Görüş
Hayır, Hindistan süper güç olmaya hazır değil

Hindistan’ın küresel süper güç statüsüne yükselişi uzun yıllardır tartışılan bir konu ve bu statüye ne zaman ulaşacağına dair pek çok tahmin yürütülüyor.
Daha da ilginç olanı, Hindistan’ı “pohpohlamak” -ki Hintler dünyadaki en pohpohlanmaya eğilimli insanlardır- veya pohpohlayanların amaçlarına hizmet edecek dış politika adımları atmasını sağlamak amacıyla da Hindistan için süper, küresel, bölgesel güç gibi unvanlar kullanılıyor.
Gerçekte, Hindistan’ın stratejik topluluğu genellikle ülkesinin bir süper güç haline gelmesi fikrine kuşkuyla yaklaşıyor ki daha da önemlisi, Hindistan’ın bırakın dünyayı, -bir yanında Çin ve diğer yanında Pakistan varken- kendi mahallesinde ne tür daha büyük bir rol oynaması gerektiğine dair iç tartışma hâlâ çözülmedi.
Ve zaten bugünden öngörülebilir geleceğe baktığımızda, büyük nüfusuna, ekonomik ağırlığına ve askeri gücüne karşın Hindistan süper güç olmaya hazır değil.
Doğrusu, çağdaş dünyada bir süper güç var mı? Yanıt açıkça olumsuz.
Amerika’nın küresel erişimi var ve ordusu hiç kuşkusuz dünyanın en güçlüsü, ancak bu ona kendi iradesini başkalarına dayatma yeteneği vermez ki ordusunun kapasitesinin ve politik liderliğinin olumsuz politik veya diplomatik tepkilerden kaygı duymadan herhangi bir zamanda herhangi bir yere konuşlanma isteği sürüyor, ancak artan ekonomik zayıflığı nedeniyle ciddi biçimde sekteye uğruyor ve bu bakımdan küresel bir güç, ancak gücün diğer niteliklerinden yoksun.
Ve bir de daha eski bir dönemde, sanayileşmeden önce, bir ülkenin nüfusu büyük ölçüde onun güç statüsüne karar veriyordu. Ancak artık o basit zamanlarda yaşamıyoruz.
Uluslararası İlişkiler literatürü genel olarak bir süper gücü belirleyen dört faktördeki ezici güç ve üstünlük üzerinde durmakta: askeri güç, ekonomik güç, idari kapasite ve ahlaki amaç.
Bu arada, Uluslararası İlişkilerde güç, bir ülkenin başka bir ülkeye kendi başına bırakıldığında yapmayacağı veya yapmak istemeyeceği bir şeyi yaptırma kapasitesi ve bu kapasiteyi kullanacak politik iradedir.
Ve buradaki işlevsel terim güçtür. Literatürde örneğin askeri güçten söz edildiğinde, yalnızca ülkenin sınırlarını etkili bir biçimde savunabilecek güçlü silahlı kuvvetlere sahip olmaktan söz edilmiyor. Hatta bölgesel hegemon olma kapasitesine sahip olmaktan dahi söz edilmiyor.
Bunun anlamı, süper güç statüsünün eşiğindeki ülkelerin veya mevcut süper güçlerin kalplerine ve zihinlerine korku salan askeri cesarettir.
Hindistan’ın askeri gücü ne kadar iyi de olsa ve ne kadar gelişiyor da olsa -her ne kadar oldukça iyi eğitimli birimleri ile yüksek irtifa savaşı ve gerilla operasyonlarında uzmanlaşmış diğer birimleri olan Hindistan’ın ordusu birçok savaşta yer aldığından savaşta kendini kanıtlamış da olsa- Amerikalıların veya Çinlilerin kalplerinde ve zihinlerinde korku uyandıran bir düzeyde olmaktan çok uzak.
Ayrıca Hindistan, askeri donanımının önemli bir kısmı için hâlâ Rusya’ya bağımlı. Ve Rusya, neredeyse üç yıldır küçücük bir komşusuyla yüz yıl öncesinin siper savaşına benzeyen bir çıkmazda.
Bu, Hindistan’ın donanım tedarikini çeşitlendirmediği anlamına gelmiyor. Ama buna yönelik adımların meyve vermesi bir süreç gerektiriyor.
Ama zaten askeri gücün bir kriteri, donanım ithalatı için sınırsız ödeme kapasitesi değil, ülkenin bunun ne kadarını yurt içinde üretebildiği olmalı ve Hindistan bu açıdan henüz son derece yetersiz.
Ve silah üretimi ile beraber ihracatı da önemli. Hindistan Savunma Bakanlığı verilerine göre Hindistan şu anda dünya çapında 85 ülkeye silah sağlıyor ama SIPRI araştırmasında en çok ihracat yapan 25 ülke arasında yer almıyor.
Ayrıca askeri güç tek başına hiçbir şey ifade etmez. Eski komünist diktatörlüklerin çoğu bunun kanıtı.
Gerçek şu ki gücün -askeri, ekonomik ve diplomatik olmak üzere- üç kurucu unsurundan ekonomik olan çok önemli. Sovyetler Birliği’nin Soğuk Savaş’ı kaybetmesinin önemli bir nedeni, yapay bir biçimde yükseltilmiş ordusu ile ekonomisinin onu destekleme ve sürdürme konusundaki yetersizliği arasındaki uyumsuzluktu.
Ekonomik güçten söz ettiğimizde, bir ülkeyi süper güç olma yoluna sokan şey yüksek büyüme, hatta refah dahi değildir. Güçtür.
Literatürde söz edilen, küresel finansın ve tedarik zincirinin küresel ticareti durma noktasına getirebilecek şekilde kontrol edilmesidir. Ve daha da iyisi, sonsuz savaşları finanse etme yeteneğidir.
Britanya’nın 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında yaptığı gibi. Fransa bunu daha önce yaptı ve Amerika da o zamandan beri yapıyordu.
Ya da BRICS’in dedolarizasyon için, yani doların hakim olduğu sermaye piyasası sistemine son vermek için uğraşlarına karşın Hindistan, ticaret söz konusu olduğunda çok ikircikli; katılaşmış, genişleyen devlet sektörü ile labirentimsi bürokrasi tarafından geride bırakıldığı sorunsalını aşamıyor ki son otuz yılda yaşanan geniş çaplı liberalleşmeye karşın eş dost kapitalizminin yaygınlığı ve korumacılık mirası hâlâ varlığını sürdürüyor.
Zaten askeri ve ekonomik gücün en başta karşılanması gerekirken Hindistan’ın üçüncü bir faktör olarak idari kapasite yetersizliği de süper güç iddialarını tuhaflaştırıyor.
İdari kapasite, yani bir ulusun insan potansiyelini üretme yeteneği de herhangi bir alanda ilerleme kaydetmenin gerekli koşulu.
İnsanın ilerlemesi, bir toplum temel geçim kaynaklarının ötesine geçip rezerv mental ve maddi enerjiye sahip olduktan sonra gerçekleşen şeydir. Bu, bazı bakımlardan gücün yansıtılmasında aynı derecede önemli olan kültürel çıktıda da sonuçlanan şeydir.
Ve son faktör olarak ahlaki amaç denildiğinde, Hindistan’ın bu noktada da eksiği var.
Bu arada, ahlaki amaç denildiğinde, felsefi olarak doğru olunması gerektiği anlamına gelmiyor ki ahlaki amaç için ahlak dışı şeyler yaparken dahi bu bir hedef olarak belirlenebiliyor.
Örneğin, İngiltere’nin ticari fikirleri, Amerika’nın kurduğu doların hakim olduğu serbest piyasa sistemleri.
Hindistan’ın sorunu, onun savunulacak herhangi bir amacının olmaması.
Tüm bunlardan söz ettikten sonra biraz da süper güç literatürünün dışına çıktığımızda ve Hindistan’ı biraz daha yakından irdelediğimizde, yine Hindistan süper güç olmaya hazır değil.
Ve bunun pek çok karmaşık nedeni var: Somut bir jeopolitik vizyonun eksikliği, tembel bir tutum, zayıf politikacılar ve bürokratlar, yoksulluk ve eşitsizlik gibi önemli sosyal zorluklar, az gelişmiş bir savunma ekosistemi gibi bir dizi faktör, Hindistan’ın süper güç olmasını engelliyor.
Tarih boyunca büyük güçlerin hepsinin, güçlü liderler ve etkin bürokrasiler tarafından desteklenen, dışa dönük bir ulusal vizyona sahip olduğu görülüyor ama Hindistan’ın buna benzer bir vizyonu yok.
Hindistan insanlarının pek çoğunda Hindistan’ın süper güç olmasına yönelik açık bir istek görülürken ne ülkenin politikacıları ne de ülkenin diplomatları Hindistan halkını bu hedefin arkasında birleştirecek tek bir ulusal vizyon oluşturmaya dair ciddi bir girişimde bulundu.
Aslında ülkedeki pek çok önde gelen düşünürün, Hindistan’ın süper güç olabileceği veya olması gerektiğine ikna olmadığı öne sürülüyor.
Örneğin, Hindistan’ın tanınmış tarihçisi Ramachandra Guha, Hindistan’ın süper güç olmaya dahi çalışmaması gerektiğine inanıyor.
Kendi sözleriyle: “Toplumumuzda süper güç olamayacak kadar çok fay hattı var. Bir tarihçi olarak şunu söylüyorum: Hazır değiliz, bir Hint vatandaşı olarak da şunu söylüyorum: Buna teşebbüs dahi etmemeliyiz.”
Hindistan devletinin çok çeşitli dilleri, dinleri ve kültürleri var. Batı’nın klasik “tek dil, tek din ve ortak düşman” tarifine göre inşa edilmemiş. Gandhi modern demokratik Hindistan devletini kurdu, ancak bunu Hintler arasındaki köklü bölünmeleri göz ardı ederek yaptı.
Bugün ülkenin Kuzeydoğusu ve Kuzeybatısında bölgesel istikrarsızlık ülkeye kritik fay hatları sağlıyor. Hindistan’ın 28 devletinden en az üçü bağımsızlık mücadelesi veriyor.
Hindistan’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı M.K. Narayanan, süper güç haline gelmenin korkunç büyüklükte kaynakların konuşlandırılmasını gerektirdiğini ve dolayısıyla bunun, yoksul bir Hindistan’ın karşılayamayacağı karşılanamaz bir lüks olduğunu savunuyordu.
Süper güç statüsünü elde etmek için dışarıya bakan popüler bir ulusal vizyon olmadan Hindistan, reformları gerçekleştiremez veya ihtiyaç duyduğu kaynakları harekete geçiremez.
Kaldı ki dış politika ve ulusal güvenlik konuları -bazı istisnalar dışında- ortalama vatandaştan kopuk.
Ulusal bir vizyonun yokluğu aynı zamanda Hindistan’ın politikacı ve diplomatlarının ülkenin doğal olarak bu statüye zamanla ulaşacağını düşünmesine yol açıyor.
Hindistan’ın en üst düzey askeri araştırma kuruluşu olan Savunma Araştırma ve Geliştirme Organizasyonu’nun (DRDO) eski Şefi V.K. Saraswat’ın da söylediği üzere Hindistan insanları -ortalamaya baktığımızda- hırslı insanlar değiller. Dolayısıyla “tembel bir tutum” devreye giriyor.
Hindistan’daki politikacıların çok azı dış politikayla ilgileniyor çünkü odak noktaları çoğunlukla iç konular.
Bu, genellikle dış politikayı belirli bir yöne itecek irade, uzmanlık veya vizyondan yoksun oldukları anlamına gelir.
Ayrıca, Hindistan’daki politika işleyişi veya politikacılar dikkate alındığında, Hindistan’ın siyasi partilerini aile örgütlerine dönüştüren politik elit karşımıza çıkıyor ki bu hem çoğulcu bir sisteme eşlik eden politik kaos nedeniyle uzun vadeli istikrarlı politikalar oluşturmayı zorlaştırmaya hem de üniversite, polis, yargı gibi kamu kurumlarının yıpranmasına ve demokratik açıklık nedeniyle de yolsuzluğa davetiye çıkarıyor.
Dahası, Hindistan’ın diplomatları ve ordusu yetkin olsa da bürokrasi sorunları var.
Hindistan Dışişleri Bakanlığı’nın finansmanı yetersiz ve çok az diplomatı var.
Savunma Bakanlığı’nın savunma uzmanı olmayan Hindistan İdari Hizmeti memurları tarafından yönetildiğini savunan argümanlar var.
Bürokratlar aynı zamanda günlük operasyonlarla da meşgul. Bu, büyük stratejik düşünmeye çok az zaman bırakır.
Bütün bunlar Hindistan’ın süper güç olmak için ihtiyaç duyduğu tutumu geliştirmediği anlamına geliyor.
Başka bir açıdan, sert gücün ve askeri diplomasinin etkili kullanımının büyük güçler için vazgeçilmez bir beceri olduğu görülür ki Hindistan Ordusu’nun dış politika karar alma süreçleri hâlâ oldukça kopuk durumda.
Bunun nedeni olarak Dışişleri Bakanlığı ile Ordu arasındaki sürtüşme öne çıkıyor.
Eski Dışişleri Bakanı Jaswant Singh’in söylediği gibi Hindistan’ın dış politika ve savunma politikası fonksiyonlarının işlevsel bir bütün olmasının yerine, onları iki ayrı faaliyet haline getiren bir planlama eksikliği var.
Örneğin, henüz hâlâ savunma ve diplomatik çabaları entegre edebilecek tek bir ulusal güvenlik stratejisi dahi mevcut değil.
Ayrıca, Hindistan Ordusu ile ilgili, birimler arası rekabet çok fazla iken koordinasyonun az olması, yerli savunma üretim sisteminin zayıflığı, dış savunma ithalatına bağımlılık ve yeni teknolojilerin kolaylıkla benimsenememesi gibi bazı eksiklikler de öne çıkıyor.
Ve bürokrasi, önemli satın alma sorunları, savunma bütçesinin daralması konusunda birimler arası çekişmeler ve ardı ardına gelen hükümetlerin stratejik odak noktasını Pakistan ile Çin arasında sürekli değiştirmesi, askeriyeyi odak noktasında dolambaçlı bir hale getiriyor.
Son olarak, büyük güçler aynı zamanda güçlü ekonomilere ve sosyal hareketliliğe sahiptir ki Hindistan ekonomisi güçlü bir ekonomik büyümeye tanıklık ediyorken sosyal eşitsizlik ve yoksulluğun yüksek, hareketliliğin ise düşük olduğu gerçeği var.
Hindistan artık muazzam ekonomik büyüme yaşıyor ama her ne kadar orta sınıf da büyüyor olsa da paradoksal olarak Hindistan’da zaten yüksek olan zengin ve fakir arasındaki uçurum her geçen gün daha da artıyor.
Ulusal düzeydeki etkileyici büyüme rakamlarına karşın ekonomik faydalar son derece eşitsiz. Hintlerin en zengin yüzde 10’u ulusal servetin yüzde 80’ine yakınını elinde tutuyor.
Güney ve batı Hindistan’ın kuzey ve doğu Hindistan’dan neredeyse yüzde 15 daha hızlı büyümesi gibi bölgesel dengesizlikler de söz konusu.
Ekonomi politiğindeki dengesizliğin temel iki nedeni: siyasi partilerin “kimlik politikaları” nedeniyle ülkenin geniş nüfusunun en geniş kesimini kazanmanın en güvenilir yolu olarak kapsayıcı büyümeye ve istihdam yaratmaya yönelmemesi ve Hindistan’da sürekli bir devlet düzeyinde “seçim akışının” yaşanması nedeniyle kamusal diyaloğun uzun vadeli ekonomik büyüme odaklı perspektiflerden uzaklaştırılarak çarpıtılıyor olması.
Ve büyük güçler aynı zamanda tarihsel olarak mal üretiminde de büyük olmuşlardır ki bu endüstriler endüstriyel kapasite geliştiriyor ve milyonlarca iyi ücretli iş sağlıyor.
Ama Hindistan’ın imalat sektörü GSYİH’nın yalnızca yüzde 15’inden biraz fazlasına katkıda bulunuyor. Ki bu da işsizliği besliyor.
Dünya Bankası verilerine göre 2022’de Hindistan’ın gençlerinin yüzde 25’i işsizdi. (Ki bunların yalnızca kayıtlı veriler olduğunu unutmayın.)
Dahası, bunu ayrıca Hindistan’ın 2030’a kadar her yıl artacak 8 milyon kişi işgücü ile birlikte hesap edin ki bu, sosyal istikrarsızlık ve bölünmeleri daha fazla tetikleyebilecek bir potansiyel anlamına gelir.
Bu arada, en az son 20 yıldır, Hindistan’da kadınların da işgücüne katılım oranı istikrarlı bir düşüş gösteriyor.
Ayrıca, kentli işçilerin yarısından azı tam zamanlı işlerde çalışırken Hindistan’daki istihdamın büyük bir kısmı verimsiz kayıt dışı sektörlerde bulunuyor ve eğitim, beceri geliştirme ve sağlık hizmetleri son derece yetersiz ki 2023 Hindistan Beceri Raporu, genç Hintlerin yalnızca yarısının istihdam edilebilir olduğunu ortaya koyuyor.
Ve ne yazık ki gerçek şu ki hâlâ milyonlarca Hint’in elektriği yok, Hindistan’da hâlâ tuvaletten çok cep telefonu var, milyonlarca çocuk okula gitmiyor, çoğu şehirde kanalizasyon arıtma sistemi yok, hiçbir büyük şehrin sürekli su kaynağı yok, hastalık çok yaygın, altyapı hâlâ çok zayıf, kentlerdeki yoksullar arasında akut yetersiz beslenme ve açlık var, kentlerdeki yoksullar arasında ölen bebek sayısı kentli yoksul olmayanlara göre neredeyse yarı yarıya daha fazla, milyonlarca Hint hâlâ kentsel gecekondu mahallelerinde, kaldırımlarda, inşaat sahalarında yaşıyor.
Ancak her ne kadar Hindistan’ın aşması gereken bazı zor sorunları olsa da ülkenin sürdürülebilir bir biçimde süper güç olabileceği konusundaki iyimser senaryo hâlâ iş görebilir.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa5 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek









