Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Emmanuel Todd: Üçüncü Dünya Savaşı başladı

Yayınlanma

Editörün notu: Aşağıda Sercan Genç’in çevirisi ile verdiğimiz söyleşi, 12 Ocak 2023 tarihinde Alexandre Devecchio imzası ile Le Figaro’da yayınlandı. Fransa’nın önemli entelektüellerinden olan tarihçi ve antropolog Emmanuel Todd, Üçüncü Dünya Savaşı’nın başladığını düşünüyor. Todd, sanılan aksine yalnızca Rusya’nın değil, NATO kampının da bir ‘varoluş savaşı’ verdiğini savunurken, Ukrayna’nın yanı sıra Rusya’nın da, özellikle ekonomik yaptırımlara direnç bağlamında, beklentilerin ötesine geçtiğini söylüyor. 20 yıl önce yazdığı “İmparatorluktan Sonra: Amerikan Düzeninin Çöküşü” kitabında ABD liderliğindeki uluslararası düzene yönelik eleştirel bakışını sergileyen Fransız yazar, ekonomik yaptırımlara karşı Rus direncinin Amerikan emperyal sistemini uçuruma sürüklediğini vurguluyor. Todd’a göre, Rusya Çin’in desteğini almayı sürdürürken Avrupa ekonomisini tüketmeyi başarırsa, bu durumda ABD’nin dünyadaki parasal ve mali kontrolü çökecek. Todd, ABD’nin de tıpkı Rusya gibi artık bu savaştan çekilemeyeceğini ve taraflardan biri çökene kadar ‘bitmeyen bir savaş’ın içinde bulunduğumuzu ileri sürüyor.

***

Alexandre Devecchio, 12 Ocak 2023

Emmanuel Todd bu savaşın Rusya ile Ukrayna arasındaki askeri karşılaşmanın ötesinde, liberal Batı Devletleri ile tutucu ve otoriter bir bakış açısına sahip olan Dünyanın geri kalan ülkelerini ideolojik ve kültürel olarak karşı karşıya getirdiği konusunda ısrar ediyor. Kendisine göre bu durumun soyutlanan ve yalnız kalan tarafları düşünüldüğünden çok daha farklı. Antropolog bugüne kadar konu ile ilgili görüşlerini yalnızca Japonya halkı ile paylaşıyordu ve hatta bu konuda takımadada kışkırtıcı başlığa sahip bir deneme bile yayınladı: Üçüncü Dünya Savaşı çoktan başladı. Yazar Le Figaro için ikon karşıtı tezini detaylandırdı ve Ukrayna’nın askeri anlamda direnmeye devam etmesinin Rusya’nın ekonomik olarak ezileceği anlamını taşımadığının altını çizdi. Kendisine göre bu durum çatışmanın sonucunu belirsiz kılan çifte bir sürpriz…

“Üçüncü Dünya Savaşı çoktan başladı” neden bu başlık?

Çünkü bu bir gerçek, Üçüncü Dünya Savaşı başladı. Evet, “küçük” bir şekilde ve iki sürprizi beraberinde getirerek başladı. Savaşın başında Rusya ordusunun çok kuvvetli olduğu ve aksine ekonomisinin zayıf olduğu fikri ile yola çıkıldı. En başta düşünülen Ukrayna’nın askeri olarak, Rusya’nın ise ekonomik olarak ezileceğiydi. Hâlbuki bunun tersi gerçekleşti. Ukrayna topraklarının yüzde 16’sını kaybetmiş olsa bile askeri olarak ezilmedi; Rusya da ekonomik anlamda ezilmedi. Sizinle konuştuğum şu an itibariyle, savaşın başlangıcından itibaren ruble dolar karşısında yüzde 8 ve avro karşısında ise yüzde 16 değer kazandı.

Öyleyse burada bir yanılmaca olduğundan bahsedebiliriz. Fakat her ne kadar askeri anlamda yaşanan şiddet önceki dünya savaşlarına göre zayıf kalsa da belirli bir bölge içerisinde yer alan bir savaşın, sırtını Çin’e dayamış olan Rusya ile genel anlamda Batı ülkeleri arasındaki küresel bir ekonomik karşılaşmaya dönüştüğü ve bir dünya savaşı halini aldığı yadsınamaz bir gerçek.

Biraz aşırıya kaçmıyor musunuz? Batı doğrudan doğruya askeri anlamda bir taraf değil…

Yine de silah tedarik ediyoruz. Her ne kadar kendimizi göstermesek de Rusları öldürüyoruz. Fakat biz Avrupalılar savaşta özellikle ekonomik olarak taraf oluşturuyoruz. Öte yandan gerçek anlamda savaşta olduğumuzun farkına kıtlıklar ve enflasyon sayesinde varıyoruz.

Putin savaşın başında sosyal ve tarihi anlamda çok büyük anlam taşıyan büyük bir hataya imza attı. Savaş öncesinde Ukrayna üzerine çalışan kişiler bu ülkeyi yeni doğmakta olan bir demokrasi olarak değil de gelecekte “failed state” olarak anılabilecek dağılma halinde bir toplum olarak görüyorlardı. Bağımsızlığını kazandığından itibaren ülkeden ayrılan Ukrayna sakinlerinin sayısının 10 milyon mu yoksa 15 milyon mu olduğu merak konusuydu. Bu konu hakkında halen de kesin konuşmak mümkün değil çünkü gerçeklerden korkan bir toplumun alışılmış emarelerinden biri olarak Ukrayna’da 2001 yılından bu yana nüfus sayımı yapılmadı. Benim fikrim Kremlin’in parçalanma halinde olan bu toplumun ilk şokta yıkılacağı, hatta ve hatta “Hoş geldin aziz Rusya” diyeceği yönündeydi. Fakat aksine parçalanma halinde olan bir toplumun savaş esnasında dış güçler tarafından askeri ve finansal olarak desteklenmesi durumunda yeni bir denge kurabileceği ve hatta yeni bir ufuk ve umut sahibi olabileceği gerçeği ortaya çıktı. Ruslar bu durumu öngöremezdi. Kimse öngöremezdi.

Fakat parçalanma halinde olan toplum gerçeğine rağmen Rusların, Ukrayna halkının milli duygularını ve Avrupalıların Ukrayna’ya yönelik desteğini küçümsediğinden bahsedebilir miyiz? Hatta sizin de küçümsediğiniz söylenebilir mi?

Var olan eski verilere dayanarak küçük Rusya’nın aile sisteminin Büyük Rusya’nın toplumsal yapısından farklı olarak çekirdeksel bir yapıda olduğunu söyleyebilirim. Evet, bundan eminim fakat Ukrayna savaş sırasında ve öncesinde dış göçe maruz kaldı. Bu göç ve hali hazırda ülkede yaşayan vatandaşların duruşu sonucu ortaya çıkan bazı sosyal değişimler ve geniş toplum hareketleri sonucunda Ukrayna’da nasıl bir dönüşüm olduğundan bahsedemem. Bu konuda yorum yapmanın erken olduğunu düşünüyorum.

Karşılaştığım çelişkilerden birisi şu; Rusya’yı anlamakta hiçbir güçlük çekmiyorum. Bu konuda benim batıya ait çevremle uyumsuzluk içerisindeyiz. Aynı zamanda insanların heyecanını da anlayabiliyorum. Soğuk bir tarihçi olarak konuşmak benim için de zor. Fakat Vercingetorix’i Alesia’ya hapseden ve sonrasında zaferini kutlamak adına Roma’ya götüren Jules Sezar’ı düşününce, kimse Romalıların kötü olabileceğini veya değer yargılarının yetersiz olup olmadığını tartışmıyor. Bugün tüm bu coşku ile ülkemin yanında saf tutarak Rus ordusunun Ukrayna’ya girişini, bombalamaları, ölümleri, enerji altyapılarının imha edilmesini ve soğuktan ölen Ukraynalıları düşünebiliyorum. Fakat benim açımdan Putin’in ve Rusların davranışları gayet kolay bir şekilde okunabilir ve size nasıl olduğunu anlatacağım.

Savaşa hazırlıksız yakalandığımı ve beklemediğimi söyleyerek başlayabilirim. Bugün itibariyle Amerikalı realist jeopolitik uzmanı John Maersheimer’in analizini paylaşıyorum. Kendisi şu tespitte bulundu: en azından 2014 yılından beri NATO askerlerinin (Amerikalı, İngiliz ve Polonyalı) himayesi altında bulunan bir Ukrayna ordusu NATO’nun da fiili bir üyesi haline gelmişti ve Rusya NATO üyesi bir Ukrayna’ya asla tahammül etmeyeceğini açıkça belirtmişti. Öyleyse yine aynı Ruslar (Putin’in de saldırıdan bir gün önce belirttiği gibi) kendi bakış açılarına göre önlem almak amacı ile bir savunma savaşı başlattılar. Mearsheimer’ın altını çizdiği başka bir konu ise Rusların çektiği zorluklardan mutlu olmamamız gerektiği. Çünkü bu savaş onlar açısından bir varoluş meselesi haline geldiğine göre ne kadar zorluk çekerlerse bir o kadar şiddetli şekilde vurmaya devam edeceklerdir. Sanırım bu analiz doğrulanabilir. Mearsheimer’in analizine bir eleştiri bir de ekleme yapmak isterim. Bu savaş aynı zamanda Birleşik Devletler adına da bir varoluş meselesi haline geldi. Artık en az Rusya kadar çatışmanın bir parçası haline geldiler ve geri dönüşleri yok. Bu yüzden de artık sonu gelmeyecek bir savaşta olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu öyle bir karşılaşma ki, sonucunda taraflardan biri çöküş yaşayacaktır.

Peki sizce hangi taraf?

Ekleme yapmak istediğimi belirtmiştim: Mearsheimer’in Ukrayna’nın fiili olarak NATO üyesi olduğunu söylemesi bence yeterli değil. Almaya ve Fransa NATO’nun azınlık ortakları olmalarına rağmen Ukrayna’da askeri anlamda ne olup bittiğinden haberdar değillerdi. Hatta Fransız ve Alman hükümetleri saflıklarından ötürü birçok eleştiri aldılar çünkü bir Rus istilasına ihtimal vermiyorlardı. Daha doğrusu Amerikalıların, İngilizlerin ve Polonyalıların Ukrayna’ya geniş bir savaş imkânı sunabileceklerini bilmiyorlardı. NATO’nun şu anki temel ekseni Washington-Londra-Varşova-Kiev’dir.

Şimdi de eleştirime geçeceğim: Mearsheimer iyi bir Amerikalı olarak ülkesine aşırı değer biçmektedir. Onun bakış açısına göre Ukrayna savaşı Ruslar için bir var olma savaşı iken Amerikalılar için diğerlerinden farkı olmayan bir iktidar “oyunudur”. Vietnam, Irak ve Afganistan’ın ardından yeni bir bozgun daha… Ne önemi olabilir ki? Amerikan jeopolitiğinin mantığı şu temele dayanmaktadır: “Nasıl olsa iki okyanus arasında güvende olduğumuzdan ötürü başımıza bir şey gelmeyeceğinden istediğimiz her şeyi yapabiliriz”. Amerika için hiçbir şey varoluşsal olamaz. Bu analiz eksikliğinin sonucunda Biden bugün kaçanların en önünde yer almaktadır. Amerika yorgundur. Rus ekonomisinin direnmesi Amerikan emperyal sistemini felakete sürüklemektedir. Hiç kimse Rus ekonomisinin NATO’nun “ekonomik gücü” karşısında ayakta kalacağını öngörmemişti. Hatta bence Ruslar bile bunu tahmin etmemişlerdi.

Rusya ekonomisi yaptırımlara süresiz olarak direnerek Çin tarafından desteklenmeye devam ederken, Avrupa ekonomisini tüketmeyi başarabilirse, dünyadaki Amerikan parasal ve mali kontrolleri çöker ve ABD’nin devasa ticaret açığını finanse etme olasılığı da ortadan kalkmış olur. İşte bu sebepten dolayı savaş, Birleşik Devletler için bir var oluş meselesi haline gelmiştir. Artık en az Rusya kadar çatışmanın bir parçası haline geldiler ve geri dönüşleri yok. Bu yüzden de artık sonu gelmeyecek bir savaşta olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu öyle bir karşılaşma ki, sonucunda taraflardan biri çöküş yaşayacaktır. Çinliler, Hindistanlılar ve Suudiler bu durumdan büyük sevinç duymaktadırlar.

Fakat gene de Rus ordusu çok kötü bir durumda gibi duruyor. Bazıları rejimin yıkım aşamasında olduğunu bile öngörmekte. Siz bu kanıda değil misiniz?

Hayır, Rusya’da en başlarda bir tereddüt veya bir kandırılma hissinin oluştuğunu söyleyebiliriz.  Fakat şu anda Ruslar savaşta yerlerini sağlam bir şekilde aldılar ve Putin kimsenin fikrinin olmadığı bir şeyden yararlanıyor. 2000’li yıllar yani Putin yılları Ruslar için dengeli ve normal olarak nitelendirebileceğimiz bir hayata geri dönüş yılları oldu. Bence Macron Fransızlar için bunun tam tersini yani öngörülemez ve tehlikeli bir Dünyaya açılan kapıyı temsil ediyor. Ve bu durum korkuyu da beraberinde getiriyor. 90’lı yıllar Rusya için daha önce hiç benzeri görülmemiş kadar acılı bir dönem oldu. Ardından gelen 2000’li yıllarda Ruslar normal bir hayata geri dönebildiler ve bunu yalnızca hayat seviyesi anlamında söylemiyorum: cinayet ve intihar oranlarının aşırı azaldığına ve özellikle de benim için en değerli göstergelerden biri olan çocuk ölümü oranlarının eridiğine ve hatta Amerika’daki oranların bile altına indiğine şahit olduk hep beraber.

Rusların düşünce yapısına göre Putin (kuvvetli ve dini olarak) bu istikrarı temsil ediyor. Ve temel olarak, sıradan bir Rus vatandaşı bugün ülkesinin başkanının bir savunma savaşı verdiğine inanıyor. En başlarda yapılan hataların farkındalar fakat sonrasında gelen ekonomik hazırlık döneminin sonunda güvenlerinin arttığını söyleyebiliriz. Bu güven Ukrayna’ya karşı artmıyor, yanlış anlaşılmasın. Ukraynalıların savunması Rus halkı için anlaşılabilir (çünkü onları kendileri gibi cesur görüyorlar, bir batılıdan bu şekilde direnmesini beklemezler) fakat onların güveni özellikle “Batı birliğine” veya “Amerika ve uyruğundaki ülkelere” karşı artmakta. Rus rejiminin esas önceliği sahada askeri bir zafer kazanmak değil, son 20 senede kazanılan sosyal istikrarı kaybetmemek.

Bu yüzden söz konusu savaşı ekonomik bir şekilde yürütüyorlar, aslında buna erkek tasarrufu adını da verebiliriz. Rusya, kadın başına denk gelen 1,5 çocuk ortalaması ile var olan demografik sorununu henüz çözebilmiş değil. Bundan beş sene sonra belli yaş gruplarında boşluklar oluşmaya başlayacak. Bence bu savaşı 5 sene içerisinde kazanmalı veya kaybetmeliler. Bir dünya savaşı için normal bir süre.

Bu yüzden kısmi bir savaş ekonomisi yaratarak söz konusu savaşı ekonomik bir şekilde yürütüyorlar ve aynı zamanda erkeklerini de korumak arzusundalar.  Kharkiv ve Kiev’in ardından Kherson bölgesinden de geri çekilme operasyonu bu bakış açısı ile daha fazla anlam kazanıyor. Bizler Ukrayna’nın geri aldığı birkaç kilometre karenin hesabını yaparken Ruslar bu sırada Avrupa ekonomisinin çöküşünü bekliyorlar. Ruslar açısından ana cephe biziz. Tabi ki yanılabilirim ama ben Rusların davranışlarının akla dayandığı ve sert olduğu, bu yüzden de öngörülebilir olduğu kavramı ile yaşıyorum. Bilinmeyenleri başka yerde aramak gerekir.

Rusların bu çatışmayı bir “savunma savaşı” olarak algıladıklarını belirttiniz fakat kimse Rusya’yı işgal etme girişiminde bulunmadı. Ve bugün itibariyle savaşın bir sonucu olarak NATO, doğuda kendisine katılmak isteyen Baltık ülkeleri arasında hiç olmadığı kadar popüler hale geldi.

Sorunuzu cevaplamak adına size coğrafi – psikolojik bir çalışma öneriyorum. Geriye doğru zum yaparak uzaklaşacağınız bir çalışma. Eğer Ukrayna haritasına bakarsanız, Rus birliklerinin Kuzey, Doğu ve Güneyden giriş yaptıklarını fark edersiniz… Bu şekilde bakıldığında durum kesinlikle bir Rus istilası olarak görülecektir. Fakat geriye doğru zum yaparak uzaklaştıkça farklı bir dünya ortaya çıkacaktır. Diyelim ki Washington’u görene kadar uzaklaşalım. Buradan NATO’nun top ve füzelerinin çok uzaklardan savaş sahasına yöneldiğini fark edersiniz ve bu durum savaştan çok daha önce başlamıştı. Bahmut Washington’a 8400 kilometre mesafede olabilir fakat Rus sınırına 130 kilometredir. Yalnızca basit bir harita okuması sonucunda “Evet, bu Ruslar açısından bir savunma savaşıdır” hipotezi anlaşılabilir. 

Size göre Rusya’nın savaşa girmesi Amerika Birleşik Devletleri’nin göreceli çöküşü ile açıklanabilir mi?

2002 yılında yayınladığım İmparatorluktan sonra isimli kitabımda Birleşik Devletlerin uzun sürecek olan çöküşü ve Rusların kuvvetli günlerine geri dönüşünü ele almıştım. 2002 yılından beri Amerika başarısızlık üstüne başarısızlık yaşayarak geri çekilmeye devam ediyor. Amerika Birleşik Devletleri Irak’ı işgal etti fakat sonrasında ülkeyi İran’a teslim ederek onları Orta Doğunun en önemli aktörü haline getirdi. Afganistan’dan kaçtılar. Ukrayna’nın Avrupa ve Birleşik Devletlerin uydusu haline getirilmesi de batının beklediği canlılığı sağlamadı. Aksine 1990’lı yıllarda ortaya atılan ve sonrasında Polonya ve Baltık ülkelerindeki Rus karşıtı bir karaktere bürünen hareketin tükenmesine yol açtı. Hal böyle olunca, Amerikalıların içinde bulundukları geri çekilme bağlamında Ruslar nihayet yeterli teknik kapasiteye sahip olduklarına inanarak Ukrayna’yı dize getirmeye karar verdiler.

Eğer Brzeziński okursanız (Büyük Satranç tahtası), Amerikan imparatorluğunun İkinci Dünya savaşı sonunda bugün halen en büyük koruyucuları olan Almanya ve Japonya’nın fethedilmesi ile kurulduğunu görürsünüz. Amerikan sistemi geriye çekildikçe bu koruyucu ülkelerin elit sınıfı üzerine gittikçe fazla yük biniyor (buraya tüm Avrupa ülkelerini dâhil ediyorum). Bu durumda ulusal özerkliklerini yitirecek olan (veya çoktan yitirmiş olan) ilk toplumlar İngiliz ve Avustralyalılar olacaklardır.

İnternet, İngiliz dünyasının içerisinde Birleşik Devletler ile öyle yoğun bir insani etkileşim ortamı yarattı ki tüm üniversitelerin elit tabakası, medya önündeki kişilikler ve sanatçılar bu ortamın birer eki haline geldiler. Avrupa kıtası üzerinde ulusal dillerimiz sayesinde her ne kadar biraz korunaklı olsak da özerkliğimizi çok süratli bir şekilde kaybettiğimiz bir gerçek. Irak savaşını ve Chirac, Schröder ve Putin’in savaş karşıtı düzenledikleri ortak basın toplantısını hatırlayalım…

Birçok araştırmacı Rusya’nın İspanya ile aynı gayrisafi milli hasılaya (GSMH) sahip olduğunun altını çiziyor. Rusya’nın ekonomik gücünü ve direnme kapasitesini gereğinden fazla büyütmüyor musunuz? 

Savaş olayları tüm keskinliği ile açığa vurduğundan bir siyaset ekonomisi sınavına dönüştü. Rusya ve Beyaz Rusya’nın GSMH’si Batı ülkelerinin kinin yüzde 3,3’üne denk geliyor ki (Birleşik Devletler, İngiliz dünyası, Avrupa, Japonya ve Güney Kore) bu çok küçük bir oran.  Bu GSMH’nin nasıl olur da halen dayanmaya ve füze üretmeye devam ettiğini sorgulayabiliriz. Sebep şu ki GSMH kurgusal bir üretim ölçümü. Amerikan GSMH’sinden fazladan faturalandırmış sağlık harcamalarını, avukatlar tarafından “üretilmiş olan zenginliği”, dünyanın en dolu hapishanelerini ve senelik ortalama 120.000 dolar maaş alan, sayıları 15 ila 20.000 arasında değişen ekonomistleri “üreten” yanlış tanımlı finansal hizmet sektörünü çıkarırsanız, bu GSMH’nin büyük bir çoğunluğunun hava gazı olduğunu fark edersiniz. Savaş bizleri gerçek ekonomi ile yüzleştirir ve bir ulusun gerçek zenginliğini, üretim kapasitesini ve doğal olarak da savaş kapasitesini anlamamızı sağlar.

Rus ekonomisini materyal değişkenlerden bahsederek değerlendirebiliriz. 2014 yılında Rusya’ya karşı ilk önemli büyük yaptırımları uygulamaya başladık fakat bunun üzerine Ruslar buğday üretimlerini arttırarak 2020 senesinde 40 milyon tondan 90 milyon tona çıkardılar. Diğer yandan neoliberalizmin bir sonucu olarak Amerika’nın buğday üretimi 1980 ve 2020 yılları arasında düşüş göstererek 80’den 40 milyon tona geriledi. Yine aynı şekilde Rusya en büyük nükleer santral ihracatçısı durumuna geldi. 2007 yılında Amerikalılar stratejik rakiplerinin çok kötü olan nükleer durumundan bahsederek Birleşik Devletlerin Rusya’ya kesinlikle altından kalkamayacağı bir saldırıda bulunabileceği hayalinden bahsediyorlardı. Bugün ise Ruslar hipersonik füzeleri sayesinde nükleer olarak da üstünlüğü sağlamış durumdalar.

Böylelikle Rusya’nın gerçek bir uyum kapasitesi olduğu ortaya çıkıyor. Biliyorsunuz, merkezi ekonomilerle dalga geçmek istediğimizde onların ne kadar katı olduklarını vurguluyoruz ve kapitalizmi savunurken ve yüceltirken esnekliği ile övünüyoruz. Doğru aslında. Bir ekonominin esnek olabilmesi için bir pazara ve parasal ve maddi bir işleyişe ihtiyaç var. Fakat bundan daha da önce elinden bir iş gelen faal bir topluma ihtiyaç var. Şu an itibariyle Birleşik Devletler Rusya’nın iki katından daha da fazla bir nüfusa sahip (öğrenim yaşlarında ise bu oran 2,2). Bu yaşlardaki yüksek eğitime dâhil genç grubunu ele aldığımızda Birleşik Devletlerde mühendislik okuyanların oranı yüzde 7 iken Rusya’da bu oran yüzde 25. Bu demektir ki Rusya bahsi geçen grupta 2,2 katı az bir nüfusa sahip olmasına rağmen yüzde 30 daha fazla mühendis yetiştirebiliyor. Birleşik Devletler ise bu boşluğu büyük çoğunluğu Hindistanlı ve Çinlilerden oluşan yabancı öğrenciler ile kapatmaya çalışıyor. Fakat bu da kesin ve devamlı bir kaynak değil. İşte bu Amerikan ekonomisinin temel ikilemi: Çin ile ancak Çin’den vasıflı işgücü ithal ederek başa çıkabiliyorlar.

Ben bu noktada denge noktası kavramını öneriyorum. Rus ekonomisi pazarın işleyiş kurallarını kabul etti (hatta bu kuralların korunması Putin’in bir takıntısı). Fakat yine de bunda Devletin çok büyük bir rolü var ve bunu yaparken aynı zamanda esneklikle yetiştirdiği mühendislerin askeri ve sanayi anlamda gerekli uyumu sağlamalarını başarabiliyor. 

Size göre bu savaş yalnızca askeri ve ekonomik bir savaş değil fakat aynı zamanda kültürel ve ideolojik bir savaş…

Burada bilhassa bir antropolog olarak kendimi ifade ediyorum. Rusya’nın geçmişinde daha yoğun ve toplumsal ailevi yapılar oldu ve bu döneme ait değerlerden bazıları bugün halen yaşamaya devam ediyor. Burada bizim hayal edemediğimiz ve aile-ulus bilinçaltı tarafından beslenen bir Rus yurtseverlik hissi var. Batılı gazeteler trajik anlamda o kadar komikler ki durmadan şunu söylüyorlar: “Rusya yalnız kaldı, Rusya yalnız kaldı”. Fakat Birleşmiş Milletler oylarına baktığımızda dünyanın %75’inin Batı’yı takip etmediğini görüyoruz ki geriye çok küçük bir oran kalıyor. Bir antropolog olarak dünya haritasını bir taraftan The Economist (yani İngiliz dünyası ve Avrupa) tarafından yayınlanın en iyi demokrasi seviyesine sahip ülkeler sıralamasına ve diğer taraftan Rusya, Arap dünyası, Çin ve Afrika arasındaki en otoriter ülkeler sıralamasına göre açıklayabilirsiniz. Fakat bu çok sıradan bir açıklama olacaktır bir antropolog için. “Batı” ve çevresinde ikili ebeveyn sistemine sahip çekirdek aile yapısı olan yani çocuğun sosyal statüsünün tanımında dişi ve erkeğin ebeveyn olarak eşit olduğu ülkeler bulursunuz. Diğer yanda ise Afrika-Avrupa-Asya’da büyük bir kitle olarak topluluk halinde ve babasoylu aile sistemleri vardır. Medyamızın siyasi değerler çatışması olarak tanımladığı bu savaşın, daha derin bir düzeyde antropolojik değerler çatışması olduğunu fark ediyoruz aslında. İşte bu karşılaştırmayı tehlikeli kılan da bu bilinçsizlik ve derinliktir.

(Çeviren: Sercan Genç)

Dünya Basını

Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Yayınlanma

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.


Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026

Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?

NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:

“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.

Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali

Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.

Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).

Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.

Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.

Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.

Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…

İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri

Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:

“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”

Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:

“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”

Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:

“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”

“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.

Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.

Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci

NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.

Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.

Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:

“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.

Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.

(…)

NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”

Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.

Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.

Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.

Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.

Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi

Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Yayınlanma

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.

Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.

“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”

Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.

Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.

Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.

Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.

Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.

Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.

Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.

Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.

Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.

“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”

Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.

Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.

Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.

Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.

Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.

“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”

Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.

Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.

Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.

Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.

The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.

“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”

Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.

Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.

Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.

Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.

Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Yayınlanma

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.


“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026

2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.

Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.

Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.

Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.

Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.

İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.

Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.

Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.

Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”

Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.

Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.

Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.

Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.

Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.

Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”

Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.

Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English