Görüş
Hayır, Hindistan süper güç olmaya hazır değil

Hindistan’ın küresel süper güç statüsüne yükselişi uzun yıllardır tartışılan bir konu ve bu statüye ne zaman ulaşacağına dair pek çok tahmin yürütülüyor.
Daha da ilginç olanı, Hindistan’ı “pohpohlamak” -ki Hintler dünyadaki en pohpohlanmaya eğilimli insanlardır- veya pohpohlayanların amaçlarına hizmet edecek dış politika adımları atmasını sağlamak amacıyla da Hindistan için süper, küresel, bölgesel güç gibi unvanlar kullanılıyor.
Gerçekte, Hindistan’ın stratejik topluluğu genellikle ülkesinin bir süper güç haline gelmesi fikrine kuşkuyla yaklaşıyor ki daha da önemlisi, Hindistan’ın bırakın dünyayı, -bir yanında Çin ve diğer yanında Pakistan varken- kendi mahallesinde ne tür daha büyük bir rol oynaması gerektiğine dair iç tartışma hâlâ çözülmedi.
Ve zaten bugünden öngörülebilir geleceğe baktığımızda, büyük nüfusuna, ekonomik ağırlığına ve askeri gücüne karşın Hindistan süper güç olmaya hazır değil.
Doğrusu, çağdaş dünyada bir süper güç var mı? Yanıt açıkça olumsuz.
Amerika’nın küresel erişimi var ve ordusu hiç kuşkusuz dünyanın en güçlüsü, ancak bu ona kendi iradesini başkalarına dayatma yeteneği vermez ki ordusunun kapasitesinin ve politik liderliğinin olumsuz politik veya diplomatik tepkilerden kaygı duymadan herhangi bir zamanda herhangi bir yere konuşlanma isteği sürüyor, ancak artan ekonomik zayıflığı nedeniyle ciddi biçimde sekteye uğruyor ve bu bakımdan küresel bir güç, ancak gücün diğer niteliklerinden yoksun.
Ve bir de daha eski bir dönemde, sanayileşmeden önce, bir ülkenin nüfusu büyük ölçüde onun güç statüsüne karar veriyordu. Ancak artık o basit zamanlarda yaşamıyoruz.
Uluslararası İlişkiler literatürü genel olarak bir süper gücü belirleyen dört faktördeki ezici güç ve üstünlük üzerinde durmakta: askeri güç, ekonomik güç, idari kapasite ve ahlaki amaç.
Bu arada, Uluslararası İlişkilerde güç, bir ülkenin başka bir ülkeye kendi başına bırakıldığında yapmayacağı veya yapmak istemeyeceği bir şeyi yaptırma kapasitesi ve bu kapasiteyi kullanacak politik iradedir.
Ve buradaki işlevsel terim güçtür. Literatürde örneğin askeri güçten söz edildiğinde, yalnızca ülkenin sınırlarını etkili bir biçimde savunabilecek güçlü silahlı kuvvetlere sahip olmaktan söz edilmiyor. Hatta bölgesel hegemon olma kapasitesine sahip olmaktan dahi söz edilmiyor.
Bunun anlamı, süper güç statüsünün eşiğindeki ülkelerin veya mevcut süper güçlerin kalplerine ve zihinlerine korku salan askeri cesarettir.
Hindistan’ın askeri gücü ne kadar iyi de olsa ve ne kadar gelişiyor da olsa -her ne kadar oldukça iyi eğitimli birimleri ile yüksek irtifa savaşı ve gerilla operasyonlarında uzmanlaşmış diğer birimleri olan Hindistan’ın ordusu birçok savaşta yer aldığından savaşta kendini kanıtlamış da olsa- Amerikalıların veya Çinlilerin kalplerinde ve zihinlerinde korku uyandıran bir düzeyde olmaktan çok uzak.
Ayrıca Hindistan, askeri donanımının önemli bir kısmı için hâlâ Rusya’ya bağımlı. Ve Rusya, neredeyse üç yıldır küçücük bir komşusuyla yüz yıl öncesinin siper savaşına benzeyen bir çıkmazda.
Bu, Hindistan’ın donanım tedarikini çeşitlendirmediği anlamına gelmiyor. Ama buna yönelik adımların meyve vermesi bir süreç gerektiriyor.
Ama zaten askeri gücün bir kriteri, donanım ithalatı için sınırsız ödeme kapasitesi değil, ülkenin bunun ne kadarını yurt içinde üretebildiği olmalı ve Hindistan bu açıdan henüz son derece yetersiz.
Ve silah üretimi ile beraber ihracatı da önemli. Hindistan Savunma Bakanlığı verilerine göre Hindistan şu anda dünya çapında 85 ülkeye silah sağlıyor ama SIPRI araştırmasında en çok ihracat yapan 25 ülke arasında yer almıyor.
Ayrıca askeri güç tek başına hiçbir şey ifade etmez. Eski komünist diktatörlüklerin çoğu bunun kanıtı.
Gerçek şu ki gücün -askeri, ekonomik ve diplomatik olmak üzere- üç kurucu unsurundan ekonomik olan çok önemli. Sovyetler Birliği’nin Soğuk Savaş’ı kaybetmesinin önemli bir nedeni, yapay bir biçimde yükseltilmiş ordusu ile ekonomisinin onu destekleme ve sürdürme konusundaki yetersizliği arasındaki uyumsuzluktu.
Ekonomik güçten söz ettiğimizde, bir ülkeyi süper güç olma yoluna sokan şey yüksek büyüme, hatta refah dahi değildir. Güçtür.
Literatürde söz edilen, küresel finansın ve tedarik zincirinin küresel ticareti durma noktasına getirebilecek şekilde kontrol edilmesidir. Ve daha da iyisi, sonsuz savaşları finanse etme yeteneğidir.
Britanya’nın 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında yaptığı gibi. Fransa bunu daha önce yaptı ve Amerika da o zamandan beri yapıyordu.
Ya da BRICS’in dedolarizasyon için, yani doların hakim olduğu sermaye piyasası sistemine son vermek için uğraşlarına karşın Hindistan, ticaret söz konusu olduğunda çok ikircikli; katılaşmış, genişleyen devlet sektörü ile labirentimsi bürokrasi tarafından geride bırakıldığı sorunsalını aşamıyor ki son otuz yılda yaşanan geniş çaplı liberalleşmeye karşın eş dost kapitalizminin yaygınlığı ve korumacılık mirası hâlâ varlığını sürdürüyor.
Zaten askeri ve ekonomik gücün en başta karşılanması gerekirken Hindistan’ın üçüncü bir faktör olarak idari kapasite yetersizliği de süper güç iddialarını tuhaflaştırıyor.
İdari kapasite, yani bir ulusun insan potansiyelini üretme yeteneği de herhangi bir alanda ilerleme kaydetmenin gerekli koşulu.
İnsanın ilerlemesi, bir toplum temel geçim kaynaklarının ötesine geçip rezerv mental ve maddi enerjiye sahip olduktan sonra gerçekleşen şeydir. Bu, bazı bakımlardan gücün yansıtılmasında aynı derecede önemli olan kültürel çıktıda da sonuçlanan şeydir.
Ve son faktör olarak ahlaki amaç denildiğinde, Hindistan’ın bu noktada da eksiği var.
Bu arada, ahlaki amaç denildiğinde, felsefi olarak doğru olunması gerektiği anlamına gelmiyor ki ahlaki amaç için ahlak dışı şeyler yaparken dahi bu bir hedef olarak belirlenebiliyor.
Örneğin, İngiltere’nin ticari fikirleri, Amerika’nın kurduğu doların hakim olduğu serbest piyasa sistemleri.
Hindistan’ın sorunu, onun savunulacak herhangi bir amacının olmaması.
Tüm bunlardan söz ettikten sonra biraz da süper güç literatürünün dışına çıktığımızda ve Hindistan’ı biraz daha yakından irdelediğimizde, yine Hindistan süper güç olmaya hazır değil.
Ve bunun pek çok karmaşık nedeni var: Somut bir jeopolitik vizyonun eksikliği, tembel bir tutum, zayıf politikacılar ve bürokratlar, yoksulluk ve eşitsizlik gibi önemli sosyal zorluklar, az gelişmiş bir savunma ekosistemi gibi bir dizi faktör, Hindistan’ın süper güç olmasını engelliyor.
Tarih boyunca büyük güçlerin hepsinin, güçlü liderler ve etkin bürokrasiler tarafından desteklenen, dışa dönük bir ulusal vizyona sahip olduğu görülüyor ama Hindistan’ın buna benzer bir vizyonu yok.
Hindistan insanlarının pek çoğunda Hindistan’ın süper güç olmasına yönelik açık bir istek görülürken ne ülkenin politikacıları ne de ülkenin diplomatları Hindistan halkını bu hedefin arkasında birleştirecek tek bir ulusal vizyon oluşturmaya dair ciddi bir girişimde bulundu.
Aslında ülkedeki pek çok önde gelen düşünürün, Hindistan’ın süper güç olabileceği veya olması gerektiğine ikna olmadığı öne sürülüyor.
Örneğin, Hindistan’ın tanınmış tarihçisi Ramachandra Guha, Hindistan’ın süper güç olmaya dahi çalışmaması gerektiğine inanıyor.
Kendi sözleriyle: “Toplumumuzda süper güç olamayacak kadar çok fay hattı var. Bir tarihçi olarak şunu söylüyorum: Hazır değiliz, bir Hint vatandaşı olarak da şunu söylüyorum: Buna teşebbüs dahi etmemeliyiz.”
Hindistan devletinin çok çeşitli dilleri, dinleri ve kültürleri var. Batı’nın klasik “tek dil, tek din ve ortak düşman” tarifine göre inşa edilmemiş. Gandhi modern demokratik Hindistan devletini kurdu, ancak bunu Hintler arasındaki köklü bölünmeleri göz ardı ederek yaptı.
Bugün ülkenin Kuzeydoğusu ve Kuzeybatısında bölgesel istikrarsızlık ülkeye kritik fay hatları sağlıyor. Hindistan’ın 28 devletinden en az üçü bağımsızlık mücadelesi veriyor.
Hindistan’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı M.K. Narayanan, süper güç haline gelmenin korkunç büyüklükte kaynakların konuşlandırılmasını gerektirdiğini ve dolayısıyla bunun, yoksul bir Hindistan’ın karşılayamayacağı karşılanamaz bir lüks olduğunu savunuyordu.
Süper güç statüsünü elde etmek için dışarıya bakan popüler bir ulusal vizyon olmadan Hindistan, reformları gerçekleştiremez veya ihtiyaç duyduğu kaynakları harekete geçiremez.
Kaldı ki dış politika ve ulusal güvenlik konuları -bazı istisnalar dışında- ortalama vatandaştan kopuk.
Ulusal bir vizyonun yokluğu aynı zamanda Hindistan’ın politikacı ve diplomatlarının ülkenin doğal olarak bu statüye zamanla ulaşacağını düşünmesine yol açıyor.
Hindistan’ın en üst düzey askeri araştırma kuruluşu olan Savunma Araştırma ve Geliştirme Organizasyonu’nun (DRDO) eski Şefi V.K. Saraswat’ın da söylediği üzere Hindistan insanları -ortalamaya baktığımızda- hırslı insanlar değiller. Dolayısıyla “tembel bir tutum” devreye giriyor.
Hindistan’daki politikacıların çok azı dış politikayla ilgileniyor çünkü odak noktaları çoğunlukla iç konular.
Bu, genellikle dış politikayı belirli bir yöne itecek irade, uzmanlık veya vizyondan yoksun oldukları anlamına gelir.
Ayrıca, Hindistan’daki politika işleyişi veya politikacılar dikkate alındığında, Hindistan’ın siyasi partilerini aile örgütlerine dönüştüren politik elit karşımıza çıkıyor ki bu hem çoğulcu bir sisteme eşlik eden politik kaos nedeniyle uzun vadeli istikrarlı politikalar oluşturmayı zorlaştırmaya hem de üniversite, polis, yargı gibi kamu kurumlarının yıpranmasına ve demokratik açıklık nedeniyle de yolsuzluğa davetiye çıkarıyor.
Dahası, Hindistan’ın diplomatları ve ordusu yetkin olsa da bürokrasi sorunları var.
Hindistan Dışişleri Bakanlığı’nın finansmanı yetersiz ve çok az diplomatı var.
Savunma Bakanlığı’nın savunma uzmanı olmayan Hindistan İdari Hizmeti memurları tarafından yönetildiğini savunan argümanlar var.
Bürokratlar aynı zamanda günlük operasyonlarla da meşgul. Bu, büyük stratejik düşünmeye çok az zaman bırakır.
Bütün bunlar Hindistan’ın süper güç olmak için ihtiyaç duyduğu tutumu geliştirmediği anlamına geliyor.
Başka bir açıdan, sert gücün ve askeri diplomasinin etkili kullanımının büyük güçler için vazgeçilmez bir beceri olduğu görülür ki Hindistan Ordusu’nun dış politika karar alma süreçleri hâlâ oldukça kopuk durumda.
Bunun nedeni olarak Dışişleri Bakanlığı ile Ordu arasındaki sürtüşme öne çıkıyor.
Eski Dışişleri Bakanı Jaswant Singh’in söylediği gibi Hindistan’ın dış politika ve savunma politikası fonksiyonlarının işlevsel bir bütün olmasının yerine, onları iki ayrı faaliyet haline getiren bir planlama eksikliği var.
Örneğin, henüz hâlâ savunma ve diplomatik çabaları entegre edebilecek tek bir ulusal güvenlik stratejisi dahi mevcut değil.
Ayrıca, Hindistan Ordusu ile ilgili, birimler arası rekabet çok fazla iken koordinasyonun az olması, yerli savunma üretim sisteminin zayıflığı, dış savunma ithalatına bağımlılık ve yeni teknolojilerin kolaylıkla benimsenememesi gibi bazı eksiklikler de öne çıkıyor.
Ve bürokrasi, önemli satın alma sorunları, savunma bütçesinin daralması konusunda birimler arası çekişmeler ve ardı ardına gelen hükümetlerin stratejik odak noktasını Pakistan ile Çin arasında sürekli değiştirmesi, askeriyeyi odak noktasında dolambaçlı bir hale getiriyor.
Son olarak, büyük güçler aynı zamanda güçlü ekonomilere ve sosyal hareketliliğe sahiptir ki Hindistan ekonomisi güçlü bir ekonomik büyümeye tanıklık ediyorken sosyal eşitsizlik ve yoksulluğun yüksek, hareketliliğin ise düşük olduğu gerçeği var.
Hindistan artık muazzam ekonomik büyüme yaşıyor ama her ne kadar orta sınıf da büyüyor olsa da paradoksal olarak Hindistan’da zaten yüksek olan zengin ve fakir arasındaki uçurum her geçen gün daha da artıyor.
Ulusal düzeydeki etkileyici büyüme rakamlarına karşın ekonomik faydalar son derece eşitsiz. Hintlerin en zengin yüzde 10’u ulusal servetin yüzde 80’ine yakınını elinde tutuyor.
Güney ve batı Hindistan’ın kuzey ve doğu Hindistan’dan neredeyse yüzde 15 daha hızlı büyümesi gibi bölgesel dengesizlikler de söz konusu.
Ekonomi politiğindeki dengesizliğin temel iki nedeni: siyasi partilerin “kimlik politikaları” nedeniyle ülkenin geniş nüfusunun en geniş kesimini kazanmanın en güvenilir yolu olarak kapsayıcı büyümeye ve istihdam yaratmaya yönelmemesi ve Hindistan’da sürekli bir devlet düzeyinde “seçim akışının” yaşanması nedeniyle kamusal diyaloğun uzun vadeli ekonomik büyüme odaklı perspektiflerden uzaklaştırılarak çarpıtılıyor olması.
Ve büyük güçler aynı zamanda tarihsel olarak mal üretiminde de büyük olmuşlardır ki bu endüstriler endüstriyel kapasite geliştiriyor ve milyonlarca iyi ücretli iş sağlıyor.
Ama Hindistan’ın imalat sektörü GSYİH’nın yalnızca yüzde 15’inden biraz fazlasına katkıda bulunuyor. Ki bu da işsizliği besliyor.
Dünya Bankası verilerine göre 2022’de Hindistan’ın gençlerinin yüzde 25’i işsizdi. (Ki bunların yalnızca kayıtlı veriler olduğunu unutmayın.)
Dahası, bunu ayrıca Hindistan’ın 2030’a kadar her yıl artacak 8 milyon kişi işgücü ile birlikte hesap edin ki bu, sosyal istikrarsızlık ve bölünmeleri daha fazla tetikleyebilecek bir potansiyel anlamına gelir.
Bu arada, en az son 20 yıldır, Hindistan’da kadınların da işgücüne katılım oranı istikrarlı bir düşüş gösteriyor.
Ayrıca, kentli işçilerin yarısından azı tam zamanlı işlerde çalışırken Hindistan’daki istihdamın büyük bir kısmı verimsiz kayıt dışı sektörlerde bulunuyor ve eğitim, beceri geliştirme ve sağlık hizmetleri son derece yetersiz ki 2023 Hindistan Beceri Raporu, genç Hintlerin yalnızca yarısının istihdam edilebilir olduğunu ortaya koyuyor.
Ve ne yazık ki gerçek şu ki hâlâ milyonlarca Hint’in elektriği yok, Hindistan’da hâlâ tuvaletten çok cep telefonu var, milyonlarca çocuk okula gitmiyor, çoğu şehirde kanalizasyon arıtma sistemi yok, hiçbir büyük şehrin sürekli su kaynağı yok, hastalık çok yaygın, altyapı hâlâ çok zayıf, kentlerdeki yoksullar arasında akut yetersiz beslenme ve açlık var, kentlerdeki yoksullar arasında ölen bebek sayısı kentli yoksul olmayanlara göre neredeyse yarı yarıya daha fazla, milyonlarca Hint hâlâ kentsel gecekondu mahallelerinde, kaldırımlarda, inşaat sahalarında yaşıyor.
Ancak her ne kadar Hindistan’ın aşması gereken bazı zor sorunları olsa da ülkenin sürdürülebilir bir biçimde süper güç olabileceği konusundaki iyimser senaryo hâlâ iş görebilir.
Görüş
Endüstriyel futbolun kıskacında bir dev: 2026 Dünya Kupası ve küresel ticaretin gölgesi

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
Lionel Messi, Arjantin’i Mısır karşısında zorlu geçen son 16 turunda öne geçiren o rekor kırıcı dokuzuncu ardışık Dünya Kupası golünü attığında, Houston’daki 80 bin kişilik NRG Stadyumu’nu sarsan o muazzam uğultu, yalnızca FIFA’nın Zürih’teki merkezinde duyulan derin ve sessiz bir nefesle yarışabilirdi. 39 yaşındaki Arjantinli, sahada sadece koşan ve çalım atan bir oyuncudan ibaret değil; kendisi adeta iki ayaklı, canlı bir bilanço tablosudur. Onun turnuvadaki varlığının devam etmesi, futbolun küresel yönetim organı ve ticari ortakları için 800 milyon dolar kadar büyük bir finansal değer anlamına gelebilir.
Ancak 48 takım ve 104 maçla tarihin en pervasızca ticarileşmiş Dünya Kupası olmaya aday bu devasa şovun hemen altında; yönetim boşlukları, gölgeler arasından işleyen bahis ekonomileri ve futbolu yöneten bu kurumun spora gerçekten mihmandarlık mı yaptığı yoksa onu yalnızca bir gelir kapısına mı dönüştürdüğü sorusuyla örülü paralel bir anlatı sessizce akıyor.
Messi primi
FIFA’nın 2023–2026 ticari döngüsünde, 8,9 milyar doları doğrudan Dünya Kupası’ndan gelmek üzere toplam 13 milyar dolarlık rekor bir gelir hedefleniyor. Bu bütçede yayın hakları 3,9 milyar doları, pazarlama hakları 1,8 milyar doları, biletleme ve ağırlama hizmetleri ise Katar 2022 rakamını üçe katlayarak tam 3,0 milyar dolarlık akılalmaz bir payı temsil ediyor.
Gelgelelim, tüm bu projeksiyonlar pamuk ipliğine bağlı bir varsayıma dayanıyor: Turnuvanın en parlak yıldızlarının, küresel izleyici kitlesini ekranda tutacak kadar uzun süre sahada kalması. Messi ve Cristiano Ronaldo yalnızca birer sporcu değil; FIFA ile sponsorları Adidas, Coca-Cola, Visa ve Aramco gibi devlerin üzerlerine büyük bahisler oynadığı küresel markalardır. Sektör analistleri, sadece Adidas ile FIFA arasındaki ortaklığın 2030 yılına kadar 800 milyon dolar değerinde olduğunu ve bu sözleşmenin değerinin, markanın en gözde elçisi olan Messi’nin varlığıyla kopmaz bağlarla örüldüğünü tahmin ediyor.
Şayet Arjantin son 16 turunda Mısır’a boyun eğmiş olsaydı, bu kaybın yaratacağı finansal sarsıntı bilet gişelerinin çok ötesine uzanırdı. FIFA’nın devreye soktuğu yeni dinamik fiyatlandırma modeli, bazı bilet fiyatlarını Katar 2022’deki karşılıklarının on katına fırlatmış durumda ve yeniden satış platformlarındaki yüzde 15’lik komisyonlar doğrudan federasyonun kasasına akıyor. Arjantin’in erken vedası, Messi’nin Inter Miami’yle sadık bir taraftar kitlesi edindiği ABD pazarındaki çeyrek final ve yarı final biletlerine olan talebi yerle bir edebilirdi. Haliyle, 2022’ye kıyasla gösterim sayısında yüzde 130, video izlenmelerinde ise yüzde 485 oranında artış kaydeden dijital etkileşim grafiklerinin de hızla inişe geçmesi kaçınılmaz olurdu.
Liverpool Üniversitesi’nden futbol finansı uzmanı Profesör Kieran Maguire, FIFA’nın “futbolun küresel markalarını en büyük organizasyonlarında sahada tutabilmek için her yola başvuracağını” belirtiyor. Federasyonun, Cristiano Ronaldo’nun kırmızı kart cezasını erteleme kararı ve ABD’deki son 16 maçı öncesinde Folarin Balogun’un cezasını -başkanlık makamından gelen baskıların ardından olduğu iddia edilen bir adımla- iptal etmesi, eleştirmenlere göre turnuvanın dürüstlüğünü çoktan zedeledi. Mısır Teknik Direktörü Hossam Hassan daha da ileri giderek Arjantin-Mısır karşılaşmasını “tamamen şaibeli” olarak nitelendirirken, FIFA Hakem Kurulu Başkanı Pierluigi Collina bu iddiaları kesin bir dille reddetti.
Doping denetimleri, şeffaflık ve ticari çıkar çatışması
Böyle bir atmosferde, FIFA’nın anti-doping sisteminin ne denli adil ve tek tip uygulandığına dair soru işaretleri belirmeye başladı. FIFA, 2026 turnuvası için ABD Anti-Doping Ajansı (USADA) ile olan ortaklığını genişleterek “oyuncuların ve taraftarların güvenebileceği güçlü ve şeffaf bir anti-doping programı” sözü verdi. Alınan tüm örneklerin, yalnızca ISO/IEC 17025 ve Uluslararası Laboratuvar Standartları gerekliliklerine uyan, WADA onaylı laboratuvarlarda incelendiği ifade ediliyor.
Ne var ki bu yöntemsel titizlik, şüpheleri gidermeye yetmiyor. Gözlemciler, FIFA kurallarının Dünya Anti-Doping Kuralları ile uyumlu görünmesine rağmen, testlerin fiili uygulamasında -özellikle yüksek ticari değere sahip yıldız isimler söz konusu olduğunda- ciddi yönetim zafiyetleri yaşandığına dikkat çekiyor. Kurumun finansal refahı, yıldızların pazarlanabilir kalmasına doğrudan bağlıdır. Messi’nin yeşil sahalardan yılda yaklaşık 70 milyon dolar kazandığı, sponsorluk anlaşmalarından da bir o kadarını cebine koyduğu düşünüldüğünde, bu vitrin oyuncularını sahada tutmaya yönelik ticari motivasyonun, arkasında bir komplo teorisi aranmasa dahi yapısal bir gerçeklik olduğu görülür.
Eleştirmenler; test takvimleri, numune seçim metodolojileri ve yıldız sporculara yönelik sonuç yönetim süreçleri kamuoyuna tamamen açıklanmadığı müddetçe, anti-doping programının seçici davrandığı algısından kurtulamayacağını savunuyor. Milyarlarca dolarlık sponsorluk sözleşmeleri ile sporcuların sahada kalma zorunluluğunun kesiştiği bu nokta, FIFA’nın henüz tatmin edici bir çözüm üretemediği devasa bir çıkar çatışması yaratıyor.
Bahis çılgınlığının gölge ekonomisi
FIFA’nın resmi gelir kaynakları muhasebe kayıtlarında ne denli şeffaf görünüyorsa, turnuvanın etrafında dönen gayriresmi ekonomi bir o kadar karanlıktır. 2026 Dünya Kupası, yalnızca ABD’deki yasal bahis pazarında 2,8 milyar ila 4,3 milyar dolar arasında bir hacmin döneceği tahmin edilen devasa bir sektörün merkezinde yer alıyor. Bu pazardaki yüzde 7-9 bandındaki kasa payı, lisanslı operatörler için 197 ila 387 milyon dolarlık brüt oyun geliri anlamına geliyor.
Fakat bu rakamlar, işin sadece yasal ve görünür kısmını oluşturuyor. Gaming Compliance International, turnuva genelinde dünya çapında yarım trilyon dolardan fazla bahis oynanacağını ve bu miktarın çok büyük bir kısmının lisanssız kripto siteleri ile yasa dışı tahmin pazarları üzerinden akacağını öngörüyor. Kara para aklamayı önleme denetimlerinden, tüketici korumasından ve yasal gözetimden yoksun çalışan bu gölge platformlar, Dünya Kupası’nın küresel izleyici gücünü suistimal ederek taraftarları sahte siteler ve denetimsiz bahis tuzaklarıyla hedef alıyor.
Şüphesiz FIFA, bu ekonomiyi uzaktan izlemekle yetinmiyor. Federasyon, Ocak 2026’da Stats Perform firmasını resmi küresel bahis verisi ve yayın hakları distribütörü olarak atadı; böylece 104 maçın canlı yayınlarını ve anlık verilerini lisanslı bahis bürolarına sunma hakkını tek eline aldı. Mayıs ayında ise Kaizen Gaming bünyesindeki Betano’yu, Avrupa ve Güney Amerika için Resmi Turnuva Destekçisi ilan ederek bu bahis operatörüyle üst üste üçüncü kez ortaklığa imza attı.
Buradaki asıl mesele FIFA’nın bahisten kazanç sağlayıp sağlamadığı değil -zira veri hakları, sponsorluklar ve bahsin körüklediği izleyici ilgisi sayesinde bunu fazlasıyla yapıyor-; asıl mesele, paraya dönüştürdüğü bu ekosistemi ne derece denetleyebildiğidir. FIFA mevzuatı şikeye karşı katı hükümler barındırsa da, yasal boşluklar ve çevrimiçi bahsin kontrolsüz büyümesi, düşük ücret alan sporcuların suistimal edilmesi ve zayıf uygulama mekanizmaları nedeniyle suistimallere kapı aralıyor. Nitekim yetkililerin yayın ve ticari haklar karşılığında 150 milyon dolardan fazla rüşvet aldığı iddia edilen 2015 yolsuzluk skandalı, FIFA’nın gelir akışlarının kişisel servet edinme amacıyla nasıl sistemli bir biçimde hortumlanabildiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermişti.
Yayın haklarında adalet uçurumu
Tüm bu ticari zaferlere karşın, 2026 turnuvası maksimum gelir elde etme hırsı ile halkın bilgiye erişim hakkı arasındaki derin çelişkiyi daha da belirginleştirdi. FIFA, yayın hakları gelirlerini 2022’ye göre yüzde 22 artırarak 3,8 milyar dolara ulaştırmayı öngören ve 175’ten fazla bölgeyi kapsayan yayın anlaşmalarına imza attı.
Ancak takım sayısının 48’e, maç sayısının ise 104’e çıkarılması FIFA’yı zenginleştirirken, maç başına düşen yayın değerini yüzde 19 oranında eritti ve küresel yayın paketlerinin toplam hacmi 2022’deki 495 seviyesinden 2026’da 443’e gerileyerek yüzde 11 düştü. Asya pazarındaki bölgesel ortaklık anlaşmaları 60’tan 24’e kadar çakılınca, FIFA ekranların tamamen kararmasını önlemek adına daha düşük teklifleri kabul etmek zorunda kaldı; nitekim Çin devlet kanalı CCTV ile yapılan anlaşma 250 milyon dolardan 60 milyon dolara kadar geriledi.
Futbolun küresel ve demokratik ruhu adına daha endişe verici olan durum ise, şifresiz yayın haklarının her geçen gün tırpanlanmasıdır. Avrupa’daki yasal düzenlemeler devlet televizyonlarının belirli maçları yayınlamasını güvence altına alsa da, turnuvaya katılmaya hak kazanan birçok ülke -özellikle de Küresel Güney’dekiler- maçların ücretli kanalların arkasına kilitlenmesine ya da hiç yayınlanamamasına seyirci kalıyor. FIFA’nın TikTok ve YouTube ile yaptığı “öncelikli platform” anlaşmaları bazı içeriklerin izlenmesine olanak tanısa da, bunlar kamusal erişimi garantilemek için değil, etkileşimi ve reklam gelirlerini artırmak için tasarlanmış ticari hamlelerden ibarettir.
Yıllarını eleme turlarında harcayan ülkeler için maçların kendi evlerinde şifresiz yayınlanmaması, kırılmış bir toplumsal sözleşmedir. Turnuvanın yaratacağı öngörülen 80,1 milyar dolarlık devasa ekonomik çıktının -ki bunun 30,5 milyar doları yalnızca ABD’ye kalacak- kendi takımlarının mücadelesini dahi izleyemeyen halklar için hiçbir anlamı yoktur.
Gelişim bütçesindeki açık
FIFA, İsviçre yasalarına göre kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur ve bütçesinde ciddi bir yeniden yatırım taahhüdünde bulunur: 2023–2026 döngüsü boyunca FIFA Forward programına 2,25 milyar dolar, Futbol Gelişim Fonu’na 660 million dolar ve Gelişim ve Eğitim faaliyetlerine toplamda 3,86 milyar dolar ayrılmıştır. Resmi belgelerde Ruanda’daki 4,7 milyon dolarlık milli takım konaklama tesisinden, Concacaf genelindeki kadın futbolu girişimlerine kadar uzanan projeler öne çıkarılıyor.
Gelgelelim, bu yatırımların boyutu, turnuvadan çekilen ticari kârın yanında son derece cüce kalıyor. 2026 Dünya Kupası, yalnızca bilet ve ağırlama hizmetlerinden yaklaşık 3,0 milyar dolar gelir elde edecek; bu miktar, dört yıllık tüm gelişim bütçesinin neredeyse üç katına denk geliyor. Eleştirmenler, FIFA’nın altyapıya harcadığı her bir dolara karşılık, spora en çok ihtiyaç duyan yoksul toplulukların cebinden yayın ve bahis marjları üzerinden on dolar geri topladığını savunuyor.
Sonuçta ortaya iki vitesli bir küresel futbol ekonomisi çıkıyor: Seçkin oyuncular ve zengin federasyonlar ticari ganimeti paylaşırken, kaynak yetersizliği çeken ülkelerdeki genç yetenekler sahadan, antrenörden ve profesyonelleşme imkanlarından mahrum kalıyor. FIFA’nın, gelirleri Zürih’te toplayıp gelişim fonlarını şeffaflığı şüpheli üye federasyonlar aracılığıyla dağıtan yönetim modeli, verimsizlik ve kapalılık gerekçesiyle öteden beri eleştiriliyor. 2015 yolsuzluk skandalı, sadece şahsi ahlaksızlıkları değil, ticari hakları sportif gelişimin önünde tutan yapısal bir zihniyeti de ifşa etmişti.
Siyasetin yeşil sahadaki gölgesi
FIFA’nın İsrail’e yönelik tavrı, dünya futbolunun politize olmasında adeta bir paratoner işlevi görüyor. 2023-2026 dönemi boyunca otuzdan fazla hukuk uzmanı ile aralarında Türkiye ve on iki Orta Doğu federasyonunun da bulunduğu çok sayıda kuruluş, Gazze’deki faaliyetleri gerekçe göstererek İsrail’in FIFA ve UEFA müsabakalarından men edilmesini talep etti. İspanya, İsrail’in katılım hakkı kazanması durumunda kupayı boykot etmeyi açıkça tartışırken, Trump yönetimi ise herhangi bir men kararına direnmesi için FIFA’ya baskı uyguladı. Infantino’nun, İsrail ve Filistin federasyon başkanları arasında bir el sıkışma organize etme girişimi ve Trump ile bağlantılı bir Gazze yeniden imar kuruluna 75 milyon dolar bağışlama vaadi gibi hamleleri, tarafsızlıktan ziyade işgali meşrulaştırma çabası olarak yorumlanarak tepki topladı.
Ne İsrail ne de Filistin 2026 turnuvasına katılma hakkı elde edebildi; bu durum, acil bir askıya alma tartışmasını şimdilik rafa kaldırdı. Messi cephesinde ise Arjantinli kaptan jeopolitik tartışmalardan genel olarak uzak durmayı tercih etti; nitekim kendisinin 2019’daki İsrail ziyareti de siyasi değil, ticari gerekçelerle yapıldığı savunulsa da tartışmalara yol açmıştı. İsrail devletinin Arjantin takımına veya stratejik bir unsur olarak Messi’ye doğrudan destek verdiğine dair doğrulanmış bir kanıt bulunmuyor. Değişmeyen tek gerçek; FIFA’nın, 2022 sonrasında Rusya’ya uyguladığı yaptırım standardını İsrail’e uygulamaktaki isteksizliğinin, kurumu çifte standart suçlamalarına açık hale getirmesidir. Bu durum, kimin sahaya çıkacağına sportif dürüstlüğün değil, jeopolitik ittifakların karar verdiğini gösteriyor.
Geleceğe bakış
2026 Dünya Kupası son düzlüğe girerken, ticaret ile oyun dürüstlüğü arasındaki gerilim daha da tırmanacak. FIFA, 13 milyar dolarlık bütçe döngüleri, milyar dolarlık bahis ortaklıkları, fahiş bilet fiyatları ve sosyal medya yayın anlaşmalarıyla benzeri görülmemiş büyüklükte bir finansal mimari inşa etti. Ancak bu devasa yapıyı ayakta tutacak ve denetleyecek bir yönetim mimarisi kurmayı başaramadı.
Yıldız oyunculara yönelik esnek kurallar, denetimsiz bahsin gölge ekonomisi, bu şovu ekran başında veya tribünde finanse eden taraftarların bilgiye erişim hakkı ve rekor gelirlerin gerçek anlamda küresel kalkınmaya dönüp dönmediği gibi sorular, final düdüğünün çalınmasından çok sonra bile FIFA’nın inandırıcılığını sorgulatmaya devam edecek.
Şimdilik şov devam ediyor. Messi sahada kalmayı sürdürüyor. Bahis gişeleri açık. Para ise Zürih’e, Adidas ve Betano’nun yönetim kurullarına ve FIFA’nın kontrol edemediği ancak yarattığı büyük şovla beslediği gayriresmi kripto borsalarına akmaya devam ediyor.
Futbolun yönetim organının bu küresel oyunu geleceğe mi taşıdığı, yoksa onu en yüksek teklifi verene bir açık artırmada satıp satmadığı sorusu, turnuvanın kendisi gibi dünya kamuoyunun önünde duruyor. Ve bu, FIFA’nın henüz tatmin edici bir yanıt veremediği en büyük sorudur.
Görüş
NATO 2.9: Atlantik cephesinin çok kutuplu paradoksu

Bilgisayar mühendisleri bilecektir, bir yazılımın 1.0, 2.0,3.0 gibi anılması yeni bir sürümü çıktığını ifade eder. Öncekine kıyasla doyurucu boyutta değişimler ve geliştirmeler içermelidir ki .0 takısını hak etsin. Eğer değişimler kullanıcı tarafından yeterli bulunmazsa genelde şu yorum yapılır; “Buna keşke 2.9 deseydiniz!”
İşte NATO’nun Ankara zirvesinde kurmaya çalıştığı NATO 3.0 düzeni de bu şekilde hissettirdi. Artık 2.0’dan aşina olduğumuz ABD merkezli dünya yok ancak bu yeni denklemin altı 3.0 diyecek kadar da dolu değil. NATO 3.0, ABD Savaş Bakanlığı Politikalardan Sorumlu Başkan Yardımcısı Elbridge Colby tarafından ortaya atılan, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk aldığı bir NATO güvenlik mimarisi ön gören bir tanımlamaydı. Bu düzenin temelleri de Ankara’daki zirvede atılacaktı. Bu net tanımlama, ittifakın sadece ufak “yamalarla” yoluna devam etmeye çalışmadığı, tamamen yenilenerek üzerindeki “ölü toprağını” atmaya hazırlandığı anlamına geliyordu. Ancak bu yeni düzenin bir paradoksu vardı; Evin oğlu kendi geçimini sağlıyorsa baba sözü neden dinleyecekti? Avrupa ülkeleri savunma harcamaları arttırınca neden ABD’nin istediğiyle düşman olup istemediğiyle barış yapacaktı? İttifakı 77 yıl ayakta tutan Amerikan hegemonyası olmazsa bunun yerini ne alacaktı?
Dağılmakta olan bir aile
Zirveyi ben ve Harici Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, yerinde takip ettik. İlk gün başta Genel Sekreter Mark Rutte olmak üzere “sevimli” ve “sıcak” mesajlar dinledik. Herkes aile olmaktan, bütün olmaktan bahsediyordu. İyi dilek ve temennilerin dışında NATO, ilk kez nitelik yerine niceliğe odaklanmıştı. Onlarca askeri endüstri anlaşması, artık sadece sofistike teknolojiler değil, sayısal olarak fark yaratacak üretim hatları oluşturmayı hedefliyordu. Ucuz ve yenilenebilir savaş araçları ilgi odağıydı.
Verilen mesajlar ve panellerdeki ortam NATO’nun geleceği açısından pozitif bir görüntü çiziyor denebilirdi, tabii sonra Trump gelmeseydi…
ABD Başkanı ayağının tozuyla önce Grönland arzusunu yineledi sonraysa İspanya’ya sataştı. Onları “anlaşması imkansız, konuşmaya değer olmayan bir ülke” olarak nitelendirdi ve İspanya ile ticareti askıya alabileceğini söyledi. Trump saldırgan bir şeyler söyledikçe hemen yanında oturan Rutte, dağılmakta olan bir ailenin “yeterince neşe saçarsam belki herkesi bir arada tutabilirim” diye düşünen çocuğu gibi hasar kontrolü yapmaya çalışıyordu. Basın toplantısında Rutte’ye sordum;
“İran’a operasyonlar konusunda Trump haklı buluyorsunuz, eğer çatışma ortamı tekrar başlar ve başkan Trump Avrupalılara destek için çağrı yaparsa bunu onaylayacak mısınız?”
Rutte, epey uzun ama tatmin etmeyecek bir cevap verdi. Enteresan noktası, Avrupa’nın hareketsizliği konusunda Trump’a kısmen hak veriyor oluşuydu. Bu, Rutte’ye özgü bir davranış değildi. Alman Şansölyesi Frederik Merz de benzer bir yol almıştı. “Trump’ın bize silah üretimini arttırmayı sert bir şekilde söylemesi gerekiyormuş, Trump bu konuda haklıydı” ifadesini kullandı. Trump’ı özellikle İran konusunda eleştiren çıkışları beklenen sonucu vermemiş olacak ki Merz çalıştığı ispatlı huyuna gitme stratejisine başvurmuş.
Yine de bu huyuna gitme işi yeterli olmadı. Zirvenin sonunda paylaşılan metin bir gerçeği ortaya koyuyordu; NATO eskisi gibi düşman belirleyemiyordu. Rusya konusundaki cümleler geçen yıllara nazaran daha hafifken İran için boyutu belirsiz bir “nükleer silah sahibi olamaz” tanımı kullanılmış, Çin’in adı bile geçmemişti. Metinde ne ABD Rusya’ya karşı bir taahhütte bulunuyor, ne de AB İran veya Çin konusunda Trump’a bir söz veriyordu. Ukrayna’ya destek meselesi, 70 milyar dolarlık bir yıllık destek ile belirtilmiş ancak ABD’nin bunda bir rol oynayıp oynamayacağı ortada bırakılmıştı.
Dürüst olalım, yakın zamanda ne Trump’ın Ukrayna’ya destek paketlerini kongreye getirme ne de Avrupa’nın İran konusunda ciddi bir askeri destek sağlama planı var. İki taraf da birbirine “hadi aslanım, sen halledersin” demeyi tercih ediyor. Peki neden? Avrupa daha önceden düşman olarak gördüğü İran’a neden saldırmıyor? Daha önce tehdit kabul ettiği Çin’e karşı neden tavır almıyor? ABD, neden yıllarca STK’larla ve askeri destekle dahil olduğu Ukrayna meselesine karışmak istemiyor?
NATO’nun çok kutuplu paradoksu
NATO doğası gereği büyük jeopolitik gerilimlerde tek yürek olmak zorunda olan bir yapı. Bu Soğuk Savaş ve sonrası dönemde nispeten kolaydı. Güç merkezi bir taneydi. Alternatifler imkansızdı. İdeolojik hesaplaşmalar sınırları keskin bir biçimde belirliyordu. Bugün ise ABD’nin ortak hedefler ve ortak düşmanlar belirlemesi mümkün değil. Ülkeler, ideolojik bağlardan yoksun bir şekilde birbiriyle iletişim kuruyor. Küreselleşmenin de yardımıyla endüstrilerini desentralize hale getiriyor, vazgeçmesi güç ticaret hatları oluşturuyor.
Trump’ın eleştirilerine karşı Afganistan ve Irak’ta ne kadar istekli bir şekilde çarpıştıklarını anlatan Avrupa ülkeleri, petrol piyasalarını derinden sarsma korkusuyla Hürmüz civarında savaşı uzatacak operasyonlardan kaçınıyor. (Avrupa ordularının ABD’nin yapamadığı neyi başaracağı da tartışılır tabii) Bunun yanında Trump’ın Grönland inadı Avrupalıların soluğu Pekin’de almasına yol açmıştı. Bugün nasıl olacaktı da Avrupalılar Çin’i bir tehdit olarak nitelendirecekti?
Benzer bir fikir ayrılığı ABD için de geçerli. Ukrayna’da Rusya’nın askeri kabiliyetlerinin yeterince hasar aldığını düşünen Amerikan devleti, hem nükleer savaş ihtimalini düşürmek hem de Çin’e değerli bir enerji kaynağı sunmamak adına Rusya’nın huyuna gitmeyi umuyor. Böyle bir durumda ABD, neden birkaç paragrafla zirvede Rusya’yı hedef alsın ki?
Bunun yanında Avrupa içinde bile tam bir fikirsel ortaklık yok. Son dönemde Polonya ile Ukrayna arasında patlak veren gerilimden Orban sonrası Rusya konusunda radikal bir değişim getirmeyen Magyar’a kadar Avrupa içinde de aykırı görüşler varlığını sürdürüyor. Bunlara yükselişi süren Almanya’nın AfD’sini, İngiltere’nin Reform Partisi’ni ve Fransa’da seçime girip girmeyeceği belirsiz Le Pen’i eklediğimizde bugünkü Avrupa’yı bile mumla arayabilirler.
Sonuç olarak, dünyayla ABD’den bağımsız bir şekilde (ABD’nin isteği böyle olsa bile) hareket etmeye başlayacak bir Avrupa, doğal olarak kendi çıkarlarını önceleyecek. Kaçınılmaz çıkar çatışmaları, NATO içinde bağımsız ittifaklara yol açacak. 100 yıldır gömülü baltalar parça parça yerinden çıkmaya başlayacak. Yani NATO’nun hayatta kalabilmesi için sorumluluk alan bir Avrupa’ya ihtiyacı var, ancak bu sorumluluk NATO’nun sonunu getirebilecek çıkar çatışmalarına yol açabilir. İşte NATO 3.0’ın içinden çıkamadığı paradoks budur. NATO gibi bir ittifakta “eş başkanlık” yürümez.
Neden 2.9?
İşte böylesi bir paradoksta Avrupa ülkeleri kendi yollarını belirgin bir biçimde çizmiş değiller. Daha fazla üretim yaptıkları, daha fazla sorumluluk aldıkları bir NATO öngörüyorlar ama bunun yanında kendilerine bir yol çizemiyorlar. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen de Ankara’ya gelmişti. Önceden “Türkiye, Rusya, Çin nüfuzundan kaçınmalı” diyen Von Der Leyen, Türkiye’yle yapılan savunma anlaşmalarıyla ilgili sorulara kaçamak yanıtlar verdi. Çünkü o da Avrupa’nın stratejik yolunu henüz tanımlayamıyor. Ukrayna Savaşı’nın gölgesinde askeri talebe yetişemeyen Avrupa endüstrilerinin Türk şirketlerle iş yapmasını önleyemiyor. ABD’den fırça yedikçe Çin’le iletişime geçen ülkelere dur diyemiyor. Böylesi bir durumda hangi 3.0’dan söz edeceğiz? Yeni düzende Avrupa ABD’nin yanında mı olacak? Çin’e mi yakınlaşacak? Kendi başına mı duracak?
Ankara zirvesinde güçlü hissedilen tek bir kavram vardı; panik. Hızlıca bitmesi gereken İran savaşı uzadıkça Pasifik’e açılamayan ABD’nin paniği ve ABD’nin etkisinden çıkınca ortada kalmaktan korkan Avrupa’nın paniği…
Bu sırada Türkiye, bu kriz ortamında hem YPG meselesini çözdü hem de F-35 krizinde büyük ilerleme kaydetti. Yeni savunma sanayii anlaşmaları ve insiyatifler, bu kriz azalma eğilimi gösterdiğinde Türkiye’nin avantajlı bir konumda olmasını sağlayacak. Zira Avrupa, yolunu çizdiğinde tehdit algısı içine Türkiye’yi alıp almayacağını bilmiyoruz. Bugün alacağımız önlemler ve yapacağımız bağlayıcı anlaşmalar yarını daha net görmemizi sağlayacak. Bu sırada NATO, varlığını sürdürmek için ufak yamalar çıkarmaya devam edecek. 3.0 için henüz erken, daha yolda 2.9.1 ve 2.9.2 var.
Görüş
Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.
Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.
Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.
Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası
Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.
Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.
Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.
Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?
ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.
Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.
Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Savaşın Maliyeti
Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.
Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:
- Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
- Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
- Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
- Ticari yatırımların gerilemesi.
- Enflasyonist baskıların artması.
- Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.
Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.
Amerika’nın İç Siyaset Hesabı
Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.
Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.
Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.
Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.
NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya
NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.
Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.
Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.
Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi
Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.
Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.
Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.
Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği
Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.
Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.
Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.
Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı
Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.
Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.
ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.
Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?
Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.
Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.
Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.
Sonuç
Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.
Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.
Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.
Kaynaklar:
- ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
- Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
- Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
- Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
- Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
- Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
- Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
- NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
- Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
- OECD – Ekonomik Görünüm.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Görüş2 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?











