMF’de hak ettiğinden daha fazla oya sahip. Bu oyların bir kısmını BRICS’e devretmeli ve ardından kalan oy gücümüzü daha etkili bir şekilde birleşik bir blok olarak kullanmalıyız.

Avrupa, BRICS ile anlaşmalar yapmak için fedakarlıklar yaparak bile sonuçlar elde etmek için araçlara sahiptir. Bu, çok taraflılığa yönelik yeni bir yaklaşımı beraberinde getirebilir.

Fransa’daki hükümet de bütçe krizi nedeniyle çöküşün eşiğinde. AB’nin en borçlu iki ülkesinin Yunanistan tarzı bir borç krizine sürüklenmesi mümkün mü? Öte yandan İtalya’da hükümetin bütçe planı tartışmalara ve grevlere yol açtı. Plan, maaşlar ve emekli aylıkları için alım gücünün artırılmasını, sağlık, eğitim, kamu hizmetleri ve sanayi politikalarına daha fazla fon ayrılmasını öngörüyor. Bütçe planı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle Yunanistan örneği hakkında bir şey söyleyeyim. Yunanistan örneği, Avrupa otoritelerinin ve IMF’nin Yunanistan’la kötü bir şekilde ilgilendiği ve büyük acılar yaşattığı için ünlüdür. Bu doğru, ancak aynı zamanda Yunanistan’ın sonunda bizim verdiğimiz muazzam mali yardımdan faydalanabildiği de doğrudur.

Kısa bir süre önce Kahire’de büyük bir konferanstaydım. Mısırlılar, hazine, parlamento, siyasi partiler ve düşünce kuruluşlarından Yunan temsilciler davet ettiler. Ve bir sabahı tamamen Yunanistan’a ayırarak, Yunanistan’ı borç tuzağından çıkma konusunda Mısır için potansiyel bir örnek olarak gösterdiler. Şu anda iktidarda olan Yunanlılar, son on yılda bunu nasıl yaptıklarını açıkladılar. Kademeli olarak bu durumdan çıkmayı başardılar ve şimdi çok daha iyi durumdalar.

Bu noktada çok doğrudan bir soru sordum: “Peki ya IMF ve Avrupa’nın size çok büyük acılar yaşattığı ve bunun ters etki yarattığı gerçeği?” Beklenmedik bir şekilde şöyle yanıt verdiler: “Evet, çok acı çektik. Eğer yaklaşım farklı olsaydı, muhtemelen daha az acı çekebilirdik. Ancak acı çekmek, sorunlarımızı çözmek için zorunluydu ve biz sorunlarımızı çözmeyi başardık. Şimdi çok daha iyi durumdayız.”

Bu önemliydi çünkü Mısır, finans konusunda katı olabileceğinizi, biraz acı çekebileceğinizi ama sorunları çözerek sermaye çekebileceğinizi öğreniyordu.

Fransa ve İtalya’ya gelince, bu tamamen farklı bir hikâye. Bu ülkeler çok büyük, borçları çok büyük. Bu yüzden bir sorun yaşadığımız anda, Avrupa mali yardımı, merkez bankası ve komisyonun kontrolü altına gireceğiz. O noktada ülkelerimizi yeniden yönetmek bir sorun olacak.

Benim izlenimim şu: Eğer kamu maliyemizi sürdürülebilir bir şekilde yeniden düzenlemez ve “ev ödevimizi” önceden yapmazsak, bunu yine de Avrupa Merkez Bankası, komisyon ve muhtemelen IMF’nin kontrolü altında yapmak zorunda kalacağız. Çünkü kimse Fransa ya da İtalya’nın gerçek bir mali kriz yaşamasına izin veremez. Bu dayanılmaz bir durum olur.

2010 ve 2011’de olanlara bakın. Yunanistan iflas etti, İrlanda iflas etti, Portekiz iflas etti, İspanya’da tüm ülke değil ama bankacılık sistemi iflas etti ve Kıbrıs. Bu ülkelerin hepsi temelde iflas etti ve uluslararası toplum tarafından yardım edilerek yeniden düzenlendi.

Ancak o zamanın en kötü durumu İtalya’daydı. Çünkü kamu borcu ve spekülatif saldırı açısından en büyük sorun bizdeydi. Ve oradaki en büyük ülkeydik. Resmi olarak iflas etmemiştik ama bize çok, çok fazla yardım edildi.

Bize birçok şekilde yardım edildi, bunların arasında Avrupa’da kuralların değiştirilmesi de vardı. Avrupa Merkez Bankası’nın, borç krizini çözmek için yapıcı olduğunu kanıtlayan bir ülkeye resmi olarak yardım edebileceği kabul edildi.

Peki, bugün Fransa ve İtalya’nın bütçesiyle ilgili sorularıma gelince, bunun bir sorun olmadığını, çünkü bu ülkenin iflas edemeyeceğini söylediniz.

İflas edemezler. Bu saatlerde Fransa’nın yayılmasına, uzun vadeli borç faiz oranlarına ne olduğuna bakıyordum. Ve sabahın belirli bir saatine gelindiğinde, Fransa’nın uzun vadeli tahvillerinin fiyatının -ve İtalya’nın da- aynı olduğunu açıkça görebilirsiniz, ancak Fransa şu anda İtalya’dan çok daha fazla spekülasyon altında. Sabahın ilk yarısında, ikinci yarısında düşen tahvillerin fiyatı yükseliyor.

Bunun nedeni bunu resmi olarak söyleyemememiz ancak merkez bankası satın aldığından eminim. Ve sonunda bunu istatistiksel olarak görebiliyoruz çünkü her ay bir kez, merkez bankasının kaç tahvil satın aldığını veya sattığını göstermek zorunda olduğu bir istatistik var. Ve bu verileri dikkatlice analiz ederseniz, bunu istikrara kavuşturmak için açıkça manipüle ettiklerini keşfedebilirsiniz. Bu yüzden, her iki ülkedeki politikacıların er ya da geç kendilerini disipline etmeleri ve kemer sıkma ve yeniden ayarlamanın bazı maliyetlerine katlanmaları gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde başka biri gelip onlar adına bunu yapacaktır.

Mario Draghi’nin AB’yi ABD ve Çin ile tekrar rekabetçi hale getirmek için hazırladığı raporda öne sürülen öneriler arasında ortak borçlanma konusu da var. Ortak borçlanmayı öneriyor. Fransa ve İtalya bunu istiyor ancak Almanya için uygun değil. Hollanda için uygun değil. Draghi raporundaki öneriler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Draghi’nin çok iyi bir arkadaşıyım. Aslında, kendisine ISPI ödülünü verdik. Raporu beğendim. İyi fikirlerle dolu. Sonuç olarak, rekabetçi olabilmek için birlikte borçlanmazsak yapılması gerekenlerin başka bir yolu olmadığı yönündeki argümanı ikna edici. Ama büyük bir “ama”m var. Şunu da vurgulamak gerekir: Belki daha yavaş bir ritimle, ama ulusal düzeyde daha az harcamalıyız. Ulusal düzeyde daha az borçlanmalıyız.

Bu bağlamda, bir anlamda Draghi’yi eleştiriyorum çünkü bunu söylemiyor. Bunun böyle düşündüğünü biliyorum ama açık bir şekilde ifade etmiyor. Birlikte borçlanmak demek, birlikte harcamak da demek. Peki, ama bu sadece ek harcamalar anlamına gelmemeli. Ulusal düzeyde bazı şeylerden vazgeçmeliyiz, harcamalarımızın bir kısmını Brüksel’in yetkisine devretmeliyiz, bir şeyleri tasarruf etmeliyiz ki küresel borç, ulusal borç dahil, çok fazla büyümesin.

Draghi’nin fikri, “iyi borç” konseptine dayanıyor. İyi borç, yapabileceğiniz ama üretken olan borçtur. Ve bunun üretken olduğu konusunda hemfikirim. Eğer borçlanıp faydalı bir şeye harcarsanız, bu sonunda işe yarar. Ama bu arada, piyasalar size ayak uydurmayabilir. Çok büyük bir borcunuz olabilir, ancak bu borç piyasalar tarafından kabul edilmeyebilir. Çünkü sonunda, piyasa 5 ya da 10 yıl sonra borcunuzun üretken olup olmadığından çok, hemen şimdi geri ödenip ödenmeyeceğine bakar.

Önümüzdeki 5 yıl boyunca piyasa sizi desteklemeli ve gerçekten bu borcu geri ödeyeceğinize inanmalı. Bunu yapabilmek için de bir miktar finansal disiplin göstermeniz gerekiyor. Bazı şeylerden vazgeçmeli ve başka şeylere harcamalısınız.

Dolayısıyla, birlikte borçlanma fikrine tamamen olumlu bakıyorum. Bence Almanlar oldukça kafası karışık durumda. Kendi borçlarının bile artmasını istemiyorlar. Makroekonomik olarak hiçbir anlam ifade etmeyen “sıfır bütçe” kuralını istiyorlar. Çünkü en azından ulusal borcun, GSYİH ile aynı hızda büyümesi gerekiyor. Büyümek için daha fazla borç almanız gerekir. Aksi takdirde borç/GSYİH oranı sıfıra gider. Çünkü GSYİH büyürken borç aynı yerde kalır. Bu mantıklı değil.

Bu yüzden bu kuralı kaldırmanız gerekiyor. Ve Almanlar bunu anlıyor. Er ya da geç, bu konuda Almanya’da değişiklikler olacak. Bu yüzden, daha fazla borca sahip olmak ve bunu küresel bir borç olarak yapmak iyi bir şey. Ama resmi olarak belirli harcamaları merkezileştiren ve ulusal borçtan mali otonomiyi alan bir şey olmalı. Aksi takdirde, borç üzerine borç ekleriz. Sonunda piyasalar bunu kabul etmez.

Ayrıca, bu borçların Euro cinsinden olduğunu da unutmamak gerek. Eğer Euro cinsinden ise, Letta ve Draghi’nin önerdiği başka önemli bir şeyi takip etmemiş olursunuz: Sermaye piyasalarını birleştirmek. Sermaye piyasalarını birleştirmezseniz, bu borcu bile satın almazlar.

Bu, COVID krizini finanse etmek için yaptığımız ortak borçlar için de geçerli oldu. Yeni Nesil AB programını finanse etmek için ortak borç çıkardık. Ancak bu tahvillerin faiz oranı, örneğin Alman borçlarına kıyasla çok yüksek oldu. Bunun nedeni, piyasanın likit olmamasıdır.

Bir Çinli bu tahvillerden birini satın almak istediğinde, borçlunun tam olarak kim olduğunu, bu tahvilleri alıp satabileceği pazarın nerede olduğunu ve piyasanın ne kadar büyük olacağını tam olarak bilemiyor. Çünkü tamam, bugün bu borcu çıkarıyoruz ama yarın ne olacak? Bu yüzden Euro piyasasını birleştirmek, büyük bir fon havuzu oluşturmak için derin reformlar yapmamız gerekiyor. Draghi raporunda bunu çok iyi savunuyor.

Dolayısıyla, bunu yapmalısınız. Ardından, ortak borç çıkarabilir, güvenilir olabilirsiniz ve düşük faiz oranlarına sahip olabilirsiniz. Aksi takdirde, Çinliler sonunda bu borcu yalnızca bir indirimle satın alır, çünkü çok likit değildir. Paralarını daha iyi değerlendirmek isterlerse ABD hazine bonoları alırlar. Yani, eğer kamu finansmanı arkasında yoksa, neden bu borcu satın alsınlar?

Bu yüzden sermaye piyasalarını birleştirmek ve ardından bazı harcamaların transferini yapmak, ulusal borçların azalmasını ve ortak borcun artmasını sağlamak çok önemlidir. Ama Draghi’nin ulusal borçları çok daha katı bir şekilde azaltmamız gerektiği konusunda ısrarcı olmaması bence bir hata. Bu konuda da ısrarcı olmalıydı.

Avrupa hakkında daha fazla konuşalım. Fransa Başbakanı Michel Barnier, Fransa-İtalya bağlarının güçlendirilmesinin altını çizdi. Bu vurgu, Fransa’nın İtalya’yı AB meselelerinde giderek daha fazla bir ortak olarak gördüğünün bir işareti olarak yorumlandı. İtalya böyle bir rol üstlenecek mi? Fransa’nın bazı ortaklara da ihtiyacı var çünkü bazı durumlarda Brüksel’de yeterince desteklenmediğini hissediyor. İtalya’nın Fransa’nın küresel uluslararası politikaları ve Avrupa politikaları konusundaki pozisyonu nedir? İtalya, Fransa’yı nerede görüyor?

İtalya biraz belirsiz bir kavram. Geçmişteki hükümetlerimizden farklı bir hükümetimiz var. Ve bu yüzden İtalyan hükümetinin artık Avrupa hakkında farklı bir fikri var. Ama örneğin ISPI veya ISPI’deki araştırmacıların ve düşünürlerin farklı fikirleri var. Bu şekilde, gerçekten vurgulanması gereken şey, bunun Fransa ve İtalya meselesi olmadığıdır. Mesele Avrupa.

Ülkelerimizi ortak bir politikada bir araya getirmeliyiz ve bu mümkün olduğunca çabuk yapılmalı. Sorun şu ki, Fransa dış politikalarla başa çıkmada zor bir ülke çünkü söylemsel olarak çok, özellikle Macron, söylemsel olarak çok Avrupa yanlısı. Ama sonra somut meselelere geldiğinizde, her zaman çok milliyetçi oluyorlar.

Bu yüzden savunma meselesine bakın. Savunma meselesi artık çok önemli ve bir tür ortak savunma sistemi kurmak istiyoruz. Ortak savunma stratejileri koymak ve önemli bir Avrupa ordusu kurmak istiyoruz, vb. Ve Fransa çok önemli çünkü onlar Avrupa Birliği’ndeki en büyük askeri güç.

İtalya da savunma üretiminde fena değil.

Hayır, iyi silah üreticilerimiz var, ancak ordumuz kesinlikle Fransız ordusundan çok çok daha zayıf. Yani, Fransa nükleer bir güç, çok güçlü bir ordusu var, orduda süper teknolojiler var. Yani bizden çok daha güçlüler. Dahası, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeler. Yani askeri güç açısından son derece güçlüler. Ve bunu koruma eğilimindeler. Örneğin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki konumlarından asla vazgeçmezler. Ve bu, Avrupa’nın Güvenlik Konseyi’ndeki rolünün olmasını engelliyor. Brüksel’den gelen bir kişi tarafından temsil edilmemiz gerekiyor.

Ve bence Almanya bunu onaylardı. İtalya, belki de mevcut hükümetle değil, biraz daha zor olacak. Ama bence sonunda onaylardık. İspanya onaylardı. Ama Fransa onaylamazdı. Belki evet derlerdi, ama sonra çok fazla zorluk çıkarırlardı.

Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne atıfta bulunarak dünyanın beşten büyük olduğunu söylüyor. Bu slogan dünyada yaygınlaştı. Birçok kişi de BM’nin reforma ihtiyacı olduğunu, BM Güvenlik Konseyi’nin reforma ihtiyacı olduğunu tartışıyor. Sizin durumunuzda, Fransa pratikte tüm Avrupa kıtasını temsil etmiyor. Peki, bana temsilin nasıl değiştirilmesi gerektiğini söyleyebilir misiniz? BRICS gibi yeni uluslararası örgütlerin BM Genel Sekreteri’nde de temsili olmalı mı?

Eh, bu daha büyük bir ülke grubuna sahip olma meselesi ve tam bir oybirliği değil. Yani daha büyük bir ülke grubunun şu anda Güvenlik Konseyi’nde olan bir karar yetkisine sahip olması. Ya da herkesi kapsayan Meclis’in yetkilerini artırmak ve ülkelerin ağırlığını değiştirmek istiyorsanız, Avrupa birlikte hareket etmeli, tek bir ülke olarak temsil edilmeli. Brüksel’den biri BMGK’da AB’yi temsil etmeli.

Ancak şu anda çok sayıda teklif var. Tartışıyorlar. İtalya’nın kendi belgeleri var. Ancak bunun alakasız olduğunu düşünüyorum çünkü bir kafa karışıklığı var. Ve önemli nokta, mevcut durumu değiştirme konusunda bir anlaşmaya varılamaması.

İtalya’nın önerisinin neden karmaşık olduğunu düşünüyorsunuz? Öneri belgesi ne diyor?

Küresel Güney’e daha fazla alan verilmesini söylüyor. Ancak İtalya, Güvenlik Konseyi’nde Fransa’nın olması göz önüne alındığında Avrupa’da kabul edilebilecek olandan çok farklı bir öneri sunamaz. Ayrıca, İngilizler sorunumuz var. Çünkü, biliyorsunuz, İngiltere daha önce AB’deydi. Ve artık değil. Ve şimdi Birleşik Krallık’la ne olacağını göreceğiz çünkü Trump ile, kim bilir, belki Trump Birleşik Krallık’ı bir şekilde yiyip askeri gücü de tamamen kendi taraflarına çekmeyi başarır, tıpkı şu anda olduğu gibi. Ancak belki de farklı bir şey olabilir ve tam tersi de olabilir, yani Birleşik Krallık’ın coğrafi açıdan da Avrupa’ya yakın olması ve Doğu’dan aynı tehditlerle karşı karşıya olması vb., belki de Avrupa tarafından askeri konularda da yeniden yaklaşılabilir. Şu anda olan bu. Son aylarda, Avrupa’da İngiliz savunma sistemine çok önemli bir yeniden yaklaşım oldu. Ukrayna konusunda farklı stratejilerimiz vardı. Birleşik Krallık çok daha radikal. Biz daha ihtiyatlıyız. Ancak şimdi trend bile değişebilir.

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni de ABD Başkanı Biden’ın görevinden ayrılmadan hemen önce Ukrayna’nın Rusya’ya karşı ABD yapımı balistik füzelerin kullanımına onay vermesinden hoşlanmadı. Bunu riskli ve kışkırtıcı buldu.

Bu muhtemelen Biden yönetiminin propaganda ve ataletinin bir karışımıydı. Diplomatik olarak konuşursak muhtemelen bir hata. Ve gerçekten olmuyor. Çünkü gördüğünüz gibi Zelensky savaşı kazanmak için silahlarımızın olmadığını söylemeye devam ediyor.

Zelenski, “Biz bu balistik füzeyi almak için 12 ay bekledik” dedi. Ama alacaklar.

İhtiyaç duyduklarını alamıyorlar, çünkü bunlar öylece kullanabileceğiniz silahlar değil. Gerçekten çok fazla yardıma ihtiyacınız var. Yani, bu gerçekten herkes için bir bilmece. Ama örneğin, Rusya’nın şu anda muazzam ekonomik zorluklar içinde olduğuna dair bilgilerimiz var. Çok fazla artan bir enflasyonları var. Merkez bankası ile hükümet arasında derin bir bölünme var. Ve böylece ekonomik durum belki de savaşı durduramayacak kadar kötü gidiyor, ama ritmini çok radikal bir şekilde değiştirecek. Yani belki bir ateşkes, bir duraklama… Dahası, Trump’ı beklemeliyiz, gerçekten, çünkü Trump “NATO’dan çıkacağım” diyecek kadar ileri gitti. Bu kesinlikle olası değil. Asla böyle bir şey yapmayacak. Ama yine de beklemeliyiz, çünkü o yönetime başladığında, bu terimlerle de neler yapılabileceğini göreceğiz, çünkü örneğin, Zelensky en azından NATO tarafından savunulup savunulmamaları gerektiği konusunda net bir cevabı hak ediyor. Ve eğer savunmayı reddedersek, başka bir şey, bir ikame sağlamalıyız. Rusya ile diplomatik çözümü oldukça farklı bir şekilde yönetmesi gerekir. Çünkü, prensip olarak, Zelensky memnun olmasa bile, savaşı durdurup yarımada ve belki oradaki birkaç bölge gibi topraklarının önemli bir kısmından vazgeçerse…

Yani bir miktar toprak mı verilmeli?

Hayır, ama diyelim ki sonunda bir şeyden vazgeçmek zorunda kalacaklar.

Kırım’ı mı kastediyorsunuz?

Kırım ve belki Rusların şu anda işgal ettiğinden daha küçük birkaç toprak parçası, ama bir şey. Masaya oturup tartışmaya başladığınızda önemli olan, kırmızı çizginin “Ruslara asla bir metrekare bile vermeyeceğiz” pozisyonuna göre geriye doğru yerleştirilmiş olup olmadığıdır. Şimdiye kadar kırmızı çizgi buydu. Ama bu kırmızı çizgi sürdürülebilir değil. Ve değişecek, bence. Yani sorun ne kadar değişeceği değil, nihayetinde değişeceği. Ve bu nedenle, belirli bir noktada, insanların öldürülmesinin durdurulması karşılığında, bu kırmızı çizgi olacak. Ama Zelenskiy temelde bu kırmızı çizginin artık çok daha esnek olduğunu zaten söyledi. En son açıklamalara bakarsanız, bunu görebilirsiniz. Ve dahası, Rusların, kendileri için bile, ne istediğini anlamalısınız. Belki sadece Kırım’ı verirseniz Putin, Kırım’ı elde etmeyi başardığı gerçeğini, Rusya için verimli bir şey yaptığını ilan etmek ve iddia etmek için etkin bir şekilde kullanabileceğini düşünüyor, ki bu çılgınca bir fikir çünkü Rusya için maliyeti çok büyük. Ama diyelim ki Donbass ve Kırım’ın küçük bir parçasına sahip olursa kazandığını ilan edebilirse kazanmış olur. Bu Putin’in anlaşmaya varmasına ve savaşı durdurmasına yardımcı olabilir.

Ama tüm bunların görülmesi gerekiyor. Ve kesin olarak bildiğim tek şey, çünkü bu genel bir duygu, benim kişisel kanaatim değil, son birkaç ayda, işlerin ilerlediği. Hala bombalamalarına rağmen. Ama diplomatik çalışmalar devam ediyor. Ve bence Çin de çok önemli. Ve harekete geçirildi. Bence ABD ile Çin arasındaki ilişki, bir çözüm bulacak ilişki. Çünkü Çin, Putin’in tam kontrolününe sahip, tam. Yani, bugünden yarına savaşı durdurabilirler. Yani gazı onlar alıyor, petrolü onlar alıyor, silahları onlar sağlıyor, savunmayı onlar yapıyor…

Çin, Putin’e savaşı durdurması veya ticareti durdurması için şantaj yapmaz.

İsterlerse yaparlar.

Eğer savaşın bitmesini istiyorlarsa, peki Çin neden savaşın bitmesini istesin?

Çünkü dünyanın geri kalanıyla ilişkilerini çok ama çok geliştirmek istedikleri bir noktaya gelebilirler. Barışçıl bir şekilde başa çıkmak ve birçok alanda kazanan olmak için yeterince güçlüler.

Yani sonuçta, savaş olmadan yaşamak savaşla yaşamaktan daha iyidir. Çünkü yatırıma ihtiyaçları var, ciddi bir ülke olarak kabul edilmeleri gerekiyor. Açıkçası, onlara kültürleri ve siyasi fikirleri açısından farklı bir tutum sunmalıyız. Çin’den Batılı bir ülke olmasını isteyemeyiz. Bu mantıklı değil. Onların değerlerine, bizden farklı olan ve farklı kalacak olan siyasi sistemlerine tam saygı göstermeliyiz. Ve farklı kalmasını ummalıyız. Çünkü bir ülkeye, bir kültüre, kültürleri için iyi olmayan bir sistemi dayatmaya çalışırsanız, bu bir başarısızlık olacaktır. Bu yüzden, Çin’e doğru ilgiyi gösterdiğimizde ve anladıklarında, bence duracaklardır. Dahası, bu onlar için de bir tehlike.

Bakın, şimdi Kuzey Kore meselesi var… Çin için Kuzey Kore, biliyorsunuz, geçmişte sorumluydular, Kuzey Kore’nin kontrolünü ellerinde tutmak için sorumluydular. Ve şimdi, Kuzey Kore’nin kontrolünü kaybettiler, bence. Ve bugün, Güney Kore’den haberlerimiz var. Çin ekonomiye son derece dikkat ediyor. Büyümek istiyorlar. Zengin olmak istiyorlar. Ekonomik olarak başarılı olmak istiyorlar. Aklını kaçırmış ve ne istediğini bilmeyen Rusya gibi değil. Çin ne istediğini biliyor. Bu yüzden, bunun yeterince makul olduğunu düşünüyorum. Ve Amerika ile muazzam miktarda ilişkileri var. ABD’de muazzam miktarda yatırımları var. Ve Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa yatırımları Çin’de çok zengin ve çok önemli.

Yani, Çin tamamen farklı bir zeminde. Bence işin başlangıcından beri ABD ile tam olarak görüşüyorlar. Bu arada, ikisi arasında çok önemli bir toplantı yaptık. Çok güçlü bir Çin heyeti İtalya’ya geldi, Ukrayna savaşının en başında Roma’ya geldi ve Amerikan Büyükelçiliği’ne girdi ve 48 saat orada kaldılar. Ve ne konuştuklarını bilmiyoruz. Medyada yer aldı. Televizyon haberlerinde gördük, Washington’dan gelen arabaları da gördük, çünkü Washington’dan özel bir heyet vardı. Ve Çinlilerin arabalarını gördük. Ve Amerikan Büyükelçiliği’nin kapıları, ki bu arada büyük kısmı CIA tarafından kullanılıyor – açılıp sonra kapandılar. Bu öğleden sonra geç saatlerde oldu ya da hava kararmıştı, hatırlıyorum. Bazıları Jake Sullivan’ın orada olduğunu söylüyor, bu yüzden bazıları savaş sırasında saklanan bir şeyin kararlaştırıldığını söylüyor. Çünkü, politikacılar savaşları ilan ediyor, ancak gerçek güç generallerde. Ve generaller çok, çok mantıklı. Savaşın ne olduğunu bilen insanlar, tam olarak ne hakkında konuştuklarını biliyorlar. Ve savaşta olmamayı tercih ediyorlar. Çok fazla silaha, çok fazla güce, çok fazla paraya sahip olmak istiyorlar ama savaş istemiyorlar.

Zelenskiy’nin son zamanlarda kırmızı çizgilerinde esnek davrandığını ve çok ilerleme kaydedildiğini söylediniz. Sizce bunun nedeni nedir? Çünkü İngiltere dışişleri bakanı, ABD’den bir yetkili ve Almanya’dan da dahil olmak üzere birkaç Batılı lider, Ukrayna’nın Batı’yı korumak için bir tampon bölge gibi kullanıldığına dair birkaç açıklama yaptılar. Ve bazı bakanlar Ukraynalıların Avrupa için cesurca öldüğünü söyledi. Ve bu iki yıldır bunu ciddi şekilde görüyoruz. Ukraynalılar Avrupalılar için ölüyor. Ve Zelenskiy şimdi, sizce, yeterince desteklenmediğini mi anlıyor? Batı, Ukrayna’yı Rusya ile savaşa sokmak için kışkırtmış gibi mi görünüyor? Ve şimdi neredeyse tek başına. Zelenskiy, radyo programına katıldı. “ABD’nin bir yıl boyunca silah satışını onaylamasını bekledim” dedi. Ve sizce neden şimdi esnek davranıyor? Çünkü Batı’nın ona verdiği sözleri tutmadığı durumunu kabul mü ediyor?

Evet, esnek hale geldiğini söyleyerek abartmak istemiyorum. Ama izlenim şu ki, “Bize çok daha fazla yardım etmeliydiniz. Hemen çok güçlü füzeler göndermelisiniz. Bunu yapmazsanız kötüsünüz.” diyor. Bunun olmasını hala bekliyorum. Ama bazı “amalar”ı söylemeye devam ediyor çünkü işlerin böyle devam edemeyeceğini anlıyor. Ve bu arada, bir barış antlaşmasından sonra halkının kendisini onaylayacağına güvenebiliyorsa, bunu çok daha önce yapması gerektiğini düşünüyorum. Sorun şu ki, biliyorsunuz, gerçek tehlike, savaşın askeri açıdan durması, Rusya’nın belirli bir sınırın ötesine geçmemesi, belki de sadece yarımada gibi çok küçük bir parçanın Ruslara verilmesi sonucunda Ukrayna’nın Belarus’a benzer bir kukla hükümetin politik eline düşmesi. Yani, Zelenskiy gönderiliyor ve Ukrayna, Moskova tarafından yozlaştırılmış ve finanse edilen Rus yanlısı bir hükümet tarafından yönetilecekse bunlar kaçınılması gereken iki şey. Eğer bunu, ayrıca, sakinleri de az çok Rus olan toprak parçalarından vazgeçmek karşılığında önleyebilirseniz, bunun şu anda masada en azından Zelenskiy için de cazip bir şey olacağını düşünüyorum. Bunu açıkça söyleyemez, ama eminim öyle düşünüyordur.

Neden açıkça söyleyemiyor? Çünkü Avrupa veya ABD’deki patronların onayına ihtiyacı var? Zelensky’nin barış anlaşması yapmasına kim izin vermeli?

Halkı… Bu adamlar savunmak için kitlesel olarak ölüyorlar. Ve bu savaşı kazanma olasılığına ikna oldukları esnada dur derseniz… Batı onların lehineydi. Yani, eğer böyle bir ülkenin bir numarasıysanız, savaşın kazanılması gerektiğini söylemelisiniz, vs. Yani, çok tehlikeli. Ayrıca Ukrayna’da bir nükleer santraliniz var. Ukrayna’da, bu bir kabus olmaya devam ediyor. Yani yapamazsınız…

Yani, Ukrayna’nın Rusların yaşadığı ve Rusya tarafından işgal edilmiş olan bazı topraklardan vazgeçmesinin iyi bir fikir olacağını söylediniz. Ve örneğin, Herson ve Zaporijya’da daha fazla Rus nüfusu yaşıyor. Rusya referandum yaptıklarını söyledi. Orada olmadığımız için içeriğini gerçekten bilmiyoruz. Öte yandan, başka bir sonucu var. Baltık ülkelerine gittiğimde, birkaç politikacı ile konuştum ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü korumasının önemli olduğunu söylediler çünkü Ukrayna herhangi bir toprak kaybederse, Rusya’nın Estonya, Letonya, Litvanya’ya gidebileceğinden çok korkuyorlar. Suwalki Koridoru sorunu var. Biliyorsunuz, eğer Rusya, Belarus’un desteğiyle Suvalki Koridoru’nu elde ederse, tüm bu Baltık ülkelerinin Avrupa ve NATO sınırlarıyla bağları ve bağlantıları kesilebilir.

Evet, bu bir Hitler modeli, biliyorsunuz, Çekler başlangıca geri dönmüştü. Bu açıkça olan pozisyon, ancak Ukrayna’yı tavizsiz tutarsanız bu değişmez. Yani, Avrupa sınırındalar. İsteyebilecekleri şey tüm Avrupa, Amerika ve Batı’nın ve herkesin sınırlarına süper desteğidir. Yapabilecekleri şey budur. Dahası, Ukrayna Avrupa Birliği’nin ve Rusya’nın güney kısmı arasında bir tampon, ancak Estonya ve Litvanya’nın Rusya ile bir teması vardır. Yani, bu ülkelerin buna karşı çok hassas olmaları oldukça doğaldır, ancak gerçeği değiştirebileceklerini sanmıyorum. Ukrayna bir felaketti. Belki de işler farklı bir şekilde yürütülebilirdi ve belki de sonuç daha iyi olabilirdi. Ancak dahası, Rusya bu savaştan çıktığında, ekonomik ve politik koşulları çok zayıf olacak, çok güçlü değil. Çözüm Ukrayna’nın küçük bir kısmından vazgeçmek olsa bile… Bu, Putin’e, karşılığında, içeride, yaptığının lehine argüman sunma hakkı verecek, ancak bu Rus ekonomisini güçlendirmiyor.

Çin, yine, çok önemli çünkü Çin, o noktada, çok agresif bir şey yapabilir, bu da gerçekten Rusya’yı fethetmek olabilir. Çok zayıf bir Rusya’nın, temelde Çin’in bir eyaleti haline gelebileceği anlamında. Mecazi olarak söylüyorum. Ve bunu, Çin nüfusunun Rusya’ya, Sibirya’ya yerleşmesi gibi çok önemli şeylerle mühürleyebilirler. Kaynaklar açısından çok güçlü anlaşmaları var. Bu, Rusya’nın Çin’den bağımsız olarak var olmaktan çıkacağı anlamına geliyor. Ve bu, Batı’ya karşı agresif bir şekilde de yapılabilir. Yani, o noktada Çin, “Peki, Rusya’yı alıyorum ve Batı’ya karşı aşırı agresif olmaya devam ediyorum” diyebilir. Ya da tam tersi olabilir. “Peki, şimdi Rus sorununu çözmeye yardım ettiğime göre, Batı ile barışçıl ama diplomatik olarak güçlü bir şekilde başa çıkabileceğim” de diyebilir. O noktada Tayvan meselesi var. Tayvan’da da bir şeyden vazgeçerseniz, Çin konsensüsünü satın alabilirsiniz. Yani, biraz buna bağlı. Ve Trump bu konuda sürpriz yapabilir.

Ve bu arada, son olarak, Türkiye. Yani, Türkiye bu konuda çok daha fazla sorumluluk almalı. Çünkü Türkiye tüm alanlarda oynuyor, her şeyi yapıyor ve arabuluculuk yapıyor.

Muazzam bir iş yapabilirler. Çünkü Ukrayna ile deniz taşımacılığı açısından bir ilişkileri var. Odessa Türkiye için çok önemli bir şey. Gerçekten katkıda bulunabilirsiniz… Türkiye, Rusya ve Ukrayna ile bir anlaşma yapmaya ve Ukrayna’nın barış getirecek bir anlaşmayı kabul etmesine yardımcı olmaya gerçekten katkıda bulunabilir. Çünkü sunabileceğin bir şey var. Ve bir şekilde sunarak bir şey elde etmek.

Bu çok benzersiz. Türkiye Rusya’dan S-400’ler satın alıyor ve Baykar İHA’larını, drone’larını hava savunması için Ukrayna’ya veriyor. Baykar bir devlet şirketi değil. Özel bir şirket. Bu yüzden karmaşık görünüyor, ama aslında bir dengeleme durumu var.

Çok paranız var. Ukrayna’ya büyük yatırımlar yapabilir ve temelde ucuza mal edebilirsiniz. Elbette, yeniden yapılanma başladığında, bunun için barış anlaşması imzalanmalı.

Söyleşi

Gazeteci Lynch: Trump, Avrupa sağı için artık bir yük haline geliyor

Yayınlanma

Dış politika yazarı Lily Lynch, Harici’ye verdiği mülakatta Orta Avrupa ve Balkanlar’ın değişen siyasi manzarasını değerlendirdi. Analizleri New Statesman ve New Left Review başta olmak üzere The Baffler, Noema ve Liberties gibi mecralarda yayımlanan Lynch, mülakatta Macaristan’daki seçim sonuçlarından Sırbistan’ın dış politika tercihlerine kadar geniş bir çerçeve çiziyor.

2025 yılında LA Press Club’dan ödül alan ve makaleleri Best American Essays seçkisine giren yazar, Ukrayna savaşının bölge liderleri üzerindeki etkilerini ve Avrupa genelinde sağ popülizmin girdiği yeni evreyi ele alıyor. Söyleşi, Trump döneminin Avrupa sağı için yarattığı yeni gerçekliklere ve Balkanlar’daki hassas dengelere dair kapsamlı bir bakış sunuyor.

Macaristan ile başlamak istiyorum; özellikle de son dönemde Viktor Orbán ve Fidesz’i andıran, Péter Magyar liderliğindeki sağ popülist Tisza Partisi’nin seçim zaferi üzerinden. Bu zafer Macaristan’ın geleceği için ne ifade ediyor? Orbán’ın yakın çevresini içine alan derin yolsuzluklar ve güç istismarı uluslararası basında da geniş yankı bulmuştu. Seçim listesinin en başındaki üç ana partinin de sağcı olması, oldukça karamsar bir tablo çiziyor.

Magyar’ın kazandığı başarının birkaç önemli gerçeği su yüzüne çıkardığı kanaatindeyim. Bunlardan ilki, sağ fikirlerin Macaristan’da hâlâ geniş kitlelerce benimseniyor olması. Magyar’ın göç gibi konularda Orbán’dan pek de farklı bir duruş sergilememesi bunun en somut göstergesi. Dolayısıyla bu seçimlerde sağ siyaset yenilgiye uğramadı; aksine, bu çizginin Macaristan’da ne kadar kökleşmiş olduğu ve halkın hissiyatını doğrudan yansıttığı bir kez daha tescillendi.

Bununla birlikte, sağ popülizmin belirli bir türünün artık toplumda bir yorgunluk yaratmaya başladığını düşünüyorum. Bu; siyonizmle eklemlenmiş, Orbán’ın da şahsında cisimleşen, Trumpvari, kişi odaklı ve yer yer maskaralık düzeyine varan popülizm türüdür. Magyar’ın başarısı; MAGA (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) tarzı popülizmden kopmuş, belki biraz daha az revizyonist, daha vakur ve ciddi bir sağ siyasete duyulan özlemi fısıldıyor: Göç karşıtı ve muhafazakâr, ancak mevcut statükoyla daha barışık bir siyaset bu.

Seçim sonuçları aynı zamanda Trump markasının giderek daha zehirli bir hal aldığını, Orbán’ın Trump’ı böylesine sahiplenmesinin -hatta seçim öncesinde JD Vance’i kendi adına kampanya yürütmesi için davet edecek kadar ileri gitmesinin- faydadan çok zarar getirdiğini gösteriyor. Trump, özellikle Avrupa’daki sağ için artık bir yük haline geliyor. Trump’ın Grönland’a yönelik tehditlerinden sonra, Avrupa’da hiç kimse hem Trump’ı destekleyip hem de egemenliğe saygı duyduğunu iddia edemez. Oysa kendisini “egemenlik savunucusu” olarak pazarlayan Orbán’ın bir zamanlar vazettiği tam da buydu. Nihayetinde görünen o ki Orbán, yalnızca Brüksel’den gelen müdahalelere karşı çıkıyor, Trump Amerika’sının dayatmalarına ise kapıyı sonuna kadar açıyordu.

Öte yandan, Orbán’ın bilinçli olarak körüklediği kültür savaşı da artık kendisine eskisi kadar getiri sağlamıyor. Kayda değer bir ekonomik başarı sunamayan, yolsuzluk algısının ise bu denli ayyuka çıktığı bir düzende, toplumsal cinsiyet gibi meseleler üzerinden yürüttüğü kültür savaşı hamleleri, onu iktidarda tutmaya yetmedi. Dahası, Orbán’ın toplumu yeniden gelenekselleştirme çabaları da hüsranla sonuçlandı. Hayata geçirdiği doğum yanlısı politikalar oldukça maliyetliydi ancak doğum oranlarını artırmada pek bir varlık gösteremedi. Orbán döneminde kiliseye gidiş oranları, dinin otoritelerce hoş karşılanmadığı sosyalist dönemin bile gerisine düştü.

Sırbistan’a da değinmekte fayda var. Aleksandar Vučić liderliğindeki hükümet, genellikle “çok yönlü dış politika” olarak tanımlanan bir çizgi izliyor gibi görünüyor. Bir yanda AB üyeliği perspektifi, diğer yanda ise Rusya ile tarihsel kökleri olan bağlar… Ancak Ukrayna savaşı sürecinde Moskova’dan gelen açıklamaları, özellikle de Dış İstihbarat Servisi’nin (SVR) üçüncü taraflar aracılığıyla Kiev’e silah teslimatı yapıldığı iddialarına gösterdiği sert tepkiyi nasıl okumalıyız? İki kutup arasında salınan bu “eşik devlet” olma hali ne kadar sürdürülebilir?

Vučić’in Sırbistan’ın karmaşık jeopolitik konumunu nispeten iyi yönettiği bir dönem vardı. Bundan on yıl öncesine dayanan Vučić döneminin altın çağında Sırbistan; Rusya, Çin, Türkiye, ABD ve Bağlantısızlar Hareketi üyesi pek çok Küresel Güney ülkesiyle ilişkilerini aynı anda yürütürken, bir yandan da AB adaylığını koruyabiliyordu. Fakat Şubat 2022, onun için her şeyi değiştirdi. Avrupa’nın ortasında, artık sadece Donbas ile sınırlı kalmayan topyekûn bir savaşın patlak vermesi, Sırbistan’ın politikasını diğer Avrupa ülkeleriyle uyumlu hale getirmesi yönündeki baskıları bir anda artırdı. Bu durum uygulamada; Rusya’ya yaptırım uygulanması, BM Genel Kurulu’ndaki Ukrayna oylamalarında AB ve NATO ülkeleriyle tam bir uyum içinde hareket edilmesi gibi beklentileri beraberinde getirdi.

Vučić’in Sırbistan üzerinden Ukrayna’ya dolaylı silah satışına izin verdiği bir gerçek; bu hamle ona Batı başkentlerinde ciddi bir kredi kazandırdı. Ruslara karşı ise mazeretlere sığındı: Devasa bir baskı altında olduğunu ve Batı’ya temel olarak “hayır” diyemediğini iddia etti. Rusların bir süreliğine, gönülsüzce de olsa bunu sineye çektiğini düşünüyorum. Ancak Vučić’in durduracağına dair söz vermesine rağmen Ukrayna’ya silah akışı kesilmeyince, Rusya cephesinden sert tepkiler gecikmedi.

Belki Çin hariç, artık bu aktörlerin hiçbirinin Vučić’e güvendiğini sanmıyorum. Vučić uzun süre herkesin duymak istediğini söyleyen bir figürdü. Bunun en çarpıcı örneği, Sırbistan’ın BM Genel Kurulu’ndaki bir Ukrayna oylamasında “evet” oyu vermesinin hemen ardından Vučić’in çıkıp bunun “bir hata” olduğunu ve aslında “hayır” oyu vermek istediklerini söylemesiydi. Bu, bilinçli bir muğlaklık stratejisiydi: Hangi mesaja inanmalıydınız? Atılan resmi oya mı, yoksa Vučić’in basına yaptığı açıklamaya mı? Yıllarca bu sanatı ustalıkla icra etti; Washington’a ayrı, Moskova’ya ayrı, Brüksel’e ayrı mesajlar verdi. Bu tür bir belirsizliği bir süre, hatta belki uzunca bir süre idare edebilirsiniz; ancak savaşın her şeyi berraklaştıran bir etkisi vardır. Bir noktada, artık seçim yapmak zorunda kalırsınız.

Vučić aynı zamanda ikinci Trump yönetiminin kaybedenlerinden biri oldu. Bu durum, tam olarak umduğunun aksi yönünde gerçekleşti; zira Sırbistan’ın Trump için doğal bir müttefik olacağını bekliyordu. Aksine, mevcut yönetim tarafından defalarca reddedildi. Vučić, Trump’ın iktidara gelir gelmez Ukrayna’daki savaşı bitireceği beklentisiyle çok yönlü dış politikasına sadık kalmıştı. Trump’ın savaşı bir anda sonlandıracağına gerçekten inandığını düşünüyorum. Eğer bu gerçekleşseydi, üzerindeki AB baskısı hafifleyecek ve işi çok daha kolaylaşacaktı. Uzun lafın kısası, son dönemdeki iki gelişme onun bu çok yönlü yaklaşımını çıkmaza soktu: İlki Şubat 2022’de başlayan topyekûn savaş, ikincisi ise Trump’ın yeniden seçilmesi ve sonrasında Beyaz Saray ile kurulan o müphem ilişkiler.

Burada, son yıllarda periyodik olarak için için kaynayan ve yer yer patlak veren bir fay hattına dönüşen Kosova meselesine de değinmek yerinde olabilir. Kosova’da Aralık ayında yapılan seçimlerde Albin Kurti yeniden başbakanlık koltuğuna oturdu. Bu konuda elinizdeki bilgileri veya gözlemlerinizi paylaşmanız mümkün mü? Önümüzdeki yıllarda burayı çokça konuşacakmışız gibi görünüyor.

Albin Kurti, kariyerini bir anlamda Kosova’nın kuzeyinde “Sırp Belediyeler Birliği” ya da “Sırp Belediyeler Topluluğu” denilen yapının kurulmasına karşı çıkmak üzerine inşa etti. Kosova’nın kuzeyi, Kurti hükümetini meşru kabul etmeyen ve büyük oranda Belgrad’ın ağzına bakan, buna rağmen kendilerini Sırp hükümeti tarafından da terk edilmiş hisseden bir Sırp çoğunluğa ev sahipliği yapıyor. Kosova ile Sırbistan arasında 2013 yılında imzalanan Brüksel Anlaşması uyarınca, Kosova hükümetinin -yine de Priştine’ye bağlı kalacak şekilde- bir tür kısıtlı özyönetim katmanı sağlayan bu Birliği kurması gerekiyor. Karşılığında ise Sırbistan bölgeden elini çekecek ve kontrolü Kosova hükümetine devredecekti.

Bu durum, Kosova’da her zaman büyük bir tartışma konusu oldu; zira bazıları bunun nihai bir Sırp ayrılıkçılığına zemin hazırlayacağına inanıyor. Kurti’nin görevde kalması, bu cephede pek bir ilerleme kaydedilmeyeceği anlamına geliyor. Bu tıkanıklık Batı başkentlerinde Kurti’ye karşı ciddi bir hayal kırıklığı yarattı; nitekim kendisi geçen yıla kadar AB yaptırımları altındaydı.

Mevcut statüko ne kadar gergin olursa olsun, topyekûn bir savaşın kapıda veya kaçınılmaz olduğunu savunanlara katılmıyorum. NATO’nun Kosova’daki barış gücü KFOR bünyesinde yaklaşık 4 bin 500 asker bulunuyor. Yine de yerel ölçekli şiddet olaylarının ara ara nüksedeceğinden eminim; bu zaten her bir iki yılda bir yaşanıyor. Ancak bu şiddet dalgalarının topyekûn bir savaşa evrileceğine pek ihtimal vermiyorum. Tüm o sertleşen duygulara ve güvensizliğe rağmen, Balkanlar’da hiçbir tarafın yeni ve büyük bir savaşa girecek dermanı yok.

Son olarak, Avrupa genelinde yükselen sağ popülist dalgayı nelerin tetiklediğine ve bunun Avrupa’nın geleceğini nasıl şekillendireceğine dair geniş perspektifli değerlendirmenizi merak ediyorum. Giorgia Meloni örneğinde olduğu gibi, o sözde “düzen karşıtı” profil ya doğrudan düzene, yani Brüksel bürokrasisine boyun eğiyor ya da akıl almaz bir yolsuzluk sarmalı üretiyor. Bu gerçekten ilgi çekici bir mesele, görüşlerinizi duymayı çok isterim.

Sağ popülist dalgayı tetikleyen unsurlara dair vereceğim yanıt pek de orijinal sayılmaz. Bu dalganın hemen öncesinde, kurumlara, uzmanlara ve liberalizme olan inancın genel bir krize girmesine yol açan 2007-2008 finansal krizinin gelmiş olması bir tesadüf değil. Bu sarsıntı, “seçkinlere” karşı popülist bir tepkinin yeşermesi için oldukça bereketli bir zemin hazırladı. Elbette bu düzen karşıtı siyasetçiler, “bataklığı kurutma” veya yerleşik güçlerle savaşma vaatleriyle iktidara geliyor; ancak koltuğa oturdukları anda son derece konvansiyonel politikaları benimseyiveriyorlar. Ya da Orbán örneğinde olduğu gibi, yerleşik mutabakattan gerçekten kopuyorlar ancak bu sefer de eleştirdikleri o liberal “seçkinlerden” çok daha derin bir yolsuzluk batağına saplanıyorlar. Siyasette söylem ile uygulama arasında her zaman bir uçurum vardır; fakat bu uçurum, sağ popülizmde hiç olmadığı kadar derinleşiyor.

Okumaya Devam Et

Söyleşi

‘Sözde uluslararası düzen çöküyor; geriye kalan tek hakikat ulusal çıkarlardır’

Yayınlanma

İsviçreli gazeteci, Die Weltwoche dergisi Genel Yayın Yönetmeni Roger Köppel, Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Harici’ye verdiği bu kapsamlı mülakatta, sarsılan küresel nizamın röntgenini çekiyor. “Kurallara dayalı uluslararası düzenin” çöküşünü realizmin soğukkanlı merceğinden yorumlayan Köppel, modern ittifakların ulusal çıkarlar karşısındaki kırılganlığını çarpıcı tespitlerle dile getiriyor.

İran-İsrail hattındaki gerilimlerden NATO’nun içsel sancılarına, Çin’in yükselen bir alternatif oluşundan teolojinin siyasetle imtihanına kadar pek çok kritik başlık, Köppel’in kendine has ve ödün vermez perspektifiyle yeniden şekilleniyor. Vatikan ile Amerikan sağındaki popülist figürler arasındaki sürtüşmeyi de değerlendiren Köppel, dinin jeopolitik bir enstrüman olarak geri dönüşünü özgün bir dille sorguluyor.

Türkiye’nin bu “kadim ve kutsal” çatışma coğrafyasında üstlendiği merkezi arabuluculuk rolüne özel bir vurgu yapan Köppel, ahlakçı retoriğin ötesinde, sahici bir diplomasinin imkânlarını tartışmaya açıyor. Bu söyleşi, büyük güçlerin gölgesinde yeniden kurulan dünyada, pragmatizmin ve diyaloğun son sığınağına dair bir yol haritası sunuyor.

İran üzerine devam eden görüşmelerle başlamak istiyorum. Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında Hürmüz Boğazı’na dair bir mutabakat olduğuna dair tartışmalar var; ancak sonrasında işler epey sarpa sardı. Şimdiyse İran, Amerikan tarafının ablukayı kaldırmaması nedeniyle boğazı yeniden kapatacağını iddia ediyor. Daha genel bir çerçeveden bakacak olursak, bu ateşkes süreci hakkında ne düşünüyorsunuz? Önümüzdeki günlerde nasıl bir seyir izleyeceğini öngörüyorsunuz?

Şayet bunu bilseydim, elimde çok kıymetli bir bilgi olurdu. Muhtemelen borsa hareketlerini önceden kestirebildiğim için çok zengin bir adam olurdum. Maalesef ulusal çıkarların, güvenlik kaygılarının ve hatta dini itikatların savaş meydanına indiği, fevkalade müşkül bir vaziyetin içerisindeyiz. Günün sonunda sağduyunun galip gelmesini ve tüm tarafların bu korkunç durumu sükûnete erdirmek için bir yol bulmasını temenni etmekten başka bir şey gelmiyor elden. Fakat bu nasıl başarılabilir… Ben bir İsviçreliyim; burada herhangi bir tavsiyede bulunmak benim için çok ama çok güç. Tüm tarafları anlayabiliyorum. İsrail’in güvenlik kaygılarını anlıyor, buna büyük bir hak veriyorum. Başkan Reagan’dan bu yana İran konusunda oldukça net bir tavır sergileyen Amerikan tutumunu da kavrayabiliyorum. Bir yanda da İran var; en azından Avrupa’nın gözünde, diğer ülkeler için bir tehdit olarak görülebilecek bir yola girmiş -ki burada kelimelerimi ihtiyatla seçiyorum- balistik cephanelikler inşa eden, nükleer patlayıcılar üzerinde deneyler yapan o muazzam medeniyet… Gerçekten çok çetin bir mesele. Yine de bir şekilde iyimserliğimi koruyorum. Bir çözüm bulacaklarına inanıyorum; fakat şu an için bunun nasıl olacağını kestirmek çok güç.

İran savaşı söz konusu olduğunda, Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa arasında bir tür ihtilaf baş göstermişti. Donald Trump’ın, Grönland fiyaskosunun ardından zaten gerilen bağlar sebebiyle Avrupalı müttefiklerinden belli başlı beklentileri vardı. Avrupa’nın neden hiçbir yardım göndermediğini nasıl yorumluyorsunuz? Sizce Trump haklı mıydı? Yoksa Avrupa mı haklıydı? NATO’nun bu iki kanadı arasındaki mevcut durum nedir?

AB ile ABD arasındaki münasebette tanık olduğumuz bu tabloyu, Antalya’daki bu forumda ele alınan o temel meselenin; yani sözde uluslararası düzenin çöküşünün, o nizamın çatırdayışının bir emaresi olarak görüyorum. Bu ittifakların günümüz dünyasında hiçbir ehemmiyet taşımadığını, NATO gibi askeri paktlar düzeyinde bile müşahede edebiliyorsunuz. Ulusal çıkarların hüküm sürdüğü bir dünyadayız. Aslına bakarsanız, tarihin her döneminde ulusal çıkarların hüküm sürdüğüne inanıyorum; ancak bazen büyük bir riyakârlıkla beraber “uluslararası düzen” ya da “kurallara dayalı nizam” üzerine tumturaklı nutuklar atılıyordu. Nihayetinde mesele her daim ulusal çıkarlardan ibaretti. Bugün bunu NATO’da da görüyoruz: Avrupalılar NATO üzerinden konuşmak ya da bu yapıyı kullanmak kendi çıkarlarına uygun düştüğünde “Biz NATO üyesiyiz” diyorlar. Ancak NATO’nun en büyük gücü olan Amerika Birleşik Devletleri çıkıp “Şimdi bize yardım etmek zorundasınız” dediğinde Avrupalılar “Hayır” cevabını veriyor. Bu durumu yargılamak, kim haklı kim haksız demek niyetinde değilim. Sadece şunu belirtmek isterim ki; bu durum bizlere, uluslararası kurallara dayalı sistemlerin ve NATO gibi ittifakların bugün ne bir güvenlik ne de bir nizam sağlayabildiğini gösteriyor. Artık tek geçer akçe ulusal çıkarlar ve ulusal liderlerin bir araya gelip çatışmalara çözüm üretme kabiliyetidir. İşte bu yüzden Antalya’daki bu forum hayati bir önem taşıyor. Zira her an, her dakika yeni çatışmaların patlak verebileceği böylesi bir “ulusal çıkarlar” dünyasında, diplomasiyi yeniden canlandırmak, konuşmak ve bu tür etkileşim platformları oluşturmak fevkalade kıymetli. Bir gün Ukrayna Dışişleri Bakanı’nı, ertesi gün Rusya Dışişleri Bakanı’nı burada ağırlamamız harika bir olay. Keşke Avrupa’da da benzer forumların sayısı artsa. Avrupa Birliği’ne yönelik eleştirim de tam bu noktada: Çok fazla ahlak dersi veriyoruz; sürekli kimin kötü, kimin iyi adam olduğunu dikte etmeye çalışıyoruz fakat diplomasi yoluyla ortak bir zemin, müşterek çözümler bulmak için yeterince çaba sarf etmiyoruz.

Avrupa’nın Rusya veya Çin ile olan ilişkilerine baktığımızda, özellikle de ikinci Trump yönetiminden önceki NATO toplantılarında, bu ülkelerin genel Batı nizamı için birer hasım olduğu hep iddia edilirdi. Fakat şimdi, bilhassa Avrupa ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki bağların kopma noktasına gelmesiyle birlikte, birçok AB üyesinin Çin ile kurulabilecek güvenlik alternatifleri aradığına şahitlik ediyoruz. Özellikle İspanya Başbakanı’nın Çin ziyareti, Emmanuel Macron’un benzer çıkışları ve Keir Starmer’ın Xi Jinping ile görüşmesi bu duruma örnek. Genel olarak bakıldığında, Çin’i Amerika Birleşik Devletleri’ne bir alternatif olarak görüyor musunuz? Sizce Avrupa rotasını Doğu’ya çevirir mi?

Ben tarafsız bir ülke olan İsviçre’den geliyorum. Biz düşman edinmemeye gayret ederiz. Çok küçük bir ülkeyiz; kendimizi savunabilmek mecburiyetindeyiz. İsviçre dünyaya sonuna kadar açıktır; herkesle çalışırız. Hatta son yıllarda tarafsızlığımız bir nebze zedelendi; zira Avrupa Birliği, Rusya’ya yönelik yaptırımlara iştirak etmemiz, hatta Ukrayna’ya silah göndermemiz için İsviçre’ye çok baskı yaptı. Bereket versin ki silah gönderme işine asla girmedik. Hukuki manada katı bir tarafsızlık sergiledik. Ancak yaptırımlar sebebiyle o mutlak bitaraflığımızı bir parça kaybettik. İsviçre dünyaya tamamen açık bir ülke. Bence pek çok Avrupa ülkesi de bu yolu izlemeli ve kendilerini bu tür çatışmacı dünya görüşlerine hapsetmemeli. Elbette başka çıkarlar da söz konusu olabilir. Baltık ülkelerinin Sovyetler Birliği ve Rusya ile olan geçmişlerine bakarsanız durumun çetrefilli olduğunu görürsünüz. Polonya’nın farklı bir geleneği var; onlar kendi yollarını kendileri tayin edecek. Fakat genel olarak söylemem gerekirse, günümüz dünyasında güçlü ikili ilişkilere yatırım yapmalıyız. Avrupa ülkeleri elbette Amerika Birleşik Devletleri ile işbirliği yapmalı, hakeza Çin ile de Rusya ile de. Rusya, Avrupa’nın komşusu; ama Avrupa dediğimiz nedir ki? Avrupa, farklı tarihlere ve farklı ulusal çıkarlara sahip küçük ve orta ölçekli ülkeler topluluğudur. AB ise bu çıkar çokluğunu yönetmek için fazla hantal kalan bir yapı. Bu yüzden İsviçre perspektifinden şunu ısrarla savunuyorum: Rusya ile bir an evvel barışın. Çin ile savaşa ya da çatışmaya girmeyin. Başkalarına ahlak dersi vermeyi, üstten bakıp himayeci bir tavır takınmayı bırakın. Artık büyük güç siyasetinin bir parçası olmayan küçük bir ülkeler grubu olmaya çalışın. Bırakın başkaları “büyük güç” olsun. Bizler büyük ekonomik güçler, bilimsel güçler, diplomasi ve uzlaşı güçleri olabiliriz; dünyanın geri kalanını ise bu gezegende var olan o büyük yırtıcı güçlere bırakabiliriz. Elbette büyük güçlerin büyük dertleri olur. Biz ise daha küçük dertleri olan daha küçük ülkeleriz.

İlk Trump döneminde hâkim olan bir görüş vardı; eğer Avrupa ülkeleri mümkün olduğunca dişini sıkarsa, sonunda Avrupa ile yeniden çalışmaya hevesli bir lider gelecekti; ki o isim Joe Biden oldu. Joe Biden seçildiğinde ise Ukrayna savaşı patlak verdi ve ardından Avrupa ülkelerinin NATO çatısı altında yeniden kenetlendiğine şahit olduk. Ancak şimdi ilişkilerdeki gerilim o kadar şiddetli ki, işler bir daha eskisi gibi olmayabilir. Yine de pek çok uluslararası toplantıda, California Valisi Gavin Newsom gibi -ki kendisi ABD’nin bir sonraki başkanı olabilir- isimlerin “2028’e kadar dişinizi sıkmanız gerek” dediğini duyuyoruz. Sizce bir Demokrat ya da Amerikan yerleşik düzenine daha yakın bir isim başkanlık koltuğuna oturursa, o “kolektif Batı” mefhumu geri döner mi? Avrupa ve ABD ilişkileri eski günlerine kavuşur mu?

Doğrusunu isterseniz, bu manada Trump öncesi döneme dönülmemesini temenni ediyorum. Zira Donald Trump -ki kendisi Amerikan Başkanı’dır- bana göre vakti çoktan gelmiş bir şeyi yaptı: “Rusya ile yeniden konuşmalıyız, diplomasiye yönelmeliyiz” dedi. Biden döneminde diplomasi namına hiçbir şey yoktu. Eğer Gavin Newsom ikinci bir Biden olmak niyetindeyse -yani Rusya ile diplomasiye kapalı, “Batı ve diğerleri” diyerek bizleri dünyanın geri kalanına karşı konumlandıran o kolektif Batı anlayışını sürdürecekse- bunun geleceği fethedebilecek bir felsefe olduğunu düşünmüyorum. Elbette Amerika Birleşik Devletleri devasa bir ülke; adeta bir Godzilla. Ve böyle bir devin çok fazla sorunu vardır. Çin bölgesinde Tayvan ile, Japonya ile bir sürü ittifakı ve angajmanı söz konusu. Kolay değil. Küresel çıkarlarınız olduğunda neler yapabileceğinizi iyi hesaplamanız gerekir. Bence realiteyi domine eden asıl eğilim -ki Trump bunu fark etti- Amerika Birleşik Devletleri’nin tek taraflı tahakküm kurduğu dönemin artık kapanmış olmasıdır. Bu, 1990’da Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra geçerliydi. O zaman Ruslar yere serilmişti; Çin ise Mao Zedong sonrası hâlâ çok zayıftı, daha yeni toparlanıyordu. Şimdi bambaşka bir dünyadayız. Ekonomik olarak temelde bir numara olan bir Çin var. Çok hızlı büyüyen bir Hindistan var. Rusya toparlandı. Rusya, kendi güvenlik kaygılarının hiçe sayılmasını, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini hazmetmiyor. Bunu anlayabiliyorum. Ruslar “Hayır, bunu istemiyoruz” diyorlar. Amerikalılar, Rus veya Çin askeri yapılarının Kanada veya Meksika’da bulunmasına asla müsamaha göstermezdi. Başkan Putin gibi sekiz yıl beklemezler, böyle bir şey olduğunda sekiz saat içinde müdahale ederlerdi. Dolayısıyla Trump, Amerika’nın dünyanın tek hâkimi olacak kadar güçlü olmadığını idrak etti. Bu yüzden kendi birincil nüfuz alanlarına; yani Güney Amerika’ya ve petrolün merkezi olan Ortadoğu’ya odaklanmaya başladı. Çin ile bir rekabeti var ama Trump en nihayetinde bir pragmatisttir. Muhtemelen İran konusunda kendine gereğinden fazla güvendi; bunu anlayabiliyorum. İran’ın nükleer silahlara sahip olması durumunda ne ABD’nin ne de İsrail’in çıkarlarını koruyamaz, bunu istemez de. Bu yüzden bir şeyler yapmak zorundaydılar; ancak belki de güçlerini gözlerinde fazla büyüttüler. Göreceğiz, bilemiyorum ama çok kutuplu bir dünyanın inşa edildiğine tanıklık ediyoruz; bu yüzden de bolca diplomasiye ve pragmatizme muhtacız. Trump’ın pragmatist biri olduğunu düşünüyorum. Biden için aynı şeyi söyleyemem. Gavin Newsom da bir pragmatist gibi durmuyor. Bilemiyorum. Bu yüzden, kim olursa olsun; diplomasiyi ve diyaloğu terk eden, o eski Batı üstünlüğü taslayan tavırlara dönmeyen liderler göreceğimizi umuyorum. Bu durum ne Batı için ne dünyanın geri kalanı ne de hiç kimse için iyi bir şey.

İlk yanıtınızda dini çatışmalardan biraz bahsetmiştiniz. Benim anladığım kadarıyla, Trump ile Papa arasındaki o ufak sürtüşmeye atıfta bulunuyordunuz. Geçtiğimiz hafta bu durum kontrolden çıktı; her iki taraftan gelen açıklamalar oldukça sertti. Donald Trump ve bilhassa Katolik olan J.D. Vance, Papa’ya teolojik meseleler hakkında konuşurken dikkatli olması gerektiğini söyledi ki bu başlı başına ilginç bir durumdu. Sizce bu durum, Donald Trump’ın kendine yönelik eleştirileri hazmedememesinden mi kaynaklanıyor, yoksa arka planda mezhepsel bir çatışma mı görüyorsunuz? Çünkü Palantir’den Peter Thiel gibi figürlerin Roma’da toplantılar yaptığını, Papa ve Deccal hakkında konuştuklarını biliyoruz. Hatta Steve Bannon, Papa Francis’i devirmekten ve Vatikan’ı alaşağı etmekten bahsediyordu. Amerikan popülist sağında Vatikan ile derdi olan pek çok isim var. Genel olarak ne dersiniz; bu bir mezhep meselesi mi?

Aslında ilk cevabımda bir başka İncilî çatışmaya, yani İsrailoğulları ile İsmailoğulları arasındaki kadim kavgaya telmihte bulunmuştum; hani şu büyük peygamber İbrahim’e, medeniyetin o ulu atasından doğan iki büyük kavme dayanan o mesele… Ve tabii ki İslam’ın dünyadaki hükümranlığı döneminde de büyük imparatorluklardan biri olan İran ve diğer tarafta “Tanrı’nın seçilmiş halkı” olan Yahudiler… Dinin Ortadoğu siyasetinin çok büyük bir parçası olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu boyutu Batı siyaseti için de dile getirmeniz çok yerinde oldu. Benim tavsiyem, Trump’ın her söylediğini lafzıyla değil, ama onu ciddiye alarak değerlendirmenizdir. Onun kampından veya diğer taraflardan gelen her çıkışı mutlak bir ciddiyetle ele almaya hacet yok. Ben bir Protestanım ama teolojiye ilgi duyarım. Vatikan ile yaşanan bu sözel güreşi, bu ağız dalaşını biraz şaşkınlıkla izledim; ardından Amerikan Başkanı Donald Trump’ın kendini adeta İsa gibi resmettiği o absürt fotoğrafları gördük. Benzer şeylere daha evvel de tanık olmuştuk. Trump’ın aklını yitirdiğini düşünenler var; bunun bir emaresi olmamasını umuyorum. Bilemiyorum, bunu Amerikalıların kendilerinin çözmesi gerek. Ancak bu benim için -ve umarım yanılıyorumdur- Ortadoğu’da işlerin planlandığı gibi gitmediğini fark eden Amerikan liderliğindeki o sinirlilik halinin absürt bir göstergesinden ibaret. Amerikan Başkanı, Ukrayna’daki savaşı bitireceğini söylediği için kendini azımsanmayacak bir baskı altına soktu; savaş ise hâlâ sürüyor. İsrail için bir vizyonu var, Ortadoğu için bir vizyonu var; muazzam bir başarı olan İbrahim Anlaşmaları var ancak bunlar şu an pek de gündemde değil. İran ile bir savaş görüyorsunuz, bir son, bir acil çıkış kapısı bulamıyor gibi. Muhtemelen bu söz düelloları yaşadığı stresin bir semptomu. Öte yandan, Trump’ın şimdiye dek o kadar çok tuhaf şey söylediğine şahit olduk ki, bunu fazla ciddiye almazdım. Elbette Papa’nın vazifesi eleştirmektir; savaş çıkaran güçleri eleştirmek onun görevidir. Ve Tanrı’yı siyasi emellere alet etmenin bir suç olduğunu söylerken de yerden göğe kadar haklıdır; ki bu sadece Hristiyanlar için değil, günümüzün diğer tüm dinleri için de geçerli. Bazı güçler siyaset yapmak için Tanrı’yı kullanıyorlar. Bu her daim tehlikelidir ve bence en büyük kutsala saygısızlıktır. Bir Protestan olarak şunu söyleyebilirim; Tanrı’dan bahsederken aslında kendinden bahseden o güruh çok tehlikeli bir türdür. Bu adamlara karşı ihtiyatlı olmalıyız. Papa bunu söylerken haklı. Trump da elbette kendi argümanını ortaya koymak istiyor. Buna çok fazla kulak asmazdım. Peter Thiel… Roma’daki o konferanslara katıldım, onları dinledim. Evet, oradaydım; gizli toplantılardı, bu yüzden bir şey anlatmam doğru olmaz. Ancak gazetelerde onun ne söylediğine dair çıkan haberleri okuyunca gülümsüyorum. Babam da Katolikti. Peter Thiel’ın Vatikan anlayışı, orayı “Deccal” olarak görmek üzerine kurulu değil. Kendi gazetem için onunla yaptığım mülakatta Deccal ile neyi kastettiğini izah etmişti. Deccal’in, gücü elinde toplayan ve insanların gözünü boyayan küresel bir bürokrasi olduğunu söyledi; “Sizi kıyametten, Armageddon’dan, iklim felaketinden biz kurtaracağız; ebedi barışı biz getireceğiz” diyen bir yapı. Yani Peter Thiel Vatikan’a veya başka bir şeye karşı değil. O, çalışmaları ışığında İncil’in “Deccal” olarak tesmiye ettiği o küresel bürokratik devletten endişe duyuyor. Tabii bu tanımı kabul etmeyecek pek çok ilahiyatçı var; onların Deccal tanımı çok daha dar. Fakat fevkalade ilginç ve entelektüel düzeyi çok yüksek bir konferanstı. Peter Thiel’ı eleştiren pek çok politikacının kendisinin böyle bir konuşma yapabileceğini sanmıyorum. Bu yüzden onu dinlemek benim için çok ufuk açıcıydı.

Son bir soru. Türkiye hakkında olacak. Daha spesifik olarak, bölge genelinde şahit olduğumuz son gelişmeler, Türkiye ve İsrail’in bölgenin yeni rakipleri haline geldiği yeni bir durumu ortaya çıkarıyor. İran biraz daha geri planda kalmış görünüyor. Artık bu durum hem Türkiye hem de İsrail tarafından kabul edildiği için üslup da giderek sertleşiyor. Dün Sayın Tom Barrack buradaydı ve kendisine tam da bu soru sorulduğunda, bunun sadece söylemden ibaret olduğunu ifade etti. Bu ülkelerin savaşmak zorunda olmadığını, savaş yolunda olmadıklarını söyledi. Fakat kendisi bu meselede tabii ki bir taraf ve haliyle bu iki ülkenin böyle bir kavgaya tutuştuğunu görmek istemez. Siz bu konuda ne dersiniz? Yakın gelecekte Ortadoğu’da İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma bekliyor musunuz?

Müdahil devlet adamlarının bazı beyanatlarına kulak kabarttığımda, ortada pek bir diplomasi göremiyorum; üslup oldukça çatışmacı. Dün Türk Cumhurbaşkanı’nı dinledik; Erdoğan görüşlerini son derece net bir biçimde ortaya koydu. Hakeza Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da fevkalade vakur ve derinlikli bir şahsiyet olmasına rağmen sert ifadeler kullandı. Korkarım ki şu an burada, İsrail ile muhtemelen Türkiye arasında hâlâ çok ciddi bir çatışma süreci içerisindeyiz. Bir İsviçreli olarak temennim, Cumhurbaşkanı Erdoğan idaresindeki Türkiye’nin -ki burada iç siyasetten bahsetmiyorum, buna karışmak istemem, Türkler kendileri için neyin uygun olduğuna kendileri karar verir- dışarıdan baktığımda, Türkiye’yi uluslararası diplomasinin ana aktörü olarak akıllıca konumlandırmış çok güçlü bir devlet başkanı görüyorum. Umuyorum ki Türkiye, kazandığı bu ağırlığı ve saygınlığı, İsrail’in meşru güvenlik kaygılarını da gözeten bir yol bulmak için kullanabilir. İsrail’i şu manada anlayabiliyorum; son seksen yılda pek çok savaş yaşadılar. Bu savaşları başlatan onlar değildi. İsrail, sorumluluğu Avrupalılara, bilhassa da Almanlara ait olan Holocaust gibi korkunç bir felaketin küllerinden doğdu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu devleti kurdular ama Ortadoğu’daki bazı uluslar bunu kabul etmedi. Savaşlar çıktı; İsrail bu savaşları kazandı, toprak kazandı ve “barış için toprak” felsefesiyle bu toprakları geri verdi. Toprakları verdiler ama barışı alamadılar. Şimdiyse yeni ve daha sert bir siyasi ajanda var; “Hamas katliamından sonra strateji değiştiriyoruz, artık barış için toprağa inanmıyoruz; artık toprak barıştır” diyorlar. Bu bir nevi Rus perspektifine benziyor. Rusya defalarca saldırıya uğradı; kendilerini korumak için bir “güvenlik kuşağına” ihtiyaç duyduklarını söylediler ve meseleye kilometre kare hesabı üzerinden bakmaya başladılar. Sorun şu ki İsrail de aynı şekilde düşünmeye başladı. Ancak özünde yatan meşru güvenlik kaygılarıdır. İsrail’in Pakistan’dan Portekiz’e uzanan bir imparatorluk kurmak isteyen emperyalist bir güç veya devasa bir bölgesel oyuncu niyetinde olduğunu sanmıyorum. Fakat meşru güvenlik kaygıları mevcut. Ve Türkiye, bu dünyanın merkezinde büyük bir arabulucu, muazzam bir diplomatik güç olarak yer alıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’i masaya oturtmanın bir yolunu bulacağını umuyorum. Suriye meselesinde gördüğüm kadarıyla diğer güçlerle büyük bir uzlaşı içerisindeler ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişteki başarılarına bakınca, buraya barış getirmek için eşsiz bir konumda olduğunu düşünüyorum. Fakat bu nasıl olur, bilemem. İsviçre’de biz Ortadoğu için “Bu bir İncilî çatışmadır” deriz; yani çözümü çok zordur. Bu çatışma sahasında yaşamadığımız için memnunuz. Avrupa’nın merkezinde yaşıyoruz; orada da pek çok savaş gördük ama Tanrı’ya şükür onlar geride kaldı. Umalım ki geri dönmesinler.

Eğer bu İncilî bir çatışmaysa, o zaman hepimiz hapı yutmuşuz demektir. Hiç iyi bir şey değil bu.

Hayır, eğer bu bir İncilî çatışmaysa hapı yutmuş sayılmayız; zira o zaman hepimizin Tanrı’nın çocukları olduğunu söyleyebiliriz ve Tanrı bu dünyayı insanlar sürekli savaşsın diye yaratmadı. Sadece bir yol bulmalıyız… Mutlaka bir çözümü olmalı, henüz onu bulamadık o kadar.

Birileri teoloji üzerine konuşurken dikkatli olunması gerektiğini söylemişti, sanırım burada durmalıyım.

Katılıyorum.

Teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Okumaya Devam Et

Söyleşi

‘İsrail’in hedefinde artık açıkça zayıflatılması gereken bir ülke var: Türkiye’

Yayınlanma

Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Harici Medya’ya özel bir mülakat veren eski İsrailli barış müzakerecisi Daniel Levy, Ortadoğu jeopolitiğinde yerinden oynayan taşlara dair çarpıcı bir analiz sunuyor. Washington ile Tahran arasındaki müzakerelerin gölgesinde bölgenin nabzını tutan Levy, Trump yönetiminin öngörülemez hamleleri ile İsrail’in bölgesel tahakküm arayışı arasında sıkışan yeni denklemi tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

İsrail’de eski Başbakan Ehud Barak hükümetinin kıdemli danışmanlarından olan Daniel Levy, 2001’de Filistin’le yapılan Taba Zirvesi’ne katılan İsrail ekibindeydi. Levy ayrıca, 1995’de ikinci Oslo görüşmelerinde dönemin başbakanı Yitzak Rabin ile birlikte yer almıştı. 2012-2016 yılları arasında ise Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nde Ortadoğu ve Kuzey Afrika Direktörü olarak görev yaptı. Levy, hâlihazırda New York merkezli ABD/Ortadoğu Projesi düşünce kuruluşunun başkanı.

Lübnan’daki kırılgan ateşkesin arka planını ve Netanyahu hükümetinin siyasi bekası ile savaş stratejisi arasındaki doğrusal bağı irdeleyen deneyimli diplomat, Ankara’yı yakından ilgilendiren kritik bir uyarıda bulunuyor. Levy’ye göre İsrail müesses nizamı, bir zamanlar İran için kullandığı dili ve stratejik kurguyu artık kademeli olarak Türkiye’ye yöneltmeye başlıyor. Bu mülakat, bölgedeki güç savaşlarının yalnızca askeri hamlelerden ibaret olmadığını; kişisel egolar, manipülasyonlar ve devletlerin çökertilmesi üzerine kurulu derin bir “bölgesel dizayn” çabası olduğunu kanıtlıyor.

Şu an İran ve Birleşik Devletler arasında görüşmeler sürüyor. Sabah saatlerinde bazı haberler ulaştı; önce Donald Trump her şeyin yolunda olduğunu, Hürmüz Boğazı’nın açık olduğunu öne sürdü. Ancak işler pek de öyle gitmedi. Görünen o ki Amerikalılar kendi ablukalarını kaldırmadı; şimdi ise İranlılar boğazı bizzat kapatmaya geri dönmek istiyor. Peki, şu an devam eden bu görüşmelerden beklentiniz nedir? Sizce olaylar hangi yöne evrilecek?

Bence önümüzde üç ya da dört temel olasılık, senaryo var. Birincisi, bir tür anlaşmaya varılması. İkincisi, resmen “anlaşma” olarak ilan edilemeyecek nitelikte bazı sessiz mutabakatların veya beklentilerin oluşması; ancak Amerikan Başkanı’nın her halükarda “bu kadar yetti” diyerek zafer ilan etmesi ve masadan kalkması. Elbette İran da en az onun kadar, hatta belki daha haklı gerekçelerle zafer ilan edecek, herkes nutuklarını atacaktır. Fakat nihayetinde ateşkes korunacak, Hürmüz’de bir düzenleme yapılacak ve bu durum daha sonra müzakerelere evrilebilecektir. Bu ikinci senaryo. Üçüncü senaryo ise Trump’ın, bir anlaşma koparmanın yolunun hâlâ “sert adam” olduğunu, savaş yanlısı bir lider olduğunu kanıtlamak adına son bir büyük darbe indirmekten geçtiğine karar vermesi. İsrailliler ve yönetimindeki diğer isimler onu yeniden saldırmaya ikna edebilir.

Amfibi bir harekât gibi mi? Ne gibi?

Pekâlâ, olabilir. Demek istediğim, Trump eliyle yeni bir Amerikan-İsrail saldırganlığıyla karşılaşabiliriz. Amaç, Haziran 2025’te yaptığı gibi, gerilimi tırmandırarak yatıştırmak. Fakat bunu bir kez yaptığınızda olayların kontrolü artık sizden çıkar; çünkü İran karşılık verecektir. Eğer üçüncü senaryo gerçekleşirse, bu ya uzun süreli bir çatışmanın yeniden başlamasına ya da zafer ilan edip masadan kalkmaya, yani müzakereye evrilir. Şu an daha ziyade gerilimi düşürme rotasında gibiyiz. Amerikalılar abluka uygulayacaksa elbette İranlıların da uygulayacağı Hürmüz’deki gelişmelere rağmen durum bu. Mesele, bundan sonra ne olacağını çözmeye çalışmakta. Elbette çok fazla değişken var; ancak bu işi en güç kılan şey, karşınızda sadece öngörülemez ve kifayetsiz değil, aynı zamanda tutarsız bir Amerikan Başkanı’nın bulunması. Bir stratejisi yok; dolayısıyla savaşa neden girdiğini, bu savaştan ne elde etmek istediğini gerçekten bilmiyor. Bunun safça bir iddia olduğunu düşünenler olduğunu biliyorum; hayır, elbette bir Amerikan jeostratejisi var. Dünya enerjisinin en hayati boğazlarından birini ele geçirmeye çalışıyorsunuz; bu, Amerikan askeri-sınai yapısı için kazançlı bir durum. Tüm bu argümanlar makul, işin böyle bir boyutu var. Ancak bu savaşı tanımlayan şey bu değil. Bu savaşı tanımlayan; Netanyahu örneğinde gördüğümüz üzere, kırılgan bir ego, manipüle edilmeye müsait, nev-i şahsına münhasır bir kişilik. Netanyahu’nun Beyaz Saray’a, Durum Odası’na gidip Amerikan Başkanı’na bir hikâye anlattığına dair raporlar var; başka herhangi bir Amerikan yönetiminde uzmanlar şöyle derdi: “Sayın Başkan, konuğumuz İsrail Başbakanı ayrıldığına göre, işin aslı şudur, biz bu işe girmiyoruz.” Bu başkan, daha önce hiçbir başkanın düşmediği bir tuzağa düştü. O tuzak, İsrail Başbakanı tarafından defalarca kurulmuştu. İşte bu sebeplerle, geleceği kestirmek normalde olacağından çok daha güç. Başkan Trump bir sabah uyanıp biriyle konuşabilir, Fox TV’de bir mülakat duyup bir karar verebilir; ertesi sabah ise bambaşka bir karar alabilir. Görünen o ki savaştan bıkmış durumda. Siyasi ve ekonomik süreci yönetmenin kendisi için zor olduğunun farkında. Ama bakarsınız yarın yine kendini Mesih zanneder ve savaşı sürdürür.

Savaşın Lübnan cephesi gerçekten odak noktasındaydı; çünkü Pakistan bir şey, İran başka bir şey söylüyor, Birleşik Devletler ve İsrail ise iddia edilenlerin tam aksini savunuyordu. Ateşkesle başlayan bu görüşmelerin başından beri gördüğümüz üzere, ilk tartışmalar aslında Lübnan’ı da sürece dâhil etmek üzerindeydi. Şimdi öyle bir noktaya geldik ki, İsrail başta Donald Trump’ın veya Amerikan sisteminin telkinlerine kulak asmakta isteksizdi; fakat şimdi Trump, bir şekilde İsrail’i kendi başına ateşkes ilan etmeye itmeyi başardı. Sizce bu, Litani Nehri’ne ulaşmak olan savaş hedeflerini gerçekleştiremeyen İsrail hükümeti için bir başarısızlık mı? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle, bu durum İsrail içinde de tartışılıyor; Lübnan’da bir zafer kazanılmış gibi hissedilmiyor. Taş üstünde taş bırakmadılar; zaten çalışma yöntemleri bu. Ancak onlara dur denilmesi, özellikle de Başkan Trump’ın Truth Social paylaşımlarında kullandığı o kendine has “Yeter” ifadesi, İsrail’in beklediği bir son değildi. Bu durum aynı zamanda Lübnan konusunda bize doğruyu söyleyenlerin İranlılar ve Pakistanlılar olduğunu, bunun anlaşmanın bir parçası olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Muhtemelen bu, Trump’ın bu savaşın tırmanma döngüsünü gerçekten kapatmak, bir sonuca varmak ve gerilimi düşürmek istediğine dair elimizdeki en net gösterge; zira Lübnan’daki bu ateşkesi İsrail’e dayattı. Bu ayrıca bize Amerikalıların, İsrail’e bir şeyi kabul ettirmek istediklerinde bunu yapabileceklerini gösteriyor. Buna dair bir kanıta ihtiyacımız olduğundan değil; zira Amerika’nın elindeki kozlar ortada. Onlara silahları veren Amerika, siyasi desteği sağlayan Amerika. Eğer Amerika “dur” derse, İsrail “evet” der; her ne kadar bundan kaçınmak için her yolu denese de. Kışkırtmaya devam edecektir. Bu yüzden İsrail içinde yoğun eleştiriler var. Birincisi, her zamanki gibi İsrail kendi kapasitesini dev aynasında gördü, hasmınınkini ise küçümsedi. İsrail ordusunun Kuzey Komutanı, “Hizbullah’ın hâlâ karadan roket atma ve ateş açma kabiliyetini koruması bizi şaşırttı,” diyordu. Fakat, buradaki “fakat” hayati önemde: Her zamanki gibi “İsrail usulü” bir ateşkes bu. Amerikalıların da en azından bu hususta kabul ettiği üzere, ateşkes İsrail’in şartlarına dayanıyor. Bu da İsrail’in fiziksel olarak hâlâ Lübnan topraklarında olduğu anlamına geliyor. Yani planladıkları o geniş güvenlik tamponuna sahip değiller ama ciddi bir tampon bölge oluşturmuş durumdalar. Hatta bu ilandan önceki son saatlerde Suriye sınırındaki bazı Lübnan topraklarını da ele geçirdiler. Belgeye göre İsrail, karşı taraftan gelecek ani operasyonları önlemek için harekete geçebilir. Peki, bu harekâtın sınırını kim çizecek? Tehdidin ne olduğunu kim tanımlayacak? Tehdidi tanımlayan İsrail olduğu sürece, bu tanımı istediği kadar genişletecektir. Yine de İsrail’in hareket alanı, Filistin cephesinde asla olmayacak biçimde, önemli ölçüde kısıtlanmış durumda.

Netanyahu hükümetiyle ilgili pek çok komplo teorisi, belki de normalden daha fazla yorum var. İnsanlar, Netanyahu’nun siyaset sahnesinde kalabilmek için komşularıyla ve İran’la savaşı körüklediğini iddia ediyor. Savaş durursa belki yargılanacak, belki tutuklanacak. Sizce durum bu mu, yoksa İsrail hükümeti ve bizzat İsrail devleti mi bu savaşları sürdürmek istiyor?

Bunun illa biri ya da diğeri olması gerekmiyor; her ikisi de olabilir. Bence bu vakada ikisi de geçerli. Bu arada, komplo teorilerine rağmen Netanyahu hayatta… Yani bu haftalık bir dedikodu. Kesinlikle. 7 Ekim’den bu yana kalıcı bir savaş lideri olmak, İsrail’in sürekli savaş halinde kalması ona siyasi olarak hizmet etti. Her hafta mahkemede olması gerekiyor; o ise her hafta avukatlarını mahkemeye gönderip “Bu hafta gelemem, savaşla meşgulüm,” dedirtiyor; ki gerçekte olan da bu. Seçimler yaklaştıkça bu koşulların sürmesini istiyor gibi görünüyor ve elinde pek çok seçenek var: Lübnan, İran, Gazze, Batı Şeria. Yani mesele sadece savaşın devam etmesi değil, çok sayıda cephede birden sürmesi. İşin başka boyutları da var. Ekonomik açıdan bakıldığında, İsrail ekonomisini bir tür askeri Keynesyenizmle yönetti; yani sadece askeri-sınai yapı üzerinden değil, yedek askerlere ödenen tazminatlar yoluyla da piyasaya para pompaladı. Şu an İsrail ekonomisindeki paranın bir kısmı, her seferinde haftalarca askeri hizmete yazılanların aldığı o oldukça cömert ödemelerden geliyor. İsrail bu savaşa düşük bir borç/GSYH oranıyla girdi, dolayısıyla bunu sürdürecek hareket alanı var. Ancak bir de işin Netanyahu’nun şahsi davası ve siyasi manevralarıyla ilgili olmayan, çok daha derinlere uzanan bir kısmı var. Muhalefetten destek alıyor. Muhalefet onu şu sözlerle eleştirdi: “Neden Amerikalıları Lübnan’da bizimle daha fazla iş birliği yapmaya ikna etmedin? Neden daha fazla sığınak yapmadın?” Aslında durdukları için öfkeliler. Muhalefet bu konuda en az Başbakan kadar saldırgan. Gazze’deki esirler tartışılırken muhalefet şunu diyordu: “Rehineleri kurtar, sonra saldırıya devam et. Neden en azından rehineleri kurtarmıyorsun?” Bu durum, İsrail’in kavramsal düşünce yapısının ne kadar derinlerine işlediğini, devletin Filistinlilere yönelik soykırımı ve bölgedeki savaşı meşrulaştırmak, toplumsal rıza üretmek için nasıl bir yol izlediğini gösteriyor. Dolayısıyla meseleyi şöyle anlamak gerekir: İsrail’in, komşu devletlerin zayıflatılmasını, çökertilmesini, herhangi bir güç dengesinin veya kendisine denk bir rakibin ortaya çıkmasını engelleyecek bir bölgesel tahakküm vizyonu var. Tabii ki devletlerin çökmesini teşvik eden tek aktör İsrail değil; Suriye’de asli aktör kesinlikle o değildi. Ancak İsrail, Esad düştükten sonra Suriye’nin yeni liderliğinin elinde kalanları da gidip darmadağın etti. Hatta bu vizyon, bazı devletleri çökertemeseniz bile onları yedeğinize almayı, Körfez örneğinde olduğu gibi onları İsrail’e bağımlı ve daha savunmasız hale getirmeyi de kapsıyor. İsrail’in İran’la olan bu savaştan arzuladığı sonuç, Körfez’in daha da zayıflamasıydı. Ve İsrail sistemi, bir sonraki aşamada hangi ülkenin zayıflatılması gerektiği konusunda gayet net; o ülkenin adı Türkiye.

Evet, o konuya geleceğim. Ama önce, tüm bunları yapmanın bedeli; tabiri caizse bölgesel hegemonyaya giden yol. Her zaman İsrail’in itibarının ve Batı’daki, Avrupa’daki, Birleşik Devletler’deki dostluklarının zedelendiği söylenir. Fakat şöyle bir düşünce var: Eğer bu savaş durursa, bir şekilde sadece İran değil, her şey durur. Muhtemelen İsrail, işlerin eski haline döneceği, ambargoların kalkacağı, Batılı ülkelerle hiçbir “kırgınlığın” kalmayacağı fikrinde. Sizce durum böyle mi olacak? Çünkü Almanya İsrail’e silah satışına kısıtlama getirdiğinde Gazze’de bir ateşkes bekledi ve ateşkes gerçekleştiği an silah satış yasağı kalktı. Şu an İsrail’in eylemlerine tepki gösteren Avrupa devletlerinde de aynısı mı yaşanacak?

Bence bu, bugün İsrail’de olduğu gibi aşırı uçlara savrulan bir devlet için tipik olan, sınırları fazlasıyla zorlayan bir kibir projesi. Ancak Netanyahu ve diğerlerinin buna karşı argümanı şu olacaktır: “Şimdiye kadar işe yaradı.” Burada olup biten şu: Koşulların bu denli akışkan olduğu, Beyaz Saray’da Trump’ın desteğini hâlâ koruduğu ve Avrupa’dan Arap müttefiklere, hatta Amerika’nın birinci sınıf Asyalı müttefiklerine kadar herkesin “Trump ile ne yapacağız?” diye telaşlandığı bu anı Netanyahu bir fırsata çeviriyor. “Mevcut konumumuzu mümkün olan en üst seviyeye çıkarmak için bu andan faydalanalım, sonra sular durulur ama biz çok daha güçlü oluruz,” diyor. Oynadığı kumar şu: Eğer İsrail yeterince başarılı olursa, diğerlerinin seçeneği kalmayacak; çok daha güçlü bir İsrail ile muhatap olmak zorunda kalacaklar. Bakınız, Almanya bir yöne gitti, hemen ardından tersine döndü. Sadece geri dönmekle kalmadı, şimdi İsrailli bir savunma şirketiyle tarihindeki en büyük insansız hava aracı üretim anlaşmalarından birini imzaladı. Netanyahu şunu söylüyor: “Bakın, eğer bu süreci kendi lehime yeterince çekebilirsem, Körfez’i daha fazla yanıma alırsam, Hindistan taraf seçmekte daha az tereddüt edecek, yanımda duracaktır. Yunanistan ve Kıbrıs ile enerji ilişkilerim var. Belki Lübnan gazını bu yöne akmaya zorlarım, belki Suriyelileri benzer bir düzenlemeye mecbur ederim. İmaj kaybetmiş olsak bile, itibarımız sarsılsa bile güç konuşur; kampüsleri ve kamuoyunu kaybedebiliriz ama insanların seçeneksiz kalacağı kadar büyük bir gücü elimizde tutabiliriz. O zaman Avrupa da bunu kabullenecektir.” Herkes Amerika’yı güvenilmez olarak görecek. Bu, gücü azalmış bir Amerika ile nasıl iş göreceğimize dair bir “sonrası” planlamasıdır. Eğer bu gücü tahkim edebilirsek, diğerleri hizaya gelecektir. Kumar bu. Netanyahu’nun oynadığı bahis bu. Bana kalırsa, ne yazık ki bunun çılgınca bir bahis olmadığını gösteren çok fazla kanıt var. Bunun işe yarayacağını düşünmüyorum; bir geri tepme olacağını, başarılı olamayacağını öngörüyorum. Ancak yapmaya çalıştığı şey bu ve şu an için başarısız olacağı da kesin değil.

Son soru. Türkiye ile bir mesele çıkarma isteklerinden bahsettiniz. Bunu medyada, siyasetçilerinin söylemlerinde ve iddialarında açıkça belli ediyorlar. Ama aynı zamanda dün Tom Barrack buradaydı ve ona da Türkiye ile İsrail arasında bir çatışma olup olmayacağı soruldu. O ise bunun sadece bir söylem olduğunu, arkasında ciddi bir şey bulunmadığını, sadece Netanyahu ve Erdoğan gibi liderlerin çevrelerindeki insanlar tarafından tetiklendiğini söyledi. Size sormak isterim: Türkiye ve İsrail’in karşı karşıya geleceği gerçekçi bir senaryo var mı ve böyle bir durumda Birleşik Devletler nasıl bir pozisyon alır?

Kısa vadeden bahsetmiyoruz ama bu, bir söylemden çok daha fazlası. İsrailli yetkililer dünyayı dolaşıp dostlarına, “Sizinle Türkiye hakkında konuşmamız lazım, bu ülke neden tehlikeli,” diyorlar. Türkiye hakkında, eskiden İran hakkında konuştukları gibi konuşmaya başlıyorlar. Ve İran projesi kısa vadeli bir iş değildi; bir hesaplaşmanın koşullarını oluşturmak için on yıllarca süren bir projeydi. Türkiye’nin füze programı hakkında uyarılar yapıyorlar; kullandıkları dil bu. Ancak mesele sadece bu değil. Türkiye, diğer tarafı yani kendi zayıflıklarını test etmiyorsa zaten devlet yönetiminde ciddi bir aktör değil demektir; eminim ki test ediyordur. Kısa vadeli bir savaştan bahsetmiyoruz; baktığımız şey, hangi zayıflıkların yaratılabileceği veya hangilerinden faydalanılabileceği. Örneğin, sadece Yunanistan ve Kıbrıs ile değil, Mısır ile olan enerji ilişkilerini de bu gözle görmek gerekir. Eğer dediğim gibi Lübnan’ı ve belki denemek için Suriye’yi yanlarına çekebilirlerse… Belki başaramazlar ama deneyeceklerdir. Eğer bir Suriye-İsrail ilişkisi kurulursa, bunun nereye varacağına bakacaklar. Bunun gerçekleşeceğini söylemiyorum, olabileceğini de sanmıyorum. Ancak Lübnan üzerinde deneyecekler, mesafe de katedebilirler. Suriye üzerinde deneyecekler. Kürt cephesindeki ilişkilerinde, Amerikalıların devreye girip “Hayır, yapmıyoruz” demesiyle ve SDG’nin Suriye devleti karşısında geri adım atmak zorunda kalmasıyla bir yenilgi aldılar. Yani onlar da gerileme yaşıyor. Somaliland’ın İsrail tarafından tanınması… Öyle yerlerde öyle şeyler olacak ki, “Bu da neydi şimdi?” diyeceksiniz, sonra “Tamam, şimdi anlaşıldı,” diyeceksiniz. Somaliland hikâyesi gibi bu olayların açılarından biri de Türkiye açısıdır. İsrail’in, Türkiye’nin nüfuz sahibi olduğu bir yerin hemen yanına üs kurması. Sudan. İsrail Sudan’da ana aktör değil ama İsrail’in Körfez’deki en yakın dostu Sudan’daki en temel aktörlerden biri. “Bakalım orada ne yapabiliriz,” diyorlar. Dolayısıyla, eğer İsrail bu yolu izlemeye devam edebilirse, suyun altında pek çok işin döndüğünü göreceksiniz. Bunun karşı noktası ise, bölgede İsrail’i dizginlemeyi ve caydırmayı kendi misyonu, kendi varlık sebebi haline getiren bir ittifakın oluşup oluşmayacağıdır. Yaşanan pek çok şeyin alt metni budur: İsrail daha fazla insanı kendi tarafına mı çekecek, yoksa bir “çevreleme” stratejisinin mi doğuşuna tanıklık edeceğiz? Eğer İsrail ülkeleri tek tek avlamaya devam edebilirse, Türkiye’ye yönelik gelecekteki hasmane planlarını tırmandırmayı sürdürecektir. Ancak o hırslı tahakküm projesinde geri adım atmaya zorlanırsa, Türkiye meselesi onun için boyunu aşan bir hamle haline gelir.

Çok teşekkür ederim efendim.

Ben teşekkür ederim, zevkti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English