Ortadoğu
Jeffrey Epstein’in BAE dosyası: Körfez elitleri İsrail için nasıl devşirildi?

ABD Adalet Bakanlığı tarafından paylaşılan milyonlarca sayfalık yeni Jeffrey Epstein arşivi, pedofil fuhuş şebekesi yöneticisinin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) elitlerini İsrail çıkarları doğrultusunda birer “stratejik araca” dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. Belgeler, üst düzey BAE’li diplomatlardan küresel lojistik devlerine kadar uzanan geniş bir ağın, şantaj ve nüfuz operasyonları aracılığıyla Ortadoğu ve Kızıldeniz jeopolitiğini yeniden şekillendirmek için kullanıldığını kanıtlıyor.
ABD Adalet Bakanlığı’nın (DOJ) son 48 saat içinde pedofil fuhuş şebekesi yöneticisi Jeffrey Epstein ile bağlantılı 3 milyon sayfadan fazla belgeyi kamuoyuna açıklamaya başlaması, küresel güç dengelerinin perde arkasındaki işleyişine dair sarsıcı bir tabloyu gün yüzüne çıkardı.
Binlerce video ve yüz binlerce görsel içeren devasa arşiv, Epstein’in yalnızca kişisel bir yozlaşma içinde olmadığını; aksine milyarderleri, kabine düzeyindeki yetkilileri ve New York’tan Afrika Boynuzu’na uzanan stratejik altyapıyı birbirine bağlayan endüstriyel ölçekte bir nüfuz makinesi işlettiğini kanıtlıyor.
Resmi makamlar, milyonlarca belgenin hala inceleme altında olduğunu ve kamuoyuna sunulan kısmın buzdağının sadece görünen yüzü olduğunu kabul ediyor.
İnternete sızan e-posta yazışmaları ve ekran görüntüleri, Epstein’in ağının Manhattan veya Palm Beach’in çok ötesine, Basra Körfezi’nin derinliklerine, Dubai’nin yönetici odalarına ve BAE’li yetkililerin kişisel posta kutularına kadar uzandığını gösteriyor.
Diplomasi kılıfı altında inşa edilen nüfuz ağı
21st Century Wire portalının derlediği belgeler, BAE diplomasisinin vitrin isimlerinden biri olan Hind Al Owais ile Epstein arasındaki rahatsız edici ilişkiyi ortaya koyuyor.
BAE İnsan Hakları Daimi Komitesi Direktörü ve 2015’ten bu yana BM danışmanı olan Al Owais, kağıt üzerinde “modern ve ilerici BAE”nin yüzü olarak pazarlanırken, arka planda Epstein ile kariyer tavsiyeleri ve aile üyelerinin Epstein’in yörüngesine sokulması üzerine pazarlıklar yapıyordu.
Yazışmaların 2011 yılında, Epstein’in cezaevinden çıktıktan sonraki “yükseliş” döneminde başladığı görülüyor.
Al Owais’in Epstein’e gönderdiği e-postalar, BAE elitlerinin İsrail lehine taviz vermesini sağlamaya yönelik daha geniş bir operasyonun parçası olduğu izlenimini pekiştiriyor.
Ocak 2012 tarihli bir yazışmada, “Bir kızı hazırlamak yeterince zorken, iki kız kesinlikle bir meydan okuma olarak adlandırılabilir” ifadesi dikkat çekiyor.
Bir başka mesajda ise Epstein’in Al Owais’i geleceğin BAE Kültür Bakanı olarak konumlandırdığı ve “rakipsiz” olacağını belirttiği görülüyor.
Çevrimiçi platformlarda yayılan tepkiler, Al Owais’in sadece pasif bir temas noktası değil, aynı zamanda Epstein’in genç BAE’li kadınlara erişimini normalleştiren bir “yumuşak güç yöneticisi” olduğunu savunuyor.
İnsan hakları panellerine başkanlık eden bir diplomatın, küçük yaştaki kızlara istismarıyla tanınan bir adamla bu denli yakın ilişki kurması, Abu Dabi yönetiminin uluslararası imajını aklamak için ilerici söylemleri bir kalkan olarak kullandığı şeklinde yorumlanıyor.
Sultan Bin Sulayem ve işkence videolarıyla mühürlenen ortaklık
Dosyadaki en ağır iddialar, küresel konteyner trafiğinin onda birini kontrol eden devlet destekli dev lojistik şirketi DP World’ün CEO’su Sultan Ahmed bin Sulayem ile ilgili.
Dosyalara göre Bin Sulayem, on yılı aşkın bir süre boyunca Epstein ile binlerce e-posta paylaştı. Bu yazışmalar; müstehcen şakalar, elit tanıştırmalar ve jeopolitik komploların bir karışımından oluşuyor.
Şubat 2026’da ABD Kongre Üyesi Thomas Massie’nin girişimiyle sansürü kaldırılan bir belgede, Bin Sulayem’in Epstein’e işkence videoları gönderdiği ve Epstein’in de buna “İşkence videosunu sevdim” şeklinde yanıt verdiği görülüyor. Bu durum, BAE elitleri arasında sadizm ve cezasızlığın birer “bağ kurma ritüeli” haline geldiği sistemik bir soruna işaret ediyor.
Ayrıca Bin Sulayem’in, Kabe’nin örtüsünden bir parçayı Epstein’e “hediye” olarak gönderdiği ve Epstein’in bu kutsal emaneti malikanesinde halı olarak kullandığı iddia ediliyor. Bu durum, dini sembollerin güç devşirmek adına nasıl araçsallaştırıldığının çarpıcı bir örneği olarak kayıtlara geçiyor.
Somaliland hamlesi ve Kızıldeniz üzerindeki İsrail gölgesi
Epstein-BAE skandalı, jeopolitik düzlemde meyvelerini Somaliland’in tozlu limanlarında veriyor. 2012 yılına kadar uzanan belgeler, Epstein’in çevresinin Somaliland’deki su ve finans girişimlerini yakından takip ettiğini gösteriyor.
BAE, DP World aracılığıyla Berbera Limanı’na milyarlarca dolar yatırım yaparken, Epstein’in de bu limanda hisse sahibi olduğunu iddia ettiği ve bölgedeki deniz geçiş noktalarında bir gölge paydaş olarak konumlandığı görülüyor.
Epstein’in Somaliland’de “Somaliwood” adı altında çocuk programları üretecek bir stüdyo kurma fikri, çocuk istismarıyla suçlanan bir isim için “insani yardım” maskesi altında yeni bir av sahası oluşturma çabası olarak nitelendiriliyor.
Fakat asıl stratejik hedef, Somaliland’in bağımsızlık ilanını İsrail ve BAE çıkarlarıyla birleştirmekti. İsrail’in 26 Aralık 2025’te Somaliland’i tanıyan ilk ülke olacağını açıklaması, Epstein’in yıllar önce yürüttüğü arabuluculuk faaliyetlerinin bir sonucu olarak görülüyor.
İbrahim Anlaşmalarının görünmeyen mimarisi
Yıllardır eski istihbarat yetkilileri ve araştırmacı gazeteciler, Epstein’in sadece bağımsız bir şantajcı değil, İsrail istihbarat ağlarına yerleştirilmiş bir varlık olduğunu savunuyor.
Eski İsrail istihbarat subayı Ari Ben-Menashe, Epstein ve Ghislaine Maxwell’in, baba Robert Maxwell’den miras kalan bir “bal tuzağı” (honeytrap) operasyonu yürüttüğünü iddia ediyor.
DOJ dosyaları, bu hipotezle rahatsız edici derecede örtüşen bir örüntü ortaya koyuyor. Epstein; liman imtiyazları, özel jet trafiği ve BM koridorları arasında mekik dokurken, İsrail bölgedeki izolasyonunu kırmak ve Kızıldeniz’de yeni güvenlik koridorları açmak için zemin buluyordu.
Bu perspektiften bakıldığında, 2020’deki İbrahim Anlaşmaları, ani bir “barış hamlesi” değil; yıllarca süren el altı anlaşmaların, liman imtiyazlarının ve şantaja dayalı “kompromat” operasyonlarının kamuoyuna duyurulan nihai hali olarak okunuyor.
Epstein-BAE destanı, küresel gücün kişisel yozlaşmayı nasıl silah haline getirdiğinin bir portresini çiziyor. Mağdurlar -küçük yaştaki kızlar, suistimal edilen işçiler ve yerinden edilen Somalililer- hikayenin merkezinde kalmaya devam ederken, elitler kendilerini reform şampiyonu olarak yeniden markalayarak sorumluluktan kaçmaya çalışıyor.
Ghislaine Maxwell’in Kongre önünde ifade vermeyi reddetmesi ve Epstein’in gözaltındayken şüpheli ölümü, istihbarat teşkilatlarının bu ağı örtbas ettiği yönündeki şüpheleri besliyor.
Ancak Thomas Massie gibi isimlerin sansürsüz dosyalar için yürüttüğü baskı, BAE’nin denetlenemeyen serveti ve paravan şirketleri üzerinden finanse edilen daha derin İsrail istihbarat operasyonlarının haritasını çıkarma potansiyeli taşıyor.
Ortadoğu
Kuveyt iki İranlı diplomatı istenmeyen kişi ilan etti

Kuveyt, gece saatlerinde ülke topraklarını hedef alan İran İHA ve balistik füze saldırılarının ardından iki İranlı büyükelçilik personelini “istenmeyen kişi” ilan etti ve ülkeyi terk etmeleri için 24 saat süre verdi. İran ise ABD’nin son saldırılarında Kuveyt ve Bahreyn topraklarının kullanıldığını belirterek iki ülkenin siyasi liderliğini doğrudan sorumlu tuttu.
Kuveyt Dışişleri Bakanlığı, gece saatlerinde ülke topraklarını hedef alan İran İHA ve balistik füze saldırılarına tepki olarak iki İranlı büyükelçilik personelini “istenmeyen kişi” (persona non grata) ilan etti. Diplomatlara ülkeyi terk etmeleri için 24 saat süre verildi.
Bakanlık, iki İranlı diplomatik personelin görevine son verildiğini ve sınır dışı edilmelerine karar verildiğini açıkladı. Dışişleri Bakan Yardımcısı Hamad Süleyman el-Maşan, İran’ın Kuveyt Maslahatgüzarı Hamid Yakubi Far’ı bakanlığa çağırdı ve saldırıları kınayan resmi protesto notasını kendisine iletti.
Kuveyt yönetimi, füze saldırılarının ülkenin egemenlik haklarını ihlal ettiğini belirtti. Yetkililer, Kuveyt’in kendisini savunma konusunda “tam ve doğal bir hakka” sahip olduğunu vurguladı.
İran tarafı ise operasyonun, kendisine yönelik düşmanca eylemlerde kullanılan yabancı askeri unsurlara ev sahipliği yapan Kuveyt’e karşı “meşru bir yanıt” olduğunu ifade etti.
Saldırılar havalimanı ve askeri tesislerin yakınlarını vurdu
İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından düzenlenen saldırıların, batılı güçlerin lojistik merkezi olarak değerlendirilen Kuveyt Uluslararası Havalimanı çevresi dahil kritik stratejik tesisleri hedef aldığı bildirildi.
Kuveytli yetkililer, havalimanındaki Terminal 1’in füze saldırıları nedeniyle ağır hasar gördüğünü açıkladı. Yetkililer, saldırılarda 1 kişinin hayatını kaybettiğini, 63 kişinin yaralandığını bildirdi.
İran füzelerinin asıl hedefinin ise İran’a yönelik hava saldırılarında kullanıldığı belirtilen Ali el-Salem ve Arifcan hava üsleri olduğu kaydedildi.
Bu nedenle, sivil havalimanında meydana gelen ağır hasarın, İran füzelerini önlemeye çalışırken başarısız olan Kuveyt hava savunma sistemine ait bir önleme füzesinden kaynaklanmış olabileceği ihtimali gündeme geldi.
Aynı gece İran Devrim Muhafızları’nın Kuveyt ile eş zamanlı olarak Bahreyn’deki hedeflere de füze fırlattığı aktarıldı.
İran Kuveyt ve Bahreyn’i sorumlu tuttu
İran Dışişleri Bakanlığı, ABD ordusunun Keşm Adası’ndaki bir telekomünikasyon kulesi ile Hürmüz Boğazı’ndaki bir petrol tankerini hedef alan son bombardımanlarına tepki gösterdi.
Bakanlık, ABD uçakları ile füzelerinin Bahreyn ve Kuveyt topraklarından çıkış yaptığını tespit ettiklerini açıkladı. İran, her iki ülkenin siyasi liderliğini bu saldırılardan doğrudan sorumlu tuttuğunu bildirdi.
