Ortadoğu
Gazze İnsani Yardım Vakfı tartışma yarattı

ABD ve İsrail’in desteğiyle kurulan Gazze İnsani Yardım Vakfı yardım dağıtımını devralmaya hazırlanıyor. Ancak şeffaf olmayan yapısı, yabancı paralı asker desteği ve dağıtım noktalarının konumu nedeniyle ciddi eleştirilerle karşı karşıya.
Financial Times’da (FT) yer alan habere göre ABD’nin desteklediği tartışmalı insani yardım planı kapsamında, İsrail’e onlarca yabancı paralı asker getirildi. Plan, Gazze’deki insani yardımın kontrolünü Birleşmiş Milletler’den (BM) alarak, neredeyse hiç tanınmayan İsviçre merkezli Gazze İnsani Yardım Vakfı’na (GHF) devretmeyi amaçlıyor.
İsrail, yaklaşık üç aydır süren ve Başbakan Binyamin Netanyahu’nun da halkı açlığa sürüklediğini kabul ettiği ablukanın ardından, bu hafta uluslararası tepkiler üzerine Gazze’ye 90’dan fazla yardım tırının girişine izin verdi. Ancak İsrail, bu yardımları yalnızca geçici bir “köprü çözüm” olarak tanımlıyor ve ABD yönetimi tarafından savunulan yeni sistemin ay sonuna kadar devreye girmesini hedefliyor.
Gazze İnsani Yardım Vakfı BM kurumlarının yerini alabilecek mi
Habere göre, yeni sistem yardımların, İsrail ordusu ve özel güvenlik şirketleri tarafından korunan merkezlerden Gazze İnsani Yardım Vakfı tarafından dağıtılmasını öngörüyor. Yardım ulaştırmak isteyen BM ve diğer kuruluşların bu merkezleri kullanmak zorunda kalacağı belirtiliyor. Bu durum, özellikle Gazze’nin güneyinde yoğunlaşan merkezlere erişmek isteyen sivillerin uzun mesafeler kat etmesini gerektiriyor.
Planın ortaya atıldığı mayıs ayından bu yana, uygulamaya dair birçok teknik ve etik sorun gündeme geldi. Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’in de gayriresmî danışmanlık yaptığı öne sürülen projeye yakın kaynaklar, sistemin şu an 2 milyondan fazla Filistinlinin ihtiyacını karşılamaktan uzak olduğunu dile getiriyor.
BM, uzun süredir Gazze’de başlıca yardım sağlayıcısı konumunda. Kurum, GHF modelini “zorla yerinden etmenin üzerini örten kılıf” olarak nitelendirerek sert biçimde eleştirdi.
Vakfın belgelerinde adı geçen bazı “yönetim kurulu üyelerinin” ise bu görevleri kabul etmedikleri ortaya çıktı.
Yapı şeffaf değil, finansman belirsiz
GHF, ilk 90 gün içinde 300 milyon öğün yemek dağıtmayı planladığını açıkladı. Bu dağıtımın maliyetinin — yabancı paralı askerlerin güvenlik masrafları dahil — öğün başına 1,30 dolar olduğu bildiriliyor. Ancak vakfın nasıl finanse edildiği hâlâ bilinmiyor.
Konuya yakın üç kaynağa göre, geçen haftaya kadar hiçbir uluslararası bağışçı Vakfa katkıda bulunmadı. Bir diğer kaynak, en az 100 milyon dolarlık bağış taahhüdü olduğunu iddia etti, fakat bu kişilerin isimlerini açıklamadı.
Tony Blair devreye girdi
Projenin başından bu yana, yardım dünyasının önemli isimleri plana dahil edilmeye çalışıldı. Üç kaynağa göre Tony Blair, eski BM Dünya Gıda Programı (WFP) Direktörü David Beasley ile görüşerek planı değerlendirmesini istedi. Beasley’nin ismi GHF belgelerinde potansiyel yönetim kurulu üyesi olarak geçiyor, ancak kendisi yorum taleplerine dönüş yapmadı.
Yine taslak belgelerde, World Central Kitchen’ın eski CEO’su Nate Mook’un da “vazgeçilmez bir yönetim kurulu üyesi” olarak gösterildiği görüldü. Ancak Mook, FT’ye yaptığı açıklamada, “Yönetimde yer almıyorum” dedi.
Yabancı paralı askerler dikkat çekiyor
GHF’nin karmaşık ve şeffaf olmayan yapısı dikkat çekiyor. Vakfın Şubat 2025’te İsviçre’de bir Ermeni vatandaş tarafından kurulduğu, ABD’de ise adı açıklanmayan ikinci bir kolunun bulunduğu ifade ediliyor. Vakfın mali yapısına ilişkin detaylar ise büyük ölçüde gizli.
İsrail basını, son günlerde üniformalı yabancı özel güvenlik görevlilerinin ülkeye iniş görüntülerini paylaştı. Bu kişilerin yardım konvoyları ve dağıtım merkezlerinde görev alacağı bildiriliyor.
Projede yer alan ABD’li iki güvenlik şirketi — Safe Reach Solutions ve UG Solutions — kısa süreli ateşkes sırasında Gazze’de küçük ölçekli bir kontrol noktası sistemi işletmişti. Her iki firma da yorum taleplerine yanıt vermedi.
GHF’nin yöneticisi, eski ABD deniz piyadesi Jake Wood, projenin eksiklerine rağmen İsrail’in onayladığı tek model olduğunu söyledi. Wood, “Yardımı askerîleştirmeden, insani yollarla ulaştırmaya kararlıyız. Dağıtımı tamamen sivil ekipler yönetecek” açıklamasında bulundu.
GHF’ye BM ve yardım kuruluşlarından destek yok
BM ve diğer uluslararası insani yardım kuruluşları, Gazze İnsani Yardım Vakfı modeline şu ana kadar destek vermedi. Yardım merkezlerinin çoğunlukla Gazze’nin güneyinde konumlanması, Filistinlilerin Mısır sınırına yakın bölgelere gitmek zorunda bırakılacağı endişesini doğuruyor.
İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, dün yaptığı açıklamada Gazze’de yürütülen askeri operasyonun nihai hedefinin Gazze halkını tamamen bölgeden çıkarmak olduğunu söylemişti.
BM’nin insani yardım şefi Tom Fletcher da bu plana karşı çıkarak, sistemin “yardımı siyasî ve askerî amaçlara bağladığını” belirtti. Fletcher, “Açlık, artık bir pazarlık kozu haline getiriliyor” dedi.
Modelde değişiklik önerileri gündemde
GHF, uluslararası tepkiler üzerine bazı düzenlemelere gitmeyi planladığını duyurdu. Vakıf, İsrail hükümetine gönderdiği bir yazıda, Gazze’nin kuzeyinde de yardım dağıtım merkezleri kurulmasını talep ettiğini ve yardım alan kişilerin kişisel verilerinin paylaşılmayacağını belirtti. Ayrıca gıda dışı tıbbi ve evsel malzemelerin geçişi için de kolaylık sağlamayı vadetti. Ancak İsrail’in bu talepleri kabul edip etmeyeceği henüz net değil.
Batı’nın Gazze eleştirisi üzerine, Trump’ın planını hatırlattı
Plan, özellikle özel güvenlik şirketlerinin Gazze’deki büyük kalabalıkları ve muhtemel Hamas saldırılarını nasıl yöneteceği konusundaki belirsizliklere rağmen ABD yönetiminin tam desteğini almış durumda. Her dağıtım merkezinin yaklaşık 300 bin kişiye hizmet vermesi planlanıyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, “Başkan Trump, Gazze halkına hayat kurtarıcı yardımı ulaştırırken barışı sağlamak, İsrail’i korumak ve Hamas’ı dışlamak için yaratıcı çözümler çağrısı yaptı” dedi: “Onun vizyoner liderliği sayesinde büyük bir kazanımın eşiğindeyiz.”
Ortadoğu
Trump, Suudi Arabistan’la 30 yıllık nükleer anlaşmayı onayladı

ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan’la atom enerjisi alanında 30 yıl sürecek ve değeri onlarca milyar doları bulan işbirliği anlaşmasını onayladı. Associated Press’in konuya vakıf iki kaynağa dayandırdığı habere göre anlaşma, Riyad’ın kendi topraklarında uranyum zenginleştirme kabiliyeti kazanmasının önünü açabilecek hükümler içeriyor.
ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan ile nükleer enerji alanında hazırlanan ve Riyad’ın kendi imkanlarıyla uranyum zenginleştirmesinin önünü açabilecek bir işbirliği anlaşmasını onayladı.
Associated Press’e konuşan ve Trump yönetiminin kararına vakıf iki kaynak, anlaşmanın 30 yılı kapsadığını ve onlarca milyar dolar değerinde olduğunu aktardı.
The Wall Street Journal’ın ABD’li yetkililere dayandırdığı habere göre belge, Amerikalı şirketlerin Suudi Arabistan’da nükleer tesisler inşa etmesini öngörüyor.
Projenin muhtemel katılımcılarından biri olan Westinghouse şirketinin, her biri yaklaşık 1100 megavat gücünde AP1000 reaktörleri tedarik edebileceği belirtiliyor.
Anlaşmanın en çok tartışma yaratan başlığını, Suudi Arabistan topraklarında bir uranyum zenginleştirme tesisinin kurulması ihtimali oluşturuyor.
Tesisin, hassas zenginleştirme teknolojilerinin ABD denetiminde kalacağı bir modelle inşa edilebileceği kaydediliyor.
Trump yönetimi temsilcileri, bu yaklaşımın nükleer programın askeri amaçlarla kullanılmasını engelleyeceğini savunuyor.
Mutabakat ABD’de şimdiden tepkiyle karşılandı. Associated Press’in görüşlerine başvurduğu Amerikalı milletvekilleri ve uzmanlar, anlaşmanın Ortadoğu’da nükleer teknolojilerin yayılmasını tırmandırabileceği uyarısında bulunuyor.
Suudi Arabistan’a uranyum zenginleştirme teknolojilerini geliştirme hakkı verilmesinin bölgedeki diğer ülkeler için bir emsal teşkil edebileceği ifade ediliyor. Silah Kontrol Derneği Temsilcisi Kelsey Davenport, kişiselleştirilmiş güvence anlaşmaları oluşturmanın tehlikeli bir emsal yaratabileceğini vurguladı.
Riyad yönetimi ise nükleer tesislerde kapsamlı denetimleri öngören Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının (UAEA) Ek Protokolü’nü imzalamayı reddetti.
Süreç, Suudi Arabistan’ın, nükleer silaha sahip tek Müslüman çoğunluklu ülke konumundaki Pakistan ile yürüttüğü askeri işbirliği nedeniyle daha da karmaşık bir boyut kazanıyor.
İki ülke arasında imzalanan savunma anlaşmasının ardından Pakistan Savunma Bakanı Havaca Muhammed Asıf, ülkesinin nükleer kapasitesinin Suudi Arabistan’ı korumak için kullanılabileceğini açıkladı.
Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT) ve UAEA üyesi kalmayı sürdüren Suudi Arabistan, uzun yıllardır tam nükleer döngü geliştirme hakkını savunuyordu.
Krallığın Veliaht Prensi Muhammed bin Selman 2018 yılında yaptığı açıklamada, İran’ın nükleer silah geliştirmesi halinde Riyad’ın da aynı adımı atmaya çalışacağını ifade etmişti.
Washington yönetimi geçmişte nükleer işbirliklerinde daha sert bir tutum izliyordu.
ABD, 2009 yılında Birleşik Arap Emirlikleri ile bir nükleer anlaşma imzalamış, ancak Abu Dabi yönetimi kendi imkanlarıyla uranyum zenginleştirme ve nükleer yakıtı yeniden işleme haklarından feragat etmişti.
Ortadoğu
ABD ordusu Ortadoğu’da iki cepheli baskıyla karşı karşıya

Yemen kuvvetlerinin Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukası kararı, Washington yönetimi üzerinde İran ile yaşanan gerilimin ardından ikinci bir askeri cephe baskısı oluşturuyor. Reuters’a konuşan ABD’li mevcut ve eski yetkililer, Kızıldeniz’deki ticari seyrüseferin korunmasının halihazırda Körfez bölgesinde yoğunlaşan donanma ve hava unsurlarının bölünmesine yol açacağını ifade ediyor.
ABD’li mevcut ve eski yetkililer, Yemen Kuvvetleri tarafından Kızıldeniz’de Suudi Arabistan’a uygulanacak bir deniz ablukasının, İran ile devam eden gerilimin kapsamını genişletebileceğini ve halihazırda Tahran’ın bölgedeki eylemlerini engellemeye odaklanan ABD ordusu üzerinde ek baskı oluşturacağını bildirdi.
Yemen yönetimi, Suudi Arabistan’ın ülkeye uyguladığı ablukaya yanıt olarak Suudi limanlarında gemilerin yük yüklemesine veya boşaltmasına izin verilmeyeceğini duyurdu.
Bu gelişmenin Suudi Arabistan’ın petrol ihracatını aksatabileceği ve küresel ham petrol arzının yüzde 7’lik ek bir kısmını kesintiye uğratabileceği belirtiliyor.
ABD kuvvetlerine ev sahipliği yapan Suudi Arabistan şu ana kadar Washington’dan resmi bir askeri yardım talebinde bulunmadı.
Ancak ABD Başkanı Donald Trump, küresel ticaret açısından kritik bir geçiş noktası olan Kızıldeniz’deki seyrüseferin engellenmesine yönelik her türlü adıma ABD’nin müdahale edebileceğini söyledi.
Gazetecilere açıklama yapan Trump, “Böyle bir şey gerçekleşirse bununla ilgileniriz. Bunu daha önce Yemen ile yaptık” dedi.
Askeri kaynakların bölünmesi riski
Reuters haber ajansına konuşan ABD’li yetkililere göre askeri açıdan durum karmaşık bir nitelik taşıyor. Suudi Arabistan ve ABD’nin geçmişteki bombardıman hatlarına karşı koyan Yemen kuvvetleri, tecrübeli ve hızlı hareket edebilen savaşçılar olarak değerlendiriliyor.
ABD’li yetkililer, bu güce karşı yürütülecek operasyonların, İran ile mücadeleye ve ABD’nin Körfez’deki İran limanlarına uyguladığı ablukayı sürdürmeye ayrılmış kaynakları tüketeceğini vurguluyor.
Eski Pentagon yetkilisi ve Middle East Institute uzmanı Jason Campbell, “Bölgedeki hatırı sayılır büyüklükteki kaynaklarınızı iki aktif cephe arasında bölmek zorunda kalacaksınız” değerlendirmesinde bulundu.
Campbell, Kızıldeniz’deki tehditle mücadelenin, ABD savaş gemilerinin Körfez’den Yemen’e yakın bölgelere kaydırılmasını ve füze savunma operasyonlarına tahsis edilmesini gerektirebileceğini aktardı.
Yemen’in denkleme dahil olma ihtimali, Trump’ın başlangıçta “İran’ı teslim olmaya zorlayacak odaklanmış bir bombardıman harekâtı” olarak tanımladığı sürecin evrim geçirdiğini gösteriyor.
ABD donanma gemilerinin ve uçaklarının Yemen’e ait insansız hava araçları ile füzeleri düşürmeye başlaması halinde, uzmanların dikkat çektiği mühimmat ve hava savunma füzesi stoklarındaki azalmanın daha da derinleşebileceği kaydediliyor.
Trump’ın ilk başkanlık döneminde ABD Savunma Bakan Yardımcılığı görevini yürüten Michael Mulroy, “Yemenliler geçmişte Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı’nda seyrüseferi engelleme kapasitelerini ve kararlılıklarını defalarca kanıtladılar” dedi.
Eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde Kızıldeniz ticaret yolunu açık tutmak amacıyla Yemen’deki hedeflere hava saldırıları düzenlenmişti.
Trump ise geçen yıl Gazze’ye destek amacıyla ticari ve askeri gemilere ateş açan Yemen güçlerine yönelik bombardımanları artırmıştı. Uzmanlar, her iki harekâtın da Yemen’in deniz trafiğini tehdit etme imkânlarını tamamen ortadan kaldıramadığını belirtiyor.
Geçen yıl iki ay süren operasyonlar; iki uçak gemisi, çok sayıda savaş gemisi, savaş uçakları ve B-2 stealth bombardıman uçakları dahil olmak üzere büyük bir ABD ateş gücü gerektirmişti.
Yetkililer, ABD ordusunun yüksek bütçesine rağmen kaynak sınırlarıyla karşı karşıya kaldığını, Yemen’de ihtiyaç duyulacak sistemlerin çoğunun halihazırda İran’a karşı kullanıldığını ifade ediyor.
Bir ABD’li yetkili, bazı savaş gemilerinin önce Karayipler’de, ardından Ortadoğu’da yürütülen yoğun operasyonlar nedeniyle denizde normalden daha uzun süre kaldığını belirterek “Şimdiden çok meşgulüz” dedi. Uzayan görev sürelerinin personel üzerinde baskı oluşturduğu ve gemilerin bakım için limanlara dönmesi gerektiği vurgulanıyor.
Bölgedeki askeri varlık
Halen Ortadoğu’da ABD Donanmasına ait 20’den fazla savaş gemisi ve yüzlerce askeri uçak görev yapıyor. İkinci bir ABD’li yetkili, İran ile yaşanan çatışmaya destek olmak üzere bölgeye ek kuvvetlerin sevk edildiğini bildirdi.
Bu durumun, Yemen yakınlarında yürütülecek ve büyük deniz ile hava kaynakları gerektirecek bir operasyona ayrılacak imkânları kısıtladığı aktarılıyor.
Ayrıca Yemen’in geçen yıldan bu yana değişmiş olabilecek askeri kapasitesini tespit etme ihtiyacı nedeniyle istihbarat kaynaklarının da başka yöne kaydırılacağı ifade ediliyor.
Center for Strategic and International Studies bünyesinde çalışan emekli deniz piyadesi Albay Mark Cancian da Kızıldeniz’de ikinci bir cephe açılmasının ABD deniz kuvvetleri üzerinde ağır bir yük oluşturacağını doğruladı.
Yemen Silahlı Kuvvetleri, Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukasının yürürlüğe girdiğini duyurarak bu adımın meşru bir karşılık olduğunu açıkladı.
Yapılan açıklamada, ablukaya karşı abluka ve tırmanmaya karşı tırmanma ilkesinin uygulanacağı, gelecek aşamadaki tüm seçeneklere hazır olunduğu belirtildi. Ayrıca Yemen halkına genel seferberliği sürdürme ve cepheleri destekleme çağrısı yapıldı.
Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon güçleri, 9 Ağustos 2016 tarihinde Yemen hava sahasına genel abluka uygulayarak ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 80’ine (yaklaşık 20 milyon kişi) hizmet veren ana ulaşım noktası durumundaki Sana Havalimanı’nı ticari uçuşlara kapatmıştı.
Ortadoğu
Bakü’de Rus ve Alman heyetlerden gizli Ukrayna görüşmesi

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Bakü’de 12-14 Temmuz tarihlerinde eski Rus ve Alman yetkililer arasında Ukrayna’daki savaşı bitirme yollarının ele alındığı gizli bir toplantı yapıldığını açıkladı. Berlin’de Almanya Başbakanı Friedrich Merz ile düzenlediği basın toplantısında konuşan Aliyev, uçuş verilerinin doğruladığı görüşmeden önceden haberlerinin olmadığını ancak savaşı sonlandırmayı amaçlayan bu adımı memnuniyetle karşıladıklarını belirtti.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, başkent Bakü’de 12-14 Temmuz tarihleri arasında Rusya ve Almanya’nın eski üst düzey temsilcilerinin katılımıyla kapalı bir toplantı gerçekleştirildiğini bildirdi.
Bloomberg’in aktardığına göre, Ukrayna’daki savaşın sona erdirilmesi imkanlarının ele alındığı görüşmeden Azerbaycan makamlarının önceden haberdar edilmediğini belirten Aliyev, uçuş kayıtlarının temasların varlığını doğruladığını kaydetti.
Salı günü Berlin’de Almanya Başbakanı Friedrich Merz ile ortak basın toplantısında konuşan Aliyev, “Topraklarımız haberimiz olmadan böyle bir buluşma için kullanıldı. Ancak bu görüşme Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın bitirilmesine hizmet etmeyi amaçlıyorsa bunu yalnızca memnuniyetle karşılayabiliriz” dedi.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz ise federal hükümetin bu tür temaslar hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadığını ve süreçle ilgisinin bulunmadığını dile getirdi.
Söz konusu temasların ayrıntıları daha önce Die Zeit gazetesi ve ARD televizyonunun ortak araştırmasında yayımlandı.
Yayımlanan haberlerde, eski Rusya Başbakanı ve mevcut Gazprom Yönetim Kurulu Başkanı Viktor Zubkov’un 2024 yılından bu yana eski Alman yetkililerle düzenli olarak kapalı toplantılar yaptığı aktarıldı.
Araştırmada, Zubkov ve Rus heyet üyelerinin bu temasları Almanya’daki siyasi partileri ve hükümeti etkilemek amacıyla kullanmış olabileceği değerlendirmesine yer verildi.
Die Zeit muhabiri, görüşmelerin yapıldığı Bakü’deki Four Seasons Oteli’nin güvenlik görevlilerinin, müzakerelerin yürütüldüğü konferans salonunun yakınındaki koridordan yabancı kişilerin ayrılmasını istediğini bildirdi.
Alman güvenlik birimleri, gerçekleştirilen bu buluşmaları Rusya’nın Alman siyasetine nüfuz etmeye yönelik olası bir operasyonu kapsamında ele alıyor.
Müzakerelere Almanya tarafından Eski Başbakanlık Dairesi Başkanı Ronald Pofalla ve Brandenburg eyaletinin eski Başbakanı Matthias Platzeck katıldı.
Pofalla ile Zubkov arasında geçmişe dayanan yakın ilişkiler yer alıyor. İki isim, 2001 yılında Rusya Devlet Başkanı ve dönemin Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder’in himayesinde kurulan “Petersburg Diyaloğu” forumunun eş başkanlık görevlerini yürütmüştü.
Bakü’ye Zubkov ile birlikte Rusya Devlet Başkanı yanında Sivil Toplum ve İnsan Haklarını Geliştirme Konseyi Başkanı Valeriy Fadeyev ve Rusya Bilimler Akademisi Avrupa Enstitüsü Müdürü Aleksey Gromıko geldi.
Pofalla ve Platzeck şu anda resmi bir devlet görevi yürütmese de Almanya’daki iktidar koalisyonunda yer alan partilerle bağlarını sürdürüyor. Pofalla Hristiyan Demokrat Birlik (CDU), Platzeck ise Sosyal Demokrat Parti (SPD) saflarında yer alıyor.
Die Zeit’ın elde ettiği bilgilere göre Rus tarafı, Alman muhataplarına Ukrayna’daki savaşın durdurulmasının yalnızca Rusya’nın şartları temelinde mümkün olabileceğini aktarmayı hedefledi. Ayrıca çatışmanın sona ermesinin ardından Almanya-Rusya ilişkilerinin normalleştirilmesi konusunun ele alınması gerektiği iletildi.
İngiltere’de yayımlanan The Times gazetesi de 19 Temmuz tarihli haberinde kaynaklara dayandırarak Berlin’de Moskova ile temaslarda arabuluculuk yapılmasına ilişkin muhtelif seçeneklerin tartışıldığını yazdı. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov ise Moskova’nın diyaloğa açık olduğunu kaydetti.
Peskov, “Bu konuda çok sayıda açıklama ve Almanya da dahil olmak üzere Avrupalı siyasetçiler arasında çok sayıda tartışma duyuyoruz. Ancak yine de pratik anlamda bu durum söz konusu ülkelerin gerçek siyasetine hiçbir şekilde yansımıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Görüş2 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?












