Dünya Basını
“Bakü’nün şartlarında barışın amacı Rusya’yı bölgeden çıkarmak”

Aşağıdaki epeyce uzun yazı, 3 Temmuz’da Rusya Dışişleri Bakanlığı resmi yayın organı Mejdunarodnaya Jizn’de (resmi İngilizce adı International Affairs), “Rusya Dışişleri Bakanlığı emekli kıdemli müsteşarı” Aleksandr Ananyev imzasıyla yayınlandı.
Yazı üzerine pek az yorumda bulunacağım; ancak gene de, benim 14 Haziran’da Harici’de yayınlanan yazımla (Ankara ne kadar istiyor, Erivan ne kadar verebilir?) neredeyse tamamen örtüştüğünü belirtmeden geçemeyeceğim. Orada şöyle demiştim:
“… burjuva şovenizmine dayanan devlet ideolojisinin artık çok daha az sosyal karşılık bulduğu Ermenistan’da (bizdeki eski bir tartışmaya atıfla) omurgasız ‘ver kurtulcular’ güç kazandılar; dolayısıyla, Karabağ’ın de facto ve de jure olarak Azerbaycan’a geçeceği neredeyse kesin.”
Aynı yerde, “Ankara’nın esas amacının… Rusya’nın bölgeden uzaklaştırılması” olduğu düşüncesinin Rusya’da yaygınlık kazandığını, bunun “Rusya’nın olası endişelerini yansıttığını” vurgulamış ve “Paşinyan hükümetinin veremeyeceği hiçbir şey olmadığının” altını çizmiştim. Ne var ki:
“Rusya birliklerinin, sınır muhafızlarının ve Rusya üssünün çıkarılması ise… muhtemelen Ermenistan’da batı yanlılarının en çok istediği şey. Ancak sorun şurada: bu durumda Rusya barış gücünün çekilmesiyle Laçin koridoru doğrudan Azerbaycan kontrolüne girer; güney koridoru fiilen Azerbaycan tarafından ilhak edilmiş olur; Dağlık Karabağ için Sovyet özerkliği hayal olur ve Azerbaycan’ın sıradan bir vilayeti haline gelir ve bütün bunlar, sadece Rusya’nın Kafkaslar güvenliğini ortadan kaldırmakla kalmaz, sadece İran’ın kuzey güvenliğini (üstelik de Azerbaycan ile İsrail arasındaki ilişkiler iyice derinleşirken) ortadan kaldırmakla da kalmaz, aynı zamanda Rusya’da bir iç güvenlik sorunu da yaratır. Bu, ikinci Karabağ savaşının sona ermesi sürecinde Putin’in üzerine basarak defalarca söylediği şeydir: Rusya’da 2 milyonun üzerinde Azerbaycanlı ve 2,5 milyon kadar Ermeni yaşıyor. Dolayısıyla güney Kafkasların güvenliği, Rusya’nın iç güvenliğinin ayrılmaz parçasıdır.”
Aşağıdaki neredeyse eksiksiz olarak çevirdiğim yazının bu gözlemlere dayanarak dikkatle incelenmesi gerek.
* * *
Ermeni kimliği bağlamında Dağlık Karabağ
Aleksandr Ananyev
Dağlık Karabağ problemi durduk yere doğmadı. Sovyet iktidarı döneminde bu bölgedeki nüfusun temel bileşeninin Ermeniler olduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Ama o sırada bölgenin Azerbaycan bünyesinde olduğunu inkâr etmek de mümkün değildir. Bundan sonraki olaylar ve çarpışmalar herkesçe biliniyor; devam edegelen cepheleşme de halen üzücü sonuçlar doğuruyor.
22 Mayıs’ta Ermenilerin büyük çoğunluğu Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın (Erivan’da basın konferansında) Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’ın bir parçası olduğunu kabul etmeye hazır olduğu şeklindeki açıklamasıyla şok yaşadılar. Bu açıklamanın ardından tarihi hafızanın dönüştürülmesi ve milli sembollerin, yani ülkenin arması ve milli marşının revize edilmesi çağrısında bulundu.
Karabağ virajı
SSCB’nin tam da Dağlık Karabağ Özerk Oblasti’nin Ermenistan’a verilmesi hareketiyle başlayan dağılmasından sonra Üçüncü Ermenistan Cumhuriyeti’nin temellerini üç unsur meydana getiriyordu: bağımsızlık, Artsah (Karabağ’ın Ermenice adı) ve zafer. Ermenistan’ın Bağımsızlığı Deklarasyonu’nun girişinde “Ermeni SSC ve Dağlık Karabağ’ın birleşmesinin” zarureti açıkça belirtilir.
1990’ların başında Karabağ için verilen savaşta Azerbaycan’a karşı kazanılan zafer Ermeniler için sadece belirli toprak parçalarının ele geçirilmesiyle askeri bir zafer değil, devlet meydana getiren bir olay, bütün milli ideolojinin köşe taşı, çağdaş Ermeniliğin temeliydi.
Paşinyan’ın Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’ın parçası olduğunu tanımaya hazır olunduğu açıklamasından sonra, oradaki Ermeni nüfusunun güvenliğinin temin edilmesi şerhi düşülmüş olsa da, bu kendinden menkul cumhuriyetin statüsü meselesi görüşme gündeminden düştü. Karabağ Ermenilerinin garantilerine gelince, Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov 23 Haziran’da Reuters’e verdiği mülakatta barış görüşmelerinin yeni turu arifesinde Ermenistan’ın şartını geri çevirdi. Bakü, böyle bir garantiye gerek olmadığını, güvenliğin temini talebinin de Azerbaycan’ın içişlerine müdahale anlamı taşıdığını düşünüyor.
Son kamuoyu yoklamaları ne diyor?
Artsah’ın güvenliğine ilişkin yıllar boyunca geliştirilen öncelikler, Ermenilerin büyük çoğunluğunun bilinçaltında kalmaya devam ediyor. Kamuoyunu inceleyen batılı servislerin bile sonuçlarını gizleyemediği kamuoyu yoklamaları bunu gösteriyor. Yakın zamanda yapılan bir yoklamaya göre (Gallup International Association Ermenistan temsilciliği tarafından 27-31 Mayıs arasında yapılmış) deneklerin sadece yüzde 9,2’si, Paşinyan’ın “Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesi de içinde 86.000 kilometrekarelik toprak bütünlüğünü tanıma” açıklamasını az çok kabul edilebilir buluyor. Deneklerin yüzde 86,4’ü “Dağlık Karabağ Ermenilerinin milli azınlık olarak Azerbaycan bünyesinde varolmasını” imkânsız görüyor. “AB gözlem misyonunun Ermenistan’da bulunmasını” olumlu değerlendirenlerin oranı, Paşinyan’ın güvenlik problemlerini Avrupa misyonunun yardımıyla çözmeyi vaat ettiği ocak ayıyla karşılaştırıldığına yarı yarıya azalarak yüzde 68,4’ten 34,2’ye düşmüş.
Beş yıl önce başlayan Rusya yanlısı oryantasyondan çıkıp geçici güvenlik garantileri arayışı sürecinin perspektifsizliği, batılı siyasetçilerin Azerbaycan yönetimini güvenilir bir ortak olarak andıkları bugün, aşikâr hale geliyor. Ermenistan liderliğinin Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan bünyesinde dahi herhangi bir statüsünü savunmaktan vazgeçişi kaçınılmaz olarak itibarının düşmesine yol açtı. Yukarıda andığımız kamuoyu yoklamasına göre Başbakan Nikol Paşinyan’ın faaliyetini potansiyel seçmenlerin sadece yüzde 18,8’i bütün olarak olumlu değerlendiriyor; oysa 2021 kasımında bunların oranı yüzde 38,1, 2019 mayısında 84,2, 2018 eylülünde ise yüzde 91,6’ydı. Deneklerin neredeyse üçte ikisi “erken genel seçimler yapılması ve yeni bir hükümet kurulmasını” destekliyor.
Yoklamanın sonuçlarına göre Ermenistan sivil toplumu Paşinyan’ı iktidara getiren “kadife devrime” bakışını kökten değiştirmiş durumda. Deneklerin sadece yüzde 1,5’i bunu zafer sayıyor. 5 yıl önce 2018 baharındaki olaylara katıldığı için gurur duyanların oranı yüzde 91 iken bugün sadece yüzde 37 olaylara katıldığını kabul ediyor. Başka bir deyişle ülkedeki durum öylesine olumsuz ki “kadife devrime” katıldığını bugün yalnızca ona gerçekten de katılmamış olanlar değil katılmış olanlar da inkâr ediyor ve katıldığını unutmayı, sorumluluktan sıyrılmayı tercih ediyor. O sırada protestocuların eylemlerini (“yolların, kavşakların ve trafiğin göstericiler tarafından kapatılması”) sadece yüzde 8 kınıyordu. Bugünse deneklerin yüzde 50,8’i bunun neye yol açtığını görerek kınıyor. 5 yıl geçtikten sonra “devrimden” beklentilerin ne kadar karşılandığı sorusuna deneklerin sadece yüzde 3,8’i beklentilerinin tamamen karşılandığı, yüzde 52,1 ise beklentilerinin hiçbir şekilde karşılanmadığı cevabını veriyor. 2018 eylülünde deneklerin yüzde 78,6’sı “kadife devrimin” sonuçlarından bütün olarak memnunken bugün bunların oranı sadece yüzde 25,3. Ermenistan’ın Dağlık Karabağ yüzünden Azerbaycan ile çatışmadaki yenilgisine rağmen 2021 erken parlamento seçimlerinde Paşinyan’ın partisinin zaferini sağlayan da bunlardı.
Kafkas Enstitüsü Başkanı Aleksandr İskandaryan 2021’deki durumu analiz ederken şu açıklamada bulunmuş: “Sosyologlar ‘Yurttaş Sözleşmesi’nin (Paşinyan’ın liderliğini yaptığı parti) arkasında seçmenlerin yaklaşık dörtte birinin bulunduğunu tahmin ediyorlardı. Bu genel olarak doğrulandı: sandığa giden seçmenlerin yaklaşık yarısı Paşinyan’ın partisine oy verdi. Seçmenlerin yaklaşık yarısının gitmemiş olması ise başka bir mesele.”
Ermenistan’da yapılan bir başka kamuoyu araştırmasının sonuçlarına göre (araştırma 1 Mayıs’ta ABD’de International Republican Institute tarafından yayınlandı) “bu pazar seçim olsaydı” seçmenlerin sadece yüzde 21’i Yurttaş Sözleşmesi’ne oy verecekti. Ancak deneklerin yüzde 30’u oy kullanmayacağını söyledi. Yüzde 12 pusulayı yırtacağını söyledi; yüzde 20 ise bu soruya cevap vermemekle birlikte en genelde sandığa gitmeyecekti. Bu yüzden iktidar partisinin ve liderinin toplumdaki düşük itibarı ve “çekirdek” seçmen hesabından seçimlerde zafer kazanmalarına engel değil.
Paşinyan’ın “çekirdek” seçmeni
Geçtiğimiz günlerde hayata veda eden Aleksandr Amaryan, iktidar yanlısı seçmeni örgütleme rolünü batının finanse ettiği STÖ’lerin oynadığını düşünüyordu. En mütevazı tahminlere göre bu tür örgütlerin sayısı iki bini buluyor (Rusya karşıtı faaliyetleri amaçlayan Soros ağı gibi). Nikol Paşinyan’ın partisini pek çok tarikatın üyeleri de aktif şekilde destekliyorlar (Yehova Şahitleri, Hayat Sözü, Pentikostlar, Horan, Mormonlar, Evanjelist Kilise, İsa Mesih’in Kıyamet Şahitleri Kilisesi, vb.). Bunlar ABD büyükelçiliğiyle sıkı bir işbirliği içindeler; LGBT aktivistleri ve diğerleri de kolaylıkla manipüle edilebilen gruplardan.
“Çoğunlukla aynı finans kaynağına sahip olan bütün bu STÖ’ler, tarikatlar ve gruplar Ermenistan’daki seçimlere aktif şekilde katılıyor, batılı sponsorların ürünü olan siyasi kuvvetlere disiplinli bir şekilde oy veriyorlar.”
Amaryan’ın görüşüne göre belirtilen bu gruplar 2021 haziranında iktidar partisine oy veren 687 bin seçmenin önemli bir bölümünü teşkil ediyorlardı.
Amaryan, tarikat veya cemaat üyelerinin Facebook’ta dar iletişim çemberleri oluşturduğunu düşünüyordu; insanlar burada sadece kendileri gibi olanlarla görüşüyor, inançlarını sarsabilecek argümanları duymuyorlar. İnsanların beyinleri yıkanıyor, ardından bunlar artık ideolojik bir temelde inanıyor ve etraflarında olan biteni görmezden geliyorlar. “Ne kadar kötüyse o kadar iyi” mantığı bunlar için bütünüyle kabul edilebilir bir mantık. Bunların oyu, parlamento seçimlerinde Paşinyan’ın partisine oy veren yüzde 25 içinde önemli bir dilim oluşturabiliyor; böylece alternatif bir tutuma sahip seçmenlerin oranının düşük olması yüzünden Paşinyan’ın partisi ezici çoğunluğa ulaşabiliyor. Dolayısıyla, seçmenlerin azınlığını oluşturan ve ustaca manipüle edilmiş bir yurttaş grubu bütün ülkenin kaderini tayin ediyor.
“Eskimiş” anlatıların silinmesi
Ancak “kadife devrimin” sponsorları için bu yeterli değil. Bunlar, bu başarının geçici bir nitelik taşıdığını biliyorlar. Kamuoyu yoklamaları halkın yakın tarihe dair görüşlerini geleneksel değerler açısından değiştirmeye başladığını gösteriyor. Paşinyan’ın sivil toplum bilincini dönüştürmeye yönelik atraksiyonları da belli ki bununla bağlantılı.
Ermenistan başbakanı daha nisan ayında parlamentonun olağanüstü bir oturumunda yeni bir yurtseverlik devlet modeli yaratılmasının zaruri olduğunu açıklamıştı. Paşinyan, Ermenistan Cumhuriyeti’nin ve/veya Ermeni devletliliğinin hiçbir zaman geleneksel Ermeni yurtseverlik modelinin birincil öznesi olmadığını da söylemişti. İki ay sonra, 15 Haziran’daki Milli Meclis toplantısında bu modelin resmileştirilmesine ve “eskimiş” anlatıların insanların zihninden silinmesine girişti, merkezinde Ağrı Dağı’nın olduğu ülke armasının da milli marşın da bugünkü Ermenistan’la “hiçbir ortak yanı olmadığını” söyledi. Ermenilerin büyük bölümü başbakanın sözlerini Ermeni halkının kurumsal hafızasını değiştirmeyi hedefleyen bir deneme balonu olarak gördüler. Paşinyan’ın partideki silah arkadaşları da başbakanın retoriğinin milli kimliği değiştirmeyi hedeflediğini reddetmiyorlar.
Şunu da belirtmek gerek: başbakanın söz konusu açıklaması esasen, eski ABD başkanı milli güvenlik danışmanı John Bolton’un önerilerine de denk düşüyor. Bolton 2018’de Erivan ziyaretinde Ermeni toplumunun Rusya yanlısı oryantasyonunu kastederek Ermenistan halkının “tarihi şablonlarla zincirlenmemesi” gerektiğini söylemişti.
Yakın tarihin revizyonu
Böylece 20 Haziran’da 44 günlük savaşı meydana getiren şartların soruşturulması komisyonunun oturumunda Nikol Paşinyan yakın tarihe dair kendi anlatısını ve değerlendirmesini serimlemeye girişti. Bu defa tarihi muzaffer olan değil mağlup olan yazıyor.
Daha önce olduğu gibi Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığı görüşmeleri sürecindeki başarısızlığın ve 44 günlük savaşın bütün sorumluluğunu seleflerine yükledi. Keza, Rusya’ya da, Azerbaycan’ın yeni talepleri karşısında ateşkesi sağlayamamış olduğu için dolaylı olarak sitemde bulundu. [Bu, Ermenistan tarafının askeri yenilgiden önce siyasi çöküşünü simgeliyordu. Bak. Ermenistan 20 Ekim’de elverişle şartlarda ateşkesi kabul etmedi ve İkinci Karabağ Savaşı sırasında yazdığım diğer yazılarım. — H.Y.] Bunu yaparken Rusya Devlet Başkanı Putin’in 19 Ekim 2020’de açıklama imzalamayı reddedenin Ermeni tarafı olduğu şeklindeki sözlerini de adeta yalanladı. Aslında, Ermeni ordusu yenilgi üstüne yenilgi yaşarken Paşinyan Azerbaycan tarafının tekliflerini kabul etmeyerek kendisini çok daha olumsuz şartlara mahkûm etmişti. …
Paşinyan’ın olguları Ermenistan’da iç siyasi süreçler üzerinde etkide bulunmak amacıyla çarpıttığını Rusya Dışişleri Sözcüsü Zaharova da brifingi sırasında belirtti. Zaharova’ya göre, Paşinyan hem Fransa hem de ABD’nin benzer adımlar attığını söylemiş olsalar da: “Olguların tespit ettiği hakikat şudur: 2020 güzünde Dağlık Karabağ’da ateşkesi sağlayan ve bölgede barışı tesis eden Rusya’dır.”
Mariya Zaharova, batını görüşmeci taraflar üzerinde baskısını yorumlarken şöyle dedi: Kimi yayın organlarının [ABD’nin Dağlık Karabağ yetkililerinden Azerbaycan’la üçüncü bir ülkede görüşmeler yürütmesini istediği ve aksi takdirde Bakü’nün Artsah’a karşı güce dayanan bir harekât gerçekleştireceği şeklindeki — yazarın notu] haberleri inandırıcıdır.” Zaharova, Karabağ halkını Bakü ile Erivan arasındaki siyasi ihtilafların rehinesi haline getirmeme çağrısında da bulundu. Hatırlamak gerek: ABD’nin talebi, daha geçen yıl eylül ayında “gölge CIA” Stratfor Worldview internet sitesinde yazılan senaryoya uygun: “Azerbaycan elindeki avantajları kullanarak, Erivan’ı, Bakü’nün şartlarında bir barış anlaşması imzalaması için ikna etmeye çalışacak. Azerbaycan üstünlüğünü sergilemek için Karabağ’daki Ermenilere karşı sınırlı askeri harekât yürütebilir.” Stratfor analistleri, batının Erivan’ı Bakü’nün şartlarında barış anlaşması imzalamayı ısrarla zorlamasını şöyle açıklıyorlar: “Barış anlaşmasının imzalanması hem Ermenistan’ı hem Azerbaycan’ı Türkiye ve Avrupa Birliği ile ilişkileri derinleştirmeye itecektir. Barış anlaşması Karabağ’daki Rusya barışgücünün geleceğini de belirsiz kılabilir.”
Sonuç
Demek ki kolektif batıyı en az endişelendiren şey Karabağ’daki 120 bin Ermeni’nin kaderi. Batı için en önemlisi Rusya’nın Güney Kafkaslardaki etkisini barış gücünü çıkartarak daraltmak, Ermenistan ile Türkiye arasındaki bir barış anlaşmasının imzalanmasından sonra da Ermenistan Cumhuriyeti topraklarındaki Rusya’ya ait 102’inci ordu üssünün çıkartılmasına girişmek. Batı koalisyonu Romanya’dan Karadeniz üzerinden Kafkaslara kadar Rusya’nın sınırları boyunca tecrit yayını sürdürmeye çalışacak.
Bu süreçte Ermenistan başbakanına önemli bir rol düşüyor. Başbakan içeriden değerler sisteminin köşetaşlarına: orduya, dine, devletliliğe, tarihi hafızaya vb. darbeler indiriyor. Mevcut iktidar enformatif ve psikolojik provokasyonlar düzenliyor, sahte gündemler yayıyor. Paşinyan tarihi hafızayı zayıflatan ve sivil toplumun bağışıklığını baltalayan bir iç siyaset yürütüyor.
Gene de umut edilir ki batının hedeflerine erişmesi mümkün olmasın, zira Ermeni kimliği, manevi-kültürel miras ve Rusya ile bağlar meselesi iktidarda da olsa tek bir siyasi gücün arzularından daha derin ve daha geniş.
Diplomasi
‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.
South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.
Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.
Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.
Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.
İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.
Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.
İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.
Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.
“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”
Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.
Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.
Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.
Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.
Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.
Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.
Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.
Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.
Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu
Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.
Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.
Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.
Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.
Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.
Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.
Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.
Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.
“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.
Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.
“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.
Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.
“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Dünya Basını
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.
Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.
Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.
Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı
Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.
Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.
Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.
“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”
Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.
Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.
Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.
Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.
Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.
Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.
Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.
Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.
İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor
Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.
İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.
Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.
İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.
Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.
Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.
ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.
İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.
Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.
Dünya Basını
Foreign Affairs: Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli

“Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlerini Ortadoğu’dan çekmesinin, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden hükümetleri silahlandırmayı bırakmasının ve bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermesinin zamanı çoktan gelmiştir.”
2021-2022 yılları arasında Başkan Joe Biden’ın Özel Asistanı ve Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in Özel Kalem Müdür Yardımcısı olarak çalışmış olan, Obama yönetimi döneminde ise Doğu Asya ve Pasifik İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Vekili ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Özel Asistanı olarak görev yapmış olan Michael Fuchs, Foreign Affairs’te yazdı:
Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli
Başarısız İran Savaşı, Uzun Zamandır Gecikmiş Bir Geri Çekilmeyi Başlatmalı
İran’la yürütülen savaş destansı bir felakettir. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, uluslararası hukuku ihlal eden, en az 307’si çocuk olmak üzere 1.700 İranlı sivili öldüren, sivil altyapıda geniş çaplı hasara yol açan ve bölgesel kargaşayı derinleştiren gereksiz bir harekât başlattı. İran’ın misillemeleri, komşu ülkelerdeki üslerde görev yapan 18 ABD askerinin ölümüne ve 600’den fazlasının yaralanmasına neden oldu. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla enerji fiyatlarında yaşanan sıçramanın etkileri ise dünyanın dört bir yanında hâlâ hissediliyor.
Bu savaş, ABD’nin son 35 yılda izlediği ve ülkeyi daha güvensiz hâle getirirken Ortadoğu’daki çatışmaları şiddetlendiren bir dizi politikanın en son sonucudur. Bu başarısızlıkların temelinde, Washington’ın ABD güvenliğini ilerletmek için sürekli savaşlar başlatması ve devam eden çatışmalara müdahale etmesi gerektiği yönündeki yanlış inancını besleyen bölgedeki Amerikan askerî varlığı yatmaktadır. Amerikan üslerini ve birliklerini topraklarında kabul eden ülkeler de kendilerini daha savunmasız hâle getirmiş, İran’ın ve İran destekli grupların doğrudan saldırılarına açık duruma düşmüştür.
Amerika Birleşik Devletleri onlarca yıldır Ortadoğu’daki askerî varlığı, Amerikan stratejik çıkarları ve bölgesel güvenlik açısından vazgeçilmezmiş gibi hareket etti. İsrail ve Körfez ülkeleri gibi ortaklarını korumaya, İran’ı ve diğer hasımlarını sınırlamaya ve terörizmle mücadele etmeye çalıştı. Ancak uygulamada ABD’nin askerî konuşlanması istikrarsızlığa ve yıkıma katkıda bulundu. Bunun en açık biçimde görüldüğü yer İran’a karşı yürütülen harekâttır; savaş, önlemeyi amaçladığı tehlikeleri bizzat üretmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlerini Ortadoğu’dan çekmesinin, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden hükümetleri silahlandırmayı bırakmasının ve bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermesinin zamanı çoktan gelmiştir. Böyle bir adım, Washington’ın Asya ve Avrupa’da büyük güçler arasında çıkabilecek bir savaşı caydırmak da dâhil olmak üzere daha yüksek öncelikli hedeflere yoğunlaşmasını sağlayacaktır.
KAN VE SERVET
Amerika Birleşik Devletleri uzun zamandır Ortadoğu’da etkin olsa da 1990-91 Körfez Savaşı, ABD’nin bölgedeki askerî rolünü kalıcılaştırdı. Soğuk Savaş sonrası Amerikan gücünün zirvesi olarak başlayan süreç —Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgaline son vermek amacıyla uluslararası bir koalisyon kurulması— onlarca yıl sürecek bir yükümlülüğe dönüştü. Birbiri ardına gelen yönetimler, sürekli konuşlu bir gücün enerji akışının serbestliğini koruyacağı, İsrail’i destekleyeceği, terör örgütleriyle mücadele edeceği ve İran’ı caydıracağı inancıyla bölgede on binlerce personel bulundurdu. Şu anda Irak’ta yaklaşık 2 bin, Suudi Arabistan’da 2 bin 300, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 3 bin 500, Ürdün’de 4 bin, Bahreyn’de 8 bin, Katar’da 10 bin ve Kuveyt’te 13 bin Amerikan askeri bulunuyor. Kesin sayılar ve konuşlanma yerleri yıllar içinde değişiklik gösterse de bu varlık devasa, geniş bir alana yayılmış ve bölgeye derinden yerleşmiş olmayı sürdürdü.
Ancak askerî varlık başlı başına bir yükümlülüğe dönüşebilir; ev sahibi ülkeleri misillemelere açık hâle getirebilir ve Amerika Birleşik Devletleri’ni yerel çatışmaların içine çekebilir. Üsler bölgenin dört bir yanına dağılmışken Amerikan çıkarlarına yönelik tehditler süreklilik kazanmakta ve her bir tehdit, askerî varlığın daha da genişletilmesi için yeni bir gerekçeye dönüşmektedir. Örneğin ABD’nin 2003 işgalinden sonra Irak’ı işgal altında tutması, Amerikan güçlerini yalnızca uzun ve kanlı bir çatışmaya sürüklemekle kalmadı, aynı zamanda onları İran destekli milislerin saldırılarına açık hâle getirdi. Bu durum, ABD’nin Irak, Suriye ve başka yerlerde misilleme operasyonları düzenlemesine yol açtı. Bu arada Afganistan’daki savaş Pakistan’a sıçradı ve Amerika Birleşik Devletleri, sınırın ötesindeki Amerikan askerlerine saldıran militanlara karşı yüzlerce insansız hava aracı saldırısı gerçekleştirdi. ABD, 2011’de Irak’tan büyük ölçüde çekildikten sonra, işgalin yarattığı kaostan doğan IŞİD’le mücadele etmek üzere 2014’te yeniden asker göndermek zorunda kaldı.
Bunun bedeli ağır oldu. Amerika Birleşik Devletleri, 11 Eylül sonrasındaki “teröre karşı savaş” kapsamında Afganistan, Irak ve diğer cephelerde yürütülen savaşlara 8 trilyon dolar harcadı. Brown Üniversitesi’nin araştırmalarına göre yaklaşık üç milyon Amerikalı bu çatışmalarda görev yaptı; 15 binden fazla asker ve yüklenici hayatını kaybetti, 1,8 milyon asker ise engelli hâle geldi. Bölgedeki halklar da bu sonuçların acısını çekti ve çekmeye devam ediyor. Doğrudan şiddet nedeniyle 432 bini sivil olmak üzere 940 binden fazla kişi öldü; Afganistan, Irak, Pakistan, Suriye ve Yemen’de devlet yapılarının çökmesinin dolaylı etkileri 3,6 milyon insanın ölümüne yol açtı; 38 milyon kişi ise yerinden edildi. Ancak yalnızca rakamlar, anne ve babalarını kaybeden çocukların, evlerini yitiren ailelerin ve sürekli çatışmalar nedeniyle normal bir hayat sürme imkânı ellerinden alınan bir kuşağın yaşadıklarında görülen insani bedeli anlatmaya yetmez. Bu politikalara ve sonuçlarını doğuran eylemlere ilişkin hesap verebilirliğin bulunmaması da dikkat çekicidir.
Amerika Birleşik Devletleri, başka ülkeler tarafından gerçekleştirilen şiddet ve baskıya da doğrudan katkıda bulundu. ABD askerlerinin Ortadoğu’nun dört bir yanında konuşlandırılması, Washington’ın çoğu kendi bölgesel gündemlerine sahip olan baskıcı hükümetlerle yakın çalışma eğilimini güçlendirdi. Mısır’daki gibi otokratik yönetimleri ayakta tuttu, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki harekâtını destekledi ve Birleşmiş Milletler araştırmacılarının soykırım niteliğinde eylemler belgelendirdiği Sudan iç savaşında Birleşik Arap Emirlikleri’nin rolünü mümkün kıldı. Bu tür ortaklıklar, söz konusu ülkelerin hükümetlerine ve Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik halk öfkesini körükledi.
ABD’nin İsrail’le ilişkisi, derin güvenlik ilişkilerinin kalıcı üslenmeyle birleştiğinde nasıl felaket sonuçlar doğurabileceğinin örneğidir. İsrailli ve Filistinli liderler arasındaki Oslo müzakerelerinin 1990’larda yavaş yavaş çökmesinden bu yana ABD desteği, birbiri ardına gelen İsrail hükümetlerine verilmiş açık çeke dönüştü. Bu hükümetler, Batı Şeria’daki aşamalı ilhak ve sistematik baskı politikalarıyla Filistinlilerle barış ihtimalini aşındırdı. Son birkaç yılda bu destek, bir BM araştırma komisyonunun Gazze’de soykırım olarak nitelendirdiği ve bir dizi İsrailli akademisyen ile sivil toplum kuruluşunun da paylaştığı sonuçlara yol açan İsrail operasyonlarını mümkün kıldı. Ardından Şubat 2026’da Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’le birlikte İran’a karşı hukuka aykırı bir savaş başlattı.
ÇIKIŞ YOLU
Ortadoğu’daki ABD askerî varlığının yol açtığı zarardan hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi başkanlar sorumludur. Bu varlık, Amerika Birleşik Devletleri’ni uluslararası insancıl hukukun ciddi biçimde ihlal edilmesine ortak etmiştir. Washington, İran’la istikrarlı bir ateşkes sağlanır sağlanmaz güçlerini çekmeye başlayarak politikasının yönünü değiştirmelidir.
ABD’li liderler şimdi, İran savaşı sırasında hasar gören üslerin yeniden inşa edilip edilmeyeceği ve bölgesel ortaklara yeni silahların satılıp satılmayacağı da dâhil olmak üzere kalıcı sonuçlar doğuracak bir dizi kararla karşı karşıyadır. Bazı savunma analistleri daha küçük bir askerî varlığın korunmasını savunmuş, The Wall Street Journal’ın haberine göre Pentagon da bu seçeneği değerlendirmeye almıştır. Ancak kısmi bir geri çekilme bile Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgedeki süreklilik arz eden risklere maruz bırakmaya devam edecektir. İran, son beş ay içinde en az 15 Amerikan askerî tesisindeki bina ve teçhizatı tahrip etmiş veya hasara uğratmıştır. ABD birlikleri bir ya da iki üste toplansa bile İran ve vekil güçleri açısından öncelikli hedef olmaya devam edecek, dolayısıyla kuvvetlerin korunması için önemli kaynaklar gerekecektir. Tam bir geri çekilme gerçekleşmediği sürece Washington, ABD personeline ve ortaklarına verdiği desteği sürekli güçlendirme zorunluluğu hissedecek ve Amerika Birleşik Devletleri çatışmaların içine çekilmeye devam edecektir.
ABD askerlerinin tamamının Ortadoğu’dan çekilmesi, bölgedeki ortaklarla bütün işbirliğinin sona erdirilmesini gerektirmez. Örneğin Lübnan gibi bazı ülkelerde güvenlik yardımları sürdürülebilir; Lübnan Silahlı Kuvvetlerine verilen Amerikan desteği, devlet kapasitesini güçlendirebilir ve Lübnan egemenliğinin korunmasında resmî kurumların rolünü pekiştirebilir. Ancak Washington’ın, yardım ve silah satışlarının ABD hukukuna uygun olmasını sağlaması kendi çıkarınadır. Amerikan hukuku, İsrail’in Gazze’de yaptığı gibi yardım alan ülkelerin ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştirmesi hâlinde bu tür yardımların durdurulmasını gerektirmektedir. Washington, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden tüm güvenlik yardımlarını ve silah ihracatını askıya alarak desteğinin diğer ülkelerin pervasız politikalarını teşvik etmesi ve Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgesel krizlerin daha derinlerine çekmesi riskini azaltabilir.
Amerika Birleşik Devletleri, bölgedeki askerî varlığını azaltırken insan haklarını ve anlaşmazlıkların barışçıl biçimde çözülmesini destekleyen diplomatik, ekonomik ve insani çabalarını artırabilir ve artırmalıdır. Bu çabanın bir parçası olarak Filistinlilere yönelik insani yardımları artırmalı; aynı zamanda enerji ihracatını Hürmüz Boğazı’nın dışından geçirecek yeni boru hatları gibi istikrarı ve refahı teşvik edebilecek ekonomik entegrasyon projelerini desteklemelidir. Washington ayrıca geri çekilme sürecini, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail gibi ülkeler insan hakları sicillerini iyileştirene ve istikrarsızlaştırıcı bölgesel politikalarına son verene kadar bu ülkelere sağlanan yardımları azaltacağını açıkça göstermek için kullanmalıdır. Amerika Birleşik Devletleri bu hükümetleri reform yapmaya zorlayamaz; ancak onların baskı ya da saldırganlık politikalarını mümkün kılan teçhizat ve finansmanı sağlamayı reddedebilir.
Mevcut yönetimin bu yaklaşımı benimsemesi düşük bir ihtimal olsa da Kongre’nin alacağı kararlar, ABD’nin gelecekteki bölge politikasını şekillendirebilir. Kongre üyeleri, Pentagon’un mühimmat stoklarını yenilemek ve üsleri onarmak için alacağı fonların miktarını sınırlandırarak ve bu fonlara koşullar bağlayarak Amerika Birleşik Devletleri’ni geri çekilmeye yöneltebilir.
KORKULAR VE GERÇEKLER
Bazıları, ABD ordusunun Ortadoğu’dan çekilmesinin ciddi riskler taşıdığını savunacaktır. Bu riskler gerçektir ancak yönetilebilir niteliktedir. Öncelikle enerji piyasalarını ve ABD’nin geri çekilmesi durumunda petrol ve doğal gaz ihracatının kesintiye uğrayabileceği korkusunu ele alalım. Washington yıllarca, bölgedeki Amerikan varlığının seyrüsefer özgürlüğünü koruduğunu varsaydı. Oysa Hürmüz Boğazı’nı kapatan, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş oldu ve Amerikan ordusu boğazı güç kullanarak yeniden açamadı. Bu durum, Beşinci Filo’nun Bahreyn’de konuşlandırılmasının etkinliği konusunda şüphe doğurdu. Boğazdaki açmaz nasıl çözülürse çözülsün, devletler geçiş ücreti uygulayıp uygulayamayacakları konusunda anlaşmazlık yaşasa bile İran ile Körfez ülkelerinin enerji akışını sürdürmek konusunda ortak çıkarı vardır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin artık büyük bir enerji üreticisi olması, yenilenebilir enerji sektörünün dünya genelinde büyümesi ve üreticilerin boğazı baypas etmenin yollarını araştırması sayesinde küresel arz daha fazla çeşitlenmiştir. Bu da deniz taşımacılığında yaşanabilecek yeni kesintileri daha az tehditkâr hâle getirmektedir.
Trump yönetimi ve Kongre’deki destekçileri, komşularını istikrarsızlaştıran İran’ı sınırlamak için Amerikan askerî gücünün gerekli olduğunu da savunmaktadır. Ancak mevcut savaş, Amerika Birleşik Devletleri’nin Körfez’deki ortaklarını İran saldırılarından koruyamadığını göstermiştir. Körfez ülkeleri, birbirleriyle Washington’a bağımlı olmayan yeni güvenlik düzenlemeleri oluşturmalıdır; Washington yine de ekonomik ve diplomatik destek sağlayabilir. Yeni düzenlemelerin daha iyi sonuç vereceğinin garantisi yoktur; ancak ABD destekli mevcut sistem işlememektedir. En azından bölge ülkelerinin öncülüğünde şekillenecek yeni bir düzende Amerika Birleşik Devletleri artık istikrarsızlığı beslemeyecektir. Bölgesel diplomasiyi, diyaloğu ve İran’la gerilimi düşürmeyi önceliklendirmesi hâlinde böyle bir çerçeve, istikrara giden daha kalıcı bir yol sunabilir. Zamanla Ortadoğu ülkeleri dış askerî güvencelere daha az bağımlı hâle gelebilir.
Terörizmle mücadele de uzun süreli Amerikan askerî varlığı sayesinde kolaylaşmamaktadır. 11 Eylül’den bu yana terör tehdidi, karar vericileri Amerikan ordusuna yaslanmaya yöneltmiştir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin çok sayıda sivili öldüren insansız hava aracı saldırıları ile gerçekleştirdiği çok sayıda işgal, muhtemelen terör örgütlerinin ABD personeline karşı daha fazla saldırı düzenlemesini teşvik etmiştir. Amerikan güçlerinin şimdi çekilmesi, terörizmle mücadele kabiliyetinden vazgeçilmesi anlamına gelmez. Bölge hükümetleri ve NATO müttefikleriyle istihbarat paylaşımı, giderek daha uzak mesafelerden gözetlemeye imkân veren ileri teknolojiyle birlikte Washington’ın tehditleri izlemesini sağlayabilir. Son çare olarak ABD’yi tehdit eden bir kriz ortaya çıkarsa, Amerikan liderleri belirli bir görev için yeniden asker gönderebilir.
Bir diğer mesele İsrail’in güvenliğidir. Nükleer silahlara ve bölgenin en gelişmiş ordusuna sahip bir devlet olan İsrail, kendisini savunabilecek kapasitenin fazlasına sahiptir. Aslında ABD’nin bölgedeki varlığı, İsrail’i kendisine yönelik tehditleri artıran politikalar benimseme konusunda cesaretlendirmiştir. Washington; askerî yardımları İsrail’in Filistin topraklarındaki işgaline son vermesi, Filistinlilerle barış arayışına girmesi ve İran, Lübnan ve Suriye’deki askerî harekâtlarını durdurması koşuluna bağlayarak bu döngüyü kırabilir. Bu adımlar İsrail’in kendi kendisi için yarattığı tehlikeleri azaltacak ve Amerikan güvencesinin ortadan kalkmasına eşlik edebilecek genel riski düşürecektir.
Son olarak Ortadoğu’daki askerî taahhütlerin azaltılmasına karşı çıkanlar, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’daki başarısızlıklarından hemen sonra gerçekleştirilecek bir geri çekilmenin ABD’nin hasımlarına zayıflık mesajı vereceğinden endişe etmektedir. Washington, kendi yakın çevrelerinde iddialarını giderek daha güçlü biçimde ortaya koyan Çin ve Rusya’yı caydırma konusunda gerçekten de ciddi bir sınamayla karşı karşıyadır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri Ortadoğu’da saplanıp kalırsa, Pekin’in ya da Moskova’nın başka bölgelerdeki hamlelerine karşı Asyalı ve Avrupalı müttefikleriyle çalışmakta daha fazla zorlanacaktır. Ayrıca bu iki ülkenin ABD’nin bölgedeki konumunu devralması ihtimali de son derece düşüktür. Çin, ordusunu yakın çevresinin ötesinde kullanma konusunda hâlâ oldukça temkinlidir; Rusya’nın Ortadoğu’daki varlığı ise Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın devrilmesinden bu yana yalnızca küçülmüştür.
KAMUSAL BİR HESAPLAŞMA
Ortadoğu’da onlarca yıldır neredeyse kesintisiz biçimde devam eden savaşların ardından Amerikalılar, ülkenin dış çatışmalara karışmasından yorulmuştur. Searchlight Institute tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre katılımcıların yüzde 62’si “mümkün olduğunca savaşların dışında kalmayı” tercih ederken, yüzde 33’ü “ülkenin yararına olduğunda askerî güç kullanılmasını” desteklemektedir. Bütün bir kuşak barış dönemini hiç yaşamamıştır ve 18-44 yaş arasındaki Cumhuriyetçilerin yarısından fazlası da dâhil olmak üzere genç Amerikalıların çoğunluğu 2026’daki İran savaşına karşı çıkmaktadır. Bu savaş, kamuoyu desteğinin genellikle en yüksek olduğu başlangıç aşamasından itibaren halkın karşı çıktığı, modern kamuoyu araştırmaları dönemindeki ilk savaş olmuştur.
Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyadaki rolüne ilişkin bu kamusal hesaplaşmaya rağmen Amerikan liderleri seçmenlerinin gerisinde kalmaktadır. ABD Başkanı Donald Trump, Ortadoğu’daki bitmek bilmeyen savaşlardan sorumlu tuttuğu adayları eleştirerek iki seçim kazandı, ancak daha sonra kendisi bir savaş başlattı. İsrail politikasına karşı çıkan kişiler ve kurumlar olduğunda başkan, devlet gücünü onları hedef almak için kullandı; üniversitelerin fonlarını kesti, protestocuları sınır dışı etti ve hapse attı. Üstelik Amerikalıların en önemli kaygısının günlük yaşamın temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek olduğu bir dönemde Pentagon bütçesi 2026’da yaklaşık 1 trilyon dolarla tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı ve yönetim 2027’de bu bütçenin yüzde 50 daha artırılmasını talep ediyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel güvenlikte hâlâ önemli bir rolü vardır: Avrupa ve Asya’daki askerî varlığı ve güvenlik garantileri, büyük güçler arasında savaş çıkmasını önlemeye yardımcı olmaktadır. Ancak Washington’ın Ortadoğu’daki güvenlik rolünü yerine getirme biçimi, sağladığı faydadan çok daha fazla zarar vermektedir. Yön değiştirmek kolay olmayacaktır ancak gereklidir. Onlarca yıldır sürdürülen yanlış tasarlanmış savaşlar ve karmaşık angajmanlar, ABD’nin güvenliğine çok az katkı sağlarken sayısız cana ve devasa miktarda kaynağa mal olmuş, Washington’ın dikkatini Asya ve Avrupa’daki acil sınamalardan uzaklaştırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ordusunun Ortadoğu’dan ayrılmasının zamanı gelmiştir.
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını2 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Dünya Basını2 hafta önceABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya2 hafta önceÇin, ileri düzey çip üretimi açısından kritik önemedeki yerli litografi makinelerinin seri üretimine başladı
Dünya Basını2 hafta öncePekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor











