Bizi Takip Edin

SÖYLEŞİ

“İngilizler, Amerikalıları sevmiyor olabilirler ama onların arkasında durmaktan başka seçenekleri yok”

Yayınlanma

4 Temmuz’da erken seçimlerle birlikte yeni parlamentoyu ve iktidarı belirleyecek olan Birleşik Krallık’ta, on yıllara yayılan iktisadi durgunluğa Avrupa Birliği’nden ayrılma (Brexit) süreci ile katmerlenen siyasi ve toplumsal kriz ve Rusya karşıtı kutsal ittifaka dahil olarak başlayan jeopolitik gerilimlerin yükselişi eşlik etti.

Öte yandan Britanya emperyalizminin “özgün” bir tarafı da bulunuyor. Londra, uzun yıllardır küresel finans akışlarının sinir merkezi durumunda. 2008-9 mali krizinden sonra Körfez ülkelerinin İngiliz finans sermayesi ile kurduğu ilişkiler ayyuka çıkarken, 2010’lu yıllarda benzer bir mesele Çin ile de yaşanmış ve Londra küresel renminbi ticaretinin batıdaki en önemli odak noktası haline gelmişti.

Bütün bu finansal akışların merkezinde, kurulduğu alanın küçüklüğünden yola çıkılarak “Mil Kare” [Square Mile] de denilen ünlü City of London veya kısaca The City yer alıyor. Kendi ayrı idari ve hukuki yapısına sahip olan The City, her zaman karanlıkta kalan bir tarafı olması nedeniyle dünyada finansla ilgili tüm komplo teorilerinin de içinde bir şekilde yer alıyor.

City of London ve Britanya emperyalizminin işleyişinde finansın rolüne odaklanan The City: London and the Global Power of Finance [The City: Londra ve Finansın Küresel Gücü] (Verso, 2017) kitabının yazarı Tony Norfield, finansın kapitalist dünya sisteminin ayrılmaz bir parçası olduğunun kuvvetli bir biçimde altını çizerek, ikisini birbirinden ayırmanın saçma bir girişim olduğuna işaret ediyor.

Bununla birlikte City of London ve finans, Britanya emperyalizminin özgün yapısına da işaret ediyor ve özellikle finans sektörü, İngilizlerin hem GSYİH’sinde hem de yatırım yapısında kritik bir rol oynuyor.

Norfield, Londra’nın Washington’dan bağımsız bir siyaset izlemesini çok mümkün görmüyor. Ona göre İngilizler bunu istese bile, ABD’den ayrı davranabilmek için çok güçsüz durumdalar. Çin’in yükselişi ve Asya ve Latin Amerika’nın Çin’e yönelişi, ayrıca Rusya’nın Ukrayna’daki galibiyeti, Norfield’e göre, İngilizlerin tüm karşı çabalarına rağmen, kaçınılmaz. Norfield, güncel meselelere ilişkin düşüncelerini, “Economics of Imperialism” isimli kişisel blogunda yazıyor.

Britanya’nın küresel finanstaki rolü ile başlayayım. City of London Türkiye’de pek bilinmiyor. Fakat özellikle 2010’lu yıllarda City yetkilileri AKP hükümeti ile derin ilişkiler geliştirdi. Örneğin Türkiye’de sıklıkla eleştirilen Kamu-Özel Ortaklığı projeleri de aynı on yılda Britanya ve City of London aracılığıyla kabul edildi; hatta mevzuatı bile Britanya’dan alındı. Bize biraz City of London’ı diğer finans merkezlerinden ayıran özelliklerden ve City’nin İngiliz emperyalizmi için öneminden bahsedebilir misiniz?

Evet, bu büyük bir konu elbette, fakat hatırlayabileceğiniz bir konu, 2008’deki finansal krizin ortasında, faiz oranı takasları ve bunların devasa hacmi hakkında çok fazla tartışma vardı. Yüzlerce hatta binlerce milyar dolar değerindeki swaplar açısından teknik olarak ne kadar çok şey içerdiklerine bakarsanız, bilirsiniz.

Pek çok kişinin gözden kaçırdığı şey, bu faiz swaplarının yasal dayanağının aslında İngiliz hukukunda olduğudur. Britanya’daki insanlarla çok fazla swap yapılmadığı için bu tuhaf görünebilir, fakat İngilizlerin finans üzerindeki etkisinin oldukça büyük olduğunu yansıtmaktadır. Ve bu gerçekten tarihsel faktörlere dayanıyor çünkü İngiliz imparatorluğunun büyümesi, özellikle 19. yüzyılda, hatta daha önce bile, her türlü ticari, denizcilik, ulaşım, sigorta ve ticaret ilişkilerinin, bunların çoğunun İngilizler tarafından domine edildiği anlamına geliyordu.

İngilizler, örneğin, daha önceki bir dönemde, en büyük köle tüccarlarıydı. Yani temelde, kısmen emperyal hedefleri nedeniyle uluslararası ticarette çok büyük bir rol oynadılar. Örneğin Hindistan örneğinde, Hint gemi inşa endüstrisini ve Hint gemicilik endüstrisini aşağı yukarı kapattılar. Hintliler gemi inşa edebiliyor, gemileri yüzdürebiliyor ve limandan limana gidebiliyorlardı. Ama İngilizlerin yaptığı şey. Sömürge Hindistan’ında, İngiliz limanı olmadığı sürece gemilerin limana yanaşmasını engelledi. Böylece Hindistan’daki gemicilik ve gemi inşa endüstrisinin büyük bir kısmı kapanmış oldu ve bunun yerine İngilizlerin hakimiyetine girdi.

Sigortacılıkta, deniz sigortacılığında, Lloyd’s of London sanırım dünyanın en büyük deniz sigortası şirketi. Ve tabii ki Lloyds’a üye olan zengin bireylerden oluşuyor. Ama yine de bu tarihsel faktörü yansıtıyor, bu bugün de devam eden tarihsel bir faktör.

İngilizlerin sahip olduğu çoklu bağlantılar aslında Amerikalılardan çok daha öteye uzanıyor. Her ne kadar ABD en büyük ekonomik güç olsa da, açıkçası Britanya’dan çok daha büyük olsa da, finansal ve ticari işlemlerin üzerine inşa edilebileceği bağlantıların Britanya örneğinde çok güçlü olduğu ve aslında ABD için olduğundan daha yaygın olduğu oldukça açıktır.

Peki ne oldu? Aslında iki aşama var. Biraz geri gitmeliyim. Birincisi, 19. yüzyılda City of London dünya ekonomisi için büyük bir finans merkeziydi, dediğim gibi finans, gemicilik, sigorta, genel olarak sigorta ve ticaret, temel olarak ticaret. Bir tarihçi bunu oldukça güzel bir şekilde ifade ederek İngiltere’nin dünyanın atölyesi değil, deposu olduğunu söylemiştir. Başka bir deyişle, pek çok mal gelir ve tekrar dışarı gönderilirdi.

Dolayısıyla Britanya’nın bir tür ticaret merkezi olma konusunda uzun bir geçmişi vardır ve finansal ilişkiler bu temel üzerine kurulmuştur. Yani, yine, deniz sigortası, ticaret, finans ve bunun gibi şeyler üzerine ve bu İngilizler için çok önemliydi.

Dolayısıyla, 19. yüzyılda İngiliz ekonomisinin ticari mallarda açık vermesine rağmen, sigortadan kazandığı para ve denizaşırı tüm yatırımlarından elde ettiği yatırım geliri, cari hesabının aslında GSYİH’nin yaklaşık %5’i olduğu anlamına geliyordu. Yani ticarette büyük bir açığı vardı ama yatırım gelirlerinde ve sigorta da dahil olmak üzere çeşitli finansal gelirlerde büyük bir fazlası vardı.

Bu durum 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı ile darbe aldı. Bildiğiniz gibi, bu dünya ticaretine zarar verdi ve Britanya’nın daha zayıf bir ekonomik konumda olduğu anlamına geliyordu. İki savaş arası dönemde bunu düzeltmeye çalıştılar. Her ne kadar bunu yapmak için imparatorluğu bir temel olarak kullansalar da işler pek iyi gitmedi.

Daha sonra, savaş sonrası dönemde, İngilizler çok daha zayıf bir ekonomik konumdaydı, ancak ABD ile olan ilişkilerini finansal boyutlarını güçlendirmeye devam etmek için kullandılar. Yani savaştan hemen sonraki dönemde, örneğin 1950’lerde, ticaret finansmanının ağırlıklı olarak İngiliz Sterlini üzerinden yapıldığını, ABD Doları üzerinden yapılmadığını gördünüz. Yine, ABD’nin baskın ekonomik konumu nedeniyle bu biraz alışılmadık görünüyor, fakat olan buydu. Ayrıca, özellikle 1960’lar boyunca, avro piyasalarının büyümesi de söz konusuydu. Avro piyasalarının merkezi büyük ölçüde Londra’daydı. City of London, yabancı bankaları bu tür işlemleri yapabilecekleri Londra’ya gelmeleri için çekiyordu. Bunun nedeni de City of London’da, bir banka mevduatına verilebilecek faiz miktarını kısıtlayan ABD’deki yerel yasaları aşmak için var olan düşük düzenlemelerdi.

Örneğin, Avrupa piyasalarında çok farklı düzenlemeler vardır ve İngiltere Merkez Bankası ile City of London bu konularda çok daha az düzenlemeye sahiptir. Dolayısıyla uluslararası finansta avro piyasaları aracılığıyla yaşanan büyük patlamanın çoğu Londra’da gerçekleşti.

Ve tüm bu dönemde hiçbir zaman çok iyi durumda olmayan İngiltere ekonomisinin göreceli zayıflığına rağmen, İngiliz finansının ABD dolarını kullanması, ancak bir tür finansal ticaret aracı olarak hareket etmesiydi. Dolayısıyla bugün bile City of London’ın ya da daha genel anlamda Birleşik Krallık’ın böyle olmadığını görüyorsunuz.

City’nin kendisi nispeten küçük bir alan. Ayrıca Canary Wharf ve Londra içindeki diğer bazı yerler de var. Yani coğrafi açıdan tam olarak şehir değil ama City of London, Brexit’ten sonra bile ve İngiliz ekonomisinin zayıflığına rağmen hâlâ dünyanın en büyük döviz ticaret merkezi. Ayrıca bankalar ve müşterileri arasında, faiz swapları ve buna benzer şeyler gibi en büyük finansal türev ticaret alanlarından biridir.

Birleşik Krallık’taki bankalar, hepsi İngiliz bankası değil elbette, ama Birleşik Krallık’taki bankalar diğer ülkelere kıyasla en büyük uluslararası bağlantılara sahipti. Bu da yine stres yaratıyordu. Birleşik Krallık ekonomisinin göreceli zayıflığına rağmen City’nin ne kadar büyük olduğuna vurgu yapıyorum, kesinlikle ABD’ye kıyasla, ama aynı zamanda bir dizi Avrupa ülkesine kıyasla da öyle.

Ve bilirsiniz, banka için, uluslararası anlaşmalar için, her türlü şey için düzenlemelerin belirlenmesinde büyük bir rolleri vardı, çünkü bu uzmanlık birikimi ve ABD ile müttefik bir ortak ve suç ortağı olarak oynadıkları bu rol nedeniyle. Bu da onlara, İngiliz ekonomisi olarak tek başlarına sahip olabileceklerinden çok daha fazla özgürlük ve etki sağladı.

City’nin İngiliz devlet aygıtının yanı sıra ayrı bir idari yapısı var. Türkiye’de bazı insanların, hükümete yakın bazı insanların, Londra baronlarından, Londra bankerlerinin iç siyasetimize karışmaya çalıştığını düşündüklerini duyarız. Çünkü City of London, bir tür, bilirsiniz, karanlık bir yer, yabancılar için uğursuz bir yer.

Bence internette bu konuda yapılan tartışmaların çoğu tamamen yanlış. City of London’a finansal düzenleme açısından her türlü ayrıcalık tanınmıştır, fakat bu sanki kendi başına ayrı bir güçmüş gibi değildir. Bu, her hükümet tarafından izlenen bir politika olmuştur. Özellikle 1970’lerden bu yana muhafazakâr hükümetler ve İşçi Partisi hükümetleri tarafından kasıtlı bir politika izlenmiştir. Finans sektörünü canlandırmak, düzenlemeleri gevşetmek ve şehrin büyük ölçüde genişlemesine izin vermek.

1979’da döviz kontrolleri gevşetildi. 1986 ya da 87’den itibaren, hatırlayamıyorum, büyük patlama denen şey oldu. Sonrasında hükümetler, hayır, bu kötü bir fikir, değiştirelim demedi. Hayır, bunu devam ettirdiler ve daha da fazlasını yaptılar.

Ve 1997’deki İşçi Partisi hükümeti döneminde, City’nin en büyük destekçilerinden biri İşçi Partisi’nin Maliye Bakanı Gordon Brown’dı. Hatta City ile ilgili kitabımda da bahsettiğim gibi Lehman Brothers’ı gülünç bir şekilde övmüştü. Bu, her şeyin cehenneme dönmesinden sadece bir yıl kadar önceydi. Bu tutarlı bir İngiliz hükümet politikasıydı.

Yani, tamam, İngiltere Merkez Bankası farklı bir kurum olsa da, farklı hükümetler, farklı politikalar vs. olsa da, City’yi kapalı mekanlarında oturan bir tür şeytan gibi göstermek tamamen yanlıştır. Bu, İngiliz politikasının kasıtlı, kesin ve tutarlı bir parçasıdır. Bunun nedeni de bundan çok para kazanmaları ya da İngiliz ekonomisinin kazanması.

Ve yine, bu eski bir İşçi Partisi hükümetinin iktidarda olduğu döneme bakıyordu. Aslında tüm bu işlerden, büyük ikramiyelerden ve vergi gelirlerinden çok fazla vergi geliri elde edilmesinden övgüyle bahsediyorlardı.

Bu, ironik bir şekilde Brexit politikasının berbat ettiği bir şey oldu çünkü City’nin ekonomik faydalarını azaltan bir faktör oldu.

Bu konuya da geleceğiz. Tamam ama dün Politico’da bir makale okudum ve orada City’nin seçimleri çoktan kazandığı çünkü hem İşçi Partisi hem de Muhafazakârların şehrin nasıl işleyeceğini garanti altına aldığı yazıyordu.

Ama yine kitabınızda tüm kapitalist şirketlerin önemli finansal operasyonlar yürüttüğünün altını çiziyorsunuz. Sizce finansal faaliyetlere yönelik özel öfke nereden kaynaklanıyor? Kitleler, özellikle de proleter olmayan kitleler, sermaye yapısı ile, onun 1001 yüzünden biri olan finans sektörüyle karşı karşıya kalıyor olabilir mi?

Genel olarak, bankalara, şehre, finansa ve bunun gibi şeylere ülke ekonomisi için bir olumsuzluk olarak bakan bir halk görüşü var. Ve bu biraz daha azdı. Tabiri caizse, her şeyin gülünç bir şekilde harika göründüğü, hisse senedi fiyatlarının yükseldiği, her türlü finansal göstergenin iyi göründüğü patlama yıllarında, bankacıların açgözlülüğüne karşı daha popüler bir görüş vardı, bu tür şeyler. Ve elbette, bırakın büyük yöneticileri, milyonlarca sterlin kazanan genç insanlar bile bu tür şeylerle uğraşıyordu. Bu kolay bir kızgınlık odağıydı.

Sonra 2008 mali krizi, bankaların kurtarılması ve bunun gibi şeyler büyük bir olay haline geldi ve bankacılara karşı yaygın bir hoşnutsuzluk, nefret, bu tür şeyler ortaya çıktı. Fakat hiçbirinin inkar edemediği şey, finans, vergi geliri, haberler ve bu tür şeylerde İngiliz ekonomisi için önemli bir faktör olduğuydu.

Dolayısıyla bankacılık ve finansa karşı popüler bir görüş var ve bu sol radikal insanlar arasında çok yaygın. Ama bu çok basit bir görüş. Belki de böyle söylememeliyim, ama bence aptalca bir bakış açısı çünkü finans sektörünün kapitalizmin işleyişine eklenen gerekli bir unsur olduğunu görmezden geliyor.

Sizin de bahsettiğiniz gibi, kitabımda bu konuya değiniyorum ve hatta bir örnek veriyorum. Apple’ı ele alalım. Apple, ABD’nin devasa teknik harikası şirketi. Aynı zamanda en büyük tahvil ticareti şirketlerinden birinin de sahibi, değil mi? Garip, ben Apple’ı hep tüketici teknolojisi gibi şeyler sanırdım. Hayır, devasa miktarda finansal türev anlaşmaları varmış.

Bir sürü tahville ilgiliymiş ve Braeburn adında bir şirketi varmış. Öyle değil mi? Braeburn bir tür Apple ve merkezi Nevada’da ve pek çok insan bunu bilmiyor. iPod’ları, iPhone’ları, Mac’leri ve bunun gibi şeyleri biliyorlar, ama Braeburn’ü gerçekten bilmiyorlar.

Her büyük şirket, sadece Apple değil, her büyük şirket döviz riski, faiz oranı riski işlemleri ve diğer her şeyle ilgilenmek açısından bir finans koluna sahip olmak zorundadır. Yani bundan kaçamazsınız. Her bir şirket bunu yapar, teknik olarak bir sanayi şirketi, ticari şirket ya da her neyse, bunu yapmak zorundadır. Ve bu kapitalist piyasaların gerekli, kaçınılmaz bir faktörüdür.

Yani eğer finansı sevmiyor ama kapitalist piyasaları istiyorsanız, ortada bir çelişki var demektir. Sizin görüşünüze göre, bunlar kaçınılmaz olarak kapitalist piyasalardan kaynaklanır. Yani bunun etrafından dolaşamazsınız. Kapitalist piyasalar hakkında bir şeyler yapmanız gerekiyor., eğer kapitalist finansı sevmiyorsanız. Aksi takdirde kaybeden taraf olursunuz.

Evet, ama bir önceki soruyla bağlantılı olarak, 2008 krizinin ardından ve Brexit tartışmaları sırasında, aynı anda hem City of London’ın AB düzenlemelerinden kaçmasına hem de Birleşik Krallık’taki finans sektörünün aşırı enflasyonuna ve sözde üretken sektörlerin rekabet gücündeki nispi düşüşe dikkat çekildi. Bu tartışma tamamen popülist amaçlarla mı yürütülüyordu yoksa Britanya için gerçek maddi sınıf çıkarlarının bir uzantısı mıydı? Demek istediğim, sanayi sermayesine karşı finans sermayesi vs. gibi bazı tartışmalar var.

Bence bu yine yanlış yönlendirilmiş, kötü bilgilendirilmiş bir tartışma. Şöyle söyleyeyim, dürüst ve harika bir sanayi kapitalisti ile şeytani bir finans kapitalisti arasında büyük bir ayrım yok, çünkü tüm bu gerekli bağlantılar, örneğin British Petroleum, BP gibi bir petrol şirketini bulduğunuz yerde var, değil mi? Evet, öyle.

Bunlar büyük bir hazine ticaret departmanına sahip olacaklardır çünkü petrol fiyatlarındaki iniş çıkışlarla, nakit akışlarıyla ve her türlü şeyle ilgilenirler. Yani her büyük sanayi şirketinin gerekli olarak, finansal bir özelliği vardır. Doğru, teknik olarak bir şeyler üretiyorlar ya da başka şeylerle uğraşıyorlar ama bunları yapmak zorundalar.

Fakat şu anda dünyadaki üretimin çoğu özellikle Asya’da, ücretlerin nispeten düşük olduğu ve üretim maliyetlerinin daha düşük olduğu bir dizi ülkede gerçekleşiyor. Bu da daha zengin ülkelerin daha dar sanayi alanlarında, yani uzman mühendislik ve benzeri alanlarda tekel konumuna sahip olmaya odaklandığı anlamına geliyor. Ya da ticari güce dahil oluyorlar.

Apple’a geri dönelim. Diğer herkese kendileri için üretim yaptırırlar. Ve büyük kârlarını elde etmek için lisanslama ve ticari tekelleşmeye dayanırlar. Yani çok fazla üretmezler. Tüm üretimi başka bir yere yaptırırlar ama yine de büyük bir kâr elde ederler çünkü büyük zamlar yapabilirler.

Yani herkes onlar için üretim yapar ve onlar da zam yaparlar. Bu uç bir durum ama zengin kapitalist ülkelerin çoğunun yaptığına benziyor. Dolayısıyla tüm bu ülkelerde genel olarak imalat ve sanayinin payının azaldığını ve bunun yerine hizmetler sektörünün büyüdüğünü görüyorsunuz.

Yani, elbette bir hizmet sektörüne ihtiyacınız var, değil mi? Bir ekonomide sadece imalat, madencilik ya da sanayi ile yaşayamazsınız. Fakat olan şu ki, zengin ülkelerin ticari gücü, dünyanın geri kalanından değer hortumlamalarının önemli bir yoludur. Bu onların dünya ekonomisi üzerindeki asalaklıklarının bir parçasıdır.

Finansal boyut da bunun önemli bir parçasıdır. Yani bu ticari parazitlik ve finansal parazitlik, dünya ekonomisini yöneten zengin güçlerin altyapısının önemli bir parçasıdır. Biliyorsunuz, finans sektörü çıldırdığında ve patladığında sorun yaşıyorlar, fakat kriz sonrası dönem ortaya çıktığında ve başka bir şey yapmak istediklerinde bunu farklı bir şekilde yeniden empoze etmeye çalışıyorlar.

Şu anda Rusya, Çin ve bir dizi ülkenin farklı bir şey inşa etme girişimleriyle daha da büyük sorunlar yaşıyorlar. Tüm bunların dışında, ABD, İngilizler ve diğer batılı güçlerin on yıllardır başında olduğu dünya ekonomisi üzerindeki asalak egemenlik sistemi var.

Yani artık kapitalizmin olmadığı ve yeni bir feodal dünya düzeninde yaşadığımız iddiasına katılmıyor musunuz?

Hayır, bu çok saçma. Bu temelde, eğer öyle demek isterseniz, emperyalist kapitalizmdir ve birçok yönden çok daha asalak ve yozlaşmış bir kapitalizmdir.

Bilirsiniz, eski güzel 19. yüzyıl kavramına sahip olmaktan ziyade, bilirsiniz, ben açgözlü bir kapitalistim, ama en azından yatırım yapıyorum ve üretiyorum ve bunun gibi şeyler. Değil mi? Hayır, yaptıkları şey, bir şeyleri kontrol etmek için ticari tekelleşmiş bir sistem kurmak ve bilirsiniz, finansal ticari anlamda, hâlâ sahip oldukları sürece üreticilerine fayda sağlamak anlamına gelir. Ancak üreticilere sahip olmasalar ve üretimi size yaptırıyor olsalar bile, finansal bağlantıların ve ticari bağlantıların kendileri tarafından yürütüldüğünden ve tüm büyük fiyat artışlarının kendi yararlarına gerçekleştiğinden emin olmak isterler. Olan bu, değil mi?

Evet, anlıyorum. Şimdi biraz Brexit tartışmalarından bahsedelim ve bu konuyla da ilgili. Brexit ile birlikte bazı Thatcher tarzı Tory ekonomistleri Birleşik Krallık’ı yeni bir Singapur yapmak istediklerini söyledi ve siz de makalelerinizden birinde bunu sert bir şekilde eleştirdiniz. Fakat AB’deki bürokrasi, Brüksel’in finans kurumlarını düzenleme girişimleri ve Muhafazakârların serbest piyasadan uzaklaşma eleştirileri gibi şikâyetlerin kıtadaki kapitalist kurumlar ve fikirlerle bir çatallanma anlamına geldiğini düşünmüyor musunuz?

İngilizler için her zaman bir sorun olmuştur çünkü uzun bir süre boyunca dünya ekonomisinin ana büyüme alanı Avrupa gibi görünüyordu, artık öyle değil ama bir süreliğine öyleydi. Avrupa ekonomisinin ve AB’nin büyümesiyle birlikte Britanya’da AB’ye katılıp katılmama konusunda büyük bir tartışma başladı. 1960’lar boyunca İngilizler kendi içlerinde çok fazla tartışma yaşadı: Katılmalı mıyız? Katılmamalı mıyız?

Ve önceki imparatorluk bağlantılarının ekonomik açıdan kendilerine pek de iyi gelmediğini gördüler. Örneğin Avustralya ve Yeni Zelanda’nın çoğu, uzun bir demiryoluydu. Kanada bağlantıları o kadar güçlü değildi. Yani temelde Almanya, Fransa, İtalya, İspanya gibi görünüyordu. Bu Avrupa ülkeleri büyüyordu. Belki de biz onlara dahil olmalıydık.

Sorun şu ki, eğer İngilizler bunu yaparsa, o zaman hâlâ baskın bir konuma sahip olacaklar mıydı? Sorun hep buydu ve yapmaları gereken hesap da hep buydu.

1970’lerin başında nihayet karar verdiler: Evet, bunu yapmamız gerekiyor. Böylece Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katıldılar. Bu onlar için ekonomik açıdan çok anlamlıydı, fakat diğer Avrupalılarla olan bağlarını, gerilemekte olan kendi sanayileri üzerinde ekonomik baskı kurmak ve onları iyileştirmek ve daha iyi bir şekle sokmak için rekabetçi bir kamçıya sahip olmak için kullanıyorlardı, oysa daha önce eski imparatorlukla, yani Commonwealth [İngiliz Milletler Topluluğu] ile güçlü bağları vardı, bu onlara ayrıcalıklı bir konum sağlıyordu, ama bu artık dünyanın geri kalanında rekabetçi olmadıkları anlamına geliyordu.

Bu nedenle 1970’lerin başındaki muhafazakâr hükümet ve ardından gelen İşçi Partisi hükümetleri, İngiliz ekonomisini daha rekabetçi hale getirmeye ve böylece Avrupalılarla da biraz daha rekabet edebilmeye çalıştılar. Fakat, Avrupa bağlamında bile artık ekonomik olarak o kadar baskın olmadığınızda, baskın konumunuzu nasıl koruyacağınız konusunda büyük bir sorun yaşadılar.

Ve siyasi güçlerini kaybetme konusunda çok endişeliydiler. Bu nedenle Avrupa Birliği’ne katılmak istemediler ya da Avrupa Birliği ile birlikte AB’ye katıldılar, fakat tek bir para birimi oluşturma ve avroya sahip olma şeklindeki yeni düzene katılmak istemediler, çünkü bu çok ileri bir adım olurdu ve etkilerini kaybedecekleri anlamına gelirdi. Bu yüzden bunu yapmaktan hoşlanmadılar.

Ayrıca bunun City’nin konumunu zayıflatacağından ve bunun yerine örneğin Almanya’ya, Avrupa Merkez Bankası’na ve bu tür şeylere daha fazla doğrudan güç vereceğinden korkuyorlardı. Dolayısıyla bundan hoşlanmadılar ve bunu yapmaktan geri adım atmak istediler.

Her zaman bu gerilim vardı, bağlantılara sahip olmak istiyorlardı. Aslında Avrupa’da avro ile ilgili işlerin çoğunu City of London yapıyordu ve Avrupalılar bundan pek hoşlanmadı çünkü alternatif bir finans merkezi olarak Frankfurt ya da Paris’in büyüklüğü, Avrupa finansıyla ilgilenen İngiliz finans sisteminin büyüklüğü ve gücüyle karşılaştırıldığında bunu yapmakta nispeten zayıftı.

Ayrıca Singapur makalenizde Brexit tartışmaları sırasında bazı Londralıların, özellikle de hedge fonların ve risk sermayesinin Birleşik Krallık’ı AB’den ayırmaya çalıştığından bahsetmiştiniz. Ancak diğer kurumlar, bazı bankalar ve emeklilik fonları, varlık yöneticileri kalmaktan yanaydı. Bu olguyu nasıl açıklıyorsunuz?

Brexit çok aptalca bir ekonomik fikirdi, birkaç dar boyut dışında tamamen aptalcaydı. İşte bu yüzden büyük şirketlerin Brexit’i fazla büyütmediklerini gördünüz, çünkü nüfusun yarısından biraz fazlası Brexit’i destekliyordu. Dolayısıyla bu konuyu büyütmek ve müşterilerinin yarısını kızdırmak istemediler. Bu konu hakkında çok fazla konuşmak istemediler.

Fakat örneğin finans sektörü ya da iş dünyası içinde Brexit’i gerçekten destekleyenler ya hedge fonları ya da risk sermayedarlarıydı, bu gibi insanlar daha az düzenleme, daha düşük ücretler ve bu tür şeylerden faydalanabileceklerini düşünüyorlardı. Dolayısıyla daha Brexit odaklı bir bakış açısına sahiptiler. Ayrıca, açıkçası İngiliz işçi sınıfının çoğunun desteklediği daha milliyetçi bir versiyona da hitap ediyorlardı. Yani hoşlanmadıkları sözde bir Avrupa gücüne karşı İngiliz milliyetçiliğiydi. Özgür olacaktık, ayrı şeyler yapabilecektik ve bu tür şeyler. Bu oldukça aptalca bir milliyetçi görüştü ve aslında İngiliz işçi sınıfının sosyal refah yönlerini baltalıyordu. Fakat İngiliz işçi sınıfı genel olarak bu milliyetçi, Avrupa karşıtı bakış açısını destekliyordu.

Avrupalıların harika ilericiler olduğunu ve bu perspektiften bakıldığında bunun olumsuz bir şey olduğunu söylemiyorum, fakat bu kesinlikle ekonomik açıdan biraz aptalca bir hareketti ve bunun yerine hangi hükümet olursa olsun, ki bu durumda İşçi Partisi hükümetinden çok muhafazakâr hükümet tarafından uygulanabilecek daha gerici bir perspektifin önünü açtı, çünkü örneğin sendikalar genel olarak biraz daha Avrupa yanlısıydı çünkü Avrupa’da, Avrupa dışında, AB dışında gerçekleşmesi muhtemel olandan daha olumlu sosyal refah olayları görüyorlardı. Yani bu bir gerçeklikti.

Ayrıca bu AB göçmenlerine karşı bir göç karşıtlığıydı, yaşam koşullarımızı baltalıyorlardı ve bilirsiniz, İngiliz refah yardımını almaya çalışıyorlardı ve bu tür şeyler. Bu, popülizmin göç karşıtı yönüydü, Avrupa karşıtı şeylerdi, bu da İngiliz işçi sınıfının, herkesin değil ama çoğunun AB karşıtı bir bakış açısına sahip olmasına yol açtı, bu da Brexit görüşünün yakıtıydı, bu da AB karşıtı Nigel Farage tipi, UKIP tipi bakış açısıyla bağlantılıydı.

Fakat ekonomik olarak bu aptalca bir şey. Ekonomik olarak Brexit kötü bir hataydı. Biliyorsunuz, Avrupa Birliğ’’nin gidişatını görüyorsunuz, pek ilerici değil, aynı zamanda ABD tarafından domine ediliyor ve aptalca şeyler yapıyor.

Yani benim pozisyonum, doğrusunu isterseniz, çekimser kalmaktı. Avrupa Birliği’nin kötü olduğunu ve İngilizlerin harika alternatifinin de kötü olduğunu düşünüyordum. Yani, bilirsiniz, birinin diğerinden daha iyi olduğunu söyleyemezdim, ama bilirsiniz, İngilizlerin harika bir alternatifi olduğu görüşüne sahip olmak açıkça saçmaydı.

2010 yılı boyunca Birleşik Krallık ve City of London, Çin finansal akışları ve özellikle de renminbi için bir merkez haline geldi. Buna karşılık Birleşik Krallık da Kuşak ve Yol Girişimi’ne ve Asya Altyapı Yatırım Bankası’na katıldı ve krize rağmen Çin yatırımlarını Britanya’da çekti. Brexit’in bu gelişmelerle bir ilgisi var mıydı, yoksa bu sadece bir tesadüf müydü? Çin hâlâ Britanya’yı batı yarımküre için bir kapı olarak mı görüyor?

İngilizler Asya’dan daha olumlu bir ekonomik büyüme bekliyordu, oysa büyümenin Avrupa boyutu kıyaslandığında oldukça zayıf görünüyordu. Ama aynı zamanda Asya’nın ekonomik gücünün artmasından da korkuyorlardı. Yani bu biraz karışık bir bakış açısıydı. Yani, evet, bir süre ekonomide daha fazla Asya ilişkisi kurmak istediler ama aynı zamanda daha büyük bir Çin boyutundan korktular ve daha sonra Çin hakkındaki Amerikan paranoyasını kolayca satın aldılar. Bu da İngilizlerin Asya perspektifini ne kadar benimseyebileceklerini her zaman zayıflattı. Yani, bilirsiniz, onlar. Temelde Asya’ya dahil olmak istiyorlardı ama bu, büyük bir role sahip oldukları Batı gücünü yerinde tutabildiği sürece. Yani zorlamaya çalıştıkları açı buydu. Bu da hiçbir yere varmayan ve aptalca görünen bu saçma “Thames üzerinde Singapur” alternatifine yol açtı.

Fakat İngilizler bu açıdan hiçliğin ortasında kaldılar, açıkçası, bir tür bağımsız görüş uygulayacak kadar güçlü değiller. Amerikalılar söz konusu olduğunda listede iki ya da üç numaradalar. Avrupalılar onları pek sevmiyor ama sıkışmış durumdalar. Açıkçası biraz aptal görünüyorlar.

Yine de her zaman, bilirsiniz, harika uluslararası konumlarını güçlendirmeye çalışacaklardır. Biz Amerikalı değiliz. Amerikalılar kadar saldırgan ve emperyalist değiliz… Ama Amerikalıların yaptıklarının çoğunu onlar da yapıyor.

Bugün Avrupa Birliği de Çin malı elektrikli araçlara yönelik yeni gümrük vergilerini açıkladı. Haberlere göre, Almanya, İsveç ve Macaristan yeni tarifelere karşı çıkarken, özellikle Fransa ve İspanya yeni tarifeler için bastırdı. Peki sizce Avrupa’nın Çin’den ayrışması [decoupling] ya da resmi adıyla “de-risking” ne kadar gerçekçi?

Birincisi, bu yapılamaz. İkincisi, ister İngiliz bakış açısı olsun, ister Avrupa’nın bakış açısı olsun, bu oldukça zayıf bir Avrupa ekonomisini destekleme girişimidir.

Fakat birçok Alman şirketinin bu ayrışma fikrine tamamen karşı olduğunu söyleyebiliriz. Ve Çin’den ayrıştırma yapılamaz. Temel olarak, bu yapılamaz. Yapmaya çalışmak da aptalca bir şey.

Mesele sadece Çin de değil. Kore için endişeleniyorlar, Hindistan için endişeleniyorlar, temelde Asya ile rekabet edemeyecekleri her türlü şey için endişeleniyorlar. Anafikir bu. Bilirsiniz, Asya ekonomisinin büyüyen gücüyle rekabet edemezler. Bu yüzden bu tür şeyler yapmak istiyorlar ama temelde rekabet edemiyorlar. Hepsi bu.

Ve özellikle Çin’i seçecekler, çünkü Çin büyümeye devam eden bir büyük ekonomi, daha güçlü, rekabetçi bir ekonomi. Böylece Huawei’nin tüm bu kötü casusluk işlerini yaptığını, oysa harika Google’ın, harika Amazon’un ve tüm bu tür şeylerin Çinlilerin yaptığı kadar casusluk yapmadığını iddia edecekler. Çok saçma.

Ve onlar sadece Çinlilerin riskinden ziyade daha batılı, Amerikan temelli güçlerini istiyorlar, ki bu da onların hoşlanmadığı, bağımsız bir güç değil.

Son zamanlarda batı medyasında Çin’in kapasite fazlası hakkında çok fazla konuşma duyuyoruz. Önceleri Çin’in gelişmekte olan ekonomileri borç batağına sürüklediği anlatılıyordu. Sizce tüm bunlarda gerçeklik payı var mı? Çin’in büyük ekonomik gücü, özellikle Asya ve Latin Amerika’daki ülkeleri bağımlı hale getirmeyi mi amaçlıyor? Ya da AB’den gelen damping suçlamaları?

Bu çok saçma. Biliyorsunuz, örneğin birçok Afrika ülkesi Çin’i batı egemenliğine karşı daha ilerici bir alternatif, üretken bir alternatif olarak seçiyor. İşte bu kadar ve bu onlar için işe yarıyor, öyle değil mi?

Bunları kim inşa edecek? Yani köprüleri, yolları, demiryollarını, elektrik santrallerini vs. Lanet İngilizler, Avrupalılar ve Amerikalılar yapmayacak. Çinliler yapacak. Yani bu bir borç tuzağı değil. Ve açıkçası tüm bu borç tuzağı aldatmacası saçmalıktır ve doğru olmadığı kanıtlanmıştır. Ama temelde bunu tartışmak istiyorlar.

Elbette, her Çin yatırımının harika olduğunu ve her Avrupa yatırımının tamamen berbat olduğunu iddia etmiyorum, bu doğru değil. Fakat Çin’in bir borç tuzağı ve geri kalan her şeyin iyi olduğunu söylemek saçmalık. Bunun saçmalık olduğuna ve rekabet edemediklerine dair her türlü kanıt var. Fakat Batı gücünün harikalarına ilişkin Anglo-Amerikan bakış açısının hakim olduğu dönemdeki kadar kontrol sahibi değiller. Mesele de bu zaten. Ve bunu kaybetmekten endişe ediyorlar. Mesele temel olarak bu.

Bunu makalelerinizden birinde söylemiştiniz. Geçtiğimiz yıllarda BRICS ülkeleri batı finans sisteminin dışında bazı şeyler yaptılar. ABD’nin başını çektiği batı emperyalizminin yaptırım politikasının başarısız olduğu ve bu süreci hızlandırdığı da iddia ediliyor. Fakat Rusya’nın aksine Çin’in, bloğun diğer üyeleri arasındaki gerilimler göz önüne alındığında, ABD ile ilişkiler konusunda hâlâ temkinli olduğunu görüyoruz. Bir alternatif olarak BRICS için beklentiler nelerdir?

Temelde çok iyi. Ve gidilecek yol da bu. Birçok Asya ülkesinin, Latin Amerika ülkelerinin ve Afrika ülkelerinin önceki on yıllarda zarar gördüğü ve zarar gördüklerini bildikleri Batı-ABD-Anglo tipi egemenliğinden daha üretken ve farklı bir şey inşa etmek iyi bir fikir.

Her türlü çatışma, şikayet ve geri kalan her şey olacaktır, ama bu onlara İngilizler, Amerikalılar ve Avrupalılar tarafından sunulandan daha verimli bir alternatiftir.

Dolayısıyla gidilecek yol bu ve onlar da her türlü yolla bunu yapıyorlar. Bu devam edecek. Amerikalılar şikayet edecek, İngilizler şikayet edecek, Avrupalılar şikayet edecek ama parazitliğin, batı dünyasının parazitlerinin hakim olmadığı alternatif bir üretken ekonomi inşa etmeye çalışmaları iyi bir şey. Temel olarak, bu tuzaktan kurtulmaya çalışıyorlar ve bu işe yarıyor. Bu onlar için daha iyi. Ve bunu her seferinde görüyorlar. İçlerinden biri artık bu saçmalığa bir alternatif olduğunu görüyor ve artık bunu istemiyorlar, bu yüzden bir alternatif inşa etmeye çalışıyorlar. İşte bu kadar.

Burada ve orada bir karışıklık olabilir, her neyse. Her zaman tam olarak işe yaramayabilir. Evet, ama bu tür şeylere bir alternatif oluşturmak; yapmaları gereken şey bu ve bunu yapıyorlar.

Türkiye, Asya ve diğer ülkeler de buna katılmalı. Bunun yerine onlara hükmetmeye çalışan batı saçmalıklarına değil.

Son olarak Gazze’de devam eden işgalden, Ukrayna savaşından ve Britanya’nın tüm bunlarla ilgili rolünden bahsedelim. Britanya 7 Ekim’den bu yana İsrail’i aktif olarak destekliyor. Buna ek olarak Londra, İsrail ile açık ya da örtülü ilişkileri olan gerici Arap rejimleriyle çok yakın bir mali ve siyasi ilişki kurmuş durumda. İngiliz emperyalizminin finansal altyapısı göz önüne alındığında, İngiliz hükümetinin şu anda Orta Doğu’daki rolü hakkında ne söyleyebilirsiniz? Ukrayna söz konusu olduğunda, Britanya’nın Doğu Avrupa ve Karadeniz bölgesinde ve ayrıca Güney Kafkasya’da ABD’den daha sert bir Rusya karşıtı politika izlediği görülüyor. Polonya, Baltık ülkeleri, Türkiye ve Azerbaycan ile derin ilişkiler kurdu. Britanya Rusya’ya karşı bir kordon oluşturmaya mı çalışıyor?

İngilizler elbette Amerikalılarla güçlü müttefikler ve Amerikan gücüne karşı her türlü gerçek meydan okumayı kendileri için bir sorun olarak görüyorlar. Bu bir nevi, bilirsiniz, harika bir alternatif olmak isteyen ya da alternatif olmayan ama kendi şeylerine sahip olan büyük yardımcı olmak gibi bir şey. Bu tam olarak işlerine gelmiyor ama başka bir şey de yapamıyorlar. Zorba olmak istiyorlar ama Amerikalılara bağımlılar. Asıl mesele bu. Alternatifleri varmış gibi davranmak istiyorlar ama yok. Güçlerini arttırmak için Amerikalılara bağımlı olmaları gerekiyor.

Dolayısıyla Ukrayna söz konusu olduğunda, Amerikalıların Ukrayna meselesinde olduğundan daha fazla Rus karşıtıdırlar. Rusların yaptıklarına Amerikalılardan daha fazla karşılar. Ama bu politika kaybedecek çünkü Rusya kazanacak.

Ama bunun yerine başka bir şeyi güçlendirmek istiyorlar çünkü güçlerini, Amerikalıların ve genel olarak Batı’nın gücünü kaybetmesinden endişe ediyorlar. Ve Amerikalıların ve batının gücü olmayan başka bir şey inşa ediliyor. Bu yüzden bundan hoşlanmıyorlar.

Tüm bu şeylere böyle bakılmalı. Kilit nokta bu. Bugün olan herhangi bir şey, batı gücünün, esas olarak Amerikan gücünün ve İngilizlerin kendi bakış açılarını ya da Avrupa gücünün ya da her neyse, olup olmayacağı ile ilgili ve bunun yerine diğer ülkeler tarafından inşa edilen bir alternatif olacak.

İngilizler bundan hoşlanmıyor, Amerikalılar hoşlanmıyor ve bunun ne kadar korkunç olduğunu ileri sürmeye çalışıyorlar. Ama bu diğer ülkeler açıkçası daha iyi bir alternatif oluşturmaya çalışıyorlar. Biz de bunu inşa etmeye çalışıyoruz.

Peki ya Ortadoğu bağlantıları ve Ortadoğu’da Filistin’de devam eden Gazze savaşı ne olacak?

Evet, İngilizlerin bu konuda gerici bir rolü var. Bu konuda korkunç bir rolleri var. Ama biliyorsunuz, Filistin’de, Gazze’de, Ortadoğu’da, Batı Asya’da ilerici bir güç olmalarının hiçbir yolu yok. Her zaman gerici bir rol oynayacaktır. Şu anda İsrail’i her şekilde destekleme politikalarıyla bunun farkına varmış durumdalar ve bu Amerikalıları da desteklemeye bağlı.

Ama başarısız olmak zorunda. Umarım öyle olur ama bu onların gerçekten geri adım atacakları ya da farklı bir şey yapmaya çalışacakları bir şey değil. Tüm politikaları gerici ve aptalca ve başarısız olacaklar.

Yani hâlâ Britanya’nın dünya çapında Amerikan emperyalizminin bir tür fino köpeği gibi davranacağını mı düşünüyorsunuz?

Evet, çünkü temelde tek seçenekleri bu. Bağımsız, harika bir alternatif olmak istiyorlar. Yankileri sevmiyorlar. Farklı bir şey olmak istiyorlar ama olamıyorlar çünkü çok zayıflar. Bu yüzden onun yerine “harika İngiliz şeyleri” istiyorlar. Oysa İngilizler kimse için bir şey yapmıyor, bir şey inşa etmiyor ve başka hiçbir ülke için alternatif değil. Yani temelde alternatifleri değil, tepkiyi destekliyorlar. İşler böyle yürüyor.

Dolayısıyla Ortadoğu’da ve dünyanın geri kalanında tepkiyi desteklemek zorundalar ve yaptıkları da bu.

Bence temel fikir Avrupalıların kaybediyor olması. Amerikalıları pek sevmiyor olabilirler ve Amerikalılardan farklı olmak istiyorlar ama o kadar da farklı olmadıkları ortaya çıkıyor. Amerikalılar, onlardan biri, sizi de mahvetmeye çalışıyor. Tamam, ben bir İngilizim ama temelde yaptıkları şey bu. Yani farklı bir şey inşa etmek istiyorsanız başka bir yere bakmanız gerekiyor.

SÖYLEŞİ

Lübnanlı yönetici Gazze Savaşı’nın ülkesine etkilerini anlattı

Yayınlanma

Lübnan Ticaret Bakanlığı’nın kıdemli bürokratlarından İhracat Platformu Başkanı Roula Nasrallah, Harici’ye konuştu: “İsrail, Güney Lübnan’da çok sayıda zeytin ağacını, meyve bahçesini ve tarım arazisini yok etti. Güneyde zeytinyağı sektörünün yaklaşık %50-60’ı yok oldu.”

Lübnan Ticaret Bakanlığı İhracat Platformu Başkanı Roula Nasrallah, ülkede ihracatın geliştirilmesi, ticaretin kolaylaştırılması,  pazar istihbaratı ve araştırması gibi alanlarda sorumluluk üstlenerek, çeşitli sektörlerde başarılı girişimlere öncülük etmektedir. Devlet idaresi, müzakere, politika analizi konusunda analitik uzmanlığa sahiptir.

Roula Nasrallah, ülkedeki mevcut ekonomik durum, Gazze’deki savaşın Lübnan’a etkileri ve ticari planlamaya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

‘IMF kredisi şu an için ertelendi’

Basında IMF’nin Lübnan’a 3 milyar dolar kredi vereceği yer alırken, IMF yetkililerinin de bazı şartlar öne sürdüğü söyleniyor. IMF ile müzakereler hangi aşamada? Bu koşullar nelerdir? IMF yetkililerinin mayıs ayında Lübnan’a yaptığı ziyaretin sonuçları neler?

IMF müzakeresi bakanlığın tamamıyla değil, özellikle bizzat Bakanın kendisi ile yapıldı. Birçok toplantıya katıldı ve birkaç kez bakanlığa geldiler. Yolsuzlukla mücadele politikalarında bazı değişiklikler yapılmasını talep ettiler. Daha sonra müzakereler durduruldu. Yani her iki taraf da bu konuyla pek ilgilenmiyor. Konu sadece IMF değil; Lübnan hükümeti bile bu konuyla pek ilgilenmiyor. Çünkü sonuçta bu bir hibe değil, bir kredi. Yani IMF’den bu kredinin alınmasına tam bir onay yok. Şu an için ertelendi, beklemede.

Artık IMF’nin dışında Dünya Bankası’yla GATE projesi var. Bu aynı zamanda bir kredi. Bu 3 milyar dolar değil; 250 milyon dolar civarında. Bu, özellikle tarım sektörü değer zincirleri dahilinde, çeşitli değer zincirlerini geliştirmek ve ihracatı artırmak için altyapıya yöneliktir. Bu, IMF’ye başka bir alternatiftir.

‘İsrail, çok sayıda zeytin ağacını, meyve bahçesini ve tarım arazisini yok etti’

Gazze’deki savaş ve sınırdaki İsrail-Lübnan çatışmaları Lübnan’ın ticari kapasitesini nasıl etkiledi?

İsrail, Güney Lübnan’da çok sayıda zeytin ağacını, meyve bahçesini ve tarım arazisini yok etti. Güneyde zeytinyağı sezonunun yaklaşık %50-60’ı yok oldu. Lojistik olarak Lübnan başta olmak üzere tüm ülkelerde olduğu gibi bu kriz nedeniyle birçok kanal değişti. Turizm açısından başlangıçta artık güvenli değildi ve insanlar artık dışarı çıkmıyordu. Ancak birkaç ay sonra durum normale döndü. Artık yaz sezonunda turizme çok güveniyoruz ve diasporanın ve diğer turistlerin Lübnan’a gelmesini bekliyoruz. Şu ana kadar biraz utangaç. Yılın bu döneminde olağan akını hissetmiyorsunuz. Düzelip düzelmeyeceğini görmek için hâlâ beklememiz gerekiyor.

‘Pek çok insan sırf hayatta kalabilmek için antidepresan kullanıyor’

Beklentiniz nedir? Bu savaş nedeniyle turist kapasitesinin ne kadarı kaybedildi? Savaşın Lübnan’ın gelişimi üzerinde başka ne gibi etkileri oldu?

Şu ana kadar %70 olduğunu söyleyebilirim. Artık birçok Avrupalı ve Amerikalı firma için kırmızı bölge konumundayız, dolayısıyla artık gelmiyorlar. Proje ve iş anlamında bile kırmızı bölge olduğumuz için sigortaları kırmızı bölgeye gelmelerini karşılamıyor. Örneğin birçok uluslararası sınav iptal edildi. SAE tarafından MCAT sınavına giriyorsunuz. Tıp fakültesi için uluslararası bir sınavdır. Savaş nedeniyle iptal edildi. Bu, tıp fakültesine girmesi gereken birçok öğrencinin hayatını değiştirecek. Sınavı geçmek için Avrupa’nın başka bir yerine gitmeleri gerekiyordu. Bazıları seyahat etmeye, vize almaya ve sınava girmeye gücü yetmedi. Sınav yüzünden hayatlarının bir yılını kaybettiler. Yani bu da krizin bir başka doğrudan etkisi.

Çocuklarımızın birçoğu eğitimine Lübnan dışında devam etmeyi tercih ediyor. Gelecek neslimizi kaybediyoruz. Bu bir beyin göçü. Birinci sınıf öğrenciler ülkeyi terk ediyor. Birçoğu nitelikli olmaları halinde dışarıda çalışmak üzere ayrılıyor. Yani bu başka bir kayıp.

Pek çok insan ilaç kullanıyor ve depresyona giriyor çünkü artık dayanamıyorlar. Ekonomik kriz, COVID, Beyrut patlaması ve şimdi de mevcut kriz var. Bu çok fazla. Artık pek çok insan sırf hayatta kalabilmek ve hayata devam edebilmek için antidepresan kullanıyor. Ama biz çok dayanıklı bir halkız. İnsanların dans ettiğini, parti yaptığını ve dışarı çıktığını görüyorsunuz. İlk birkaç ay çok yoğun geçti ama sonradan uyum sağladık. Hayat devam ediyor.

Türkiye ve Lübnan’ın ticari ilişkileri ne durumda? İki ülke arasında ticari ilişkilerin geliştirilmesine yönelik ortak bir eylem planı var mı?

Daha önce iki ülke arasında ticaret anlaşması yapılması konusunda görüşmeler olmuştu. Ancak kriz sırasında her şey durdu ve o zamandan beri hiçbir şey başlatılmadı. Artık Türkiye ile Lübnan arasında ikili ticaret anlaşmasını başlatmanın zamanı geldi.

‘Küçük ve orta ölçekli işletmelere odaklanma hedefi’

Lübnan’ın ekonomik krizi aşmak için yol haritası nedir?

Ekonomik krizden birkaç yıl önce hükümet, Lübnan’a yönelik tüm sektörleri kapsayacak bir ekonomik strateji geliştirmek için McKinsey ile anlaştı ve bu yapıldı. Sonra kriz geldi, COVID ve hükümet sorunları. Bu çalışmaya dayanarak krizin etkisini daha da detaylandırıp bir yol haritası ortaya koydular. Vatandaşları korumaya ve bankacılık sistemini düzenlemeye yönelik mali güncelleme, bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılması ve diğer mali yasalar da dahil olmak üzere tüm sektörleri kapsamaktadır. Ekonominin, tarımın, altyapının ve yolsuzlukla mücadele de dahil olmak üzere politika iyileştirmelerinin ana temeli olan küçük ve orta ölçekli işletmelere odaklanmaktadır. Yeni kamu ihale kanunu gibi oldukça şeffaf ve iyi kontrol edilen bazı kanunlar çıkarıldı. Strateji ortada ama bir sonraki adım, stratejinin belirli bir kamu kurumu veya bakanlıkla ilgili her bir parçasının bunu uygulamaya yönelik bir eylem planı geliştirmesi. Bu kısım henüz tercüme edilmediğinden henüz strateji düzeyindeyiz. Faaliyetleri ve sonuçları yerinde görmek için daha da ileri gitmemiz ve her bileşen için bir eylem planına sahip olmamız gerekiyor.

‘Ekonomik krizin Beyrut patlamasıyla bir ilgisi yok’

Beyrut patlamasını anlatır mısınız? Ekonomik krizin önemli bir nedeni miydi?

Hayır, hiç de değil. Beyrut yerle bir edildi ve şok çok büyüktü. Ekonomiden çok daha fazlası. Ancak Beyrut dünyanın her yerindeki diasporadan, AB’den, çeşitli Avrupa hükümetlerinden ve ABD’den çok sayıda fon aldı. Bir yıl içinde tüm alan yeniden inşa edildi ve gerçekten eskisinden daha iyi durumda. Artık Beyrut patlamasından kalan bir etki göremiyoruz. Ama duygusal bir etki var ve dava hala açık olduğu ve soruşturma açısından kapatılmadığı için biraz haksızlık hissediyorsunuz. Ekonomik zarardan çok manevi zarar vardır ve bunun topyekûn yöntemle hiçbir ilgisi yoktur. Ekonomik krizin etkisini atlattık ama manevi hasar hâlâ devam ediyor. Ancak ekonomik krizin Beyrut patlamasıyla hiçbir alakası yok.

‘Fransa büyük yatırımlar yapıyor, ancak savaş nedeniyle beklemeye aldılar’

Fransa sık sık Lübnan’a yatırım yapma sözü veriyor ama aynı zamanda da sopayı gösteriyor. Fransa’nın taahhütlerine ilişkin bir gelişme var mı?

Fransa, CMA CGM aracılığıyla Beyrut limanına büyük yatırım yapıyor. Büyük bir sözleşmeleri var ve birçok projeye imza attılar. Lübnan’daki büyük şirketleri satın alıyor, limanı yönetiyor ve hasat sonrası tesisleri genişletiyorlar. Total ayrıca güneyde doğalgaz arama ihalesi yapmak üzereydi ancak savaş nedeniyle bu sözleşme durduruldu. Yani her şey beklemede. Nasıl olacağını görmek için bekliyoruz. Total çıkarsa başka bir şirket getirecekler. Total Fransızlar yüzünden oradaydı. Bu bloğun sözleşmesi kendisine verildi.

‘Savaş yetki alanı anlaşmasını değiştirmez, anlaşma imzalandı, sınırlar belirlendi’

İsrail ve Lübnan deniz yetki alanı anlaşmasını imzaladı. Gazze savaşı bu anlaşmaya nasıl yansıdı?

Anlaşma imzalandı, sınırlar belirlendi. Bir daha pazarlık yapmıyoruz. Dosya kapatıldı. Savaş faaliyetleri nedeniyle gaz aramaları durduruldu ama anlaşma ortada. İmzalandı ve tarihe geçti. Yeniden açıp yeniden müzakere edemeyiz. Dosya kapandı.

Sınırımızı bilmek için çizgiyi çekmemiz gerekiyordu ve biz de üzerimize düşeni yapıyoruz. Bizim onlarla hiçbir ilgimiz yok; onlarla savaş halindeyiz. Savaş nedeniyle şu anda bölgemizde gaz araması yapamıyoruz. Savaş varsa hiçbir bölük gelip araştırma yapmaz. Bunlar kar elde etmek için gelen ticari şirketlerdir. Onlar insancıl değiller. Ne zaman bir çatışma alanınız varsa, herhangi bir yatırım yapmanın zamanı değildir. Yani her şey beklemede. Her şey çözüldüğünde bloğumuz üzerinde çalışabiliriz. Gazze olsun olmasın bizim onların bloğuyla hiçbir ilgimiz yok.

İsrail’in de bu anlaşmaya sadık kalacağını düşünüyor musunuz?

Elbette yapmalılar. Anlaşmayı imzaladılar. O zaman bu başka bir şey olacak ve onlarla daha da tırmanacağız. Bir anlaşma imzaladıktan sonra imzalanır. Mühür basıldı artık.

Lübnan’ın ekonomisini aşmak ve daha iyi hale getirmek için küresel olarak uluslararası ticari işbirliğine ilişkin en önemli öncelikleri nelerdir?

İhracatçılarımıza yardımcı olmak, ihracatçılarımızın potansiyel pazarlarda ticaretini kolaylaştırmak için daha fazla ticari anlaşma ve ortaklıklar yapmamız gerekiyor. İhraç edilecek iyi ürünlerimiz ve potansiyel pazarlarımız var ama ihracatçılarımızın ticaretini kolaylaştırmak için hükümetlerle imtiyazlı anlaşmalar ve ortaklıklar yapmamız gerekiyor.

Benim için ihracatçılarımızın, üreticilerimizin yanında olmak bir numaralı önceliğimiz çünkü pazarlar var.

‘Asya pazarı Lübnan ürünleri için önemli bir potansiyele sahip’

Hangi ülkeler sizin için öncelikli pazarlar?

Asya pazarı hızla büyüyor ve Lübnan ürünleri için henüz kullanılmamış önemli bir potansiyele sahip. İhracatçılarımızın bu pazarlara girmelerini desteklemek için artık her iki pazara da uygun olan ticaret anlaşmaları veya tercihli anlaşmalar üzerinde çalışmanın zamanı geldi.

Okumaya Devam Et

SÖYLEŞİ

TDT’nin Şuşa zirvesinin gündemi ulaşım, enerji ve iklim olacak

Yayınlanma

Nigar İbrahimova

Cumhurbaşkanlığına bağlı Kamu Yönetimi Akademisi Danışmanı, Bakü Siyaset Bilimciler Kulübü Başkanı, Siyaset Bilimci Zaur Mammadov gazeteci Nigar İbrahimova’nın sorularını yanıtladı.

Mammadov, Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) gelecek stratejileri, Şuşa Zirvesi, Zengezur Koridoru ve Azerbaycan doğalgazı ile ilgili projelere dair Harici’ye değerlendirmelerde bulundu.

5-6 Temmuz’da Şuşa’da Türk Devletleri Teşkilatı devlet başkanları bir araya gelecekler. Zirvenin ana hattı ve somut konuları ne olacak? Zirvede neler konuşulacak?

Türk Devletleri Teşkilatı, son zamanlarda kendi alanında çok büyük organizasyonlar yapmaktadır. Bu organizasyonların sayısı oldukça çoktur. Hem cumhurbaşkanları görüşür hem bakanlar hem milletvekilleri kendi aralarında görüşürler. Yoğun bir şekilde muhtelif görüşlerin, muhtelif konferansların ve forumların şahidi olmaktayız. Şuşa’daki zirve toplantısı oldukça önemli. Çünkü biliyoruz ki Türk devletleri şu an yeni bir döneme başlıyor. Bu yeni dönemde onlar yalnıza son otuz yılda olduğu gibi kültürel, insani yardım alanlarında, iktisadi alanlarda değil, siyasi alanda ve diğer istikametlerde ciddi şekilde faaliyetteler ve iki taraflı ve çok taraflı münasebetlerini genişletmekteler. Şuşa Platformu’nun bu defa iki büyük hedefi var ve bu iki hedef üzerine müzakereler yapılacak. Bunlar ulaşım ve iklim konularıdır. Biliyoruz ki ulaşım konusu Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş formundan dolayı oldukça kritik. Çünkü bir tarafta büyük Avrasya’da Rusya ve Ukrayna savaşıyor. Diğer tarafta ise Süveyş Kanalı etrafında, yakın Orta Doğuda muhtelif güçler arasındaki problemleri görmekteyiz, savaşı görmekteyiz. Turan coğrafyasında, Türk devletleri coğrafyasında yeni emektaşlıklar yeni projelerin müzakereleri söz konusudur. Birçokları bundan korkuyor ve istemiyorlar.

‘Şuşa Beyannamesi Türk-Azeri dostluğuna örnektir’

Türk devletleri birleşsin, Türk devletleri muhtelif projeler yapsın. Türk devletlerinin yaptığı projeler, onların projelerinden farklı olarak barış projeleridir, gelecekte hiçbir halka problem yaratmayacaktır. Halkların birleşmesi, halkların dostluğu için oldukça mühimdir. Genel olarak Şuşa 44 günlük savaştan sonra Türklerin bir merkezine dönüştü. Coğrafi anlamda da bakacak olursak Karabağ Zengezur bölgesi, gerçekten de Anadolu Türkiye’siyle, Türk dünyasıyla, merkezi Asya Türk dünyası arasında bir orta komünikasyon, ulaşım bölgesindedir. Bu sebepten de Azerbaycan, çok da tesadüf değildir ki, bu organizasyonların, bu projelerin tam merkezindedir, biz biliyoruz ki Türkiye Cumhurbaşkanı da birkaç defa Şuşa’da bulundu, birkaç defa Karabağ’da bulundu. Bölgeyi ilk ziyaret eden cumhurbaşkanı da Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmuştu. Azerbaycan ve Türkiye arasında Şuşa Beyannamesi imzalanmıştı. Azerbaycan ve Türkiye arasında imzalanmış olan Şuşa Beyannamesi stratejik dostluk, kardeşlik bakımından diğer Türk devletleri ve Türk halkları için de örnek olmalıdır. Gelecekte elbette Şuşa Beyannamesi’nin hacminin de genişlemesine şahit olabiliriz. Gelecekte bir ülkenin güvenliğinin, diğer ülkenin güvenliğinden geçtiğinin daha iyi anlaşılacağını da ben düşünüyorum.

‘Türkmenistan gazı devreye girmeli’

Diğer taraftan enerji konuları da tabi ki gündeme gelecek. Türk Devletleri Teşkilatı’nın Kasım 2021’de kabul edilen 2040 vizyon belgesinde enerji alanında üye devletler arasında stratejik ortaklık kurma, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı ya da TANAP veya TAP gibi stratejik altyapı projelerini geliştirme hedefi belirlenmişti. Bu doğrultuda Azerbaycan TANAP’ın kapasitesini kendi gazının sevki için mi artırmak istiyor? Yoksa hedef aynı zamanda Türkmen veya Kazakistan gazının ve petrolünün Avrupa’ya sevki mi? Bu konular da mutlaka ele alınacaktır. Sizin görüşlerinizi de bu konuyla ilgili merak ediyorum.

Biz bundan önce sizinle ulaşımdan bahsettik. Ulaşımla birlikte Büyük Orta Doğu’da muhtelif projeler anlam taşıyor. Merkezi Asya, Çin’den Britanya’ya kadar İngiltere’ye, Avrupa’ya kadar muhtelif ulaşım projeleridir bunlar. Mesela bunlardan en büyük orta ulaşım, komünikasyon projesi, Hazar Denizi vasıtasıyla Azerbaycan’a, Türkiye’ye oradan ise Batı’ya ulaşacaktır. Ama aynı zamanda petrol, doğal gaz hakkında da çok büyük projeler söz konusudur. Azerbaycan ve Türkiye arasında biliyoruz ki TANAP projesi gerçekleştirildi. Bu çok büyük bir projedir. Bundan başka TAP projesi, Güney Kafkas Koridoru Projesi gerçekleşti. Bu yıla kadar Azerbaycan Avrupa’ya, İtalya’dan başlayarak 12 milyar küp doğal gazı ihraç etti. Şimdi bunun genişletilmesinden bahsediliyor. Azerbaycan’ın doğal gaz potansiyeli var ve biz kendi potansiyelimizden istifade ederek geçtiğimiz yıl Avrupa’ya gaz sevkiyatımız 2 milyar m3 idi, yakın yıllarda 20 milyar m3 kadar çıkardık. Bu oldukça büyük bir rakamdır. Ama biz burada, sizin de sorduğunuz gibi, Türkmen gazını dahil etsek o zaman bu daha büyük bir proje olacak. Bu bölgede ciddi şekilde jeopolitik ve jeoekonomik anlamda manzarayı değiştirecektir. Türkiye ve Türkmenistan arasında Türkmen gazının, Türkmenistan’dan sevki, oradan ise Avrupa’dan sevki ile bağlı bir anlaşma var. Doğal gaz çıkarılmasında ilk beşte olan bir ülkedir, potansiyeli oldukça çoktur. Ama ne yazık ki Türkmenler kendi doğal gazlarını üçüncü ülkelere satamıyorlar. Çin ve Rusya’dan başka hiçbir ülkeye satamıyorlar. İran dışında da Avrupa’ya çıkamıyorlar.

‘Türkiye Avrupa’ya ulaştırılacak gazın transit ülkesi’

Nedenlerini açıklayabilir misiniz?

Bunun nedeni çoktur. Hazar’ın doğu sahilinde bulunan Türkmenistan’ın, coğrafi açıdan imkanları yoktur. Bunun için ya Hazar üzerinden ya Rusya üzerinden yapılmalı ki, Rusya Avrupa’ya Türkmen gazının gitmesini istemez. İran aracılığıyla olabilirdi ama İran’la Batı’nın durumunun nasıl olduğunu herkes çok iyi biliyor. İkinci neden olarak, Avrupa ve Türkmenler doğal gaz alanında anlaşmayla yeni proje isteseler de buna ne Avrupa para veriyor ne de Türkmenlerin yatırım yapmak ve kendi gazlarını, çeşitli yollarla Hazar veya diğer coğrafyalardan Avrupa’ya ulaştırmak için paraları var. Burada uluslararası şirketlerin daha aktif olması iyi olurdu. Biz biliyoruz ki 2022 yılında Azerbaycan, Türkmenistan ve Türkiye liderleri arasında, Türkmenistan’da yeni bir anlaşma imzalandı. Üç taraflı bir toplantı yapıldı. Üç taraflı toplantının da esas amaçlarından biri Türkmen Gazı, yani Trans-Hazar projesinin hayata geçirilmesiydi. İran’da denilebilir ki Türkmen Gaz’ı İran vasıtasıyla Türkiye’ye geçmelidir, diğer ülkelerde de denilebilir ki en avantajlı yol Hazar vasıtasıyla Azerbaycan’ın hazır ettiği veya yeni projelerle birlikte Türkiye’den Avrupa’ya doğal gazı ulaştırmasıdır. Bu Türkiye’nin kendi çıkarları için oldukça gereklidir. Türkiye, Türkmenistan doğal gazını alarak kendisi Avrupa’ya satacaksa burada Türkiye hem transit ülke olacak hem de alan ve daha sonra satış yapan bir ülke olarak ekonomisine büyük bir bütçe sağlaması söz konusu olacaktır. Bu yüzden Ankara da bu meselelerde önemlidir. Geriye iş disiplinine sadık davranmak kalıyor. Yani burada disiplini artık Avrupa’nın kendisi göstermelidir. Aynı zamanda Türkmenistan’ın da bir araya gelerek bu projeleri hayata geçirmesi söz konusu. Bu yine de diyorum 29 milyar m3 doğal gazın Türkiye’ye ihracından bahsediyoruz, bu ihracat akışı gelecekte yavaş yavaş artacaktır. Tabi ki bu ilk dönemde 2 milyar m3 gazın Türkiye’ye ihraç edilmesi söz konusu.

‘Made in Turan markası Türk Devletlerinin birbiriyle ticaretini büyütecek’

Yakın tarihte özellikle sosyal medyada Made in Turan markası yankılandı. Böyle bir markanın doğuşu, Türk Devletleri Teşkilatı için önem arz edecek bir vurgu olarak yapıldı. Bu Made in Turan markasının Türk Devletleri Teşkilatı ve üye ülkelere ne gibi kazanç sağlaması öngörülüyor?

Şimdilik bu bir düşüncedir. Made in Turan bir düşüncedir ancak gerçekleşecektir. Elbette Türk devletlerinin iktisadi potansiyellerinin daha iyi ortaya çıkmasına neden olacaktır. Çünkü biz Türk devletleri dediğimizde bu kimleri kapsıyor? İki yüz milyon insanı kapsıyor. İki yüz milyon çok ve aynı zamanda milyarlarca dolar devlet bütçesi olan bir toplumdur. Bu Çin ile Avrupa arasında yerleşen, alana hitap eden ve hem kendi ekonomilerini geliştirebilen toplumdur hem de diğer güçlerin birbirleri ile ticaret yapmalarında ihtiyaç duyulan bir coğrafyadadır. Gelecekte bütün ülkeler Made in Turan markasıyla üretime başlayabilirler ve dünya pazarlarında onları Made in Turan adında kabul ettirebilirler. Düşünüyorum ki bu zamanla gelişecek. Çünkü bu ülkeler ilk önce kendi sanayilerini büyütmelidirler, kendi ekonomilerinin çeşitli alanlarını geliştirmelidirler. Doğruyu söylemek gerekirse Türk Devletleri’nin kişisel potansiyelleri mevcuttur. Ekonomide, siyasi alanda, askeri alanda bunların güçlendirilmesi Made in Turan’ın oluşması için önemli olacaktır. Umumiyetle Türk Devletleri Teşkilatı dahilinde, gelecekte gümrük kolaylıklarından bahsedebiliriz. Elbette ki gümrük kolaylıkları bu münasebetlerin daha iyi inşaatına sebep olacak. Yabancı ürünlerin değil, birbirimizin mallarını daha rahat ve ucuz şekilde insanlar tarafından alınmasına yani alışverişten istifade edilmesini sağlayacak. Önce bunun için ticaret devriyesinin artması iktisadi ilişkileri güçlendirecek bir projedir. Ümit ediyorum ki bu proje başarılı olacak.

‘Zengezur Koridoru Avrasya’da, iktisadi ve jeopolitik hattı değiştirecek’

Bir diğer konu bölgenin aslında dünyanın gözü kulağı savaş bittikten sonra Zengezur Koridoru’nun üzerine yoğunlaştı. Süreç tam olarak şu an aslında tamamlanmamış henüz devam eden bir süreç. Son Türk Devletleri Teşkilatı zirvelerinde alınan kararlara baktığımızda en kritik maddelerin üye ülkeler arasında iktisadi bağların güçlendirmesiyle ilgili olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla liderler zirvesinde de Zengezur’un önemli bir gündem maddesi olma olasılığı muhtemelen değerlendirilecektir. Azerbaycan bu konuda hangi girişimlerde bulunuyor?

Zengezur Koridoru, Türkiye’nin devlet güvenliği ve Azerbaycan’ın devlet güvenliği için, ulusal çıkarların korunması için oldukça önemli bir coğrafyadır. Bunu projede de adlandırabiliriz, coğrafyada da adlandırabiliriz. Tesadüf değil ki, Türk dünyası arasında yerleşen Zengezur’un 1921 yılında Ermenilere verilmesiyle, 1918 yılında ise Ermeni Devleti Ararat Cumhuriyeti’nin hemen o topraklarda Azerbaycan’ın batısında kurulmasından sonra Türk devletleriyle ilişkiler kesildi. Buna bizim komşu olan bazı ülkelerimizle de ilgiliydi, burada bize uzakta olan muhtelif ulusal güçlerin de çıkarları vardı. Tesadüf değildir ki İngilizler, Amerikalılar, Fransızlar, Ruslar, Farslar Zengezur’un Türk’ün olmaması için, Zengezur’da Ermeni çıkarlarının gerçekleşmesi, Ermeni devletinin kurulması için her zaman ellerinden geleni yapmışlardır. 1919’da Azerbaycanlılarla Ermeniler arasındaki savaşı gören ABD, bölgede kendi himaye alanını oluşturmak istiyordu. Sonradan Sovyetler kuruldu ve 30 Kasım – 1 Aralık 1921 anlaşmasıyla Zengezur iki yere parçalandı. Onun batı hissesi Ermeni devletine verildi. 1990’lı yılların başlarında ise Zengezur’un diğer hissesinin Ermeniler tarafından Karabağ ile işgal edildiğini gördük. Şu an 44 günlük savaştan sonra yeni bir dönem başlıyor ve bu dönem Türk insanın Zengezur’a dönmesi, Zengezur’da yaşaması ve Zengazur’un büyük Turan’ın esas merkezlerinden birine dönüşmesi söz konusu olabilir. Burada biz iletişim projelerini yani otomobil yollarıyla trenlerle muhtelif Avrupa ve Asya arasında iletişimin sağlandığını da görebiliriz. Aynı zamanda burada petrolün doğal gazın Asya’dan Avrupa’ya, Hazar Denizi’nden Avrupa’ya kadar ulaşması gibi muhtelif projeleri dahil edebiliriz. Ben düşünüyorum ki bu bölge halkları için çok iyi bir yol olacaktır.

Zengezur herkes için çok önemli bir coğrafyaya dönüştü ve herkes orda olmak istiyor. ABD ve Ermenistan’ın son zamanlar birbirine yakınlaşması Rusya’nın kıskanmasına neden oluyor. Aynı zamanda Batı’da da bu projenin Rusya’nın alanında olmasını istemiyorlar. Henüz biz bu projenin, bu koridorun açılmadığını biliyoruz. Ama dün ABD Departmanı’nın nümayendesi O’Brien bir konuşma yaptı ve ABD’nin Zengezur’un açılmasından yana olduğunu ifade etti. Çünkü bu koridor büyük Avrasya’da, iktisadi ve jeopolitik hattı değiştirecektir. Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş için de geçerlidir. Ama biz Türkiye ile şunu anlıyoruz ki herkesin burada bir hedefi var. Önemli olan bizim hedefimiz nedir? Bizim hedefimiz Türkiye’yle Azerbaycan’ın birleşmesi, İstanbul’dan başlayarak Bakü’ye kadar trenle, otomobil yollarıyla  ulaşım sağlamak ve Nahçıvan-Azerbaycan’ın esas hissesini Zengezur ile birleştirmesidir. Bundan sonra tabi ki diğer Türk devletleri de Türkiye’yle artık bu yolla gidip gelebilirler ve birlikte ticaret gibi projeler gerçekleştirebilirler.

Orta Hat Projesi, Çin ve Avrupa iletişimi için en kolay proje’

Dünya genelinde yaşanan özellikle bölgemizi etkileyen son siyasi gelişmeler Orta Koridor’un güzergahında bulunan Azerbaycan ve Türkiye’nin önemini artırdı. Çin’den direkt çıkan ve 6 gün sonra Bakü’ye ulaşan tırların ulaşımının bu kadar kolay olması ilk defa gerçekleşti. Bu konuyla ilgili ne söylemek istersiniz? Orta Koridor’un bölge ülkelerine şu anki siyasi konjonktürde etkisi nedir, ne bekleniyor?

Şimdilik Zengezur koridoru yok. O yüzden Orta Koridor dedik de biz şimdilik elimizde olan projelerden bahsediyoruz. Bu ise Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye hattıdır. Ve Gürcistan vasıtasıyla biliyoruz ki artık hatta 6 Mart 2020 yılına kadari yani bu savaşlara kadari Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı gerçekleşmiştir. Bakü-Tiflis-Kars Demir Yolu Hattı’nın hali hazırda kapasitesinin daha da büyümesi için çalışmalar yapıldı ve bundan sonra da devamı gelecektir. Netice itibariyle biz daha çok ürünün Çin’den Avrupa’ya Avrupa’dan Çin’e gönderilmesine şahitlik edeceğiz. Ve aynı zamanda ilave edelim, siz 6 gün dediniz, ne kadar kısa bir zaman bu. O yüzden Çin de Avrupa da anlamalıdır ki Orta Hat Projesi; Çin, Merkez Asya, Hazar, Azerbaycan, Gürcistan, Türkiye ve oradan Avrupa’ya olan proje, onlar için iletişimi en kolay olan bir projeydi. O yüzden de burada daha çok kendi ürünlerinin gönderilmesi daha iyi olurdu. Bunu yakın yıllarda görmeye başlayacağımızı düşünüyorum. Bu arada Azerbaycan hakimiyeti alacağını sanki önceden görmüştü ve zamanında Hazar Denizi’nin Azerbaycan sahillerinde, Bakü’de limanlar inşa edildi. Mesela Hazar’ın doğu sahilinden gemiler vasıtasıyla Bakü’ye hemen o malların getirilmesi, ondan sonra ise Bakü’den artık karayoluyla Türkiye’ye kadar gönderilmesiyle ilgili önceden hazırlıklıydık. Türkiye de hazırlıklı bu konuda, merkezi Asya ülkelerinin de aksiyon alması demiryollarını, otoyollarını geliştirmeleri iyi olurdu. Bu projeler siyasi münasebetleri, siyasi bağlantıları daha da geliştirir ve gelecekte Türk Devletleri Teşkilatı’nın Avrupa Birliği gibi büyük, güçlü bir teşkilata dönüşmesine neden olacaktır.

Okumaya Devam Et

SÖYLEŞİ

Xi’nin Tacikistan ziyaretinde hangi gündemler masada?

Yayınlanma

Firdavs Jalily, Gazeteci, Duşanbe

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Pekin ile Duşanbe arasındaki ikili ilişkilerin daha da güçlendirilmesi amacıyla 4 Temmuz Perşembe günü Tacikistan’ı ziyaret edecek. Bu Xi’nin Tacikistan’a yapacağı üçüncü devlet ziyareti olacak ve kendisini Duşanbe’de mevkidaşı İmamali Rahman karşılayacak. Uzmanlar, Çin liderinin ziyaretinin iki ülke ilişkileri için yeni bir sayfa açacağı görüşünde. Tacikistan ziyareti ayrıca Xi’nin Kazakistan’a yaptığı devlet ziyaretinin hemen ardından gerçekleşiyor. Xi hem resmi ziyaret hem de Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesine katılmak için gittiği Astana’dan Duşanbe’ye geçecek.

Çin liderinin ziyaretinin anlamı ve ikili ilişkilerin dinamikleri üzerine Tacikistan Bağımsız Siyaset Bilimcileri Derneği Başkanı Prof. Dr. Abdugani Mamadazimov ile bir mülakat gerçekleştirdik. Tacik Ulusal Üniversitesi Yabancı Bölgesel Çalışmalar Bölümü’nde çalışmalarını sürdüren Mamadazimov, İpek Yolu’nun yeniden canlandırılması konusuna yoğunlaşmaktadır. “Konsolidasyon Yolu” projesinin yazarı olan Mamadazimov’un yazdığı monografiler arasında dikkat çekenler şunlardır: “Büyük İpek Yolu” (2014) ve “İpek Diplomasisi” (2023).

Kuşak Yol İnisiyatifi ile ilgili bölgesel projelere katkı sunan ve Orta Asya ile ilgili Avrupa ve Çin’de yapılan uluslararası toplantıların düzenli konuşmacılarından biri olan Mamadazimov, Tacikistan ile Çin arasındaki ikili ilişkilerin diplomatik bağların kurulmasından bu yana önemli bir ilerleme kaydettiğini ve stratejik ortaklıktan kapsamlı stratejik ortaklığa dönüştüğünü söyledi.

‘Tacikistan ekonomisi Kuşak Yol ile büyüdü’

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in 4 Temmuz’da Tacikistan’ı ziyaret etmesi bekleniyor. Sizce bu seyahatin kapsamı nedir? Tacikistan’ın bu geziden beklentileri neler? Xi’nin gezisi iki ülke arasında belirli bir işbirliğini beraberinde getirecek mi?

Çin Devlet Başkanı’nın Tacikistan’a yapacağı devlet ziyaretinin niteliğini izah etmek için biraz gerilere gitmemiz gerekiyor. Eylül 2017’de, Çin’in Sin-Viyana kentinde, BRICS+ üst düzey toplantısının oturum aralarında, ulusumuzun lideri İmamali Rahman ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping iki konuda mutabık kalmışlardı.

Birincisi: İkili stratejik ortaklığın en üst düzeyde bir stratejik ortaklığa dönüştürülmesi;

İkincisi: Tacikistan Cumhuriyeti’nin 2035 yılına kadar olan dönem için ulusal büyüme stratejisinin Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi (KYG) planı ile yakınlaştırılması.

Tacikistan’ın ulusal büyüme stratejisini aralık ayında kabul etmiştik. 2017 yılından bu yana Tacikistan’ın toplam yurtiçi hasılasındaki büyüme her yıl yüzde 7’den fazla oldu. Bu büyümenin esas olarak Tacikistan’ın 2035 yılına kadar olan dönem için ulusal büyüme stratejisinin KYG projesi ile yakınsamasına bağlı olduğu söylenebilir.

Bu sayede Tacikistan, çimento endüstrisi, çiftçilik, altın kaplama ve tekstil dahil olmak üzere ekonominin çeşitli sektörlerinde ulusal faturaları canlandırmayı başardı ve bu sektörler gelişiyor.

Dolayısıyla temel beklentimiz, bu önemli gezinin ardından kullanılmayan kapasitelere özel önem verilmesi ve iyi ikili ilişkilerin yeni yönlerinin açılması.

Tabii ki Çin ile ilişkileri inceleyenler çoğunlukla yeni gelişmeler arıyor. Sadece bunlardan bahsedecek olursak, Milli Saray’ın (Cumhurbaşkanlığı konutu) önünde yer alan Tacik parlamentosunun yeni binası buna bir örnek ve bu bina, Çin’in bilgeliği ve desteği ile inşa edildi. İki liderin katılımıyla açılmasının ardından Tacikistan ve Çin arasında ikili ve çok taraflı etkinliklerin yeni bir seviyeye yükseleceğini gösterebilir.

‘Tacikistan Orta Koridor’a katılacak’

Kuşak ve Yol Girişimi’nin Tacikistan için önemi nedir? Bu ziyaretle birlikte Kaşgar-Duşanbe koridoruna ilişkin özel bir adım atılacak mı?

Bu yılın 24 Haziran’ında Tacikistan ve Çin’in Gansun eyaleti araştırma merkezlerinin girişimiyle bir konferans düzenlendiğini hatırlatmakta yarar var. Bu konferansta iki önemli konu önerdim ve bunlardan biri Kuzey Pamir-Lahş-Raşt-Vahdet-Duşanbe demiryoluydu.

Gelecekte bu yol bizi Afganistan’ın Herat şehri üzerinden İran’ın Meşhed şehrine götürebilir. Bu öneri fütüristik olacaktır çünkü Çin, İran ve Türkiye demiryollarının genişliği Avrupa standardında.

Bizim ve diğer eski Sovyet ülkelerinin başka sığınakları var. Dolayısıyla bu sayede küresel standartlara uyum sağlayacağız ve gelecekte umut verici bir ekonomik koridor haline gelebilecek ‘Orta Koridor’a katılacağız. Zira ‘Kuzey Koridoru’ Rusya ve Ukrayna üzerinden geçiyor. Ancak şu anda bu bölgelerde savaş ve kargaşa hakim.

‘Güney Koridoru’, İsrail ile Hamas arasındaki savaş nedeniyle krizde. İran ve Türkiye’den geçen ‘Orta Koridor’un aciliyetinin artması gerekiyor ve bu uzun bir süre için güven verici olacaktır.

Bu konunun iki ülke liderleri arasındaki görüşmelerde ele alınacağına inanıyorum, zira bu öneri her iki tarafça da kabul gördü ve bu konferansın sonuç bildirgesinde de yer aldı. Son olarak, strateji inceleme merkezi Tacikistan hükümetine bu büyük projeyi gözden geçirme teklifinde bulundu.

‘Çin, Orta Asya ile ilişkilerinde 5+1 formatı ile ŞİÖ çerçevesinin dışına çıktı’

Geçen yıl Çin, Orta Asya ülkeleri başkanlarının ilk toplantısına ev sahipliği yaptı. Bu toplantıdan önce Çin ve Orta Asya ülkeleri arasındaki işbirliği her zaman ikili angajman çerçevesinde yapılıyordu. Ancak bu konferansta Çin, ilk kez kendisi için büyük bir adım attı ve bölgeyle işbirliğinde yeni bir seviyeye ulaştı. Bu toplantıdan sonra Çin’in Orta Asya ile ilişkilerinde önemli bir ilerleme kaydedildi mi?

5+1 formatı 2004 yılında Japonya tarafından önerildi ve uygulandı. Japonya’nın bu diplomasisi diğer güçler ve örgütler tarafından da takip edildi. Sadece Çin ve Rusya, geçen yıla kadar bu tür diplomatik fırsatlara önem vermedi.

Çin, Orta Asya ülkeleriyle ilişkilerinde Şanghay İşbirliği Örgütü çerçevesine öncelik verdi. Kovid-19’un bulaşmasından sonra Çin ve Rusya 5+1 formatını tercih etti. Söz konusu format, Şanghay İşbirliği Örgütü’nden farklı olarak daha serbest ilişkiler kurma imkanı sağlıyor.

Bu şekilde Çin, işbirliği için yeni bir çerçeve oluşturdu. Çin, 5+1 formatı çerçevesinde herhangi bir Orta Asya ülkesiyle hem bireysel olarak hem de bölgeyle işbirliği kurabilir.

Bu arada Orta Asya ülkeleri de bunu kabul etti. Orta Asya ülkeleri ve Çin liderlerinin ilk toplantısı 18 Mayıs 2023’te Çin liderinin memleketi Shaanxi’de yapıldı.

Bildiğimiz gibi, geçen yıllarda Tacikistan Çin’den para almadı, sadece hibe aldı. Bu toplantıda ülkemiz, Asya Altyapı Yatırımları Bankası’ndan 500 milyon dolarlık imtiyazlı bir kredi almayı başardı. Bu miktar Raghoon enerji santralinin kurulması için harcanacak. Ayrıca Tacikistan ile Çinli şirketler arasında karşılıklı yarar sağlayan çeşitli anlaşmalar imzalandı. Diğer Orta Asya ülkeleri de Çin ile 5+1 şeklinde yeni işbirliği pencereleri açtı. Genel manada bu format, Çin ve Orta Asya ülkeleri arasındaki ilişkilerin geliştirilmesini mümkün kıldı. Bu 5+1 formatının olumlu yönü, her şeyden önce Orta Asya’nın tek bir bölge olarak kabul edilmesi.

Meselenin diğer tarafı ise bölge ülkelerinin üretici ve girişimci olmaktan ziyade tüketici olma eğiliminde olmaları. Bu açıdan bakıldığında, birlikte hareket etmeliler ki girişimciye dönüşen bölge, söz konusu formatın bazı olumsuz sonuçlarından korunabilsin.

‘Ekonomik olarak ne kadar güçlenirsek terörizme karşı o kadar iyi mücadele ederiz’

Çin’in Orta Asya ülkeleriyle ilişkileri genellikle ekonomik olmakla birlikte Tacikistan ile güvenlik ilişkileri de bulunuyor. İki ülke 2024 yılında ortak bir terörle mücadele tatbikatı yapma konusunda anlaştı. Tacikistan, Afganistan’la sınırı olması nedeniyle Çin için stratejik açıdan önemli bir ülke. Çin bölgedeki terör ve aşırıcılık tehdidinden endişe duyuyor. Sizce bu güvenlik işbirliği gelecekte geliştirilecek mi? Çok yönlü askeri savunma işbirliğine dönüşür mü?

2004 yılında sınır güvenliğimizin bağımsız olarak sağlanmasını devraldık. Bu zamana kadar Tacikistan sınırlarının korunmasından Rusya sorumluydu. Neyse ki son 20 yılda, dünyanın en ünlü sınırlarından biri olan Tacikistan ile Afganistan sınırını büyük ya da orta ölçekli hiçbir grup geçmedi.

Çinli yetkililerle konferanslarda bir araya geldiğimde gururla söylüyorum ki biz sadece sınırlarımızı korumakla kalmıyor, aynı zamanda Orta Asya ülkelerinin, ŞİÖ ve Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü üyesi ülkelerin güvenliğine de katkıda bulunuyoruz.

Fakat Çin tarafı bunu anlamalı ve Tacikistan’ın gücünün ve güvenlik kurumlarının katkısını unutmamalı. Tarihten bir örnek verebilirim. İki güçlü Çin imparatorluğu Han ve Tang, İpek Yolu hesabından elde ettikleri gelirin 11’de birini gönüllü olarak kuzey kabilelerine gönderdiler ki gaspçı saldırılarıyla güvenliği bozmasınlar. Biz bunu istemiyoruz ama Çin de Tacik ordusunun çabalarını görmezden gelmemeli. Sadece Tacikistan ve Afganistan’ın sınır gözetimini güçlendirmek değil, aynı zamanda Büyük Çin sınırına yakın bölgelerin ekonomik durumunu iyileştirmek de bize yardımcı olmalı. Ülkemiz ekonomik olarak ne kadar ilerlerse, terörizm ve iftira olgularına karşı mücadele de o kadar verimli olacaktır.

Terör örgütleri için güvenli bir sığınak haline gelen ülkenin Afganistan olduğunu düşünüyorum. Bu ülkede, bazıları Tacikistan ve Çin vatandaşları tarafından oluşturulan ve her iki ülke için de ortak bir tehdit oluşturan pek çok terör örgütü rahatça faaliyet gösteriyor. Bu konunun en üst düzeyde anlaşıldığına ve araştırıldığına inanıyorum. Güvenlik işbirliğinin güçlendirilmesi Tacikistan ve Çin arasında bugün ve yarın için önemli pozisyonlardan biri olacaktır.

‘Çin, Batı’nın aksine iç işlerimize karışmıyor’

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi geçtiğimiz mayıs ayında Tacikistan’ı ziyaret etti. Yabancı güçlerin Tacikistan’ın iç işlerine karışmasına karşı çıkacaklarını belirtti. Bu yabancı müdahale’ ne anlama geliyor?

Çin’in hükümetlerle ilişkilerinde çok iyi olan önemli politikalarından biri, o ülkenin iç işlerine karışmamaktır. Konunun diğer tarafı ise Çin’in çıkarlarıyla alakalı. İktisadi planlarının uygulanabilmesi için çevresindeki ülkelerin sakin olması bu ülke için faydalıdır, ancak alan rekabetsiz değildir. Çin her şeyden önce Tacikistan’ı bir transit koridoru olarak kullanmak istiyor. Bu amaçla barış birinci önceliktir.

Çin’in aksine batılı ülkeler Tacikistan başta olmak üzere bölge ülkelerine ‘demokrasi’ şeklinde bazı değerlerini empoze ederek iç işlerine karışmaya çalışıyor. Bir bakış açısına göre bu, bölgesel ve bölge ötesi güç rekabetinden kaynaklanıyor.

Batılı ülkelerin ifade özgürlüğü, din, eşcinsellik gibi konulardaki değerleri ve sınıflandırmaları böyle. Aşırıcılıkla mücadelede ön saflarda yer alırken Tacikistan’ın dini konuları kendi haline bırakması mümkün değil. Hanefi dinine aykırı herhangi bir uygulama ve dinin ortaya çıkması toplumda nifak ve şiddete neden oluyor.

Eşcinsellik gibi diğer olgular milli ve dini kültürümüzle hiç bağdaşmadığı halde her türlü araç kullanılarak teşvik ediliyor.

Teşekkür ederim.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English