İran Dışişleri Bakanlığı, ABD’nin söz konusu eylemlerinin 8 Nisan’da sağlanan ateşkesi açık biçimde ihlal ettiğini belirtti. Bakanlık ayrıca bu saldırıların Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ulusal egemenliği güvence altına alan 2. Maddesinin 4. Fıkrasına aykırı olduğunu ifade etti.
Tahran yönetimi, gelecekte yaşanabilecek herhangi bir saldırganlığa karşı, saldırının çıkış noktası olan ülkeleri doğrudan hedef alacak şekilde tüm savunma kapasitesini seferber edeceği uyarısında bulundu.
Şubat ayı sonlarında İran’a karşı başlayan ABD-İsrail savaşı bölgedeki gerilimi yüksek seviyede tutmayı sürdürüyor.
Ortadoğu
İsrail’in Lübnan saldırılarında can kayıpları artıyor

ABD’nin tek taraflı ateşkes ilan etmesinin üçüncü gününde, İsrail ordusu Lübnan genelindeki hava saldırılarını ve zorunlu tahliye emirlerini artırdı. Ülkenin güneyindeki bombardımanlarda aralarında bir ilkyardım görevlisinin de bulunduğu çok sayıda sivil hayatını kaybederken, Washington’da yürütülen diplomatik görüşmelerde askeri hareket özgürlüğü dayatması pürüz yaratmaya devam ediyor.
İsrail ordusu, Washington’ın tek taraflı ateşkes ilanının ardından Lübnan genelindeki hava saldırılarını ve zorunlu tahliye emirlerini artırdı.
Son olarak başkent Beyrut’un hemen güneyindeki Halde otoyolunda seyir halindeki bir araç insansız hava aracı (İHA) tarafından vurulurken, ülkenin güneyindeki bombardımanlarda en az yedi kişi öldü, onlarca kişi de yaralandı.
İsrail’in Lübnan’a yönelik askeri tırmanışı, ABD’nin tek taraflı ateşkes açıklamasına rağmen 3 Haziran’da da hız kesmeden devam etti. Tel Aviv yönetimi, ülkenin güneyi başta olmak üzere birçok bölgede düzenlediği bombardımanları ve yoğun hava saldırılarını artırdı.
Çarşamba günü öğle saatlerinde, başkent Beyrut’un hemen güneyinde yer alan Halde otoyolundaki bir araç, İsrail İHA’sı tarafından hedef alındı. Saldırıda bir kişinin yaralandığı bildirildi.
Ülkenin güneyindeki el-Huş kasabasına düzenlenen İsrail saldırısında ise en az altı sivil hayatını kaybetti. Ayrıca, Arabsalim köyüne yönelik bir başka İHA saldırısında, er-Risale İzciler Derneği’ne bağlı ilkyardım görevlisi Ali Selman Nasr öldü.
Bu son kayıpla birlikte, 2 Mart’tan bu yana İsrail saldırılarında hayatını kaybeden Lübnanlı ilkyardım ve arama kurtarma görevlisi sayısının en az 134’e yükseldiği belirtildi.
Güneydeki Kevseriyet el-Riz ve Zirariye kasabaları da gün içinde düzenlenen iki ayrı hava saldırısının hedefi oldu. Halde otoyolundaki saldırı öncesinde, güney bölgelerinde en az beş aracın daha İsrail İHA’ları tarafından vurulduğu aktarıldı. Sur, Nebatiye ve güneyin diğer bölgelerinde yıkıcı hava saldırıları ile yoğun topçu atışları gün boyu kesintisiz sürdü.
Tel Aviv yönetimi, çarşamba sabahından itibaren Lübnan’ın güneyindeki Arzi, Kevseriyet el-Riz, Zirariye, Cbaa, Humin el-Fevka, İrkay ve Harayeb’in bir kısmını kapsayan üç yeni zorunlu tahliye emri yayımladı.
Bölge sakinlerine, planlanan hava saldırıları öncesinde evlerini derhal terk etmeleri yönünde uyarılarda bulunuldu.
İsrail’in bu aralıksız saldırıları, Lübnan ile İsrail arasında Washington’da yürütülen doğrudan görüşmelerin ikinci gününde meydana geldi.
Söz konusu doğrudan müzakerelerin yürütülmesi, Lübnan yasalarına aykırı olması gerekçesiyle iç kamuoyunda tartışmaları da beraberinde getiriyor.
Diğer taraftan Hizbullah, Lübnan’ın güneyindeki İsrail askeri birliklerine karşı eylemlerini sürdürüyor.
Bununla birlikte direniş güçlerinin sınır ötesi operasyonlarını büyük ölçüde azalttığı, son iki günde ise yalnızca Kiryat Şimona bölgesine yönelik birkaç şüpheli İHA sızması gerçekleştirdiği bildiriliyor.
Diplomatik temaslar ve hareket özgürlüğü şartı
ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi geç saatlerde Lübnan’da tek taraflı bir ateşkes ilan etmişti. Bu ilan, İsrail’in Beyrut’un güney banliyölerinin tamamı için tahliye emri çıkararak başkente yönelik büyük bir bombardıman dalgası tehdidinde bulunmasından birkaç saat sonra gelmişti.
Ancak Tel Aviv’in, İran’ın Washington ile görüşmeleri sonlandırma ve İsrail’i yeniden vurma tehditleri üzerine ABD’den gelen baskıyla bu planlanan büyük saldırıdan geri adım atmak durumunda kaldığı ifade ediliyor.
Washington yönetimi ve Lübnan’ın ABD Büyükelçiliği, Hizbullah’ın karşılıklı saldırıların durdurulmasını öngören ABD teklifini kabul ettiğini öne sürdü.
Bu teklife göre İsrail sadece başkent Beyrut’a saldırmaktan kaçınacak, buna karşılık Hizbullah da İsrail topraklarına yönelik eylemlerine son verecekti.
Ancak Hizbullah yönetimi ve Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri bu kısmi teklifi reddederek, tüm Lübnan topraklarını kapsayacak eksiksiz ve topyekûn bir ateşkes talebini yineledi.
İsrail ise Hizbullah’ın operasyonları tamamen durmadığı takdirde Beyrut’a yönelik askeri harekat planını devreye sokacağını belirtiyor.
Tel Aviv ayrıca, varılacak herhangi bir ateşkes anlaşmasında Lübnan topraklarında askeri açıdan “hareket özgürlüğü” talep ediyor. Bu şart, egemenlik ihlali oluşturduğu gerekçesiyle Lübnan tarafınca tamamen reddediliyor.
Ortadoğu
ABD, Hürmüz’de gizli taktiğe geçti

ABD ordusunun, Hürmüz Boğazı’nda gemilere refakat etmeyi öngören “Özgürlük Projesi” askıya alınmasına rağmen bölgedeki ticari gemilere yardım etmeyi sürdürdüğü ancak bu faaliyetleri artık gizli tuttuğu bildirildi. Bloomberg’in askeri kaynaklara dayandırdığı habere göre, ABD güçleri doğrudan eşlik etmek yerine bölgede uzaktan koordinasyon, gözetleme ve anlık müdahale taktiklerini devreye soktu.
ABD Deniz Kuvvetleri, Washington’ın Hürmüz Boğazı’ndaki ticari gemilere eşlik etmeyi öngören “Özgürlük Projesi” adlı girişimi durdurma kararının ardından, bölgeden geçen gemilere yardım etmeye devam ediyor.
Bloomberg’ün kaynaklara dayandırdığı haberine göre, Amerikan ordusu bu faaliyetlerini artık kamuoyuna duyurmaktan kaçınıyor.
Bloomberg’in verileri ve ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) açıklamalarından derlenen bilgilere göre, boğazdan geçen ticari gemiler İran mayınlarından kaçınmak için transponder cihazlarını kapatıyor ve güneye, Umman kıyılarına daha yakın rotalar izliyor. Amerikan askeri unsurları ise bu süreçte gemilere destek sağlıyor.
CENTCOM Halkla İlişkiler Direktörü Deniz Albay Tim Hawkins pazartesi günü yaptığı açıklamada, “Amerikan kuvvetleri gemilere doğrudan refakat etmese de bölgesel ve küresel ekonomi için hayati bir uluslararası koridor olan Hürmüz Boğazı’ndan engelsiz ve güvenli bir şekilde geçmek isteyen ticari gemilerle iletişim kurmaya ve koordinasyon sağlamaya devam ediyoruz” dedi.
Bloomberg, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in cumartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin bölgedeki adımları sayesinde Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin eninde sonunda normale döneceğini belirttiğine dikkat çekti.
Hudson Enstitüsü Kıdemli Uzmanı Bryan Clark, Amerikan kuvvetlerinin bölgedeki güncel taktiğini şu sözlerle açıkladı:
“Eğer ticari gemiler İran’ın karşı kıyısı boyunca ilerler ve transponderlarını kapatırlarsa, İran güçlerinin bu hareketliliği tespit etmek ve insansız hava araçları veya füzelerle saldırı düzenlemek için radarlar ya da gözlemciler kullanması gerekir. ABD Deniz Kuvvetleri ise bu faaliyetleri tespit edebilir ve İran ünitelerine misilleme saldırısı düzenleyebilir.”
Nitekim iki taşımacılık şirketi, boğazdan geçiş yaptıkları sırada gemilerinden birine İran’a ait hızlı hücum botlarının yaklaştığını, bu sırada helikopterlerin ortaya çıkarak botları bölgeden uzaklaştırdığını bildirdi.
Şirket yetkilileri, geçiş sürecinde ABD ordusuyla iletişim halinde olduklarını teyit etti.
CENTCOM’un salı akşamı yaptığı açıklama da ABD’nin bölgedeki aktif varlığının sürdüğüne işaret ediyor. Komutanlık, bölge sularında yasal olarak seyreden sivil denizcileri hedef alan İran insansız hava araçlarının imha edildiğini duyurdu.
Denizcilik Ligi Deniz Stratejileri Merkezi uzmanı Steve Wills, ABD ordusunun hava ve füze savunmasını entegre eden modern AEGIS komuta kontrol sistemiyle donatılmış savaş gemilerini ve E-2D erken uyarı uçaklarını kullanarak gemi koruma faaliyetlerini koordine edebileceğini ekledi.
Wills, bu sistemlerin bölgede kapsamlı bir görüş sağladığını ve Hürmüz Boğazı üzerinde bir tür uzaktan fakat doğrudan gözetleme imkanı sunduğunu ifade etti.
Bloomberg, ABD Deniz Kuvvetlerinin mevcut aşamadaki adımlarının, Tahran’ın sert direnişiyle karşılaşan “Özgürlük Projesi”ne kıyasla taktiksel bir değişiklik gösterdiğini belirtiyor.
“Özgürlük Projesi” askıya alınmıştı
ABD Başkanı Donald Trump, 4 Mayıs gecesi yaptığı açıklamada, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ardından Basra Körfezi’nde mahsur kalan ticari gemilerin geçiş özgürlüğünü güvence altına alacaklarını duyurmuştu.
Trump, Ortadoğu’daki çatışmalara doğrudan dahil olmayan birçok ülkenin ABD’den bu yönde talepte bulunduğunu belirtmişti. “Özgürlük Projesi” adı verilen operasyon, bu açıklamanın ertesi sabahı başlatılmıştı.
Ancak Trump, 6 Mayıs’ta operasyonu askıya aldı. Kararını Pakistan ve diğer ülkelerden gelen taleplere bağlayan Trump, İran’a karşı yürütülen kampanyadaki “büyük askeri başarıları” ve Tahran ile nihai bir anlaşmaya varılması konusundaki “önemli ilerlemeyi” gerekçe gösterdi.
İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi ise 18 Mayıs’ta Hürmüz Boğazı’nı yönetmek üzere devlet düzeyinde yeni bir kurum kurulduğunu açıkladı.
Bu kurumun, boğazdaki operasyonlara ilişkin gerçek zamanlı güncel bilgiler paylaşacağı belirtildi. İran parlamentosundan yapılan açıklamada ise Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer trafiğini yönetmek için profesyonel bir mekanizma hazırlandığı ve bu rotanın “Özgürlük Projesi”ne katılan ülkelere kapatılacağı vurgulandı.
Dünya Basını2 hafta önceProf. Mearsheimer: Trump, İran savaşını sonlandırmak için Çin’den yardım istedi
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Asya2 hafta önceRusya ve Çin liderleri Pekin’de stratejik ortaklığı görüştü
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı










