Diplomasi
Avrupa sağı İsrail hükümetinin etkinliğinde bir araya geldi

İsrail’deki sağcı Binyamin Netanyahu hükümeti ve partisi Likud, Avrupa’daki yeni sağ ile işbirliğini derinleştirmek için çabalarını yoğunlaştırıyor.
Avrupa Parlamentosu’ndaki (AP) üçüncü büyük grup haline gelen “aşırı sağcı” Avrupa için Vatanseverler (PfE) bloğuna bağlı çeşitli partilerin temsilcileri geçen hafta İsrail’de uluslararası “antisemitizmle mücadele” konferansa katıldı.
İsrail Diaspora İşleri Bakanı Amichai Chikli tarafından düzenlenen konferans, antisemitizmle mücadelenin tartışılacağı bir toplantı olarak lanse edildi. Katılımcılar arasında Fransız Ulusal Birlik (RN) Başkanı Jordan Bardella da vardı.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun partisi Likud’a daha önce PfE grubunda gözlemci statüsü verilmişti. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, İsrail’in Fransa ve diğer ülkelerdeki diplomatlarına çeşitli aşırı sağcı partilerle ilişkilerini normalleştirmeleri talimatını verdi.
Bakan Chikli, İsrail hükümetinin Kudüs’teki Uluslararası Kongre Merkezi’nde düzenlediği Uluslararası Antisemitizmle Mücadele Konferansı’nın açılışını, etkinliğe katılımlarıyla ilgili tartışmalar nedeniyle aşırı sağcı Avrupalı siyasetçilerden özür dileyerek yaptı.
Chikli açılış konuşmasında, “Her şeyden önce, savaş zamanında İsrail’e gelmeyi tercih eden dostlarımıza ve müttefiklerimize, özellikle de Avrupa Parlamentosu’ndaki dostlarımıza teşekkür etmek istiyorum. İsrail Devleti’ni dünya çapında karalayanlar tarafından size karşı yayılan yalanlar için özür dilerim. Burada, İsrail’in ebedi başkenti Kudüs’te bizimle birlikte olduğunuz için teşekkür ederim,” dedi.
Konferansta yaptığı konuşmada Netanyahu, Trump’ı “antisemitizme karşı kararlı adımları” dolayısıyla övdü ve İsrail’in Gazze’deki savaşına karşı ABD kampüslerinde düzenlenen protestoları “aşırı ilerici sol ile radikal İslam arasındaki sistemik ittifak” ile suçladı.
Netanyahu antisemitizmin “barbarlar tarafından taşınan bir hastalık” olduğunu ve “tüm medeni toplumlarda görüldüğünü” savundu.
‘Güvenlik duvarının’ ötesinde: Orbán’ın partisi de Kudüs’te
26-27 Mart tarihlerinde Kudüs’te antisemitizmle mücadele konulu uluslararası konferansta, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu (Likud) ve Dışişleri Bakanı Gideon Saar (Yeni Umut) da konuşma yaptı.
Diğer önemli konuşmacılar arasında Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’ın yakın destekçisi olarak görülen eski Slovenya Başbakanı Janez Janša ve Jordan Bardella’nın yanı sıra, Fransa’daki aşırı sağcı Identité-Libertés partisinden Marion Maréchal, İsveç Demokratlarından Charlie Weimers (Avrupa Parlamentosu’ndaki Avrupa Muhafazakârları ve Reformistleri grubunun başkan yardımcısı) ve Avrupa Parlamentosu’ndaki Avrupa için Vatanseverler (PfE) grubunun önde gelen isimlerinden üç AP üyesi yer aldı: Orbán’ın partisi Fidesz’den Kinga Gál; Geert Wilders’in lideri olduğu PVV’den Sebastiaan Stöteler ve İspanyol Vox partisinden Hermann Tertsch.
PfE, AP’deki “merkezci partilerin” AB’de hâlâ bir “güvenlik duvarı” (cordon sanitaire) ile kontrol altına alınması gereken güçler olarak sınıflandırdığı aşırı sağ partileri bir araya getiriyor.
Bardella, Avrupa’da yükselen antisemitizmden göç ve İslamcılığı sorumlu tuttuğu bir konuşma yaptı. Bardella, “İslamcılık 21. yüzyılın totalitarizmidir. Kendisi gibi olmayan her şeyi yok etmekle tehdit ediyor,” dedi.
Trump’ın ilk döneminde ABD’nin İsrail Büyükelçisi olan David Friedman da konferansa katıldı. Moderatörün Trump’ın Filistinlileri Gazze’den tehcir etme planını sorması üzerine Friedman, “Bayıldım! Bayıldım. Ve bunun yapılabilir olduğunu düşünüyorum,” yanıtını verdi.
Netanyahu yönetimi, Avrupa sağını meşrulaştırıyor
Avrupalı siyasetçiler ve sağ partiler için İsrail hükümetinin bir konferansa davet edilmesi birkaç açıdan büyük bir kazanım olarak görülüyor.
Öncelikle, dikkatleri daha önceki “antisemitik” çevrelerde bulunan kökenlerinden başka yöne çekmelerini sağlıyor. Bu partilerin çoğu, birçok örnekte neo-Nazi geleneğinden geliyor.
İsrail hükümetinin bu partileri ve kişileri meşrulaştırdığı ve onlara temiz bir “siyasi sicil” raporu verdiğine işaret ediliyor. Bu nedenle son yıllarda “aşırı sağcı” politikacılar İsrail’e davet edilmek için çaba sarf ediyorlar. Örneğin, İspanya’nın aşırı sağcı Vox partisinin lideri Santiago Abascal, geçen yılın mayıs ayı sonunda Chikli ve Netanyahu ile görüşmek üzere İsrail’i ziyaret etmeyi başardı.
İkinci olarak, bu çevrelerde “antisemitizmin” devam etmesine rağmen, Avrupa’daki aşırı sağ, İsrail’i “İslam’a karşı mücadelelerinde” stratejik olarak önemli bir müttefik olarak görüyor. Bu “İslam’a karşı mücadele”nin ayrılmaz bir parçası ise göçmenlerle mücadele.
Bunlara ek olarak, bu konferansın da gösterdiği gibi, İsrail ile diyalog “aşırı sağın” temsilcilerine daha geniş uluslararası bağlantılar kurma fırsatı sunuyor.
Bu açıdan kilit bir isim Matt Schlapp. Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nı (CPAC) düzenleyen Amerikan Muhafazakârlar Birliği’nin (ACU) Başkanı ve eski Beyaz Saray Siyaset Direktörü olarak Chikli’nin düzenlediği konferansta da hazır bulundu.
CPAC 20 Şubat’ta İsrail’in Batı Şeria üzerindeki egemenliğini destekleyen bir kararı kabul etmişti. Schlapp ayrıca bu geçen ay, CPAC bünyesinde “antisemitizmle savaş merkezi” kuracaklarını ilan etmişti.
Likud’a PfE’de gözlemci statüsü
İsrail sağı için konferans, Avrupa’daki benzer düşünen siyasi güçlerle ilişkilerini kurma ve genişletme fırsatı sunuyor.
Bunun anlamı, etkinliğin sadece “antisemitizm” ile ilgili olmaması. İsrail hükümetini oluşturan partiler, açıkça transatlantik “yeni sağ” ile ortak bir ideolojik pozisyona sahip gibi görünüyor.
Örneğin İngilizlerin muhafazakâr yayını The Telegraph gazetesinin haberine göre, konferans konuşmalarında “iklim aktivisti” Greta Thunberg’e “aptal” denirken, Black Lives Matter için “ondan daha iyi değil” denildi.
The Telegraph ayrıca, Trump destekçisi Karys Rhea’nın, “sanki dünya çapındaki Yahudiler için temel bir sorunmuş” gibi “woke” hareketlere karşı uyarıda bulunduğunu yazıyor.
Likud ve İsrail hükümeti bu temelde yeni uluslararası işbirliği yapıları kurmak istiyor. Bunun bir örneği, 9 Şubat’ta Madrid’de yapılan PfE genel kurulunun ardından Likud’un artık grupta gözlemci statüsüne sahip olduğunu açıklamasıyla görüldü.
Mart ayında tagesspiegel’de yer alan bir habere göre ise İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, Fransa, İsveç ve İspanya’daki İsrailli diplomatlara önceki uygulamadan vazgeçmeleri ve “aşırı sağcı partilerle, yani RN, İsveç Demokratları ve Vox ile doğrudan temas kurmaları” talimatını verdi.
AfD, İsrail ile bağlarını güçlendiriyor
ABD’deki Trumpçı hareketlerin, Avrupa’daki sağ gruplarla da bağlar kurduğu ve bu bağları yoğunlaştırdığı bir dönemde Likud’un bu hamlesi anlamlı görünüyor.
Şubat ayındaki PfE zirvesinin hemen öncesinde Trump ile yakın bağları olan Heritage Foundation Başkanı Kevin Roberts, PfE politikacılarıyla görüşmek üzere Madrid’e gitmişti.
Dahası, önce Elon Musk ve ardından ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Almanya için Alternatif’in (AfD) Alman federal seçimlerindeki kampanyasını desteklediklerini açıkladılar.
AfD hem ABD’deki Cumhuriyetçi çevrelere hem de İsrail sağına giderek daha fazla yaklaşıyor. Federal Meclis seçimlerinin ertesi günü X’te yaptığı bir paylaşımda Chikli, “İsrail karşıtı” gruplara karşı en net duruşu sergileyen partinin “şaşırtıcı bir şekilde” AfD olduğunu ilan etmişti.
AfD, Nisan 2019’da İsrail karşıtı Boykot, Tecrit ve Yaptırım (BDS) hareketini yasaklamak için Federal Meclis’te bir yasa tasarısı ve Haziran 2019’da Almanya’da Hizbullah ile ilgili tüm faaliyetleri yasaklamak için bir başka yasa tasarısı sunmuştu.
Chikli, AfD içinde, SS’in tarihi mirasını küçümseyen eski milletvekili ve şimdi Federal Meclis Üyesi Maximilian Krah gibi “hâlâ endişe duyulması gereken seslerin” varlığına dikkat çekiyor olsa da, başta AfD Eş Başkanı Alice Weidel olmak üzere diğer liderlerle birlikte çalışmakta bir sorun görmediğinin altını çiziyor.
İsrailli bakan, AfD’nin Krah gibi insanlarla arasına mesafe koyabileceğini “umduğunu” da sözlerine ekliyor.
AfD, AP içinde Egemen Ulusların Avrupa’sı (ESN) isimli gruba liderlik ediyor. Parti, daha önceki AP’de Marine Le Pen’in öncülük ettiği Kimlik ve Demokrasi (ID) grubuna üyeydi fakat tartışmalı bazı olaylardan sonra gruptan atılmıştı.
Şimdilerde RN ve benzeri partilerin AfD ile yan yana gelmemek için özellikle çaba sarf ettiği görülüyor ama “sağcıların sağcılara karşı ördüğü” güvenlik duvarının da yavaş yavaş tuğlalarının çekildiği anlaşılıyor.
Almanya, Netanyahu ile işbirliğini derinleştirecek
Netanyahu yönetimindeki İsrail hükümeti ile Avrupa’daki aşırı sağ arasındaki yakın işbirliği de Berlin üzerinde “aşırı sağa” açılma yönünde daha fazla baskı oluşturuyor.
Görevden ayrılan Alman hükümetinin antisemitizm komiseri Felix Klein, aşırı sağcıların varlığını gerekçe göstererek Kudüs konferansına katılımayacağını açıklamıştı.
Fakat bir sonraki Federal Şansölye olması beklenen CDU lideri Friedrich Merz, Netanyahu ile çalışmaya “neredeyse koşulsuz” istekli olduğunu açıkladı. Merz, Netanyahu’yu Berlin’e davet edeceğini ve İsrail Başbakanı hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar nedeniyle tutuklama emri çıkaran Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) meydan okuyacağını belirtti.
Netanyahu’nun partisi Likud’a, “aşırı sağcı” PfE’de resmi gözlemci statüsü verilmesiyle ilgili soruları da yanıtlayan Merz, bunun Almanya’nın İsrail ile derin işbirliğine engel olmayacağında ısrar ediyor.
Diplomasi
Merz, Singapur’da “AB-TPP anlaşması” istedi

Alman hükümetinin Asya’daki ortak arayış devam ederken, Şansölye Friedrich Merz Singapur’da Trans-Pasifik Ortaklığı ile daha sıkı anlaşmalar istedi.
Merz’in Asya turunun programında Singapur, Japonya ve Güney Kore’de resmi ziyaretler ve görüşmeler yer alıyor.
Meselenin ticaret ve Pekin ile rekabet olduğunu gizlemeyen Şansölye, “Refahımız açık ticaret yollarına bağlı. Güvenliğimiz de öyle,” dedi ve “daha fazla ticaret, güvenli hammadde ve Almanya’da daha fazla istihdam için” tura çıktığını açıkça ilan etti.
Şansölyeye, Siemens CEO’su Roland Busch’un yanı sıra drone üreticisi Quantum Systems ve Airbus’ın askeri bölümünden yöneticilerin de aralarında bulunduğu yaklaşık 30 kişilik üst düzey iş dünyası temsilcilerinden oluşan bir heyet eşlik ediyor.
junge Welt’te (jW) yer alan habere göre Alman sermayesi ve hükümetinin bakış açısına göre, Japonya, Güney Kore ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ülkeleri özellikle umut vaat eden alternatif pazarlar olarak görülüyor.
Almanya’nın Pasifik bölgesindeki stratejisinin bir diğer hedefi ise AB ile CPTPP üye ülkeleri arasında bir serbest ticaret anlaşmasının imzalanması.
2018’de başlatılan ve “Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve Aşamalı Anlaşma” olarak bilinen bu ticaret ittifakına Avustralya, Yeni Zelanda, Birleşik Krallık, Kanada, Vietnam, Şili, Japonya, Malezya, Meksika, Brunei, Peru ve Singapur dahil olmak üzere on iki ülke katıldı.
Bu ülkeler birlikte küresel GSYİH’nın yaklaşık yüzde 15’ini oluşturuyor ve toplam nüfusu 600 milyona yakın.
Merz, salı günü Singapur’da yaptığı açılış konuşmasında bu bağlamda, “Trans-Pasifik Ortaklığı üyeleriyle büyük çaplı bir bölgelerarası anlaşma yönünde” çalışılması çağrısında bulundu.
Şansölye ayrıca, bölgedeki tek tek ülkelerle de ek ticaret anlaşmaları yapılması çağrısında bulundu. Singapur ile bu tür bir anlaşma 2019 yılından beri yürürlükte.
Merz, uzun vadede hedefin, on bir üyesinin toplam nüfusu yaklaşık 700 milyon olan ASEAN ile AB arasında bir ticaret anlaşması imzalamak olduğunu açıkladı.
Singapur’un müzakerelerde kilit bir rol oynaması muhtemel. Hem Washington hem de Pekin ile iyi ilişkiler sürdüren bu şehir devleti, Avrupalı şirketler için Güneydoğu Asya’ya açılan lojistik ve finansal bir kapı işlevi görüyor.
Yaklaşık 2.400 Alman şirketinin bölgesel genel merkezi, eski İngiliz kraliyet kolonisi olan bu ülkede bulunuyor.
Alman sermayesi, özellikle yarı iletkenler, dijitalleşme, yeşil teknolojiler ve otomasyon alanlarında yerel araştırma ve geliştirme merkezlerine de yatırım yapıyor.
Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier, Çin ile gerginliği azaltmak istiyor
Örneğin, bu yılın başlarında Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Schaeffler Grubu’nun yerel bir üniversiteyle ortaklaşa işlettiği robotik alanındaki “son teknoloji araştırma merkezini” ziyaret etmişti.
Son olarak, Berlin ile Singapur arasındaki askeri ve savunma sanayi işbirliği, Almanya’nın Pasifik stratejisinin temel taşlarından biri.
Örneğin, Singapur Donanması’nın yeni denizaltıları, Kiel’deki Thyssen-Krupp Marine Systems (TKMS) tarafından inşa edildi.
Buna ek olarak, TKMS, Singapur devlet şirketi ST Engineering ile bir anlaşma imzaladı.
Bu anlaşma, tıpkı İkinci Dünya Savaşı sırasındaki gibi, Singapur adasını Alman denizaltıları için kalıcı bir bölgesel onarım merkezine dönüştürecek.
Singapur ordusu ayrıca, mürettebatı Alman askeri eğitim alanlarında eğitilen “Leopard 2” tanklarını kullanıyor.
Diplomasi
ABD, Ukrayna’yı toprak tavizine zorlamayacak

Financial Times’a konuşan kaynaklara göre ABD, müzakere masasında Kiev’i toprak iddialarından vazgeçmeye zorlamayacağı yönünde güvence verdi. Daha önce Washington’ın Ukrayna’ya sunacağı güvenlik garantilerini toprak tavizine bağladığı öne sürülmüştü.
Washington yönetimi, Ukrayna’ya verilecek gelecekteki güvenlik garantilerini daha önce toprak tavizlerine bağlarken tutumunda değişikliğe gitti.
Financial Times’ın konuyu yakından bilen iki kaynağa dayandırdığı haberine göre ABD, müzakere masasında Kiev’i toprak iddialarından vazgeçmeye zorlamayacağı yönünde güvence verdi.
Bu güvenceden önce, ABD yönetiminin Rusya ile bir anlaşmaya varmak amacıyla Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’yi toprak tavizlerine ikna etmek istediği yönünde iddialar gündeme gelmişti.
The New York Times, 20 Ekim’de Oslo’da yapılan görüşmenin öncesinde yayımladığı haberde, ABD Başkanı Donald Trump’ın Zelenskiy’ye bir anlaşmayı “dayatma” konusunda kararlılığını giderek artırdığını yazmıştı.
Norveç’teki görüşmelerin ardından ABD Başkanının Özel Temsilcisi Steve Witkoff, Ukrayna krizinin çözümüne ilişkin yaklaşımları içeren belgeleri Rusya’ya götürdü.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin belgelerin ulaştığını duyurdu ancak ABD planının toprak meselesine dair maddeler içerip içermediğine açıklık getirmedi.
Moskova şartlarını koruyor
Putin, daha önceki değerlendirmelerinde Ukrayna tarafının feragat etmeye hazır olduğu öne sürülen toprakların “tarihsel Rusya” parçası olduğunu savunmuştu.
Ekim ayında yaptığı açıklamada bu yaklaşımı dile getiren Putin, “Burası onların toprağı değil, tarihsel Rusya’nın toprağıdır. Kaldı ki bu topraklarda yaşayan insanlar, ilk olarak devlet bağımsızlığı için oy kullandı; ikinci adımda ise, bunun altını çizmek isterim, Rusya Federasyonu ile yeniden birleşme yönünde oy verdi” ifadelerini kullanmıştı.
Rusya tarafı, Ukrayna birliklerinin Donetsk Halk Cumhuriyeti, Luhansk Halk Cumhuriyeti, Zaporijya ve Herson bölgelerinin tamamından çekilmesinde ısrar ediyor.
Moskova’nın koşullarını aktaran Putin, bu talebin bölgelerin “Ukrayna’ya katıldıkları andaki idari sınırları dahilindeki” toprakları kapsadığını vurgulamıştı. Putin, Ukrayna birliklerinin çekilmeye başlamasını ve Kiev’in resmi olarak NATO’ya katılmaktan vazgeçmesini ateşkesin ve müzakerelerin başlamasının şartları olarak sıralamıştı.
Söz konusu dört bölge, yani Donetsk Halk Cumhuriyeti, Luhansk Halk Cumhuriyeti, Zaporijya ve Herson bölgeleri Rusya Anayasası’nın 65. maddesinde Rusya Federasyonu’nun birer kurucu unsuru olarak listeleniyor. Aynı anayasal listede Kırım ile federal statüye sahip Sivastopol kenti de yer alıyor.
Diplomasi
Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier, Çin ile gerginliği azaltmak istiyor

Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, Çin’e yaptığı son resmi ziyaret sırasında gerginliğin daha da tırmanmasını önlemek için çaba gösteriyor.
Çin, Alman ekonomisinin kilit sektörleri için son derece önemli olmaya devam ediyor. Asya devi, Alman şirketleri için en önemli ikinci yurtdışı lokasyonu.
German Foreign Policy’nin aktardığına göre bu şirketlerin Çin’deki yatırımları toplamda 110 milyar avroyu aşıyor. Karşılaştırma yapmak gerekirse, yalnızca ABD ve Lüksemburg’da Alman yatırım hacmi daha yüksek ve Lüksemburg’daki yatırımlar büyük ölçüde vergi avantajlarından kaynaklanıyor.
Ayrıca Alman şirketleri Çin’e yatırım yapmaya devam ediyor. 2026 yılının ilk yarısında, ABD’ye (4,3 milyar avro) yapılan yatırımdan bile daha fazla olan yaklaşık 5,6 milyar avro yatırım gerçekleştirdiler.
Buna ek olarak, örneğin otomotiv grupları, Çin Halk Cumhuriyeti’nde giderek daha fazla araştırma ve geliştirme faaliyetleri yürütüyor.
Köln Ekonomi Araştırmaları Enstitüsü’nden (IW) bir uzmanın yakın zamanda yaptığı değerlendirmeye göre, bazı şirketler hızlı gelişim hızına sahip bu ülkeyi bir “fitness merkezi” olarak kullanıyor.
Bununla birlikte, aynı zamanda Çin’in satış pazarı olarak önemi keskin bir şekilde azalıyor: Almanya’nın Çin’e yaptığı ihracat, 2022’deki 107 milyar avrodan 2025’te sadece 81 milyar avroya düştü.
Fakat her şeyden önce, Çin’in Avrupa’ya ve özellikle Almanya’ya yaptığı ihracat hızla artıyor ve Alman sanayisinin kendi iç pazarındaki amiral gemisi sektörlerinin, özellikle de otomotiv, makine mühendisliği ve kimya endüstrisinin pazar payını elinden alma tehdidi oluşturuyor.
AB’den Çin’e karşı hamle hazırlığı
AB, savunma amaçlı önlemlerle yanıt veriyor ama bu her zaman hassas bir konu.
Çin misilleme yaparsa, bu ülkedeki güçlü varlığı göz önüne alındığında, özellikle Alman sanayisine ciddi zarar verebilir.
Ekim 2024’te Brüksel, elektrikli otomobil ithalatına yüksek gümrük vergileri uyguladı. Çinli üreticiler bunun üzerine hibrit modelleri Avrupa’ya büyük ölçekte ihraç etmeye başladığından, kısa sürede bunlara da yüksek gümrük vergileri uygulanması konusunda bir tartışma ortaya çıktı.
Öte yandan, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Ekim ortasında Brüksel’de düzenlenen son AB zirvesinde açıkladığı gibi, makine ve kimyasal ürünlerin ithalatına yönelik önlemler de hazırlık aşamasında.
Buna ek olarak, AB “ikinci darbe aracı” olarak adlandırılan bir paket üzerinde çalışıyor. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, yakın zamanda Komisyon’a yazdıkları bir mektupta bu aracın devreye alınmasını talep ettiler.
Bu aracın amacı, yoğun iktisadi güç mücadeleleri durumunda, üçüncü ülkelerden gelen şirketlerin sadece birkaç gün içinde AB tek pazarından kısmen veya hatta tamamen dışlanmasını da içeren sert önlemlerin alınmasını sağlamak.
Avrupa Komisyonu’nun bu tür önlemlere kendi inisiyatifiyle karar verebilmesi öngörülüyor. Bu durumda, önlemlerin alınmasında ısrar eden üye devletlerin kimliğinin o kadar kolay tespit edilemeyeceği ve Çin’in misillemelerinden kaçınmayı umabilecekleri söyleniyor.
Hibrit araç uzlaşması
German Foreign Policy’ye göre AB’nin Çin’e karşı açık bir iktisadi savaşta ayakta kalabileceğine dair şüpheler haklı temellere dayanıyor.
Haziran ortasında, Financial Times gazetesi, düşünce kuruluşları ve akademiden uzmanların bir masa başı tatbikatında iki taraf arasındaki tırmanan iktisadi çatışmaları simüle ettiklerini bildirmişti.
Bu simülasyonda Brüksel, Pekin’i dize getiremedi; aksine, açık bir iktisadi savaşı muhtemelen kaybetmiş olacaktı.
Bu bağlamda AB, Çin menşeli hibrit otomobil ithalatı konusundaki anlaşmazlığı müzakereler yoluyla çözme konusunda anlaşmaya vardı.
Ekim ortasındaki AB zirvesinden birkaç gün önce, AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, Pekin ziyareti sırasında Ticaret Bakanı Wang Wentao ile yaptığı görüşmelerde böyle bir çözümü ana hatlarıyla belirlemeyi başardı.
Anlaşmaya göre, 2025 yılında yaklaşık 302.000 adet olan Çin’den AB’ye ihraç edilen hibrit otomobil sayısı, Aralık ayından itibaren yıllık 350.000 adetle sınırlandırılacak; daha kesin bir ifadeyle, yıllık 350.000 adet artı yüzde altı olacak.
Bu düzenlemenin dört yıl boyunca yürürlükte kalması öngörülüyor. Bu düzenleme, AB’li otomobil üreticilerine Çinli rakiplerine yetişmeleri için biraz nefes alma imkânı sağlayacak.
Makine mühendisliği ve kimya endüstrilerinde ve muhtemelen ilaç sektöründe de benzer düzenlemeler tartışılıyor.
Çin’den karşı hamleler: İhracat kontrolleri
AB bu konuda çalışırken ve iktisadi “ikinci darbe aracını” hazırlarken, Çin Halk Cumhuriyeti de mevcut ekonomik güç mücadelelerinde üstünlük sağlayabilmek için önlemler alıyor.
Bu önlemler öncelikle, şu anda az çok dondurulmuş durumda olan ABD ile iktisadi savaşın olası bir tırmanışına yönelik ama en kötü senaryoda, bu önlemler AB’ye karşı da kullanılabilir.
Özellikle Pekin, şu anda yeni ihracat kontrolleri getirmeye hazırlanıyor; bu kontroller, Çin’in ABD’nin eşi benzeri görülmemiş gümrük vergisi ve yaptırım saldırısını durdurmayı başardığı nadir toprak elementlerine yönelik ihracat kontrollerinin ötesine geçiyor.
Geçen hafta başında bildirildiği üzere, Çin Halk Cumhuriyeti, yapay zekadan (AI) biyoteknolojiye ve fotovoltaiklere kadar uzanan yaklaşık 40 teknolojinin ihracatını sıkı lisans şartlarına tabi tutmayı, hatta tamamen yasaklamayı planlıyor.
Belirtilen gerekçe, ABD’nin çok çeşitli ambargo önlemleri için öne sürdüğü temel gerekçenin bariz bir taklidi olarak, ülkenin yalnızca “ulusal güvenliği korumak” amacıyla önlemler almak istediği yönünde.
Kilit teknolojilerin artık sınırlı bir şekilde ihraç edilebilmesi veya hiç ihraç edilememesi nedeniyle, fotovoltaik piller gibi belirli malların üretimini Çin’den uzaklaştırıp yurtdışına kaydırmak daha zor hale gelecek. Bu durum, Avrupalı şirketleri de etkileyebilir.
Steinmeier Çin’e gitti: Gerilimi yatıştırabilir mi?
Bu arka plan karşısında, Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, pazartesi günü Çin’e son resmi ziyareti için gitti.
Ziyaretinin ilk gününde Steinmeier, Hefei metropolündeki Volkswagen Grubu tesisini ziyaret etti.
Volkswagen, burada yaklaşık 3.000 mühendisi istihdam eden ve Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki elektrikli mobilitenin hızlı gelişimine ayak uydurmaya çalışan bir araştırma merkezi işletiyor.
Hefei’de geliştirilen yenilikler zaman zaman Almanya’daki tesislere aktarılıyor ve bu sayede bu tesislerin küresel ölçekte daha da geride kalması önleniyor.
Hefei, yapay zeka, yarı iletkenler ve yeni enerji araçları gibi gelişmekte olan sektörlere yapılan yoğun yatırımların desteğiyle bir yüksek teknoloji merkezine dönüştü.
VW, bu bölgelerde rekabet gücünü korumak amacıyla Çin’deki tesislerinden Orta Asya ve özellikle Güneydoğu Asya ülkelerine tedarik yapmayı planlıyor.
Cumhurbaşkanlığı Ofisi, Federal Cumhurbaşkanı’nın gezisi vesilesiyle, hedefin “Çin’den kopmak” değil, aksine “yakın ve dayanıklı iktisadi ilişkiler” sürdürmek olduğunu belirtti.
Haberlere göre Steinmeier, şu anda Japonya’yı ziyaret eden Federal Şansölye Friedrich Merz ile koordinasyon sağlamakla kalmamış, aynı zamanda Alman sanayisinin çıkarları doğrultusunda Çin Halk Cumhuriyeti ile sağlam bir ticaret politikası uyumu arayışında olan AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič ile de koordinasyon sağlamıştı.
Steinmeier bu çabayı desteklemeye istekli. Steinmeier’e, özellikle de Alman Sanayiciler Birliği (BDI) Başkanı Peter Leibinger eşlik ediyor.
Cumhurbaşkanı ardından Pekin’e gidecek ve ziyaretini sonlandırmadan önce Çinli mevkidaşı Xi Jinping ve Başbakan Li Qiang’ın da aralarında bulunduğu üst düzey liderlerle görüşecek.
Ofisi, bu gezinin amacının “Almanya’nın Çin ile olan çok yönlü ve karmaşık ilişkilerini ve bu ilişkilerin karşı karşıya olduğu zorlukları ele almak” olduğunu belirtirken, Anhui’de geçireceği sürenin ise “1900 civarında yüzyıl başındaki Çin’i ve bu dönemin Alman-Çin ilişkileri tarihindeki önemini” vurgulayacağını ifade etti.
South China Morning Post’a göre Anhui’nin seçilmesi, Çin’in şiddetli rekabetinin Almanya’nın imalat merkezinin altını oyabileceğine dair Alman endişesinin yol açtığı artan ticaret gerilimleri nedeniyle ikili ilişkilerin bozulmasına rağmen, Berlin’in diyaloga verdiği önemi vurguluyor.
Alman liderin yoğun Çin programı
Pekin’e gitmeden önce Steinmeier, Alman başkanlığının “doğa, mimari ve felsefeyi” bir araya getirdiğini belirttiği tarihi Hongcun köyünü ve Huangshan Dağı’nı da ziyaret edecek.
Başkentte Steinmeier, iklim işbirliğini değerlendirmek üzere Çin Bilimler Akademisi’ne bağlı Atmosfer Fiziği Enstitüsü’nü gezecek ve ardından Pekin Üniversitesi’nde bir konuşma yapacak. Xi’nin daha sonra onu tam askeri törenle karşılaması bekleniyor.
Ziyaret eden liderlerin bölgesel faaliyetleri Anhui’nin çok ötesine uzanıyor; Çin’in finans başkenti Şanghay ise en çok rağbet gören duraklardan biri olmaya devam ediyor.
Şehir, yalnızca Ocak ayında Güney Kore Cumhurbaşkanı Lee Jae Myung ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ı ağırladı; ardından Ağustos ayında Ürdün Kralı II. Abdullah’ın ziyareti, Şanghay’ın Çin’in teknoloji ve tüketici pazarlarına giriş noktası olarak konumunu daha da sağlamlaştırdı.
Şanghay’ın hemen güneyinde yer alan Hangzhou da benzer şekilde önemli bir diplomatik durak haline geldi. Bir zamanlar öncelikle Batı Gölü’nün klasik manzarasıyla tanınan Zhejiang eyaletinin başkenti, robotik, e-ticaret ve ileri imalat alanlarına odaklanan programlarla yabancı devlet başkanlarını çeken bir inovasyon merkezi haline geldi.
Amerika1 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Diplomasi3 gün önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını6 gün önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Ortadoğu2 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da
Ortadoğu2 hafta önceINSS: ABD gerileyen bir güç; artık etnik Yahudi kimliği demokratik normları önceliyor
Ortadoğu1 hafta önceMısır parlamentosu, Suudi Arabistan’a asker gönderme oylamasını erteledi
Ortadoğu2 hafta önceForeign Policy: Trump Ortadoğu’da mezhep hatlarını yeniden açıyor
Görüş1 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma









