Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Gazze, Siyonizmin kırılganlığı ve savaşın kaçınılmazlığı

Yayınlanma

Çevirmenin notu: 7 Ekim saldırısından sonraki bir ay epey debdebeli geçti ve Gazze’de devam eden savaşın hem Filistin hem de İsrail tarafı açısından büyük değişimler getirdiği muhakkak. Nihayetinde Filistin, İkinci İntifada’dakine benzer türden bir viraj aldı ve İsrail, eski statükonun sürdürülemeyeceğinin farkında. İşgal rejimi, şimdi galip gelenin kendi barışını karşıdakine dayatacağı bir alternatiften ötesini göremiyor.


Gazze, Siyonizmin kırılganlığı ve savaşın kaçınılmazlığı

Daniel Lindley

Ebb Magazine

9 Kasım 2023

“Avrupa’nın her yerinde lambalar sönüyor, ömrümüz boyunca onları bir daha yanarken göremeyeceğiz.” — Sir Edward Grey, Avrupa’nın savaşa girmesinin kaçınılmazlığı üzerine, 1914.

İsrail devleti şu anda uçurumun eşiğinde duruyor. Seymour Hersh’ün “Netanyahu’nun işi bitti” başlıklı makalesinde, “Hamas’ı açlıktan öldürmek ya da Gazze’de 100 bin kadar insanı öldürmek” arasında bir seçim yapmak zorunda olduğu ikilem oldukça veciz bir şekilde ifade edildi. Hamas’ı yok edememek Siyonist sömürgeci proje açısından yıkıcı bir mağlubiyet olacaktır zira bu, devletin halkını tüm sömürgeci yerleşimcilerin korktuğu türden şiddetli bir yerli ayaklanmasından koruyamayacağının kabulü anlamına gelecektir. Ancak böyle bir hedefe ulaşmak, bir AB diplomatının deyimiyle “büyük bir etnik temizlik” olmadan muhtemelen imkânsız. Likud’lu Knesset üyesi Ariel Kellner, 7 Ekim’de “tek bir hedefleri olduğunu” açıkladı: “Nekbe! 48’deki Nekbe’yi gölgede bırakacak bir Nekbe. Gazze’de Nekbe ve kalmaya cesaret edecek herkes için Nekbe!”

Açık sözlülüğü aydınlatıcı olsa da onun ve benzer tehditlerin gözden kaçırdığı en ciddi dinamik, Orta Doğu’nun 1948’den bu yana epey değişmiş olması. Filistin direnişi hiç bu kadar hazırlıklı olmamıştı, İsrail’in geniş bölge üzerindeki askeri hakimiyeti azaldı ve baş hamisi ABD düşüşe geçti. Bu da İsrail’in ciddi sonuçlar doğurmadan etnik temizlik yapabileceği günlerin geride kaldığı anlamına geliyor. Bu durum bizi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Arşidük Franz Ferdinand suikastının intikamını almak için Sırbistan’ı işgal etmesi gerektiğine inandığı, fakat bunu yapmanın kaçınılmaz olarak Rusya’nın müttefiki ile dayanışma içinde savaş ilan etmesi anlamına geldiği ve bu noktada Avrupa çapında savaşın kaçınılmaz hale geldiği 1914 Temmuz Krizi ile pek çok benzerlik taşıyan tarihi ana getiriyor.

Batı basını, 7 Ekim’de yaşanan olaylarla ilgili haberlerinde İsrailli sivillerin Filistinli savaşçılar tarafından öldürülmesine odaklanırken bazı İsrailli görgü tanıklarının sivillerin Gazze’ye rehine götürülmesini engellemek amacıyla kendi askerleri tarafından öldürüldüğünü bildirmesi detayları belirsiz hale getirdi. Eğer Hamas liderliği hesaplanmış bir tırmanma stratejisi izlemeye başladıysa, bu durum Hamas’ın siyasi lideri İsmail Heniye’nin 5 yıl önce İsrailli nişancıların 214 Filistinliyi öldürdüğü ve 36 bin 100’den fazlasını yaraladığı Büyük Dönüş Yürüyüşü sırasında Gandi portresi önünde şiddet içermeyen gösterileri desteklediği dönemden belirgin bir şekilde farklı olacaktır.

Batı basınında pek dikkat çekmeyen, ancak 7 Ekim’in muhtemelen en önemli tarafı, İsrail ordusunun Filistinli militanların doğrudan saldırısı karşısında hakikaten şok edici bir şekilde çökmesiydi. Hamas öncülüğünde çeşitli askeri üslere ve karakollara düzenlenen saldırıda yüzlerce İsrail askerinin öldürüldüğünü biliyoruz; sahiden de birkaç İsrail kenti iki gün boyunca Hamas’ın askeri kontrolü altındaydı ki bu daha bir ay öncesine kadar düşünülemeyecek bir senaryoydu. 1948’den bu yana hiçbir Arap askeri gücü İsrail’in orijinal sınırları içindeki toprakları ele geçirip elinde tutamamıştı; bunu İsrail’in düşmanları arasında askerî açıdan en zayıf güçlerden biri olan Hamas’ın başarmış olması bilhassa utanç verici.

İsrail gibi bir yerleşimci devlet için, düşmanlarının askerî açıdan kendisine meydan okumaya cesaret bile edememesi için baskın bir askeri güç imajı yansıtmak mecburi. Dönemin İsrail Genelkurmay Başkanı Moşe Yaalon, bu mantığı 2002 yılında şöyle izah etmişti: “Ben [zaferi] çatışmanın başından itibaren tanımladım: Filistinlilerin terör ve şiddetin bizi yenemeyeceğini, bizi pes ettiremeyeceğini oldukça derin bir şekilde içselleştirmesi. Eğer bu derin içselleştirme çatışmanın sonunda mevcut olmazsa, İsrail’e dönük varoluşsal bir tehdit içeren stratejik bir sorunumuz olacaktır. Eğer bu [ders] Filistinlilerin ve Arapların bilincine kazınmazsa, bizden taleplerinin sonu gelmeyecektir. Askeri gücümüze rağmen bölge bizi daha da zayıf olarak algılayacaktır.”

Hamas savaşçılarının askeri üsleri ele geçirdiği ve yerleşim yerlerinden engellenmeden geçtiği görüntüler İsrail’in caydırıcılık kapasitesine vurulmuş yıkıcı bir darbe, belki de devletin varoluşundaki en büyük darbedir. Onların mantığına göre, buna verilecek tek tatmin edici tepki, genel manada statükoya dönmeden önce sivillere yönelik olağan misillemeler değil, böyle bir saldırının bir daha gerçekleşme ihtimalini ortadan kaldıracak bir şeydir. İsrail Savunma Bakanı, amaçlarının sadece “tüm Hamas görevlilerine ulaşmak olduğunu, onları yok etmeden görevi sonlandıramayacaklarını” ve bunun “Gazze’deki son harekât olduğunu, zira bundan sonra Hamas’ın olmayacağını” resmen ifade etti. Gazze Şeridi’nde Hamas’a sunulan yaygın destek ve İsrail’in Hamas’ın tüm mensupları öldürüldükten sonra Gazze’yi kimin kontrol edeceğine dair herhangi bir planının olmaması göz önüne alındığında, bu hedefler —eğer Gazze’deki Filistinli nüfusu Sina’ya sürerek etnik temizlik yapma niyeti olarak yorumlanmıyorsa— pek pratik görünmüyor. Bu durum, Gazze’deki tüm nüfusun Sina’ya sürülmesini açıkça onaylayan 13 Ekim tarihli İsrail İstihbarat Bakanlığı belgesinin yakın zamanda sızdırılmasıyla daha da pekişti.

Bölgesel gericiler ve Direniş Ekseni kırmızı çizgiler belirledi

İsrailli politikacıların asıl maksadın bu olduğunu ağızlarından kaçırmış olmaları, bölgedeki kilit aktörlerin İsrail’in bunu yapma niyetine çoktan ikna olmuş olmalarından ve etnik temizliğin kırmızı çizgi olduğu konusunda ortak bir tepki vermiş olmalarından daha az önemli. Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi, “Filistinlileri Sina’ya yerleştirmenin Mısır’ı İsrail’e karşı savaşa sürüklemek anlamına geldiğini” ifade etti. Mısır anayasası, Cumhurbaşkanı’nın parlamento onayı olmadan savaş ilan etmesine izin vermiyor ama Arap İşleri Komitesi Müsteşarı Eymen Muhsab, CNN’e yaptığı açıklamada Mısır parlamentosunun, “Sisi ve Mısır ordusuna savaş açmak da dahil olmak üzere ülkesinin ulusal güvenliğini koruma konusunda gereken tüm tedbirleri alma yetkisi vermeyi kabul ettiğini” doğruladı. Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen Sefadi de “Filistinlileri anayurtlarından tehcir etmeye dönük her türlü girişimin savaş ilanı olduğunu” ifade etti. Bu beyanlar, söz konusu liderlerin savaşa en ufak bir heves duydukları şeklinde yorumlanmamalı, aksine durumun ciddiyetinin bir işareti olarak görülmeli; İsrail’in en uysal komşuları bile onun karşı koymadan bir etnik temizlik yapmasına izin veriyormuş gibi görünmeyi düşünmeyecektir. Daha alaycı gözlemciler (doğru bir şekilde) bu açıklamaların Filistin davasına ilkeli bir destekten ziyade içeriden devrilme korkusuyla ilgili olduğundan şüphelenseler de bu durum pratikte çok az fark yaratacaktır.

Fakat İsrail’in baş düşmanları elbette Mısır ve Ürdün devletleri değil. Bilakis İran, Suriye, Hizbullah, Hamas, Yemen Ensarullah’ı ve Halk Seferberlik Kuvvetleri gibi Iraklı milislerden oluşan ve “Direniş Ekseni” olarak bilinen koalisyon. İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emi Abdullahiyan’ın 7 Ekim’den bu yana son derece yoğun olduğu ve neredeyse her gün Lübnan, Suriye, Irak ve Katar’ı ziyaret ederek müttefikleriyle bir araya geldiği görülüyor; bu, kriz dönemleri dışında bir dışişleri bakanı için nadiren görülen yoğun bir program. Direniş Ekseni’nin tüm varlık sebebinin İsrail ve ABD’nin bölgedeki varlığına karşı çıkmak olduğu düşünüldüğünde Gazze krizi ciddi bir ortak tepki verilmeden geçiştirilebilecek bir mesele değil. Bu tutum ve bu toplantıların ardından yapılan açıklamalar, İran’ın savaşın ilk aşamalarındaki rolünün, müttefikleriyle koordinasyon içinde, kuzey cephesinin açılması tehdidiyle İsrail’i Gazze’de sert adımlar atmaktan caydırmaya dönük planı harekete geçirmek ve nihayetinde İsrail’in birincil destekçisi olarak ABD’yi sorumlu tuttukları için bölgedeki ABD çıkarlarına koordineli bir saldırı düzenlemek olduğunu gösterdi.

Hizbullah, Lübnan sınırındaki İsrail mevzilerine saldırmaya başladı ve 3 Kasım itibariyle 120 İsrail askerini öldürdüğünü ya da yaraladığını iddia ederken 60 savaşçısını da çatışmalarda kaybetti. İsrail ayrıca artan çatışmalar nedeniyle sınır bölgesindeki 42 köyü ve Kiryat Şimona kasabasını tahliye etti. Hizbullah’ın bugüne kadar gerçekleştirdiği eylemler, İsrail ordusuna zayiat verdirmeye yönelik ciddi bir girişimden ziyade taciz operasyonları. Yine de İsrail ordusuna sınırın ötesinden bu kadar küstahça saldırması ve İsrail vatandaşlarını tahliyeye zorlaması, İsrail’den ateşle karşılık vermek dışında neredeyse hiçbir karşılık görmemesi daha önce düşünülemezdi. En önemli etki ise İsrail’e Hizbullah’ın sınırda olduğunu ve savaşmaktan korkmadığını hatırlatarak İsraillileri, ordularının büyük bir kısmını Gazze’ye göndermeleri halinde kuzey sınırlarını Hizbullah tarafından açılacak ikinci bir cephe gibi bir “kâbus senaryosuna” tehlikeli bir şekilde açık bırakacakları endişesine sevk etmesi oldu.

İsrail cephesinden uzakta Gazze krizi, ABD ordusunun Direniş Ekseni’ne bağlı grupların bölgedeki saldırılarına maruz kalmasıyla genişliyor. ABD’nin Irak’taki El Esad Hava Üssü ve Suriye’nin güneyindeki El Tanf garnizonu insansız hava araçları tarafından hedef alınırken Donanma destroyeri USS Carney 19 Ekim’de Ensarullah tarafından ateşlenen üç kara saldırısı seyir füzesini ve birkaç insansız hava aracını düşürdü ve ayın ilerleyen günlerinde de saldırılar devam etti. 24 Ekim itibariyle ABD’li yetkililer, üslerine dönük saldırı dalgası esnasında en az 24 ABD askerinin yaralandığını ve bir sözleşmelinin de kalp krizi geçirerek öldüğünü açıkladı. Hizbullah’ın İsrail’in kuzey sınırına dönük saldırılarına benzer şekilde, ABD’den herhangi bir misilleme gelmemesi dikkat çekiciydi; ABD Suriye’ye yönelik hava saldırılarını ancak 27 Ekim’de gecikmeli olarak başlattı. Basında görece az yer bulması bile ABD’nin misilleme yapmak zorunda kalmaktan kaçınmaya çalıştığını gösteriyor. Eğer ABD’nin bölgeye iki uçak gemisi göndermesinin nedeni Hamas’ın müttefiklerini İsrail’in planlarını bozmaktan caydırmaksa, bu işe yaramış gibi görünmüyor. Hatta ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken’ın İran’a, Amerikalıların saldırıya uğraması halinde ABD’nin “kararlı bir şekilde karşılık vereceği” yönünde “şimdiye kadarki en sert uyarıyı” yaptığı, fakat saldırıların böyle bir karşılık verilmeden hızla devam ettiği acınası sahneye tanık olduk. Bu yazının kaleme aldığı sırada, Yemen’deki Ensarullah hükümetinin İsrail’e yönelik bir balistik füze saldırısının sorumluluğunu üstlenmesi ve “İsrail saldırganlığı durana kadar” bu tür saldırılara devam edeceği uyarısında bulunması en son tırmanış oldu.

ABD’nin bölgedeki konumunun kırılganlığı

Bunun önemi, ABD’nin İsrail’e Gazze’ye kara harekâtını ertelemesi konusunda baskı yaptığı, zira ABD’nin bölgedeki askeri ve donanma varlığını artırmasıyla birlikte bölge genelinde ordusuna dönük saldırıların kaçınılmaz olarak artmasına hazırlanmak için daha fazla zamana ihtiyaç duyduğu bildirildi.

ABD’nin şu anda Orta Doğu’da bölgesel bir savaş için son derece zayıf bir konumda olduğu neredeyse herkes tarafından biliniyor. Rusya-Ukrayna savaşı işleri karmaşık hale getirene kadar ABD dış politikasının ana odağı yükselen Çin’i kontrol altına almak için Hint-Pasifik bölgesinde askeri kabiliyetlerini geliştirmekti. Barack Obama’nın dış politikası “Asya’ya Yöneliş” ve Orta Doğu’da uzun vadeli savaşlara kuşkuyla yaklaşması ile tanımlanır hale geldi. Trump ve Biden yönetimlerinin Güney Çin Denizi ve etrafındaki ABD askeri üslerini genişletmesi ve Çin’i caydırmak amacıyla Britanya ve Avustralya ile yeni bir savunma paktı olan “AUKUS’u” kurmasıyla bu durum devam etti.

Ancak bu yeni odaklanma Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle sekteye uğradı. Temmuz ayında ABD’nin Avrupa’daki Hava Kuvvetleri Komutanı James Hecker, ABD silah stoklarının “tehlikeli bir şekilde azaldığı” uyarısında bulundu. ABD, Rusya ile savaşın başlamasından bu yana Ukrayna’ya 41,3 milyar dolar askeri yardımda bulundu ve bunun büyük bir kısmı yeni üretim yerine mevcut mühimmat stoklarının transferi şeklinde gerçekleşti. Hatta ocak ayında ABD’nin Ukrayna’ya bir milyondan fazla 155 milimetrelik mermi sağlama taahhüdünde bulunduğu ve bunun kayda değer bir kısmının İsrail ve Güney Kore’deki stoklardan alındığı kamuoyuna duyurulmuştu. Savunma sanayii ve Pentagon, Ukrayna’ya silah göndermek ve ABD raflarını dolu tutmak için çabalarken Pentagon da şu anda “ABD stoklarını taramak ve İsrail’e ikmal yapmak için mühimmat aramakla” görevlendirilmiş durumda. Axios CEO’su ve kurucu ortaklarının ortak köşe yazısı genel tabloyu şöyle özetliyor: “Daha önce özel hayatlarında aynı anda bu kadar çok denizaşırı çatışmadan endişe duyan hiç bu kadar çok sayıda üst düzey hükümet yetkilisiyle konuşmamıştık. ABD’li yetkililer, bu krizlerin bir araya gelmesinin destansı bir kaygı ve tarihsel bir tehlike yarattığını söylüyorlar.”

Amerikan halkının savaş yorgunluğundan ne ölçüde mustarip olduğu göz önüne alındığında —Joe Biden’ın bile Afganistan gibi “sonsuza kadar sürecek savaşların” sona erdirilmesini seçim kampanyasının bir parçası haline getirdiği noktada— bir başka uzun vadeli Orta Doğu macerası herhangi bir ABD Başkanının seçmenlerine sunmak isteyeceği son şey. 11 Eylül sonrası savaşların en azından ABD’nin doğrudan saldırıya uğramış olması gibi bir avantajı vardı. İsrail’in devredilemez etnik temizlik yapma hakkını savunmak adına yapılacak bir savaşın bu kadar destek görmesi pek mümkün değil.

ABD, şu anda bölgesel bir savaşa özellikle hazırlıksız olsa da İran ve müttefikleri için bunun tam tersi söylenebilir. Filistin dışında Orta Doğu şu anda yıllardır olmadığı kadar huzurlu. Bu yılın başlarında İran ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin Çin’in arabuluculuğunda yeniden tesis edilmesi kritik bir hadiseydi. Bu, özellikle Irak ve Suriye’deki çeşitli vekalet savaşlarının fiilen sona ermesiyle aynı zamana denk geldi. Beşar Esad’ın Arap Birliği’ne yeniden kabul edilmesi, Suriye iç savaşının sona erdiğinin ve Esad’ın konumunun tartışılmaz olduğunun bir işaretiydi. Suudilerin Yemen’e dönük saldırıları da yatışmış olsa da ABD anlamlı bir çözümü engellemeye çalışmayı sürdürdü.

Bunun manası, artık bu iç savaşlarda savaşarak geçimini sağlayamayan çok sayıda milisin var olduğu. Bir yandan bu tecrübeli profesyonel asker fazlası, İran ve müttefiklerine bu insanları ABD ve İsrail’e karşı savaşmak üzere kullanma fırsatı sunuyor. Öte yandan, ABD ve İsrail’e karşı doğrudan direniş düzenlemeye daha az hevesli olan Arap yöneticilerin artık aktif olarak bunu engellemeye çalışma konusunda daha az teşvikleri olduğu anlamına da geliyor, zira bu savaşçıların evlerine dönüp potansiyel sorun çıkaran insanlar olmaktansa savaşacakları bir sınır ötesi savaşa sahip olmaları kendi çıkarlarına daha uygun. Arap rejimleri, Sovyet-Afgan Savaşı’nın sona ermesinin ardından binlerce Arap mücahidin ülkelerine döndüğünü ve onları meşgul edecek başka bir şey kalmayınca da iç savaşların ve kanlı isyanların başladığını hatırlıyordur. Iraklı “meşhur militan” Ebu Azrail’in Lübnan-İsrail sınırında kendi videolarını yayımladığını ve Irak Halk Seferberlik Kuvvetleri milislerinin Lübnan’a girmeye başladığına şahit olduk. Bu hareketler muhtemelen daha çok İsrail’i etnik temizlikten caydırmaya dönük olsa bile, bu birlikler bir kez fiziksel olarak harekete geçirildiğinde ve belli bir “savaş ateşi” yakalandığında, örneğin İran böyle bir şeye kalkışsa bile onları geri tutmak zor olabilir.

İnsanlar Filistin’in Orta Doğu’da ne kadar duygusal bir mesele olduğunu ve Direniş Ekseni açısından Filistin’in merkeziliğini asla unutmamalı. Filistinliler, Arap dünyası üzerinde dayanışma bağları kurmak için 75 yıllık bir mücadele avantajına sahipti; savaşmadan ikinci bir Nekbe yaşamalarına izin vermek Direniş Ekseni’nin meşruiyetine felaket bir darbe olacaktır. Eksen grupları arasında —yani bazı Iraklı gruplar arasında— şu anda nasıl hareket edileceği konusunda ihtilaflar olduğunu iddia eden haberlerin olduğu yerlerde bile en açıklayıcı olan şey, hala “İsrail Gazze’yi karadan işgal etme tehdidini gerçekleştirmedikçe müdahale etmeyeceğiz ve o zaman Hamas’ın değil [Lübnan] Hizbullah’ın emrinde olacağız,” gibi açıklamalar yapmış olmaları.

İsrail’in Gazze’ye yönelik bir kara harekatının savaştan başka bir anlama gelebileceğini kimse söylemiyor.

Savaşın kaçınılmazlığı

Gazze krizinin bölgesel bir savaşa yol açmasını engellemekle meşgul olanlar, İranlıların koalisyonlarını koordine etmekle meşgul olduğu ve kumda bu çizgilerin çizildiği bir ortamda, Batı’nın bölgede ciddi bir diplomasiyi tamamen terk etmiş gibi görünmesinden endişe duymalı. Bu kısmen ABD’nin artık Arap başkentlerinde hoş karşılanmamasından kaynaklanıyor. 15 Ekim’de Suudi Arabistan’a yaptığı ve aşağılandığı ziyarette Anthony Blinken, Muhammed bin Selman’ın o akşam düzenlenecek bir toplantı için kendisini tüm gece beklettiği, ertesi sabaha kadar da gelmediği, bunun üzerine Blinken’a İsrail’in Gazze’ye saldırmayı durdurması konusunda bir dizi talepte bulunduğu ve oradan ayrıldığı bildirildi. Joe Biden Orta Doğu turu için geldiğinde durum daha da kötüleşti ve İsrail’in El Ehli hastanesini bombalamasının ardından Filistin, Mısır ve Ürdün hükümetlerinin kendisiyle yapacakları görüşmeleri aniden iptal etmeleri nedeniyle İsrail hükümeti dışında kimseyle görüşmedi. ABD Başkanı’nın tek bir Arap liderin bile kendisini ağırlamak istemediği bir Orta Doğu ziyareti oldukça tarihi bir gelişme. Blinken’ın bölgeye yaptığı ikinci diplomatik tur, hükümeti açısından iyimser olma konusunda pek bir neden sunmadı.

Böyle bir durumda ABD’nin sorumlu müttefiklerinin devreye girip arabuluculuk yapmaları beklenirdi ama elbette bu yaşanmıyor. Bunun yerine, Gazze’de binlerce sivili öldüren, onları yiyecek, su, yakıt ve elektrikten mahrum bırakan ve tüm bölgeyi ateşe verme tehdidiyle daha da ölümcül bir kara işgali başlatmayı düşünen İsrail’i ziyaret eden ve onunla dayanışma sözü veren AB liderlerinin mide bulandırıcı sahnelerine de maruz kaldık.

Ülkeler kendilerini ya bölgesel bir savaşı ya da küçük düşürücü bir geri çekilmeyi garantileyecek gibi görünen bir hareket tarzına sıkıştırdıklarında, bundan çıkmanın tek gerçekçi yolu diplomasidir. Batılı ve Orta Doğulu tarafların en üst düzeyde iletişimi tamamen kesmiş gibi görünmesi, gerilimi azaltmanın ana yolu da kapandığından, bu krizin nasıl ilerleyeceği konusunda iyiye işaret değil.

Bu kesinlikle bir tür erteleme ihtimalini ortadan kaldırmıyor. İsrail’in Gazze’de etnik bir temizliğe girişmemesi için pek çok geçerli nedeni var. İsrail tanklarının Gazze’de manevra yapmaya başlamasından bu yana görüldüğü üzere, direniş ordularının alışık olduğu her şeyden daha şiddetli olacak, Savunma Bakanı Yoav Gallant, kara harekâtının aylar sürebileceği konusunda şimdiden uyarıda bulundu ve İsrail savaş makinesi, çatışmalar Gazze ile sınırlı kalsa bile —ki muhtemelen kalmayacak— uzun savaşlar için inşa edilmedi. Olası bir senaryo da İsrail’in zevahiri kurtarmak için topyekûn bir kara harekâtı ilan etmesi ki bu da gerçekte 2014’teki Koruyucu Hat’a benzer bir başka harekât anlamına geliyor; savaşmak için bir Hamas taburu seçiyorlar, bazı tünelleri yok ediyorlar, İsrail’e dönüyorlar ve zafer ilan ediyorlar. Bu muhtemelen Netanyahu’yu siyasi olarak mahvedecektir ve Siyonist projenin salahiyeti için bunu göze alıp almayacağını kestirmek zor.

Bir başka potansiyel faktör de topyekûn bir kara saldırısı başlatma konusundaki tüm bu tereddüt ve gecikme boyunca Gazze’nin hala ağır bir şekilde bombalanması ve kuşatma altında tutulması. Çok geçmeden çok sayıda Filistinli susuzluktan ve hastalıktan ölmeye başlayacaktır. Şu anki gidişatlarını “Leningrad yaklaşımı” olarak nitelendiren ismini vermek istemeyen İsrailli yetkili, kuşatmanın süresiz olarak devam etmesinin doğuracağı sonuçların kesinlikle farkında. Bu nedenle, Direniş Ekseni üzerindeki daha doğrudan müdahale baskısı çok güçlü hale gelmeden önce topyekûn bir kara işgaline bile gerek kalmayabilir. Fakat bu olursa ve İsrail etnik temizliğe başlarsa, Orta Doğu’nun lambaları uzun süre yanmayabilir.

Dünya Basını

Demokrasi namına: AB’nin iç düşmana karşı savaşı

Yayınlanma

Avrupa Birliği yaptırımlarının hedefi olan gazeteci Hüseyin Doğru’nun kaleme aldığı bu köşe yazısı, kıtada demokratik değerleri koruma söylemi altında inşa edilen yeni güvenlik doktrinini ve bunun toplumsal yansımalarını ele alıyor. Doğru, dış tehditlerle mücadele gerekçesiyle oluşturulan denetim mekanizmalarının zamanla iç siyasetteki muhalif sesleri, özellikle de Müslümanları ve İsrail politikalarını eleştiren çevreleri susturmak üzere devreye sokulduğunu vurguluyor. Kendi maruz kaldığı idari yaptırımları ve somut delilden yoksun kısıtlamaları aktaran Doğru, geçmişteki tasfiye politikalarıyla günümüz uygulamaları arasında tarihsel bağlar kuruyor.


Demokrasi namına: AB’nin iç düşmana karşı savaşı

Hüseyin Doğru
19 Ekim 2026

AB yaptırımlarına maruz kalan gazeteci Hüseyin Doğru, bu yazısında bir zamanlar dış müdahalelerle mücadele amacıyla kurulan Avrupa güvenlik aygıtının artık nasıl kendi halkına yöneldiğini gözler önüne seriyor. Bu süreçte namlunun ucundaki ilk hedefler ise Müslümanlar ve İsrail’i eleştirenler oluyor.

Avrupa Parlamentosu, 8 Ekim 2026’da “İslamcı nüfuz” üzerine son derece İslamofobik bir karar tasarısını kabul etti. Metin, AB siyasetine yön veren muhafazakâr blok Avrupa Halk Partisinin imzasını taşıyor. “Renew Europe” (Avrupa’yı Yenile) bünyesindeki liberallerin ve aşırı sağın desteğiyle oylamaya sunulan metin, 167’ye karşı 381 oyla kabul edildi.

Karar tasarısı, Avrupa demokrasisini aşırılık yanlılarından korumanın bir aracı gibi sunuluyor; oysa içerdiği hükümler, Avrupa’daki hak ve özgürlüklerimizin geleceğini dert edinen herkesi derin derin düşündürmeli.

Örneğin “İsrail nefreti” kavramını ele alalım. Tasarı, hiçbir tanımı bulunmayan bu kavramı ideolojik radikalleşmenin bir göstergesi sayarken, eş zamanlı olarak “ayrımcılıkla mücadele mevzuatının araçsallaştırılmasına” dair alarm zilleri çalıyor.

Bunun ne anlama geldiğini sorgulamak gerekiyor: Ayrımcılığa karşı yürütülen bir kampanya ya da savaş suçlarıyla itham edilen bir devlete yöneltilen eleştiriler, AB’nin giderek genişleyen güvenlik tehdidi ağına dahil edilebilir mi?

Bu karar tasarısı, Avrupa’da zaten şeytanlaştırılmış Müslüman nüfusa yönelik bir saldırıdan çok daha fazlası; aykırı seslerin peşinen şüpheli konumuna düşürüldüğü, Avrupa Birliği genelinde sorgulanmaksızın yaşanan daha geniş çaplı bir dönüşümün parçası. Ben bizzat bu tablonun sonuçlarıyla yaşıyorum.

Dış müdahaleden iç siyasetteki muhalefete

AB, yıllardır dezenformasyon, yabancı müdahalesi ve hibrit savaş gibi sözde tehditler etrafında bir güvenlik aygıtı inşa ediyor.

Bu yapının merkezinde ise büyük ölçüde “Rusya’nın enformasyon operasyonlarına” yanıt olarak geliştirilen “Foreign Information Manipulation and Interference” (Yabancı Bilgi Manipülasyonu ve Müdahalesi – FIMI) kavramı yer alıyor.

AB Dış İlişkiler Servisi, FIMI’yi siyasi süreçleri ve değerleri olumsuz etkileyebilecek “büyük ölçüde yasa dışı olmayan” faaliyetler olarak tanımlıyor.

Bu tanım, dışarıda bıraktığı alanla aslında çok şey anlatıyor. Avrupa değerlerinin manipüle edilip edilmediğine karar verme yetkisi hukuki değil, siyasi karar alıcılara bırakılıyor. Bu keyfi yargılar işletildiğinde siyasi eleştirinin ve gazeteciliğin akıbeti ne olacak?

Mayıs 2025’te AB, Rusya kaynaklı hibrit tehditlerle mücadele mekanizması kapsamında şahsıma ve medya kuruluşum “red.”e yaptırım uyguladı. İsnat edilen sözde suçum gazetecilik yapmaktı; özellikle de Almanya’daki Filistin ile dayanışma eylemlerini haberleştirmemdi. AB, bu yayınların Rusya’nın Avrupa’yı istikrarsızlaştırma çabalarına destek verdiğini öne sürdü.

Aleyhimdeki kanıtlar, “red.”in ve şahsi sosyal medya hesaplarımın yayımladığı somut olgulara dayalı paylaşımların ekran görüntülerinden ibaret. Bu paylaşımların büyük kısmı Almanya’nın iç ve dış politikasını aktarıyor veya eleştiriyor. Kanıt dosyasının tek bir sayfasında bile Rusya’nın adı dahi geçmiyor.

Hakkımda hiçbir cezai suçlama, yargılama veya mahkûmiyet kararı bulunmaksızın banka hesaplarım donduruldu, çalışma ve seyahat özgürlüğüm elimden alındı.

Bir de idari yaptırımlar meselesi var. AB, mahkemeye başvurma hakkı tanındığı için sürecin hukuka uygun ilerlediğini iddia edecektir; fakat bir yargıç dosyayı ele alana dek iş işten geçmiş oluyor. Kısıtlamaların kaldırılması için hedefteki kişinin yıllar süren, maliyetli ve siyasallaşmış hukuk mücadelelerine katlanması gerekirken geçim kaynakları kurutuluyor, banka hesapları bloke ediliyor ve hayatlar altüst ediliyor.

Burada sergilenen olağanüstü bir tahakkümdür: Herhangi bir suç kanıtlanmaksızın önce ceza kesiliyor, itiraz hakkı ise ancak sonradan tanınıyor.

Yaptırımı ihlal ettiğiniz takdirde adli kovuşturma ve hapis tehdidiyle karşılaşıyorsunuz; tek kusurunuz bebeğinize bez satın almak olsa bile, bu durum kuralların arkasından dolanmak sayılabiliyor.

Parlamentonun “İslamcı sızma” tasarısını oyladığı 8 Ekim günü, AB Konseyi adımın yer aldığı yaptırım rejimini Ekim 2027’ye kadar uzattı ve listeye alınma gerekçelerimi yineledi.

Yeni metin, “red.”in haberleştirdiği üniversite işgaline katılan eylemcileri “İsrail karşıtı vandallar” olarak nitelemeyi sürdürüyor. Konsey, sürenin uzatılmasını meşrulaştırmak için Parlamentonun eylül ayında hibrit tehditlere dair hazırladığı bir rapora atıfta bulundu. Kurumlardan biri gerekli siyasi zemini hazırlıyor, diğeri ise bu havadan yararlanıp benim gibi isimleri listelere ekliyor.

İçerideki düşman

İslamcı “nüfuz” hakkındaki karar tasarısı, bu mantığı daha da ileriye taşıyor. “Nüfuz”, yerleşik kurumlara sızarak onları içeriden dönüştürmeye çalışan siyasi grupları ifade ediyor.

Bu vakada Parlamento; İslamcı ağların Avrupa siyasetinde ağırlık kazanmak amacıyla yardım derneklerini, gençlik gruplarını, üniversiteleri ve sivil toplumun diğer unsurlarını kullandığını öne sürerek uyarıda bulunuyor. Fikir Paris’ten ithal edildi; zira metin, Fransa İçişleri Bakanlığının Mayıs 2025 tarihli raporuna dayanıyor. Söz konusu bakanlık, bir zamanlar Cezayir Müslümanlarını sömürge tebaası olarak yöneten kurumun ta kendisi.

Tehdit artık sadece Avrupa’nın iç işlerine karıştığı iddia edilen yabancı bir güçten kaynaklanmıyor. AB, namlusunu doğrudan içerideki düşmana çeviriyor.

Bu ifadenin tarihsel bir arka planı var. Margaret Thatcher, Temmuz 1984’te Muhafazakâr Partili arka sıra milletvekillerine seslenirken Britanya’nın Falkland Adaları’nda “dış düşmanla” savaştığını, şimdiyse “iç düşmanla” karşı karşıya olduğunu söylemişti. Kastedilenler grevdeki maden işçileriydi.

Tasarının, “İsrail nefreti” kavramını tanımlamaksızın radikalleşme belirtisi olarak ayrıştırması dikkat çekiyor. Metindeki kimi paragraflarda bunun devlete yönelik “meşru eleştirilere” engel teşkil etmediği kabul edilse de ikisi arasındaki sınırın nasıl ve kim tarafından çizileceğine dair hiçbir çerçeve sunulmuyor.

Bir hükümeti benimsememek ne zamandan beri aşırılık şüphesi sayılıyor? Yoksa Avrupalıların İsrail’i sevmek mecburiyetinde olduğunu mu varsayacağız? Burada gerçekte kimin çıkarlarına hizmet edildiği sorulabilir. Avrupa Komisyonunun verilerine göre AB, 2024 yılında 42,6 milyar avroluk ticaret hacmiyle İsrail’in en büyük ticari ortağı konumundaydı.

Bu ticaretin sonlandırılmasını veya bir silah ambargosu uygulanmasını talep etmek demokrasiye değil, Avrupa’nın ticari çıkarlarına yönelik bir tehdittir.

Başka kuruluşlarla iş birliği yapmak, belirli temasları sürdürmek ya da ayrımcılık karşıtı kampanyaları istismar ettiği öne sürülmek de artık şüphe gerekçesi haline gelebiliyor.

Tasarının sıraladığı uyarı işaretleri arasında “belirli ortaklıkların ısrarla kurulması”, “daha önce tespit edilmiş ağlara yakınlık” ve hatta “aktivist raporları hazırlamak” dahi yer alıyor.

Karar tasarısı; kurumlara erişimin ve finansman olanaklarının kısıtlanmasını, vize ve oturum izinlerinde daha sıkı denetimler yapılmasını, “nefret vaizi” diye nitelenen kişilerle irtibatlı akademisyenler de dahil olmak üzere bireylerin hareket alanının daraltılmasını talep ediyor.

Benzer bir süreci geçmişte de tecrübe ettik. 1972 yılında Almanya’daki “Radikaller Kararnamesi” çerçevesinde, kamu hizmetine başvuran yaklaşık 3,5 milyon kişi iç istihbarat servisi tarafından güvenlik soruşturmasından geçirildi. Komünistler ve diğer sol görüşlüler, işledikleri fiiller yüzünden değil, kimlikleri nedeniyle işten çıkarıldı ya da öğretmen, postacı veya makinist olarak göreve başlamaları engellendi.

Tasarı, Avrupa’nın hangi Müslümanları kabullenmeye razı olduğunu da ortaya koyuyor. Demokratik değerleri savunan ve “İslamcı baskılara” direnen “Müslüman temsilcilere” destek sözü veriliyor. Bir diğer deyişle “makbul Müslüman”, devletin onayından geçen Müslümandır.

Tasarının hukuken bağlayıcı olmaması vahametini azaltmıyor. Parlamento, meşru eylemlerin dahi bir güvenlik riski oluşturabileceği fikrini onaylayarak gelecekte yürürlüğe konabilecek kısıtlamaların zeminini hazırladı.

Demokrasi adına baskı

Gerek FIMI yaptırım rejimi gerekse “İslamcı nüfuz” hakkındaki karar tasarısı, demokrasinin savunulması ve Avrupa değerlerinin muhafazası kisvesi altında meşrulaştırılıyor. Ancak AB, tam da bu hak ve özgürlüklerin kullanılmasını giderek bir suç şüphesi haline getiriyor.

Bunların hiçbiri bir boşlukta yaşanmıyor. Komisyonun yalnızca “ReArm Europe” planıyla 800 milyar avroya varan kaynağı harekete geçirmeyi hedeflediği düşünülürse, Avrupa Soğuk Savaş’tan bu yana görülmemiş bir boyutta silahlanırken diğer yandan Gazze’nin yıkımında İsrail’in yanında duruyor.

Savaşa hazırlanan bir devletin iç cephede sükûnete ihtiyacı vardır. Başka coğrafyalardaki soykırıma itiraz edenler veya askeri harcamaların içerideki sosyal kesintilerle finanse edilmesine karşı çıkanlar, yabancı ajan ya da “beşinci kol” mensubu olarak yaftalanmak zorundadır.

Nelerin “İsrail nefreti” sayılacağı meçhuldür. Ayrımcılıkla mücadelenin ne zaman bir “araçsallaştırmaya” dönüştüğüne kim karar veriyor? AB dış politikasını eleştirmek ne vakit dış müdahale haline geliyor? Bir gazetecinin, bilim insanının ya da aktivistin güvenlik riski damgası yemesi için kaç temas yeterli görülüyor?

Halihazırda bu sonuçlarla yüzleşen bizler için bunlar soyut sorular değildir.

AB’nin otoriter yönelimi, dillerden düşürmediği liberal değerlerin sınırlarını da ifşa ediyor: İfade özgürlüğü ve siyasal katılım, sermayenin ve ona hizmet eden devletlerin menfaatlerine dokunmadığı müddetçe baş tacı ediliyor. Liberal demokrasilerin çekmecesinde grev gözlemcileri, komünistler ve sömürgeleştirilenler için her daim ikinci bir kural kitabı hazır bekler.

Dış müdahaleye karşı bir mücadele olarak başlatılan süreç, gittikçe ülke içindeki muhalefeti bastırmaya yöneliyor. Avrupa’da zaten en çok dışlanan ve taciz edilen kesimlerin başında gelen Müslümanlar ile İsrail’i eleştirenler ilk hedeftir.

Fakat son hedef onlar olmayacak. Sendikacılar, iklim aktivistleri ve savaş ekonomisinin karşısına dikilen herkes bu gidişatı dikkatle izlemelidir.

Avrupa’nın siyasi seçkinleri demokrasiyi savunma iddialarıyla birbirlerini kutlamayı sürdürürken, hasımlarını susturacak mekanizma herkesin gözü önünde adım adım inşa ediliyor.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Tarihçi Emmanuel Todd: Fransa’da asıl tehdit Rusya değil Macron yönetimidir

Yayınlanma

Sud Radio canlı yayınına konuk olan antropolog ve tarihçi Emmanuel Todd, Fransa’nın kaynaklarını gençlerden alıp yaşlılara aktaran katı bir gerontokrasi rejimine sürüklendiğini açıkladı. Bebek ölüm hızının binde 4,1 seviyesine fırladığı ülkede 65 yaş üzeri yaşam süresinin Avrupa zirvesine çıktığına işaret eden yazar, eğitim harcamalarındaki düşüşe dikkat çekti.

Fransa’da yayın yapan Sud Radio kanalında Périco Légasse ve Anissa’nın sunduğu tartışma programına konuk olan tarihçi, antropolog ve nüfusbilimci Emmanuel Todd, Gallimard Yayınevi tarafından basılan “Çözülme” adlı yeni incelemesini kamuoyuyla paylaştı.

Daha önce yayımlanan ve küresel çapta ses getiren “Batı’nın Yenilgisi” isimli eserinden yola çıktığını hatırlatan Todd, yeni kitabında modern toplumların içten içe parçalanma süreçlerini mercek altına aldığını dile getirdi.

Çalışmasının özellikle Fransa’ya ayırdığı ve “Nihai Çöküş” başlığını taşıyan bölümüne dikkat çeken Todd, beş yıllık cumhurbaşkanlığı döneminin ağır bir toplumsal bunalımla noktalandığını belirtti.

Batı dünyasında gözlenen çözülmenin her ülkede farklı bir milli karakter sergilediğini vurgulayan Todd, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri örneklerinin ardından Fransız toplumunun kendine özgü kırılganlıklarını tahlil ettiğini söyledi.

Fransız toplumunun Amerikan yapısına benzediğini ancak onun kadar kudretli olmadığını kaydeden Todd, bireycilik ve çekirdek aile temeline dayanan bu düzenin Japonya’daki dayanıklılıktan veya Almanya’daki disiplinli katılıktan yoksun olduğunu ifade etti.

Yaklaşan Rusya zaferinden ziyade bu sürecin Batı dünyasında tetiklediği çürüme dalgasıyla ilgilendiğini anlatan düşünür, Fransa’daki krizin son derece hızlı ve yıkıcı bir ivme kazandığını kaydetti.

“Fransa, Avrupa’nın en gerontokratik ülkesidir”

Fransa’da sokakları ateşe veren gösterileri, yağma olaylarını ve tırmanan şiddeti önceden kaleme aldığı satırlarla karşılaştırdığını belirten Todd, metnin merkezinde kuşaklararası çatışma olgusunun yer aldığını açıkladı.

Ülkedeki kaynak dağılımının artık genç nesiller aleyhine ve yaşlılar lehine bozulduğunu vurgulayan yazar, iki temel demografik verinin yaklaşan fırtınayı açıkça haber verdiğini söyledi.

Fransa Ulusal Demografik Çalışmalar Enstitüsü bünyesinde hazırlanan kapsamlı raporu titizlikle incelediğini aktaran antropolog, Fransa’nın Avrupa kıtasında bebek ölüm hızı yükselen yegane ülke konumuna gerilediğini duyurdu.

Buna karşılık 65 yaşındaki nüfusun beklenen yaşam süresi bakımından Fransa’nın Avrupa’da zirveye yerleştiğini vurgulayan Todd, “Karşımızda genç çiftlerin en çok ezildiği, yaşlıların ise en fazla gözetildiği tuhaf bir tablo var.” dedi.

Todd, “Elde ettiğim bulgular beni Fransa’nın Avrupa’daki en katı yaşlılar egemenliğine, yani gerontokrasiye teslim olduğu sonucuna ulaştırdı.” ifadelerini kullandı.

Uzun yıllar boyunca ülkedeki yüksek doğum oranlarına güvenerek Fransa’nın yaşlanma tuzağına düşmeyeceğini düşündüğünü itiraf eden araştırmacı, İtalya ve Almanya gibi yaşlı nüfusu kalabalık ülkelerden çok daha vahim bir yaşlı egemenliğiyle karşılaştıklarını kaydetti.

Fransa’da ekonomik dengesizliğin doğrudan nüfus dinamiklerini vurduğunu söyleyen yazar, 74 yaşında bir aydın olarak kendi kuşağına hakaret etme niyeti taşımadığını ancak gerçekleri gizleyemeyeceğini belirtti.

İtalya ve Almanya gibi geçmişinde faşizm veya nasyonal sosyalizm tecrübesi barındıran ülkelerin aksine Fransa’nın güçlü bir temsil geleneğine sahip olduğunu hatırlatan Todd, bu durumun paradoksal bir açmaz yarattığına dikkat çekti.

Fransız siyasetinde doğrudan sandığa yansıyan genel oy hakkının yaşlıların elinde mutlak bir iktidar aracına dönüştüğünü kaydeden düşünür, bu tablonun fiili bir yaşlılar diktatörlüğü doğurduğunu vurguladı ana fikrinde birleşti.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyaseten yaşlı kuşağın temsilcisi olduğunu vurgulayan yazar, “En genç cumhurbaşkanını iş başına getirdik ancak tarihin en yaşlı ve en tutucu politikalarını uyguluyor.” değerlendirmesinde bulundu.

Fransa’da medyan yaşın 41,5 olduğunu, çalışan faal nüfus ile seçmen kitlesi birleştiğinde gerçek seçmen medyan yaşının 53 ila 54 seviyesine fırladığını hatırlatan Todd, seçmenlerin yarısının 53 yaşın üzerinde yer aldığını aktardı.

Todd, “Seçmen kitlesinin yarısı 53 yaşını aşmış durumda ve tek hedefleri çok kısa bir süre sonra, yani 62 yaşında emekliliğe ayrılabilmek.” dedi.

Siyaset mekanizmasının bütün mesaisini emeklilik yaşı tartışmalarına hasretmesinin arkasında yatan gerçek nedenin bu demografik çıkar örtüşmesi olduğunu kaydeden araştırmacı, klasik liberal demokrasiye yürekten bağlı bir düşünür olarak sarsıcı bir tespiti paylaştı.

“Genel oy hakkı ilk kez toplumun geleceğini tüketiyor”

Genel oy mekanizmasının tarihte ilk kez toplumun geleceğini inşa etmek yerine tükenişe sürükleyen bir vasıtaya dönüştüğünü anlatan yazar, bu tablonun demokratik sistemin temellerini sarstığını belirtti.

Todd, “Eğer genel oy hakkı toplumun sınırlı kaynaklarını yeni gelen nesiller yerine dünyadan ayrılmak üzere olan kuşaklara aktarıyorsa, o toplumun hayatta kalması imkansızdır.” uyarısını yaptı.

Milli gelirden eğitime ayrılan payın 2000 yılından 2025 yılına uzanan süreçte yüzde 7,3 seviyesinden yüzde 6,7 düzeyine indiğini gösteren verileri paylaşan araştırmacı, buna karşılık emeklilik harcamalarının yüzde 11,6 seviyesinden yüzde 14,1 seviyesine sıçradığını hatırlattı.

Eğitim kurumlarındaki kadro tasfiyeleri ve lise seviyesindeki çöküşle başlayan sürecin son derece dramatik boyutlara ulaştığını söyleyen düşünür, soğuk ve nesnel gözlemlerinin insanları ürkütmesinden endişe duyduğunu dile getirdi.

Sokak eylemlerinde dükkanları yerle bir edilen küçük esnafın mağduriyetini görmezden gelmediğini ve kamu düzeninin korunmasını şart gördüğünü belirten tarihçi, meselenin genç kuşakların gözünden de okunması gerektiğini bildirdi.

Milyonlarca gencin meydanları doldursa dahi sesini siyasi mercilere duyuramadığını vurgulayan yazar, seçim hesapları yapan yöneticilerin yalnızca yaşlı seçmen blokunu memnun etmeye odaklandığını söyledi.

Todd, “Genel oy hakkı esasen toplumsal şiddeti önlemek ve talepleri barışçıl pazarlıklara dönüştürmek amacıyla tasarlanmıştı ancak bu kanal tamamen tıkandı.” dedi.

Barışçıl gösterilerin demokrasinin vazgeçilmez bir parçası olduğunu hatırlatan düşünür, talepleri görmezden gelinen ve sadece göstermelik komisyonlarla oyalanan gençlerin çaresizlik içinde kaldığını ifade etti.

Siyaset kurumunun göstericileri uslu çocuklar, siyasi provokatörler ve yağmacılar şeklinde üç yapay kategoriye ayırdığını söyleyen Todd, barışçıl gençlerin de öfkeli isyancılara tamamen sırt çevirmediğini aktardı.

Gençlerin seslerini hiçbir şekilde duyuramadıklarını çok iyi bildiklerini kaydeden düşünür, şiddet içeren eylemlerin yaşlıların dikkatini gençliğin sefaletine çekme işlevi gördüğünü ve gençlerin bu duruma içten içe sempatiyle baktığını kaydetti.

Güvenlik eksenli tartışmaların hiçbir yere varamayacağını vurgulayan yazar, toplumun kaynakları neslin devamını sağlayacak genç nüfusa kaydırılmadığı müddetçe nihai çöküşün sadece erteleneceğini belirtti.

Yapıcı çözümler üretmeyip yalnızca felaket tablosu çizdiği yönündeki eleştirileri yanıtlayan Todd, son dönemde üretken yapay zeka araçlarıyla kendi fikirleri üzerine uzun sohbetler yürüttüğünü anlattı.

Yapay zeka sisteminin kendisini bir felaket habercisi gibi tanımlamasını tebessümle karşıladığını belirten yazar, “Tarih yazarken tıpkı bir adli tıp uzmanı gibi hareket ediyor, ölümün nerede ve hangi sebeplerle gerçekleştiğini belgeliyorum.” ifadelerini kullandı.

“Doğumhanelerin kapatılması bebek ölümlerini tetikliyor”

Fransa’daki bebek ölüm hızı verilerinin tüyler ürpertici bir gerçekliğe işaret ettiğini söyleyen programcı Périco Légasse, ülkenin 1996 ile 2000 yılları arasında Avrupa Birliği genelinde en düşük ölüm hızına sahip üçüncü ülke olduğunu hatırlattı.

Resmi verilerin 2024 yılında Fransa’yı 27 Avrupa Birliği üyesi arasında 21’inci sıraya kadar düşürdüğünü bildiren Légasse, 2011 yılında binde 3,5 olan ölüm oranının 2024 yılında binde 4,1 seviyesine tırmandığını aktardı.

Avrupa Birliği ortalamasının binde 3,5 olduğu bir dönemde İtalya’nın binde 2,5 ve İsveç’in binde 2,0 seviyesinde bulunduğunu belirten Légasse, Fransa’daki bebek ölüm riskinin İsveç’in iki katını aştığını kaydetti.

Ülkede her yıl yaklaşık 2 bin 550 bebeğin bir yaşına basamadan yaşamını yitirdiğini vurgulayan Légasse, sağlık altyapısındaki tasfiyelerin bu tabloda belirleyici rol oynadığını kaydetti.

Fransa’da 1975 yılında bin 369 olan doğumhane sayısının 2024 itibarıyla 428’e kadar gerilediğini ve sağlık merkezlerinin üçte ikisinden fazlasının kapatıldığını hatırlatan Légasse, son on yılda 88 doğumhanenin kapısına kilit vurulduğunu aktardı.

Konuyu ileri tıp alanında çalışan kadın doğum uzmanı hekim arkadaşı Bernard ile enine boyuna tartıştığını açıklayan Emmanuel Todd, küçük ölçekli doğumhanelerin tasfiyesinin büyük tıp merkezlerinde yığılmalara yol açtığını söyledi.

Hiçbir komplikasyon riski taşımayan sıradan doğumların dahi büyük merkezlerdeki uzman ekiplere yönlendirildiğini anlatan yazar, ileri ihtisas kadrolarının bu yoğunluk altında ezildiğini ve nitelikli bakım veremez hale geldiğini aktardı.

Sağlık krizinin siyasi tercihlerle doğrudan örtüştüğünü dile getiren düşünür, daha önce yayımladığı “Yirmi Birinci Yüzyılda Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” adlı kitabında bebek ölüm haritaları çıkardığını hatırlattı.

Bebek ölümlerinin en yoğun yaşandığı kuzeydoğu bölgelerinin aşırı sağcı Ulusal Birlik partisinin en yüksek oy aldığı yoksul havzalara denk geldiğini vurgulayan yazar, bu coğrafi fay hattının artık batı ve güney bölgelerine doğru yayıldığını belirtti.

Milli geliri ölçen ekonomik büyüme verilerinin siyasetçiler tarafından kolaylıkla manipüle edilebileceğini söyleyen düşünür, Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verilerinin hayat pahalılığını ölçmede yetersiz kaldığını açıkladı.

İstatistik kurumunun gençleri boğan konut maliyetlerini hesaplamalara dahil etmekten ısrarla kaçındığını kaydeden araştırmacı, demografik verilerin ekonomik verilere kıyasla tartışmasız ve acımasız bir kesinlik taşıdığını vurguladı.

Todd, “1976 yılında Sovyetler Birliği’nin çökeceğini haber verirken bebek ölümlerindeki artışı temel almıştım çünkü Moskova yönetimi ekonomik verileri tahrif etse de ölüm rakamlarını gizleyememiş ve 1974’te yayınları durdurmak zorunda kalmıştı.” hatırlatmasında bulundu.

Fransa’da 65 yaş üzeri nüfusun toplam nüfus içindeki payının 2026 itibarıyla yüzde 22,2 seviyesine çıktığını ve 20 yaş altı genç nüfusla eşitlendiğini hatırlatan araştırmacı, yoksulluk verilerindeki uçuruma parmak bastı.

Ülkede çocukların yüzde 22,4’ünün resmi yoksulluk sınırının altında yaşadığını, emeklilerde ise bu oranın yalnızca yüzde 10,4 olduğunu açıklayan düşünür, çocukların emeklilere kıyasla iki kat daha fazla sefaletle boğuştuğunu kaydetti.

“Gençlik artık geleceğin ezilen yeni proletaryasıdır”

Doğurganlık oranının kadın başına iki çocuk seviyesinden 1,6 seviyesine kadar gerilediğini belirten yazar, konut yetersizliği ve ekonomik darlıkların gençleri çocuk sahibi olmaktan alıkoyduğunu ifade etti.

Meseleyi sadece maddi sebeplere bağlamanın eksik kalacağını dile getiren düşünür, toplumun dini inançların sıfır noktasına ulaştığı, kitlesel narsisizm ve kişisel gelişim saplantısının öne çıktığı bencil bir evreye girdiğini belirtti.

Doğu Asya ve Çin örneklerinde gözlendiği gibi aşırı iktisadi kaygıların ve kapitalist değerlerin bizzat aile kurma iradesini ezdiğini söyleyen antropolog, bu vaziyetin derin bir ahlaki buhrana işaret ettiğini söyledi.

Kendisinin Marksist düşünce geleneğine ve tarihsel maddecilik anlayışına bağlı olduğunu anlatan yazar, 1939 yılındaki Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı sonrası Komünist Parti’den ayrılan ve 1940’ta Dunkerque kuşatmasında can veren dedesi Paul Nizan ile babası Olivier Todd’un entelektüel mirasını taşıdığını hatırlattı.

Karl Marx’ın hırçın kişiliğine karşılık Friedrich Engels’in insancıl ve cömert tabiatını daha yakın bulduğunu belirten düşünür, çalışma odasında Sovyet döneminden kalma bir Engels portresi bulundurduğunu söyledi.

Büyük oğlunun kendisine Engels ile baş başa verip kendini Marx zannettiği yönünde şakalar yaptığını tebessümle aktaran Todd, kuşaklararası mücadeleyi klasik sınıf çatışmasından ayrı görmediğini açıkladı.

Todd, “Bugün ağır baskı altında ezilen, yüksek eğitimli olmasına rağmen giderek yoksullaşan genç kuşak, geleceğin ezilen yeni proletaryasını oluşturuyor.” tespitinde bulundu.

Toplumdaki yaşlı kesimlerin eski egemen sınıfların mirasını tükettiğini söyleyen düşünür, gençlik ile yaşlılık arasındaki çelişkinin özünde somut bir sınıfsal hesaplaşma barındırdığını vurguladı.

Emeklilerin modern Fransa’da adeta yeni bir soylular zümresi, imtiyazlı bir aristokrasi haline geldiğini belirten düşünür, bu tablonun kötü niyetli komploların değil, tıp alanındaki başarıların plansız bir yan ürünü olduğunu açıkladı.

Kalp ve damar cerrahisindeki gelişmeler sayesinde ortalama yaşam süresinin 83 yıla çıktığını hatırlatan Todd, bu kazanımın toplumsal dinamiklerle harmanlandığında gençlerin önünü tıkayan otoriter bir yapı ürettiğini aktardı.

Todd, “Tıp alanındaki devrim son derece olumlu bir gelişmeydi ancak arkasında öngörülemeyen devasa bir toplumsal kriz bıraktı ve sistemin tıkanmasına yol açtı.” değerlendirmesini paylaştı.

“Gençlerin yaşlılara baktığı bir toplum ayakta kalamaz”

Programa Bretanya bölgesindeki Pontivy kasabasından telefonla katılan Michel isimli dinleyici, Todd ile aynı yaş grubunda yer aldığını ve analizleri bütünüyle onayladığını belirtti.

Yaklaşık yirmi yıl önce ailelerin kendi yaşlılarına bakamaz hale gelmesiyle birlikte bakım hizmetlerinin devlet kurumlarına ve özel merkezlere devredildiğini anlatan Michel, 2026 yılı itibarıyla bütçe olanaklarının tamamen kuruduğunu dile getirdi ve çaresizliğini ifade etti.

Barışçıl sokak yürüyüşlerinin eller cepte yapılan etkisiz gezintilere dönüştüğünü savunan dinleyici, sokakları ateşe veren gençlerin şiddetini onaylamasa da kurulu düzenin başka türlü sarsılmadığına işaret etti.

Dinleyicinin tespitlerine kendi tanıklığıyla destek veren Emmanuel Todd, Bretanya’ya seyahat ederken trende karşılaştığı genç bir Fransız çift ile girdiği diyaloğu dinleyicilerle paylaştı.

Lorient kentine doğru giden ve biri hemşire, diğeri fizyoterapist olan genç karı kocanın aslen o bölgeden olmadıklarını anlatan yazar, çiftin yalnızca emekli bakım sektöründe iş bulabilmek için oraya yerleştiğini aktardı.

Todd, “Gençlerin hayat planlarını yalnızca kıyı şeritlerine yerleşmiş varlıklı yaşlı emeklilerin bakımını üstlenmek üzerine kurduğu bir toplum asla sağlıklı kalamaz.” uyarısını yaptı.

Fransa’nın geleneksel Katolik batı kesiminin yaşlı bakımını kutsal bir vazife sayan kadim ahlaki yapısını yitirdiğini söyleyen araştırmacı, dinin toplumsal evrimini üç aşamalı bir şemayla izah etti.

İlk safhada halkın kiliseye düzenli gittiği aktif inanç döneminin yaşandığını belirten yazar, ikinci safhada ayinlere gidilmese de ahlaki disiplinin korunduğu zombi din döneminin hüküm sürdüğünü kaydetti.

Bugün gelinen üçüncü safhanın ise dini değerlerin ve fedakarlık reflekslerinin tamamen sıfırlandığı mutlak inançsızlık evresi olduğunu vurgulayan Todd, dayanışma kültürünün temelden çöktüğünü ifade etti.

“Fransa için varoluşsal tehdit Rusya değil, Emmanuel Macron’dur”

Programın ikinci saatinde Fransa’nın dış politika tercihlerini ve Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un söylemlerini masaya yatıran Périco Légasse, Elysee Sarayı’nın Rusya’yı varoluşsal bir tehdit olarak nitelediğini hatırlattı.

Todd, Légasse’ın hatırlatması üzerine, “Fransa için gerçek varoluşsal tehdit sınırların ötesinde değil bizzat kendi içimizdedir ve hatta bu tehdidin bizatihi kendisi Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’dur.” çıkışını yaptı.

Avrupa genelinde ve özellikle Fransa’da kök salan Rusya düşmanlığının psikolojik bir saptırma mekanizmasından ibaret olduğunu belirten yazar, Moskova’nın Batı Avrupa’yı işgal edecek ne bir niyeti ne de askeri kapasitesi bulunduğunu söyledi.

Fransız Genelkurmay Başkanı Mandon’un gençleri cepheye çağıran beyanatlarını ve savaş hazırlığı naralarını saçmalık olarak nitelendiren düşünür, yönetici seçkinlerin iç politikadaki muazzam iflaslarını gizlemek için dış düşman kurguladıklarını bildirdi.

Todd, “Fransız ve Avrupalı yönetici elitler kendi iç meselelerindeki mutlak başarısızlık yüzünden ağır bir umutsuzluk girdabına yakalandı ve bu yüzden durmaksızın Ukrayna krizini öne çıkarıyorlar.” dedi.

Donald Trump’ın varlığının dahi Avrupa elitlerine iç çöküşü konuşmaktan kaçınmak için elverişli bir bahane sunduğunu anlatan analist, temel meselelerden kaçmanın faturasının ağır olacağını kaydetti.

Ukrayna’daki çatışmaların Batı dünyası için sert bir uyanış niteliği taşıdığını belirten yazar, Batı sanayisinin Rusya’yı durdurmaya yetecek mühimmatı ve silahı üretemediğinin açıkça ortaya çıktığını hatırlattı.

Fransa’nın içinde patlak veren krizin de benzer bir uyanış şoku yaratacağını vurgulayan düşünür, hayali dış tehditlerin arkasına sığınarak gençliğin geleceğinin karartılamayacağını ve kaynakların derhal üretime yönlendirilmesi gerektiğini bildirdi.

Yükseköğretime geçişte kullanılan merkezi yerleştirme sistemi Parcoursup mekanizmasını sert sözlerle eleştiren Todd, bu yapının fırsat eşitliğini yok eden totaliter bir canavar olduğunu vurguladı.

Diplomaların değersizleştiğini ve akademik kalitenin hızla irtifa kaybettiğini kaydeden düşünür, nüfusun yarısını hiçbir üretken karşılığı olmayan üniversite programlarına yığmanın milli bir felaket olduğunu ifade etti.

Merkezi yerleştirme platformunun derhal yürürlükten kaldırılması gerektiğini savunan araştırmacı, eğitim sisteminin mühendislik, teknik zanaatlar ve doğrudan sınai üretim temelinde baştan aşağı yeniden yapılandırılmasının zorunlu olduğunu söyledi.

“Tüketim toplumu Fransız işçisini uluslararası sömürücüye çevirdi”

Fransa’daki eski Troçkist hareketlerin halka yönelik derin bir kibir barındırdığını söyleyen düşünür, 1968 olaylarından bu yana söz konusu siyasi çevrelerin emekçi sınıfları küçümsediğini bizzat müşahede ettiğini hatırlattı.

Mevcut siyasi arenada işçi sınıfının yüzde 50 oranında aşırı sağcı Ulusal Birlik partisine yöneldiğini, buna karşılık yüksek eğitimli şehirli sınıfların sol partileri tercih ettiğini belirten yazar, derin bir kutuplaşmanın yaşandığını kaydetti.

Boyun Eğmeyen Fransa lideri Jean-Luc Mélenchon ile aynı yaşta bulunduğunu anımsatan yazar, bütçe dengesini sağlamak adına hem kendisinin hem de Mélenchon’un oy kullanma hakkının elinden alınması gerektiği esprisini yaptı.

Gerek meclis kürsüsünde gerekse meydanlarda sergilenen aşırı gerilim ve sert polemiklerin ardında somut bir çaresizlik yattığını bildiren analist, hiçbir partinin ülkeyi düzlüğe çıkaracak ekonomik programa sahip olmadığını aktardı.

Todd, “Bugün uygulanan demokrasi üretim dünyasında doğmuştu; oysa savaş sonrası refah devletini inşa eden güç bizzat Fransız işçisinin kendi elleriyle gerçekleştirdiği milli üretimdi.” dedi.

Üretimin 1970’li yıllardan itibaren sınır dışına kaçırıldığını ve geriye yalnızca asalak bir tüketim toplumunun kaldığını kaydeden iktisat tarihçisi, küreselleşmenin yarattığı ahlaki aşınmaya dikkat çekti.

Çin’de veya Bangladeş’te çocuk işçilerin ürettiği ucuz ürünleri ve hazır yiyecekleri tüketen Fransız alt sınıflarının da bu adaletsiz küresel çarka ortak olduğunu vurgulayan düşünür, sarsıcı bir tahlilde bulundu.

Todd, “Uluslararası ölçekte bakıldığında mevcut Fransız emekçi sınıfları dahi ülke dışından çekilen artı-değerle geçinen küresel birer avcıya, asalağa dönüşmüş durumdadır.” ifadelerini kullandı.

Aşırı sağ seçmenler ile radikal sol seçmenlerin bu küresel sömürü mekanizmasından beslenme noktasında birbirinden farksız olduğunu belirten yazar, popülist dalgaların temelinde bu üretimsizlik krizinin yattığını kaydetti.

Programa Villeneuve-sur-Lot bölgesinden bağlanan Hakim isimli dinleyici, 18 ile 24 yaş aralığındaki genç nüfusun Jean-Luc Mélenchon’a duyduğu coşkulu desteğin ardındaki toplumsal dinamikleri sordu.

Gençlerin Mélenchon etrafında toplanmasını son derece kıymetli bulduğunu söyleyen Emmanuel Todd, genç kuşağın ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslamofobiye karşı sergilediği net duruşu umut verici olarak nitelendirdi.

Todd, “Gençliğin bu ilkeli karşı duruşu, mevcut çürümüş sistem çöktüğünde Fransa’nın ırkçı bir bataklığa yuvarlanmayacağını ve kendi içinde bir çıkış yolu bulacağını ispatlıyor.” değerlendirmesinde bulundu.

Mélenchon’a oy veren genç seçmen kitlesini asla eleştirmediğini belirten düşünür, kendi aile çevresinde de çok sayıda gencin Boyun Eğmeyen Fransa hareketini desteklediğini dile getirdi.

Mélenchon’un halkı tanımlarken takındığı buyurgan dili ve kitleleri lümpen bir kalabalık gibi gören yaklaşımını kabul edilemez bulduğunu söyleyen Todd, geçmişteki Komünist Parti geleneğinde köylüye, işçiye ve aydına eşit saygı gösterildiğini anlattı.

Eski sol hareketlerin burjuva kültürünü toplumun en alt kesimlerine ulaştırarak herkesi yukarı çekmeyi hedeflediğini hatırlatan yazar, modern solun milli egemenlik ve bağımsızlık hedeflerini terk ettiğini vurguladı.

Fransa’nın kaderinin üretimi yeniden ülke topraklarına çekmekten ve genç kuşaklara hak ettikleri kaynakları teslim etmekten geçtiğini belirten Todd, sözlerini bu zorlu dönüşümün ertelenemeyeceği uyarısıyla noktaladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD’ye “gözünü Türk dünyasına dikme” çağrısı

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makalenin yazarına aşağıda kısaca değineceğiz; fakat makaleyi Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) toplantısı için araması ve ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın Türk dünyasından sitayişle bahsettiği tweetiyle birlikte okumanın faydalı olduğunu hatırlatalım. Yazar Luke Coffey, şu anda Hudson Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olsa da üç yıl boyunca Trump’ın ikinci başkanlık döneminin programını kaleme alan Heritage Vakfı’nda çalışmış, ayrıca eski Birleşik Krallık Savunma Bakanı Liam Fox’un özel danışmanı olarak görev yapmıştı. Dolayısıyla Coffey’in “Türkofil” bir ABD’li olarak önerileri ciddiye alınmalı. Barrack’ın açıklamasına geri dönersek, mütemadiyen Hazar’dan Akdeniz’e uzanan bölgeyi birleşik bir entite olarak düşündüğünü gizlemeyen bu ABD’li diplomat, “Türk i devletler” hattını Avrupa, Asya ve Orta Doğu’nun “menteşesi” olarak tanımlıyor.


ABD “Türki Yüzyıl”a neden dikkat etmeli?

Luke Coffey
National Interest
29 Ekim 2026

Orta Asya’da daha birleşik bir Türk dünyası, ABD’nin Rusya, Çin ve İran ile rekabetini güçlendirecektir.

30 Ekim’de, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) liderleri, 13. zirve için Ankara’da bir araya gelecek. “Türk Yüzyılı: Dil, Düşünce ve Eylemde Birlik” teması altında düzenlenecek toplantı, ticaret, ulaşım bağlantıları, dijital dönüşüm, kültür ve siyaset alanlarında işbirliğinin genişletilmesine odaklanacak. Liderler ayrıca, örgütü yeni bir döneme taşıyacak yeni bir genel sekreter seçecekler.

TDT, Avrasya’daki Türkçe konuşan ülkeler arasında işbirliğinin ana platformu olarak hizmet veren bir hükümetlerarası kuruluştur. O dönem Kazakistan Cumhurbaşkanı olan Nursultan Nazarbayev, bu fikri ilk olarak 2006 yılında ortaya attı. Üç yıl sonra Türk Konseyi kuruldu ve 2021’de Türk Devletleri Teşkilatı haline geldi. Bugün örgütün beş üyesi —Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Özbekistan— ve üç gözlemcisi bulunuyor: Türkmenistan, Macaristan ve fiilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.

Türk Devletleri Teşkilatı üye devletleri ve gözlemcileri birlikte yaklaşık 180 milyon insanı ve toplamda 2,4 trilyon doları aşan bir GSYİH’yi temsil ediyor. Bu rakamlar bir araya getirildiğinde, Türk Devletleri Teşkilatı dünyadaki en büyük 11. ekonomi konumuna geliyor. Bu ülkeler aynı zamanda doğal kaynaklar ve kritik mineraller açısından da zengindir; küresel uranyum üretiminin yüzde 45’inden fazlasını (büyük ölçüde Kazakistan’da) karşılıyorlar. Bir blok olarak değerlendirildiğinde, Türk Devletleri Teşkilatı dünyanın üçüncü en büyük enerji tedarikçisi konumunda.

Artan rolü ve önemine rağmen, Washington Türk Devletleri Teşkilatı’na pek ilgi göstermiyor. Bu durumun değişmesi gerekiyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve Orta Asya ile Güney Kafkasya’da bağımsızlığın yeniden kazanılmasından bu yana, bu ülkeler Sovyet yetkililer tarafından bastırılan ya da Rus etkisine tabi kılınan Türk kimliği, dili ve kültürünün unsurlarını yeniden keşfettiler.

Türkiye’nin artan jeopolitik hedefleriyle birleşen bu yenilenen kimlik bilinci, 21. yüzyılda Türk işbirliğinin yükseliş eğilimine girmesine katkıda bulundu. Sonuç olarak, Türk dünyasındaki ülkeler son yıllarda işbirliğini derinleştirdiler; özellikle ulaşım ve gümrük prosedürlerinin basitleştirilmesi, ortak bir Türk alfabesinin benimsenmesi gibi ortak kültürel girişimlerin sürdürülmesi ve hatta daha yakın güvenlik işbirliğinin değerlendirilmesi alanlarında ilerleme kaydedildi.

Amerika Birleşik Devletleri için bu durum önemlidir, çünkü TDT, kasıtlı olsun ya da olmasın, giderek daha rekabetçi ve çok kutuplu hale gelen Avrasya’da fiili bir kutup haline geliyor. TDT ve daha geniş Türk dünyasının liderleri bunu kamuoyuna asla itiraf etmese de, daha güçlü ve daha bağımsız bir Türk kutbu, Avrasya genelinde Rusya, Çin ve İran’ın etkisini dengelemeye yardımcı olabilir. Dolayısıyla ABD için TDT ile ilişkiler kurmak, bölgedeki ülkelerle mevcut ikili ilişkilerini tamamlayacak ve aynı zamanda tek bir gücün Avrasya kıtasına hakim olmasını önleme yönündeki daha geniş jeopolitik hedefi destekleyecektir.

Amerika Birleşik Devletleri, Türk dünyasıyla ilişki kurmak için elverişli bir konumda. Türkiye, NATO’nun bir müttefiki ve Trump yönetimi, birçoğu TDT’ye de üye olan Orta Asya ülkeleriyle bağlarını genişletiyor. Bölgesel dengenin sağlanmasına yardımcı olabilecek bir örgütle ilişki kurmamak, kaçırılmış bir fırsat anlamına gelir.

Önümüzdeki on yıllarda Avrasya genelinde bir “Türk yüzyılı” yaşanmaya başlayabilir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa entegrasyonunu açıklamak için sıklıkla başvurulan iki sosyal bilim teorisi, bunun nedenini anlamak için yararlı bir bakış açısı sunuyor.

Neofonksiyonalizm, bir alandaki işbirliğinin diğer alanlara da yayılabileceğini, böylece işbirliğini derinleştirip nihayetinde entegrasyona yol açabileceğini savunur. Öte yandan, yapılandırmacılık, ortak bir kimliğin siyasi davranışları nasıl şekillendirebileceğini açıklamaya yardımcı olur. TDT içinde her iki dinamik de açıkça görülüyor: Ticaret ve bağlantılılık alanındaki işbirliği, ortak kültürel ve dilsel kimliği güçlendirme çabalarıyla birlikte artıyor.

Washington, TDT ile hızlı ve kolay diplomatik başarılar elde edebilir. Örneğin, TDT yeni genel sekreterini açıkladığında, Trump yönetimi hiç vakit kaybetmeden bu kişiyi Washington’a davet ederek Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşmesini sağlamalıdır. Bu, TDT’nin artan etkisini takdir eden basit ama önemli bir sembolik jest olacaktır.

ABD ayrıca, ortak çıkarları ve gelecekteki işbirliği fırsatlarını belirlemek üzere TDT ile yetkililer düzeyinde bir çalışma grubu kurabilir. Trump yönetimi için halihazırda önem arz eden ticaret, enerji ve bağlantılılık konularına özel önem verilmeli.

Ayrıca, üst düzey ABD yetkilileri İstanbul’dan geçerken, TDT genel merkezini ziyaret etmek için birkaç saat ayırmalı. Bu tür bir temas çok az çaba gerektirse de, daha yakın kurumsal bağlar, karşılıklı güven ve kişisel ilişkiler kurulmasında büyük katkı sağlayabilir.

TDT, ABD’nin dahil olup olmadığına bakılmaksızın ivme kazanıyor. Washington’un TDT ile ilişki kurmaya başlamak için ayrıntılı bir yeni stratejiye ihtiyacı yok. Tek yapması gereken, bu eğilimi fark etmek, inisiyatif almak ve biraz diplomatik yaratıcılık sergilemek.

Fırsat ortada. Amerikalı politika yapıcılar bu fırsatı değerlendirmeli.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English