Dünya Basını
John Mearsheimer: İran Venezuela, Venezuela da Panama değil

Editörün notu: John Mearsheimer, ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesini ve Maduro’yu kaçırmasını, güvenlik kaygılarından ziyade petrolü kontrol etme amacı taşıyan eski usul bir emperyalizm örneği olarak nitelendiriyor. South China Morning Post (SCMP) gazetesine kapsamlı bir mülakat veren Mearsheimer, Trump yönetiminin “sonsuz savaşlardan” kaçınarak esas rakibi olan Çin’i çevrelemeye odaklandığını, bu nedenle Venezuela ve İran gibi bölgelerde tam ölçekli işgaller yerine hızlı ve sınırlı “iğne ucu” operasyonlarını tercih ettiğini belirtiyor. Ünlü profesör, Venezuela’daki rejimi dışarıdan yönetme çabalarının güçlü milliyetçilik ve iç karışıklıklar nedeniyle başarısızlığa uğrayacağını, bunun da ABD’nin dikkatini dağıtarak Çin’in işine yarayacağını öngörüyor. Mearsheimer ayrıca, Trump’ın uluslararası hukuku ve kurumları hiçe sayan tavrının, aslında bu kuralları kendi çıkarına yazmış olan ABD’nin uzun vadeli menfaatlerine ve küresel meşruiyetine zarar vereceği uyarısında bulunuyor. Mülakatta, ABD’nin Grönland’ı ilhak etme potansiyeli ve İran’a yönelik saldırı planları tartışılırken, Rusya ve Çin’in bu kaotik ortamdan stratejik fayda sağlayabileceği vurgulanıyor. Son olarak Mearsheimer, artan savunma bütçesi ve kötüleşen iktisadi koşulların Trump’ın iç siyasetteki desteğini ve yaklaşan ara seçimleri olumsuz etkileyebileceğini ifade ediyor.
John Mearsheimer Trump’ı, İran’ın Neden Venezuela, Venezuela’nın ise Neden Panama Olmadığını Değerlendiriyor
Josephine Ma
South China Morning Post
19 Ocak 2026
Uluslararası ilişkiler uzmanı, ABD’nin Grönland’ı kolayca alabileceğini, Tahran’da rejim değişikliğinin ise daha zor olacağını belirtiyor.
John Mearsheimer[1], 1982’den beri ders verdiği Chicago Üniversitesi’nde R. Wendell Harrison Üstün Hizmet Siyaset Bilimi Profesörü olarak görev yapıyor. Güvenlik meseleleri ve uluslararası siyaset üzerine kapsamlı yazılar kaleme alan Mearsheimer, uluslararası sisteme hükmetmek isteyen büyük güçlerin sürekli olarak birbirleriyle güvenlik rekabetine girmesi gerektiğini ve bunun bazen savaşa yol açtığını savunan saldırgan gerçekçilik teorisiyle tanınıyor.
100. Açık Sorular mülakatımızda Mearsheimer; ABD’nin Venezuela baskınını, Donald Trump’ın Grönland’ı ele geçirme hırsını ve bunların büyük güç siyaseti üzerindeki etkilerini tartışıyor. Kendisi daha önce Post’a liberal demokrasiye yönelik tehditler hakkında konuşmuştu.
ABD’nin Venezuela operasyonunun savaş sonrası dünya düzeni için ne gibi etkileri var? Bu durum, büyük güçlerin devlet egemenliği ve iç işlerine karışmama ilkelerini görmezden gelmesi adına bir emsal teşkil edecek mi?
Trump yönetiminin şu anda yaptığı şey, BM Şartı’nın temel ilkelerini kesinlikle zayıflatacak. Buna hiç şüphe yok. Başkan, başka ülkelerin egemenliğine pek saygı duymadığını gösterdi ki bildiğimiz üzere büyük güçler zaten diğer devletlerin egemenliğine pek aldırış etmeme eğilimindedir.
Ancak yapılması gereken, bir büyük gücün diğer devletlerin işlerine müdahale etme sayısını en aza indirmek için azami gayret göstermektir. Oysa [ABD Başkanı Donald] Trump, uygun gördüğü her an diğer devletlerin işlerine karışma, egemenliklerine meydan okuma veya bu egemenliği zayıflatma hakkına sahip olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu iyi bir şey değil. Bu kötü bir emsal.
Trump egemenlik ve müdahale etmeme ilkelerini daha önce de görmezden gelmişti. Bu seferki neden farklı?
Geçmişte egemenliğe pek dikkat etmediği şüphe götürmez; ancak bu, egemenliğin öylesine bariz bir ihlali ki… Çünkü Amerikan ordusunu tam anlamıyla başka bir ülkeye gönderip o ülkenin liderini kaçırdı. Bu, egemenlik kavramının alenen ayaklar altına alınmasıdır. Durumu daha da dikkat çekici kılan ise bunu uluslararası hukuk veya uluslararası normlar çerçevesinde meşrulaştırmaya çalışmamasıydı. Sadece, “[Eski Venezuela Devlet Başkanı Nicolas] Maduro’dan kurtulmanın Amerika’nın çıkarına olduğunu düşünüyorum ve bunu yapacağım. Nokta. Konu kapanmıştır” dedi.
“Ben, Donald Trump, nihai karar vericiyim ve bunun gibi durumlarda uluslararası hukukun bir önemi yoktur. Ben ne istersem onu yaparım.” Onun temel dünya görüşü budur. Ve sanırım Venezuela örneğinde, bu dünya görüşü şimdiye kadar olmadığı kadar net bir şekilde sergilendi.
Bazı insanlar bunu ABD’nin eski Panamalı lider Manuel Noriega’yı yakalamasına benzetiyor. Sizce bu durum benzer mi, yoksa bu kez farklı mı?
Noriega vakasıyla benzerlik gösteriyor. ABD ordusu içeri girdi, Noriega’yı esasen kaçırdı, ABD’ye getirdi ve yargıladı. Maduro ile yaşanan da bu.[2] Venezuela’ya girdik. Onu kaçırdık, ABD’ye getirdik ve yargılayacağız. Dolayısıyla iki vaka bu açıdan benzer.
Büyük fark şu ki Panama, Venezuela’ya kıyasla başa çıkılması çok daha kolay bir vakaydı. Venezuela çok daha büyük bir ülke ve Amerika’nın Venezuela’daki hırsları Panama’dakinden çok daha büyük.
Panama’ya girdiğimizde, petrol endüstrilerini ele geçirmekle ve bunu gerçekleştirmek için öngörülebilir gelecekte siyasetlerini yönetmekle ilgilenmiyorduk çünkü Panama’nın bir petrol endüstrisi yoktu.
Ancak Venezuela söz konusu olduğunda, Trump’ın girişimi henüz yeni başladı ve bu son derece iddialı bir çaba. Sadece liderden kurtulup yerine yeni birini getirmekle ilgilenmiyoruz. Petrol endüstrisini ele geçirmek ve Venezuela’daki petrol endüstrisini yönetmek istiyoruz. Bu da istikrarlı olan ve ABD’nin istediklerini yapacak bir hükümetin işbaşında olmasını sağlamamızı gerektiriyor.
Kendi belirlediği hedeflere ulaşmak açısından ABD’nin önünde Venezuela’da devasa bir görev var.
Son mülakatımızda küresel anarşinin kaçınılmazlığından bahsetmiştiniz. Trump’ın eylemleri sizin için bir sürpriz miydi, yoksa bir büyük güç olarak ABD’nin batı yarımküredeki hegemonik güç olduğundan emin olmak isteyeceği için bu beklenen bir durum muydu?
Her büyük gücün kendi bölgesine büyük önem verdiğine şüphe yok. Çinliler Doğu Asya’yı, Ruslar Doğu Avrupa’yı, ABD ise batı yarımküreyi önemser. Ve ABD, başka hiçbir büyük gücün batı yarımküreye askeri olarak müdahale etmediğinden emin olmak ister. Aslında Monroe Doktrini’nin özü budur.
Ancak önümüzdeki vakada, Amerika’nın batı yarımküredeki çıkarlarına yönelik tehdidin ne olduğunu görmek zor. Başka bir deyişle, Maduro’yu kaçırmamıza ve Başkan Trump’ın dediği gibi Venezuela’yı “yönetmeye” kalkışmamıza neden olan Venezuela kaynaklı tehdit nedir?
Anlamlı bir tehdide dair herhangi bir kanıt göremiyorum. Burada olup bitene dikkatlice bakarsanız, bu büyük güç siyaseti değil. Bu, ABD’nin batı yarımküredeki hegemonik konumunun Çin veya Rusya tarafından tehdit edilmesinden endişe duyduğu bir vaka değil. Bu, eski usul emperyalizm vakası. ABD oraya gidip ve Venezuela petrolünün kontrolünü ele geçirmeye karar verdi.
Tekrar ediyorum, Venezuela’dan ABD’ye yönelik ciddi bir tehdit yok. Yönetim, Venezuela’dan ABD’ye uyuşturucu aktığı ve ülkenin narko-teröristlerle dolu olduğu gerçeğinden bahsetmeyi seviyor. Bu gülünç bir argüman.
Eğer ABD’ye uyuşturucu akışını durdurmakla ilgileniyorsanız, Venezuela endişeleneceğiniz ülkeler listesinde alt sıralarda yer alır. Bunun yerine öncelikle Meksika, Kolombiya, Ekvador ve diğer birkaç ülkeyle ilgilenirsiniz. Ancak Venezuela çok fazla uyuşturucu üreten bir ülke değil ve ABD’ye gelen uyuşturucular için ana geçiş noktası da değil. Dolayısıyla bunun narko-terörizmle ilgili olduğu argümanını öne süremezsiniz.
Ayrıca bunun Monroe Doktrini’ni ihlal ettiği argümanını da yapamazsınız çünkü Venezuela, Çin veya Rusya ile batı yarımküredeki Amerikan hegemonyasını tehdit eden bir askeri ittifak kurmuyor. Bu, savunulması imkânsız bir argüman.
Yani büyük güç siyaseti perspektifinden bakıldığında Venezuela’dan gelen bir tehdit yok. Venezuela’ya girmemizin temel nedeninin, Başkan Trump’ın Venezuela’nın değil bizim petrolümüz olduğuna inandığı petrolün kontrolünü ele geçirmek olduğu açık görünüyor. O bizim petrolümüz ve o petrolü çıkarıp kendi yararımıza kullanabilmeliyiz. Onun dünya görüşü bu.
Bu, işleyen bir büyük güç siyaseti değil. Bu, uzun zamandır görmediğimiz türden, o bildiğimiz eski moda emperyalizm.
Trump, Venezuela’nın “hasımlarla” bağlarını koparmasını talep etti. Sizce Trump Venezuela’ya karşı harekete geçerken aklında Çin var mıydı?
Bu konuda ne düşündüğünü söylemek çok zor. Monroe Doktrini’ne ve ABD’nin batı yarımküredeki ülkelerle etkileşime giren uzak büyük güçlere karşı tarihsel olarak nasıl davrandığına bakarsanız, ABD’nin Çin gibi uzak büyük güçlerin batı yarımküredeki ülkelerle askeri ittifaklar kurmasına veya askeri güçlerini batı yarımküreye taşımasına kesinlikle izin vermediği açıktır.
1962’deki Küba Füze Krizi’nde olan buydu.[3] Sovyetler Küba’ya nükleer başlıklı füzeler yerleştirdi ve ABD bunun kabul edilemez olduğunu söyledi. Dolayısıyla ABD’nin, Çin’in batı yarımküreye askeri güç yerleştirmediğinden ve batı yarımküredeki herhangi bir ülkeyle askeri ittifak kurmadığından emin olmaya derinden bağlı olduğu şüphesizdir. Ancak Çin bunu yapmıyor.
Aynı zamanda ABD, uzak büyük güçlerin batı yarımküredeki ülkelerle ekonomik ilişkilere sahip olmasıyla ilgili büyük bir sorun yaşamadı. Örneğin Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği batı yarımküredeki birçok ülkeyle ekonomik etkileşim içindeydi ve bu ABD için ciddi bir tehdit olarak görülmedi.
Bugün Çin, Venezuela ve batı yarımküredeki diğer ülkelerle ekonomik ilişkilere sahip. Ancak Trump yönetiminin bunu ortadan kaldırılması gereken ciddi bir tehdit olarak görüp görmediği net değil. Bu argümanı öne sürmediler. “Venezuela’ya giriyoruz, yönetimi devireceğiz ve Venezuela petrolünü ele geçireceğiz çünkü o petrolün Çin’e gitmesini istemiyoruz” demediler. Bunu söylemediler. Ayrıca bu, öne sürülmesi gülünç bir argüman olurdu çünkü Çin, Rusya veya İran’dan daha fazla petrol alarak bunu telafi ederdi.
Venezuela petrolü kesilirse Çin başka yerlerden petrol alamaz diye bir durum yok.
Dahası, Başkan Trump petrol fiyatlarını düşürmekle ilgilendiğini ve Venezuela petrolünü kontrol etmenin bu konuda kendisine yardımcı olacağını açıkça belirtti. Başkan Trump ucuz petrol istiyor.
Eğer Başkan Trump’ın Venezuela’da yaptıkları nedeniyle dünya piyasalarında petrol ucuzlarsa, bu Çin’in avantajına olur. Çin daha ucuz petrol istemeli.
Dolayısıyla yönetimin Venezuela’da yaptığı ve Çin’e anlamlı bir şekilde zarar verecek bir şey göremiyorum.
Duyduğum bir görüşe göre Trump, ABD’nin dünya genelinde çok dağıldığını düşünüyor ve ABD zayıfladığı ve artık küresel bir hegemon olamayacağı için, ABD kontrolünü batı yarımkürede pekiştirmek ve burayı ABD etkisi altında bir yönetim birimi haline getirmek istiyor. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?
Amerika Birleşik Devletleri yaklaşık 1900’den beri bölgesel bir hegemon ve şu anda bu hegemonyaya yönelik ciddi bir tehdit yok. Başkan Trump sanki batı yarımküredeki hegemonyamız tehdit altındaymış gibi konuşmayı seviyor. Bu kesinlikle doğru değil. ABD batı yarımküreye hâkimdir ve 1900’den beri de öyledir. Ve bugün Çin ya da Rusya’nın batı yarımküredeki hegemonik konumumuz için bir tehdit oluşturmasına imkân yok. Dolayısıyla Trump’ın batı yarımküredeki Amerikan hegemonyasını yeniden tesis etmek için Venezuela’yı işgal etmek gibi önlemler alması gerektiği fikri mantıksız.
Bence Trump’ın anladığı şey, ABD’nin dünya genelinde kapasitesinin üzerinde taahhüt altına girmiş olmasıdır. Ve yapmak istediği şey -ki bunu Trump’ın 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde açıkça görüyorsunuz- sadece Avrupa’daki ABD varlığını azaltmak değil, Çin’i çevrelemek amacıyla Avrupa’dan uzaklaşıp Doğu Asya’ya yönelmektir.
Bence Ulusal Güvenlik Stratejisi’nden, Trump’ın Çin’i çevrelemeye derinden bağlı olduğu ve aynı zamanda Avrupa’daki güvenliği sağlama yükünü Avrupa devletlerine kaydırmaya kararlı olduğu çok açık.
Dolayısıyla Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne bakar, Trump’ı ve yardımcılarını dinlerseniz, bir numaralı önceliğin batı yarımküre, iki numaralı önceliğin ise Doğu Asya’da Çin’i çevrelemek olduğu açıktır. Özellikle, ABD’nin Çin’in Doğu Asya’da bölgesel bir hegemon olmasına izin vermeyeceğini çok net bir şekilde belirtiyor. Çin’in Tayvan’ı almasına izin vermeyecek ve Çin’in Güney Çin Denizi’ne hâkim olmasına izin vermeyecek. Bu perspektifler Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde açıkça belirtilmiştir.
Yani ABD [batı yarımkürede] bu kadar çok ülkeyle angajmana girmiş olsa da bu, ABD’nin Çin’i çevreleme önceliğini değiştirdiği anlamına gelmiyor mu?
Bence bu kesinlikle doğru. Trump hâlâ Çin’i çevrelemeye derinden bağlı. Ve şunu hatırlamak gerekir ki Trump askeri güç kullandığında, bunu hızlı ve sınırlı bir şekilde yapar; sonsuz bir savaşa derinlemesine bulaşmamak için büyük çaba sarf eder. Başka bir deyişle, Amerikan ordusunun Venezuela’da, İran’da veya Suriye’de saplanıp kalmasını istemez. Başkan Trump’ın yapmayı sevdiği şey, belirli bir durumda askeri gücü hızla kullanmak ve ardından tekrar kullanmak üzere yoluna devam etmektir.
Bu strateji, Çin’i çevrelemek için gereken esnekliği korumasını sağlar. Çin’in bakış açısından ise olabilecek en iyi şey, ABD’nin Venezuela’da veya başka bir yerde sonsuz bir savaşa saplanıp kalmasıdır. Eğer ABD kendisini batı yarımkürede Venezuela’nın ötesinde Kolombiya, Küba ve Nikaragua gibi ülkeleri de kapsayacak şekilde toplum mühendisliği yaparken bulursa, bu Amerika’nın Çin’i çevreleme yeteneğini büyük ölçüde engeller.
Basitçe söylemek gerekirse, ABD batı yarımkürede veya Orta Doğu’da sonsuz bir savaşa saplanırsa, bu onun Doğu Asya’ya yönelme yeteneğini köreltir. Ve bu kesinlikle Çin’in çıkarına olur. Ancak bence Trump bu mantığı anlıyor, bu yüzden gücü sınırlı ve hızlı bir şekilde kullanıyor. Ve işi bittiğinde zafer ilan edip bir sonraki hedefe geçiyor.
İğne ucu operasyonu mu?
Kesinlikle. Aslında ben de bu terminolojiyi kullandım. İğne ucu operasyonlarını seviyor. Hatırlayın, ABD 22 Haziran 2025’te İran’a saldırdı, bu bir günlük bir operasyondu ve günün sonunda Başkan Trump zafer ilan etti. Birçok kişi buna “vur ve bitir” operasyonu dedi.
Trump yönetimi iğne ucu operasyonlarını yürütebildiği ve sonsuz savaşlara derinlemesine bulaşmadığı sürece, batı yarımküredeki hegemonyayı sürdürmek dışındaki temel ABD dış politika hedefi olmaya devam eden Çin’e yönelik çevreleme politikasını sürdürebilecektir.
Az önce Trump’ın Venezuela petrolüne sahip olmak istediğini ve hükümetin ABD gündemini desteklemesini arzuladığını söylediniz. Toplum mühendisliğine girişmeden bu hedeflere nasıl ulaşabilir?
Bu harika bir soru. Temelde burada olan şey şu: ABD, Venezuela’da rejim değişikliği peşinde değil. Sadece devlet başkanını görevden aldı ve başkan yardımcısını yeni başkan yaptı. Yani rejim yerinde duruyor. Dahası, Trump yönetimi Venezuela’yı liberal bir demokrasiye dönüştürmeye çalışmıyor. Toplum mühendisliği yapmıyor.
Yönetimin istediği, Karakas’taki rejimin Washington’ın Venezuela petrolünü kontrol etmesine ve kullanmasına yardım etmesi. Bu amaçla ABD, Venezuela’yı kendi petrolünü sömürme konusunda işbirliğine zorlamak için elindeki muazzam ekonomik kozu kullanıyor.
Tekrar vurgulamak gerekir ki Trump Venezuela’da rejim değişikliği yapmadı ve Venezuela’yı liberal bir demokrasiye dönüştürmek için hiçbir çaba sarf edilmiyor. Rejimi iktidarda bıraktı ve onların petrolünü sömürürken Venezuela’yı kendisiyle işbirliği yapmaya zorlayacak.
Sizce bu taktik işe yarayacak mı?
Hayır.
Neden?
Bence başarısız olmasının üç nedeni var.
Birincisi, Venezuela siyaseti özellikle çekişmeli ve Venezuela içindeki diğer gruplardan ciddi bir muhalefet görmeyen bir hükümeti yerinde tutmak zor olacak. Bu, özellikle Venezuela tarihinin bu çalkantılı dönemlerinde geçerli.
Bu nedenle, Venezuela’da büyük bir iç çekişme yaşanmasının muhtemel olduğunu düşünüyorum; bu da şu an yönetimde olan hükümetin konumunu korumasını ve ABD’nin isteklerini Trump’ın arzuladığı şekilde karşılamasını çok zorlaştıracak.
İkinci neden ise milliyetçiliğin gezegendeki en güçlü ideoloji olmasıdır. Ve milliyetçilik, eski usul emperyalizmin ortadan kalkmasının temel nedenlerinden biridir. Gerçek şu ki dünyanın dört bir yanındaki insanlar, ABD’nin ülkelerine müdahale etmesini ve onlara siyasetlerini nasıl yöneteceklerini söylemesini istemiyor. İnsanlar egemenliğe inanıyor. Kendi kaderini tayin hakkına inanıyor.
Venezuelalılar, kuzeyden gelen birtakım Yankilerin ülkelerine girip siyasetlerini yönetmeye ve kaynaklarını sömürmeye çalışmasını istemiyor.
Ve Trump yönetiminin yapmaya niyetlendiği şey tam olarak bu. Bir ülke ne zaman başka bir ülkede emperyalizm peşinde koşsa, toslayacağı duvar milliyetçiliktir. Ve bu, emperyal gücün ciddi bir direnişle karşılaşacağı anlamına gelir.
Kısacası, Venezuela içindeki siyasi yelpazenin her kesiminden insan, ABD’nin ülkelerinde yaptıklarına, özellikle de petrollerini sömürmesine büyük bir öfke duyacak.
Üçüncü nedene gelince; Trump yönetimi dünyanın dört bir yanındaki petrol şirketlerinin Venezuela’ya gelip çökmüş petrol endüstrisini hızla yeniden inşa etmesine güveniyor. Ancak bunun gerçekleşmesi pek olası değil.
Venezuela petrol endüstrisini diriltmek uzun yıllar ve milyarlarca dolar alacak. Ve büyük petrol şirketlerinin Venezuela petrolünü çıkarmakta bir menfaati olup olmadığı belirsiz; sadece ekonomik açıdan mantıklı olmayabileceği için değil, aynı zamanda Venezuela’nın yatırım yapmak için güvenli ve istikrarlı bir ülke olma ihtimalinin düşük olması nedeniyle.
Yani bu, Trump’ın hedeflerine ulaşmasının çok düşük bir ihtimal olduğu anlamına mı geliyor?
Bence Venezuela’nın plana göre işlemediğine dair kanıtların birikmesi sadece kısa bir zaman -belki birkaç ay- alacak. O zaman soru şu olacak: Sırada ne yapacağız? Venezuela siyasetine daha fazla mı müdahil olacağız, yoksa geri mi çekileceğiz? Belirttiğim gibi, şu ana kadar Trump ne sonsuz bir savaşmaya ne de başka bir ülkenin içinde toplum mühendisliği yapmaya bulaşmamak için çok dikkatli davrandı; çünkü bu uğraşların felakete yol açtığını çok iyi anlıyor.
Dolayısıyla, Venezuela’da işler iyi gitmezse, Trump yönetiminin hedeflerine ulaşabilmek adına Venezuela siyasetini yönetmeye derinlemesine dâhil olması yönünde güçlü bir ayartıcı etki oluşacaktır. Ancak aynı zamanda, Trump ve danışmanları Venezuela siyasetine derinlemesine müdahil olmanın muhtemelen başarılı olmayacağının ve ABD dış politikasına büyük zarar vereceğinin tamamen farkında olacaklardır.
Daha önce de söylediğim gibi, Çinliler ABD’nin Venezuela’da ciddi bir belaya bulaşmasını ve ardından o ülkenin siyasetine derinlemesine saplanıp kalmasını ummalı. Trump yönetimi o zaman Venezuela’da sıkışıp kalacak, bu da Doğu Asya’da Çin’i çevreleme çabalarını zorlaştıracaktır.
Elbette, işler sarpa sararsa Trump Venezuela’dan öylece çekip gidebilir. Zafer ilan edip gidebilir çünkü şu ana kadar başka bir sonsuz savaşa girmeye veya ulus inşası yapmaya niyeti olmadığını açıkça belirtti. Ve bunun haklı nedenleri var. Kısacası, Venezuela’da veya bu bağlamda başka herhangi bir ülkede kara birlikleri istemiyor.
Sanırım Trump, Venezuela’da kaygan bir zeminde olduğunun ve dikkatli olmazsa sonunda bir bataklığa sürükleneceğinin farkında.
Eğer Çin akıllıysa, sadece kenarda oturup bu işin nasıl sonuçlanacağını izler. Çin’e tavsiyem, Venezuela ile iyi ilişkileri sürdürmesi ve ABD’nin Venezuela’daki çabasını engelleyecek hiçbir şey yapmamasıdır. Venezuela ile ABD arasındaki ilişkilerin kendi seyrinde gelişmesine izin versinler, çünkü bu ilişkilerin sorunsuz yürümesi pek olası değil ve bu da Çin’in avantajına olacaktır.
ABD’nin Venezuela operasyonu bir emsal teşkil edip Çin veya Rusya gibi diğer büyük güçleri benzer şeyler yapmaya teşvik eder mi?
Büyük güçlerin bazen diğer ülkelerin egemenliğini ihlal ettiğini anlamak çok önemlidir. Bu Çin için geçerlidir. Rusya için geçerlidir. Amerika Birleşik Devletleri için geçerlidir. Büyük güçler ulusal çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapar. Ve bazen bu, başka bir ülkenin egemenliğini ihlal etmeyi, uluslararası hukuku çiğnemeyi veya uluslararası bir kurumun kurallarını ihlal etmeyi içerir.
Ancak uluslararası yasaları ve kuralları ihlal etme sayısını en aza indirmek bir büyük gücün çıkarınadır, çünkü bu kurallar genellikle büyük gücün yararına çalışır. Bu, yasa ve kuralların çoğunu kendi avantajına olacak şekilde yazan Amerika Birleşik Devletleri için kesinlikle doğrudur.
Ancak Başkan Trump, tüm uluslararası hukuk yapısını yıkmakla tehdit ediyor. Yoluna çıkan uluslararası kurumları yerle bir etmekle ilgileniyor. The New York Times’a daha yeni şunları söyledi ve bu oldukça dikkat çekici bir ifade: “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok.” Tam olarak bu kelimeleri kullandı.
Ama fena halde yanılıyor. ABD o yasaları ve çoğu uluslararası kurumun merkezindeki kuralları Amerika’nın çıkarlarına uyacak şekilde yazdı. Yani uluslararası hukuk veya uluslararası kurumlar Amerika Birleşik Devletleri’nin düşmanı değil. Başkan Trump’ın böyle düşünmeye meyilli olduğunu biliyorum. Anlayamadığı şey, uluslararası hukuk ve uluslararası kurumların, ABD gibi büyük güçlerin ulusal çıkarlarını gözetmek için kullandıkları önemli araçlar olduğudur.
Ve Başkan Trump hariç her başkan, hayatın bu temel gerçeğini anlamış ve uluslararası hukuku ve uluslararası kuralları Amerika’nın avantajına kullanmıştır.
Tekrar ediyorum, büyük güçler bazen bu yasa ve kuralları ihlal eder. Ancak bunun gerçekleşme sayısını en aza indirmek ve aynı zamanda kurallara dayalı bir düzeni sürdürmek için çalışmak önemlidir. Neden? Çünkü bu değişmez bir şekilde ulusal çıkarlara hizmet eder.
Çin bunu kesinlikle anlıyor. Çinli liderler, Çin’in büyük ölçüde uluslararası kurumlardan ve uluslararası yasalardan yararlandığı için geliştiğini biliyorlar. Uluslararası hukukun ve uluslararası kurumların Çin’in ekonomik büyümesini ve dünyanın dört bir yanındaki diğer ülkelerle etkileşimini kolaylaştırdığını anlıyorlar.
Buna karşılık, Trump’ın uluslararası hukuka ve uluslararası kurumlara karşı derin bir düşmanlık beslediğini düşünüyorum. Ve bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin başını çok ağrıtacak. Ayrıca ABD bu kötü emsali oluşturduğu için, diğer ülkelerin yasaları ve uluslararası kurumların kurallarını ihlal etme olasılığını da artıracak.
Kulağa çelişkili geliyor. Bir yandan Trump bir emsal oluşturdu ve diğer ülkelerin uluslararası yasaları çiğneme olasılığı artabilir. Diğer yandan büyük güçler uluslararası sistemi korumak ister.
Eğer Çin gibi bir ülke veya Rusya gibi bir ülke uluslararası hukuku ihlal etmeyi gerektirecek belirli bir eylemde bulunmayı düşünüyorsa, Trump yönetimi uluslararası hukuku küçümsediğini gösterdiği için bunu yapmaya artık daha meyilli olacaklardır. Eylemlerini haklı çıkarmak için Amerika’nın davranışını kullanabilirler.
Ruslar 2014’te Kırım’ı ilhak etmek için harekete geçtiğinde, Batı’daki pek çok kişi bunun kabul edilemez olduğunu, çünkü toprak sınırlarını değiştirmenin uluslararası hukuku ihlal ettiğini savundu. Ruslar buna cevaben şöyle dedi: “Pardon ama Sırbistan’dan kopmasına yardım ettiğiniz Kosova’nın bağımsızlığını desteklediğinizde toprak sınırlarını siz değiştirdiniz. Eğer siz Kosova’yı Sırbistan’dan ayırabiliyorsanız, biz de Kırım’ı Ukrayna’dan ayırıp Rusya’ya katabiliriz.” Başka bir deyişle, yasa ve kuralları çiğnemek söz konusu olduğunda emsal bazen önemlidir.
Dolayısıyla, eğer Çin veya Rusya, bir ülkeyi tehdit olarak gördükleri için o ülkede rejim değişikliği yapmak zorunda hissederlerse, ABD “Bunu yapamazsınız çünkü uluslararası hukuku ihlal ediyor” diyecek konumda olmayacaktır. Ne de olsa Çinliler veya Ruslar, “Pekâlâ, siz bunu Afganistan ve Irak’ta yaptınız, biz neden X ülkesinde veya Y ülkesinde yapamayalım?” diyeceklerdir. Emsaller önemlidir.
Bunu daha geniş bir bağlama oturtmaya çalışayım. Uluslararası siyaset pis ve acımasız bir iştir. Devletlerin bazen uluslararası hukuku ihlal etmekten başka çaresi olmadığına şüphe yok. Yine de devletlerin uluslararası siyasetin karanlık tarafını en aza indirmek için çalışması mantıklıdır. Uluslararası hukuk ve uluslararası kurumlar, dünyayı daha az pis ve acımasız hale getirmek amacıyla işbirliğini kolaylaştırmak için tasarlanmıştır. Eğer bunları parçalarsanız, egemenlik gibi normları düzenli olarak ihlal ederseniz, dünya daha acımasız bir yer haline gelir ve biz bunu istememeliyiz.
Dünyanın büyük güçleri arasındaki işbirliğini kolaylaştırmak da mantıklıdır. Sistemdeki üç büyük gücün -Çin, Rusya ve ABD- temelde rekabetçi bir ilişkiye sahip olduğuna şüphe yok. Büyük güçler sürekli olarak güvenlik rekabetine girerler ve bu rekabet, aralarında gerçekleşen herhangi bir işbirliğinden daha önemlidir.
Yine de, özellikle nükleer çağda, mümkün olduğunda bu rekabeti yumuşatmak ve büyük güçler arasında işbirliğini teşvik etmek çok mantıklıdır.
Bu cephede yapabileceklerinizin sınırları olduğunu düşünüyorum. Uzun zamandır Çin yükseldikçe ve güçlendikçe Çin ile ABD arasında yoğun bir güvenlik rekabeti olacağını savundum. Ancak aynı zamanda, bu güvenlik rekabetini hafifletmek ve Pekin ile Washington arasındaki işbirliğini teşvik etmek Amerika’nın çıkarınadır. Fakat bu çok zor bir görev çünkü Çin ve ABD için rekabet etme zorunluluğu çok güçlü.
Eğer kurallara dayalı düzeni parçalar ve uluslararası kurumlar önemsizmiş gibi davranırsanız, yanlış yönde ilerliyorsunuz demektir. Kötü bir durumu daha da kötüleştirmiş olursunuz.
Sizce Venezuela’da yaşananlar Çin-ABD ilişkilerini etkileyecek mi?
Bunun pek olası olmadığını düşünüyorum. Eğer ABD Çin’i batı yarımküreden tamamen çıkarmaya çalışsaydı -başka bir deyişle, Çin’in batı yarımküredeki ülkelerle ekonomik ilişkiye girmesine izin vermeseydi- bu ABD-Çin ilişkilerini zehirlerdi. Bunun olacağını sanmıyorum.
Eğer Çin batı yarımküredeki herhangi bir ülkeyle askeri ittifak kurarsa veya 1962’de Sovyetlerin Küba’ya füze yerleştirmesi gibi Çin de batı yarımküreye askeri güç yerleştirirse, bunun ABD-Çin ilişkileri üzerinde son derece olumsuz sonuçları olur. Çinlilerin bunu yapacağını sanmıyorum.
Çinli liderlerin Venezuela yüzünden Trump yönetimiyle kavgaya tutuşmak için geçerli bir nedeni yok. Daha önce de söylediğim gibi, Çin ABD’nin Venezuela’da bataklığa saplanmasını ve hatta batı yarımküredeki diğer ülkelerde toplum mühendisliği yaparken bataklığa saplanmasını ummalı. Elbette Trump bu tehlikeyi anlıyor, bu yüzden iğne ucu operasyonlarına girişmeye ve kara birlikleri göndermekten kaçınmaya kararlı.[4] O, ABD ordusunun kelebek gibi uçup arı gibi sokmasını ve bataklıklara atlamamasını istiyor.
Trump’ın bir sonraki “sokacağı” ülkenin hangisi olacağı konusunda çok fazla spekülasyon var.
Görünüşe göre bugünlerde odağı Grönland üzerinde. Tipik Trump tarzıyla, ABD Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırdıktan birkaç gün sonra, Grönland’ı zorla alma ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bir parçası yapma olasılığını gündeme getirdi. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Grönland hikâyesi manşetlere taşındı ve Venezuela operasyonunu eleştirenlerin seslerini duyurmasını zorlaştırdı. Kısa bir süre sonra Trump, İran’da gerçekleşen kitlesel protestolara İran hükümetinin sert müdahalesine yanıt olarak İran’ı bombalamaktan bahsediyordu.
Bir sonraki hedefinin Grönland mı yoksa İran mı olduğunu söylemek zor. Ancak şu açık görünüyor ki Grönland’ı Danimarka’dan satın alamazsa, zorla alacak. Bu, Trump’ın sevdiği türden hızlı ve kolay bir zafer olmaya neredeyse aday. İran, askeri güç kullanarak başa çıkılması daha zor bir sorun. Ancak Trump daha önce İran’a bir kez saldırdı ve İsrail Başbakanı [Binyamin] Netanyahu ile yaptığı son görüşmeler, iki liderin İran’a bir saldırı daha yapmayı ciddi ciddi düşündüğünü açıkça gösteriyor. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin havadan ve denizden saldıracağı ve karada asker olmayacağı kesin görünüyor.
Trump Grönland’ı kontrol etmeyi başarabilir mi?
Evet, çünkü Grönland’da çok az insan var, bu da onu Venezuela’dan temelden farklı kılıyor. ABD Grönland’ı fethetmeye karar verirse bunu nispeten kolaylıkla yapabileceğine şüphe yok. Grönland’ı fethetmemiz gerektiğini savunmuyorum ama fethetmenin kolay olacağını düşünüyorum.
Az önce İran’daki askeri eylemlerin daha karmaşık olacağını söylediniz, neden?
Başlangıç olarak, Venezuela’nın aksine savaş düzeninde olan İran’ın başkanını kaçırmak çok daha zor olacaktır. Daha da önemlisi, İran ABD’ye ciddi şekillerde misilleme yapabilir. İsrail’i ve Orta Doğu’daki ABD üslerini vurabilir ve Basra Körfezi’nden petrol akışını durdurarak dünya ekonomisini tehdit edebilir. Venezuela ise ABD’ye askeri olarak misilleme yapamazdı.
Venezuela yaklaşımının aksine, Trump’ın haziran ayındaki sosyal medya paylaşımı İran’da rejim değişikliği fikrini ortaya atıyor gibi görünüyordu. Sizce gerçek hedefi bu mu?
Trump’ın İran’daki rejimi devirmek istediğine şüphe yok. Aslında o ve İsrail’deki dostları nihayetinde İran’da kaos yaratmak ve ABD’nin Suriye’nin parçalanmasına yardım ettiği gibi İran’ın da parçalandığını görmek istiyor. Bu hedefe ulaşmaya yardımcı olmak için İran’ı bombalamaya istekli görünüyor. Elbette İran’a kara birlikleri göndermek ve İran’ı bir demokrasiye dönüştürmeyi amaçlayan toplum mühendisliği yapmak istemiyor. Bunun, kaçınmaya derinden bağlı olduğu bir sonsuz savaşa yol açacağını çok iyi biliyor.
Trump İran hükümetini devirmek için bir saldırı başlatırsa Çin ve Rusya’nın tepkilerine dair değerlendirmeniz nedir?
Ne Çin ne de Rusya askeri olarak müdahale edecektir, çünkü yeterli güç projeksiyonu kabiliyetine sahip değiller ve ABD ile bir savaş istemedikleri kesin.
Haklı stratejik nedenlerden ötürü Rusya lazer gibi Ukrayna’daki savaşı kazanmaya odaklanmış durumda, Çin ise esasen Doğu Asya’da hâkimiyet kurmakla ilgileniyor. Ancak her iki ülke de saldırıyı kesinlikle kınayacak ve İran’ın hayatta kalmasına yardımcı olmak için zaman içinde ellerinden geleni yapacaktır.
Çin, İran ve Rusya, ABD saldırganlığına karşı kendilerini korumak için birlikte çalışmak adına güçlü bir teşvike sahip olduklarını kesinlikle anlıyorlar.
Trump’ın ABD askeri bütçesini yüzde 50 artırmaya yönelik son teklifleri hakkında görüşünüz nedir?
Trump, bütçeyi neden yüzde 50 gibi şaşırtıcı bir oranda artırmanın gerekli olduğunu açıklamadı. ABD savunma bütçesinin bu artıştan önce 1 trilyon ABD doları olduğu gerçeği zaten başlı başına oldukça çarpıcı. Devasa bir borç sorunumuz varken şimdi savunmaya 1,5 trilyon ABD doları harcayacak olmamız fikri çok endişe verici. Üstelik Trump, savunmaya neden bu kadar daha fazla para harcamamız gerektiğini açıklamadı. Ayrıca dünyanın dört bir yanındaki ülkelere uyguladığı gümrük vergilerinin bu devasa artışı finanse edecek geliri sağlayacağına oynuyor.
Tanıdığım çoğu uzman, gümrük vergilerinin savunma bütçesini yüzde 50 artırmayı destekleyecek yeterli geliri üreteceğine inanmıyor. Dahası, bildiğiniz gibi Amerika Birleşik Devletleri’nin ülke içinde önemli sorunları var ve bu bana, Trump’ın değerli kaynakları iç cepheden alıp zaten cömertçe finanse edilen orduya harcamasının siyasi açıdan mantıklı olmadığını söylüyor. Kongre’yi savunmaya 1,5 trilyon ABD doları harcamamız gerektiğine ikna edebilirse çok şaşırırım.
Yabancı ülkelerdeki bu angajmanlar onun destek tabanını nasıl etkileyecek? Bunun ara seçimler üzerinde bir etkisi olacak mı?
Bence ara seçimler açısından Trump için kilit nokta ekonomi. Ekonomi göreve geldiğinden beri izlediği yörüngede devam ederse başı gerçekten belaya girebilir, çünkü Demokratlar çoğu insanın temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayamadığı argümanını şimdiden etkili bir şekilde yapabiliyorlar.
Özellikle, sofraya yemek koymak zorlaştı. Barınacak yer bulmak zor. Sağlık hizmetlerini karşılamanın neredeyse imkânsız olduğu bir noktaya geliniyor.
Bu ekonomik meseleler, Cumhuriyetçilerin ara seçimlerde ne kadar başarılı olacağını belirlemede ön planda ve merkezde olacak. Venezuela bir felakete dönüşmediği ve o ülkeyi yönetmeye derinlemesine bulaşmadığımız sürece dış politikanın merkezi bir sorun olacağını sanmıyorum. Ancak Trump Venezuela’da büyük bir beladan kaçınabilir ve hasımlarına karşı iğne ucu askeri operasyonlarını sürdürebilirse, dış politika sonbahar seçimlerinde ona zarar vermez.
[1] Metinde görüşlerine başvurulan John Mearsheimer, uluslararası ilişkiler teorisinde “Saldırgan Gerçekçilik” akımının kurucu babasıdır. Bu teoriye göre uluslararası sistem anarşiktir (devletlerin üzerinde bir otorite yoktur) ve devletlerin nihai amacı hayatta kalmaktır. Mearsheimer, devletlerin güvende olmalarının tek yolunun, diğerlerinden daha güçlü olmaktan ve mümkünse “hegemon” (baskın güç) olmaktan geçtiğini savunur. Bu nedenle büyük güçler (ABD, Çin, Rusya) sürekli olarak güçlerini artırmaya ve rakiplerini dengelemeye çalışırlar. Mearsheimer’ın metindeki “ABD batı yarımkürenin hegemonudur ve başka bir gücün buraya girmesine izin vermez” analizi, doğrudan bu teorik altyapıya dayanır. (ç.n.)
[2] Metinde Maduro’nun kaçırılmasıyla kıyaslanan olay, ABD’nin 1989 yılında Panama’ya düzenlediği “Just Cause” (Haklı Neden) operasyonudur. Bir dönem CIA ile de çalışmış olan Panama lideri Manuel Noriega, uyuşturucu kaçakçılığı ve ABD karşıtı tutumu nedeniyle hedef alınmıştır. ABD ordusu Panama’yı işgal etmiş, Noriega’yı teslim almış ve onu yargılamak üzere Florida’ya götürmüştür. Bu olay, bir devlet başkanının başka bir ülke tarafından askeri güçle alınıp kendi topraklarında yargılandığı nadir uluslararası hukuk vakalarından biridir. (ç.n.)
[3] Mearsheimer’ın “uzak büyük güçlerin batı yarımküreye askeri güç yığması” konusundaki hassasiyete verdiği en net örnektir. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin Küba’ya nükleer füzeler yerleştirmesi üzerine ABD ve SSCB nükleer savaşın eşiğine gelmiştir. Kriz, Sovyetlerin füzeleri geri çekmesi (karşılığında ABD’nin de Türkiye’deki Jüpiter füzelerini çekmesi) ile çözülmüştür. Mearsheimer bu örneği, ABD’nin “arka bahçesi” olarak gördüğü Amerika kıtasında askeri tehditlere ne kadar sert tepki verdiğini göstermek için kullanır. (ç.n.)
[4] İğne Ucu (Pinprick) operasyonları: Askeri literatürde “pinprick attacks“, düşmanı tamamen yok etmeyi veya geniş çaplı bir işgali hedeflemeyen, bunun yerine düşmana sınırlı zarar vererek mesaj vermeyi, kapasitesini düşürmeyi veya taciz etmeyi amaçlayan küçük ölçekli, hızlı saldırıları ifade eder. Mearsheimer, Trump’ın “sonsuz savaşlar” (Irak ve Afganistan gibi yıllarca süren işgaller) yerine bu tür vur-kaç taktiklerini benimseyerek askeri kaynaklarını asıl rakip olan Çin’e sakladığını ifade etmektedir. (ç.n.)
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Dünya Basını
Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.
Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.
Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.
“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”
Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.
Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.
Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.
Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.
Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.
Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.
Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.
Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.
Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.
“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”
Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.
Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.
Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.
Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.
Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.
“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”
Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.
Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.
Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.
Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.
The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.
“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”
Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.
Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.
Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.
Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.
Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.
Dünya Basını
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026
2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.
Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.
Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.
Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.
Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.
Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.
Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.
Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”
Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.
Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.
Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.
Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.
Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.
Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”
Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.
Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor









